7. bölüm · EMİR VE İNFAZ
7. BÖLÜM: ZAMBİA KODU VE ANKARA’DAKİ GÖLGELER
KURT GÖKTÜRK
Gare Vadisi’nin kuzey yamaçlarına indiğimizde rüzgâr, ıslak çam iğneleri ve keskin kaya kokusunu yüzümüze vuruyordu.
Paraşütü hızla toplayıp kayalıkların arasına gizledim. Siyah-yeşil kamuflaj boyasının altındaki cildim dağ ayazıyla gerilmişti. Islak sarı kıvırcık saçlarımı berenin altına sıkıştırdım. HK416 piyade tüfeğimi omzuma yerleştirip emniyetini açtım. Keskin yeşil gözlerim, karanlık vadideki en küçük ışık hüzmesini bile yakalamak için odaklandı.
Arkamda Akça belirdi. Taktik kaskının altındaki çakır gözleriyle çevre emniyetini alırken, elindeki termal kamerayla vadi tabanını taradı.
"İki yüz metre güneydoğumuzda hareket var Kurt," dedi Akça, sesi fısıltı seviyesindeydi. "Üç kişilik nöbetçi grubu. Sığınağın dış emniyet devriyesi."
"Sessiz geçeceğiz," dedim. Sesi bir operasyon komutanının soğukkanlılığıyla çıkarmıştım. "Sığınaktaki ana bilgisayara ulaşmadan hiçbir ateşe girmeyeceğiz. Amacımız 'Zambiya' kodlu lojistik ağının haritasını almak."
Sarp kayalıkların arasından birer gölge gibi süzüldük. Yılların getirdiği arazi tecrübesi ve refleks, adımlarımızın tek bir çakıl taşını bile kaydırmamasını sağlıyordu.
Sığınağın havalandırma bacasına ulaştığımızda, çelik ızgarayı sessizce söktük. Bacaklarımı tünele uzatıp kendimi aşağıya bıraktım. Tünelin içindeki rutubet ve yakıt kokusu ciğerlerime doldu.
Aşağıya indiğimizde, sığınağın komuta odasındaki ekranların ışığı koridora vuruyordu. Masa başında oturan ve haritaları inceleyen biri vardı.
Işığa doğru yaklaştım. Tüfeğin namlusunu adama doğrultup arkasından yaklaştım. Tek bir hamlemle adamı kavrayıp masaya yapıştırdım, bıçağımın soğuk çeliğini boğazına dayadım.
"Tek bir ses çıkarırsan nefesini keserim," dedim fısıltıyla.
Adam panikle hırladı: "G-Göktürk... Sen öldün sanıyorlardı..."
"Yanıldılar," dedim, gözlerimdeki o buz gibi yeşil ışıkla. "Zambiya nerede? Faruk’a verilen sevkiyat emirlerinin asıl kaynağı kim?"
Adam titreyen parmağıyla ekrandaki şifreli mesajlaşma ağını işaret etti: "O... O dağda değil... Zambiya sınırın ötesinde değil! O... Ankara’da!"
BERRİN CEPHE
Ankara Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi’nin koridorları gece saat ikide bile hareketliydi.
Üzerimdeki siyah avukat cübbesini çıkarıp sandalyenin arkalığına astım. Gür kıvırcık saçlarımı ensede toplayarak masadaki evrak yığınına odaklandım. Ela gözlerim, kırmızı zarftan çıkan gümüş kol düğmesinin üzerindeki amblem ile Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nın onay belgelerini karşılaştırıyordu.
Büroya adli tıp uzmanı girdi.
"Berrin Hanım," dedi uzman elindeki raporu uzatarak. "Zarftan çıkan kol düğmesinin üzerindeki seri numarasını ve amblemi inceledik. Bu düğme, sekiz yıl önce özel üretim olarak üretilmiş ve sadece beş üst düzey bürokrat ile generale verilmiş."
Raporu hızla okudum. Listede Faruk’un ismi vardı ama Faruk artık cezaevindeydi. Listenin en tepesinde duran diğer isim ise dikkatimi çekti:
Müsteşar Yardımcısı Cihangir Sancak.
Can’ın ölümünden üç gün önce onaylanan mühimmat sevkiyat raporunun altında Cihangir Sancak’ın ıslak imzası duruyordu.
Telefonum çaldı. Arayan numara gizliydi ve şifreli bir uydu hattından geliyordu.
Telefonu açıp kulağıma götürdüm. "Evet?"
"Berrin," dedi Kurt’un sesi. Yüksek frekans cızırtılarının arasından bile o pürüzsüz ve dondurucu tonu tanımak imkânsızdı. "Zambiya kodlu hedef dağda değil. Şebekenin başı Ankara’da."
"Biliyorum Göktürk," dedim, masadaki raporu sıkıca kavrayarak. Ela gözlerimdeki intikam ateşi yeniden parıldadı. "Cihangir Sancak. Can’ın raporlarını sümen altı eden ve Faruk’a talimat veren asıl isim o."
"Cihangir Sancak diplomatik dokunulmazlığı olan bir isim," dedi Kurt, sınır ötesinden gelen o soğuk sesle. "Adliyeye gitmeye kalkarsan o belgeleri yok eder, seni de ortadan kaldırır."
"Ben bir avukatım Göktürk," dedim, sesimdeki o tavizsiz ve gözü kara tonla. "Onun dokunulmazlığı, kardeşimin kanının yanında bir kâğıt parçasından ibaret. O adamı hukukun önüne çıkaracağım."
"Hukuk zaman alır Avukat," dedi Kurt. "Ben ilk uçakla Ankara’ya dönüyorum. O adama ulaşana kadar yalnız hareket etmeyeceksin."
"Bana emir veremezsin Komutan," dedim sakince. "İşimizi yapalım."
KURT GÖKTÜRK
Sığınaktaki veri kütüğünü kopyalayıp harici diski çóbüme attım.
Akça koridorun girişini tutmuş, telsizle Sikorsky helikopterinin tahliye koordinatlarını teyit ediyordu. Çakır gözleri koridordaki karanlığı tarıyordu.
"Kurt, tahliye helikopteri beş dakika içinde vadide olacak," dedi Akça. "Ankara’daki bu Cihangir Sancak hamlesi işleri değiştirdi. Bu adama dokunmak demek, devletin içindeki en derin ağa savaş açmak demek."
"Savaşı onlar başlattı Akça," dedim, HK416’nın emniyetini kapatarak. "Faruk sadece bir piyondur demiştik. Şimdi şahı devirme vakti."
Tünelden yukarı tırmanıp kendimizi Gare Vadisi’nin kayalıklarına attık. Sikorsky’nin gürleyen pervaneleri gecenin karanlığını yararak üzerimizde belirdi.
Helikopterin kapısındaki tutamağa bastım, kendimi içeri çektim. Akça da arkamdan fırladı.
Ankara’ya, fırtınanın göbeğine doğru yeniden havalandık.
Bu kez karşımızda sadece üniformalı hainler değil, bürokrasinin ve gücün arkasına saklanmış dokunulmaz gölgeler vardı. Ama unuttukları bir şey vardı: Bir Bordo Bereli avını bırakmazdı, bir avukat ise adaletini teslim etmezdi.
BERRİN CEPHE
Emniyet binasının otoparkından çıktığımda, Ankara’nın ayazı yine yüzüme çarptı. Yağmur ıslattığı asfaltı bir ayna gibi parlatıyor, sokak lambalarının sarı ışıkları geceyi zar zor deliyordu.
Gür kıvırcık saçlarımı kabanımın yakasının içine soktum. Cihangir Sancak’ın adını taşıyan o gizli dosyayı çantamın en alt gözüne yerleştirmiştim.
Arabamın kapısını açıp direksiyona geçtiğimde telefonum tekrar titredi. Bu kez ekranımda tanımadığım yerel bir Ankara numarası belirdi.
Açtım.
"Avukat Hanım," dedi karanlık, tok ve kendinden emin bir erkek sesi. Kurt’un sesi değildi bu. Düzgün bir diksiyonu vardı ama arkasındaki o buz gibi kibir her kelimesinden okunuyordu. "Kardeşinizin dosyasında fazla derine dalıyorsunuz. Faruk Paşa’yı feda ettik, çünkü Miadı dolmuştu. Ama Cihangir Bey’in adını o ağzınıza bir daha alırsanız, bu sefer dikiz aynanıza bakacak vaktiniz bile olmaz."
Ela gözlerim dikiz aynasına kaydı. Otopark çıkışındaki ağaçların altında, siyah camlı büyük bir cip duruyordu.
"Beni tehdit etmek için geç kaldınız," dedim, sesimi bir milim bile titreşmeyerek. Sivil bir avukat olabilirdim ama korku eşiğimi Zaho’nun ve Şûra salonunun o kanlı koridorlarında çoktan geride bırakmıştım. "O dosyayı Cihangir Sancak’ın surakına vurmadan bu şehirden tek bir adım bile atmayacağım."
"O zaman kardeşinizin yanına gitmeye hazır olun," dedi ses ve hat kapandı.
Gaza bastım. Dikiz aynamdaki siyah cip hareketlenmedi ama bu bir geri adım değildi; Ankara’nın göbeğinde üzerime salınacak yeni cellatların ilk uyarısıydı.
Kurt haklıydı. Cihangir Sancak, Faruk gibi üniformasının arkasına saklanan bir asker değildi. O, bürokrasinin ve diplomatik dokunulmazlığın arkasına sığınmış devasa bir çetenin tepe noktasıydı. Ve bu adama ulaşmak için kanun kitaplarının yetmediği o gri alana geçmem gerekiyordu.
KURT GÖKTÜRK
Gövdesine roket isabet etmiş gibi sallanan Sikorsky helikopteri, Malatya Erhaç Üssü’ne teker koyduğunda saat sabahın dört yüzüydü.
Helikopterin kapısı açılır açılmaz Akça ile birlikte piste atladık. Üzerimizdeki operasyon kıyafetlerini ve kamuflaj boyalarını hızla temizleyip bizi bekleyen sivil araca geçtik.
Akça direksiyonu Ankara karayoluna kırarken, çakır gözlerinde Gare’den kalan o gerilim hâlâ duruyordu. Torpidedaki şifreli telefonu bana uzattı.
"Cihangir Sancak’ın Çankaya’daki özel rezidansının ve Müsteşarlıktaki makamının haritasını çıkardım Kurt," dedi Akça. "Adam tam bir koruma ordusuyla geziyor. Koruma ekibinin başında eski MİT personeli, şu an ise özel güvenlik şirketi işleten 'Akrep' lakaplı Sadi var."
"Sadi’yi tanıyorum," dedim, HK416’nın mühimmatını sivil kılıflara aktarırken. "Dağda korkaktı, şehirde de para için herkesi satar. Cihangir’in zırhı sivil kanunlardır. Ama o kanunların sökmediği yerde biz devreye gireceğiz."
Telefonu alıp Berrin’in numarasını tuşladım. Hat üç kez çaldıktan sonra açıldı.
"Konuş Berrin," dedim.
"Beni aradılar Göktürk," dedi Berrin. Sesi gürültüsüz ama öfkeyle doluydu. "Cihangir’in adamları. Tehdit ediyorlar."
"Neredesin şu an?"
"Sancak’ın Çankaya’daki özel vakfının önündeyim. Resmi evrakta 'Eğitim Vakfı' yazıyor ama Can’ın notlarında geçen o usulsüz para transferlerinin yapıldığı ana hesap buraya bağlı."
Dişlerimi sıktım. Bu kadın durmuyordu. Kardeşinin ateşi içini öyle bir yakıyordu ki, karşısındaki gücün büyüklüğünü umursamadan hedefe yürüyordu.
"Berrin, o binaya tek başına adım atmayacaksın dedim!" diye gürledim, sesimdeki asker otoritesiyle.
"Sen Ankara’ya gelene kadar o adam delilleri yok edecek Kurt!" dedi Berrin, tavizsiz bir tonla. "Ben içeri giriyorum. Avukat kimliğimle denetim talebinde bulunacağım. Beni vuramazlar, burası Ankara’nın göbeği."
"Ankara’nın göbeğinde adam öldürmek dağda öldürmekten daha kolaydır Avukat!" dedim. "Arabada kal! Beş dakikaya oradayız!"
BERRİN CEPHE
Kurt’un telefondaki gürlemesine rağmen arabadan indim.
Siyah kabanımın düğmelerini ilikledim. Gür kıvırcık saçlarım rüzgârda savrulurken Çankaya’daki o görkemli, tarihi vakıf binasının merdivenlerini tırmanmaya başladım. Çantamdaki Glock 19’un ağırlığı bacağıma çarpıyordu.
Girişteki x-ray cihazının yanındaki iki sivil koruma beni durdurdu.
"İyi akşamlar, vakıf kapalı Avukat Hanım," dedi korumalardan biri, elini ceketinin içine atarak.
"Ankara Barosu ve Cumhuriyet Başsavcılığı adına geldim," dedim, kimliğimi yüzlerine doğru uzatarak. Ela gözlerimi adamın gözlerine diktim. "Cihangir Sancak ile görüşeceğim. İçeride olduğunu biliyorum."
Koruma sinsi bir tebessümle arkadaşına baktı. "Girin bakalım Avukat Hanım. Cihangir Bey de zaten sizi bekliyordu."
İçeri adım attığım an kapı arkamdan ağır bir tıkırtıyla kilitlendi.
Vakfın o geniş, mermer kaplı lobi alanında ışıklar remi bir loşluktaydı. Merdivenlerin başından, şık takım elbisesi, gri saçları ve parmağındaki devasa mühür yüzüğüyle bir adam indi.
Cihangir Sancak.
"Avukat Berrin Cephe..." dedi Cihangir, merdivenlerden yavaşça inerek. Sesi tıpkı telefondaki gibi kibirli ve soğuktu. "Kardeşiniz Teğmen Can da sizin gibi çok inatçıydı. Sınırda birkaç tır mühimmat gördü diye vatanı kurtaracağını sandı. Bak, o şimdi toprağın altında. Siz ise benim salonumdasınız."
"O tırların ve Faruk’a verdiğiniz emirlerin hesabını vereceksiniz Sancak," dedim, çantamdan kumpas belgelerinin fotokopilerini çıkarıp masaya fırlatarak. "Bu belgeler şu an Başsavcılıkta."
Cihangir belgelere bakmadı bile. Hafifçe güldü.
"Başsavcılık mı?" dedi. "O belgeleri inceleyecek olan savcı benim çocukluk arkadaşım Berrin Hanım. Burası adliye koridoru değil. Burası benim çöplüğüm. Ve siz buraya kendi ayaklarınızla geldiniz."
Cihangir bir el işareti yaptı. Gölgelerin içinden üç eli silahlı adam sıyrıldı.
Glock’uma davranmak için elimi çantama attığım an, vakfın devasa vitrin camı büyük bir gürültüyle patladı!
ŞAKKKKK!
Cam kırıkları mermer zemine saçılırken, içeriye fırlatılan sis bombası salonu bir anda beyaz bir körlüğe boğdu.
KURT GÖKTÜRK
Camın patladığı saliselerde içeri daldım.
Siyah operasyon kıyafetlerim ve elindeki HK416 ile sisin içinden bir felaket gibi sıyrıldım. Cihangir’in korumalarından biri silahını Berrin’e doğrultmaya çalışırken, tüfeğimin dipçiğini adamın çenesine geçirdim. Kemiğin kırılma sesi sisin içinde yankılandı.
Puf! Puf!
Susturucudan çıkan iki mermi, diğer korumayı göğsünden vurarak yere serdi.
"Berrin! Yere yat!" diye kükredim.
Berrin sisin içinde yere kapaklanırken, Cihangir Sancak panikle merdivenlere doğru kaçmaya çalıştı. Ancak Akça arka kapıdan sızmış, MP5’ini Cihangir’in alnına doğrultmuştu bile.
"Kıpırdama Müsteşar," dedi Akça, çakır gözlerindeki soğuk nefretle. "Yolun sonu."
Sisin arasından yürüyerek Berrin’in yanına ulaştım. Kolundan tutup onu ayağa kaldırdım. Üzerindeki cam kırıklarını ve tozu silkerken, ela gözlerindeki o korkusuz ama şaşkın ifadeye baktım.
"Sana arabada kal demiştim Avukat," dedim, sesimdeki pürüzsüz ama sert tonla.
"Ve ben de sana beni durduramayacağını söylemiştim Komutan," dedi Berrin, üstünü düzelterek.
Cihangir Sancak’a doğru yürüdüm. Dev cüssemle önünde durduğumda, adamın o kibirli yüzündeki renk tamamen çekilmişti. Yakasından tutup tek elimle duvarın mermer kaplamasına yapıştırdım.
"Zambiya..." dedim, sesi cehennemden geliyormuşçasına derin bir fısıltıyla. "Faruk cezaevinde. Gare’deki sığınağın imha edildi. Şimdi bu devletin içine çöreklenmiş o çetenin diğer isimlerini tek tek vereceksin."
Cihangir titreyen sesiyle kekeledi: "S-sen... Sen hapse girmeliydin Göktürk..."
"Ben hapse girmem Sancak," dedim, yeşil gözlerimdeki o dondurucu ışıkla. "Ben hesabı keserim."
Berrin yanımıza geldi. Siyah çantasından çıkardığı kelepçeyi Cihangir’in bileklerine bizzat taktı.
"Bu kelepçe kardeşimin adına Sancak," dedi Berrin, sesi bir mahkeme kararı kadar kesin ve mutlaktı. "Şimdi adaletle tanışma sırası sende."
Ankara’nın göbeğindeki o karanlık vakıf çökertilmiş, derin kumpasın asıl mimarı yakalanmıştı. Bordo Bereli’nin silahı ve Avukatın kanunu bir kez daha karanlığı delip geçmişti.
Cihangir Sancak kelepçelenmiş halde yere çökerken vakfın lobi alanındaki sis bombası dumanı yavaşça dağılıyordu.
HK416 piyade tüfeğimin namlusunu indirmeden çevre emniyetini kontrole devam ettim. Islak sarı kıvırcık saçlarımdan süzülen ter şakaklarımdan süzülüyordu. Keskin yeşil gözlerim yerdeki Cihangir’e kilitlendi.
"Akça, binadaki tüm kamera kayıt cihazlarını ve sunucuları sök," dedim emreden bir tonla. "Sancak’ın dışarıdaki ekibi polisi ya da kendi özel güvenlik birliklerini buraya yığmadan önce tüm delilleri emniyet altına alacağız."
"Anlaşıldı Kurt," dedi Akça. Taktik kaskını düzeltip çakır gözleriyle arka taraftaki sistem odasına doğru yöneldi. "İki dakikaya ana bellekle birlikte yanınızdayım."
Berrin, kelepçelediği Cihangir’in tepesinde dikiliyordu. Gür kıvırcık saçları omuzlarına dökülmüş, ela gözlerinde Can Teğmen’in intikamını almanın verdiği o bükülmez kararlılık parıldıyordu.
"Bu adamın tutuklanması yetmez Göktürk," dedi Berrin, bana bakarak. "Sancak’ın savcılıktaki adamları devreye girmeden, dosyayı doğrudan Askeri Yargıtay ve İçişleri Bakanlığı denetimindeki özel terör masasına bizzat teslim etmeliyim."
"Yalnız gitmiyorsun," dedim, Cihangir’i kolundan tutup sertçe ayağa kaldırırken. "Sancak’ın dışarıdaki 'Akrep' lakaplı özel güvenlik ekibi hâlâ sokaklarda. Seni adliyeye kadar biz götüreceğiz."
BERRİN CEPHE
Vakfın kapısından çıktığımızda Ankara’nın dondurucu ayazı bir kez daha yüzümüze çarptı.
Akça elinde söktüğü sunucu diskleriyle zırhlı aracın kapısını açtı. Cihangir Sancak’ı arka koltuğa itip kapıyı kilitlediler. Kurt, dev cüssesiyle ön koltuğa geçerken tüfeğini dizinin üzerine koydu.
Siyah zırhlı araç Çankaya’nın karlı sokaklarında hızla ilerlerken, dikiz aynasından arkamızda beliren iki siyah arazi aracını fark ettim.
"Arakadalar Göktürk," dedim, çantamdaki Glock’un sürgüsünü çekerek.
Kurt dikiz aynasına bir anlık soğukkanlılıkla baktı. "Sadi’nin adamları," dedi. Sesi bir buz kütlesi kadar sert ve sakindi. "Cihangir’i canlı teslim etmek istemiyorlar. Konuşmasından korkuyorlar."
"Buna izin veremeyiz," dedim, ela gözlerimi arkadaki araçlara dikerek. "O adam mahkemede konuşacak. Kardeşimin adı o duruşma salonunda resmen temizlenecek."
"Kaygılanma Avukat," dedi Kurt. Şakaklarındaki ıslak sarı saçları geriye yatırdı, yeşil gözlerinde o dondurucu savaşçı ışığı parladı. "Bizim koruduğumuz hedefi bu şehirde kimse alamaz."
Kurt, telsizden Akça’ya talimat verdi: "Akça, ikinci caddeden Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekât binasına kır. Yoldakileri tuzağa çekiyoruz."
KURT GÖKTÜRK
Akça direksiyonu sert bir kırışla dar ara sokaklardan birine soktu. Peşimizdeki iki cip de aynı hızla arkamızdan daldı.
Sokağın sonundaki beton barikatların önüne geldiğimizde Akça frenlere bastı. Takip eden araçlar da arkamızda durdu ve kapıları hızla açıldı. Elleri otomatik silahlı altı kişi araçlardan indi.
Aracın kapısını açıp dışarı çıktım. Taktik botlarım ıslak asfalta sertçe bastı.
"Silahları indirin!" diye gürledim. Sesi gecenin karanlığını yararak sokakta yankılandı. "Özel Kuvvetler Komutanlığı. Yerlerinize geçin ya da imha olun!"
Korumaların başındaki adam duraladı. Karşısında Bordo Bereli üniforması ve gözlerindeki o ölümcül kararlılıkla duran Kurt Göktürk’ü gördüğünde elindeki silah hafifçe titredi.
"Göktürk..." dedi adam kekeleyerek. "Biz sadece emri..."
"Emriniz bitti," dedi Berrin, zırhlı aracın kapısından çıkarak. Elindeki Başsavcılık özel yakalama kararını havaya kaldırdı. "Cihangir Sancak şu an devletin koruması altındadır. Attığınız her adım vatana ihanet suç kapsamındadır."
Aynı anda sokakların her iki tarafından Özel Harekât araçlarının çakar ışıkları belirdi. Siren sesleri geceyi kaplarken Sadi’nin adamları silahlarını yere bırakmak zorunda kaldı.
BERRİN CEPHE
Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün ana girişinde Cihangir Sancak özel timler tarafından teslim alınırken, merdivenlerin başında durdum.
Kurt yanıma geldi. Islak sarı saçları ve omuzlarındaki o devasa yükün kalkmış olmasının verdiği sakinlikle yanımda dikildi.
"Bitti Komutan," dedim, ela gözlerimi gece gökyüzüne çevirerek. "Can’ın adı temizlendi. Kumpas tamamen çöktü."
"Savaş bitti Avukat," dedi Kurt, sesi her zamanki pürüzsüz ve dondurucu tonundaydı ama bu kez içinde derin bir saygı vardı. "Ama senin kanunların ve benim silahım olmasaydı bu karanlık aydınlanmazdı."
Elimi uzattım. Kurt uzattığım eli tuttu; nasırlı, güçlü ve sarsılmaz el sıkışması aramızdaki o yazısız, dökülen kanla ve adaletle mühürlenmiş ortaklığı tescilledi.
"Teşekkür ederim, Kurt Göktürk," dedim.
"Görevimizdi, Berrin Cephe," dedi.
