2. bölüm · EMİR VE İNFAZ

2. BÖLÜM: MAHKEME SALONU VE YIKIM

CEPHEKALEMI 19

RONYA CEPHE
Ankara Genelkurmay Askeri Mahkemesi’nin yüksek tavanlı salonunda hava buz gibiydi. Cilalı ahşap sıraların kokusu, adliye koridorlarından alışık olduğum o tozlu dosya kokusuyla birleşiyordu.
Mü think masasında, siyah cübbemin içinde dimdik duruyordum. Kıvırcık saçlarımı ensemde sıkı bir topuz yapmıştım ama birkaç asi bukle şakaklarımdan aşağı dökülüyordu. Ela gözlerim, salonun tam ortasında, askeri inzibatların arasında duran adama kilitlenmişti.
Kurt Göktürk.
Üzerinde Bordo Bereli üniforması vardı. Göğsündeki madalyalar ve şeritler, geçen yılların kanlı izlerini taşıyordu. O sarı kıvırcık saçları askeri nizama göre kısaltılmıştı ama hafif dalgaları seçiliyordu. Yüzündeki o soğuk, hissiz ifade... O keskin yeşil gözleri mahkeme salonundaki hiç kimseye bakmıyordu. Sadece karşıdaki duvara, boşluğa sabitlenmişti.
Sanki yargılanan kendisi değilmiş gibi. Sanki bir kardeşin ölümüne sebep olmamış gibi.
"Sayın Hakim," dedim, sesim yüksek tavanlı salonda çınlayarak. İddia makamı olarak ayağa kalktığımda tüm gözler üzerime döndü. "Karşınızda duran Yüzbaşı Kurt Göktürk, görev yaptığı gece karargahın 'bekle ve doğu kanadından sız' emrine açıkça karşı gelmiştir. Hava şartlarının elverişsiz olduğunu bile bile, timini batı sırtındaki ölüm tuzağına sürmüştür."
Kurt'a doğru bir adım attım. Topuklu ayakkabılarımın mermerde çıkardığı ses, salondaki tek gürültüydü.
"Kardeşim Teğmen Can Cephe, bu adamın ego ve kural tanımazlığı yüzünden daha yirmi dört yaşında toprağa girdi! Bu bir ihmal değildir. Bu, görevi kötüye kullanmak ve emre itaatsizlik sonucu ölüme sebebiyet vermektir. Üniformasına leke sürmüş bu adamın en ağır şekilde cezalandırılmasını talep ediyorum!"
Salonda bir fısıltı koptu. Gazetecilerin flaşları patlıyordu.
Kurt Göktürk başını yavaşça bana doğru çevirdi. O buz gibi yeşil gözleri, benim ela gözlerimle buluştu. Yüzünde ne bir öfke ne de bir savunma kırıntısı vardı. Sadece derin, karanlık bir kabulleniş.
Hakim tokmak vurdu. "Sanık Kurt Göktürk, savunmanızı yapın."
Kurt ayağa kalktı. Omuzları dikti. Sesi salondaki fısıltıları tek hamlede bıçak gibi kesti:
"Savunma yapmayacağım Sayın Hakim."
Salondaki herkes donakaldı. Yanındaki askeri avukatı bile şaşkınlıkla ona baktı.
"Söz konusu operasyonda tüm sorumluluk bana aittir," dedi Kurt. Sesi o kadar pürüzsüz ve düzgündü ki, sanki kendi iddamını imzaladığının farkında değil gibiydi. "Teğmen Can Cephe ve timim verilen emri uyguladı. Bir komutan olarak ekibimi koruyamadım. Verilecek her türlü karara saygılıyım."
Gözlerimi kıstım. İçimdeki bir şey huzursuzca kıpırdandı. Neden kendini savunmuyordu? Karargahın son dakika verdiği o emirden neden bahsetmiyordu?
Benden bir şey mi saklıyordu?
Hakim kısa bir aradan sonra kararı açıklamak için tokmak vurdu. Salondaki herkes ayağa kalktı.
"Sanık Yüzbaşı Kurt Göktürk’ün... emre itaatsizlik ve operasyonel ihmal sebebiyle TÜRK SILAHLI KUVVETLERİ’NDEN İHRAÇ EDİLMESİNE ve 6 yıl hapis cezasına çarptırılmasına..."
İhraç.
O kelime salonda yankılandığı an, bir rütbe sökme töreni başladı. İki askeri inzibat Kurt’un yanına yaklaştı. Göğsündeki Bordo Bere brövesini, omuzlarındaki yüzbaşı rütbelerini tek tek söktüler.
Kurt’un yeşil gözlerinde tek bir kırpma bile olmadı. Bir askerin başına gelebilecek en büyük felaket, rütbelerinin sökülmesiydi. Ama o, çelikten yapılmış bir heykel gibi duruyordu.
Rütbeleri söküldükten sonra yanıma doğru yürüdü. Kelepçeli elleriyle tam önümde durdu.
"Tebrik ederim Avukat," dedi, fısıltı kadar kısık ama buz gibi bir sesle. "İstediğin adaleti aldın. Üniformamı söktün."
"Hak ettiğini aldın Göktürk," dedim, göğsümü dikleştirerek.
Yüzüme doğru hafifçe eğildi. Sarı kıvırcık saçlarından biri alnına düştü. Yeşil gözlerinin derinliğinde ilk kez karanlık bir parıltı gördüm.
"Yanılıyorsun Ronya Cephe," dedi sakince. "Kardeşini öldüren kurşun benim tüfeğimden çıkmadı. Ve asıl katiller hâlâ o sıcak koltuklarında oturup şampanyalarını yudumluyorlar. Sen adaleti sağladığını sanıyorsun... ama sadece onların kumpasına alet oldun."
Arkasını döndü ve inzibatların arasında salondan çıkarıldı.
O salonda tek başıma kaldığımda, zafer kazanmış olmam gerekiyordu. Kardeşimin katilini ihraç ettirmiştim. Ama içimde, o yeşil gözlerin bıraktığı buz gibi fırtına ve söylediği son sözler yankılanıyordu:
Sadece onların kumpasına alet oldun.
Mahkeme salonunun ağır ahşap kapıları arkamdan gürültüyle kapandığında, koridordaki yüksek tavanların yarattığı o derin uğultu kulaklarımı doldurdu.
Flaşlar patlamaya devam ediyordu. Gazeteciler, ellerindeki ses kayıt cihazlarını ve mikrofonları bana doğru uzatmak için birbirini eziyordu.
"Avukat Hanım! Şehit teğmenin ablası olarak kararı nasıl değerlendiriyorsunuz?"
"Kurt Göktürk’ün rütbelerinin sökülmesi içinizi rahatlattı mı?"
"Karara itiraz edip cezanın artırılmasını talep edecek misiniz?"
Hiçbirine yanıt vermedim. Siyah cübbemin kumaşını ellerimle öyle sıkı kavramıştım ki tırnaklarım avuç içlerime batıyordu. Başımı dik tuttum, omuzlarımı gerdim. Sırtımda yüzlerce gözün baskısını hissederek adliye koridorunun mermer tabanında topuklarımın çıkardığı ritmik seslerle ilerledim.
Taksiye bindiğimde şehir, pencerelerin ardından akan gri bir leke gibiydi. Yağmur hafiflemişti ama hava hâlâ kurşun gibi ağırdı.
Cübbemi çıkarıp arka koltuğa bıraktım. Ensemdeki topuzdan kurtulan gür, kıvırcık saçlarım omuzlarıma döküldü. Aynadan kendime baktım. Ela gözlerimde zafer kazanmış bir kadının gururu yoktu. Aksine, o gözlerde kuyu gibi derin bir belirsizlik ve yorgunluk duruyordu.
Kardeşini öldüren kurşun benim tüfeğimden çıkmadı.
Kurt’un salondan çıkarılmadan hemen önce kulağıma fısıldadığı o sözler, zihnimde yankılanıp duruyordu. Sesi çaresiz veya yalvaran bir adamın sesi değildi. O yeşil gözlerindeki kararlılık, yalan söyleyen birinin bocalayışını taşımıyordu.
Eve vardığımda salonun karanlığına adım attım. Işıkları açmadım.
Can’ın odasının kapısı hafifçe aralıktı. İçeri girdim. Yatağının üzerindeki düzeltilmiş örtü, masasının üzerindeki askeri kasketi, duvarda asılı duran harp okulu mezuniyet fotoğrafı... Her şey yerli yerindeydi ama oda buz gibiydi.
Masasının üzerine oturdum. Çekmeceleri tek tek açmaya başladım. Aradığım şeyin ne olduğunu ben de bilmiyordum. Sadece bir ipucu, zihnimdeki o kemirici şüpheyi söküp atacak tek bir kanıt arıyordum.
Son çekmecenin dibinde, Can’ın şahsi not defterini buldum. Deri kaplı küçük bir defterdi. Sayfalarını hızlıca çevirdim. Son günlerde tuttuğu notlara geldiğimde parmaklarım duraksadı.
“12 Nisan: Almanya’dan gelen Kurt Yüzbaşı birliğe katıldı. Adam cidden dedikleri kadar var. Ama Karargah’tan gelen bazı talimatlara sürekli itiraz ediyor. Geçen gün Karargah Sorumlusu Albay Faruk ile odasında sert bir tartışma yaşadıklarına şahit oldum. Kurt Yüzbaşı, ‘Bu istihbarat raporları sahte, bizi kör noktaya sürmeye çalışıyorsunuz’ diyordu. Albay Faruk ise emre uyması gerektiğini söyledi.”
Nefesim boğazımda tıkandı.
Defteri biraz daha geriye çevirdim.
“14 Nisan: İstihbarat Taktik Başkanlığı’ndan gelen harita güncellemelerinde tuhaflık var. Kurt Yüzbaşı gece yarısı bizi toplayıp haritayı baştan çizdi. Karargah’ın bize çizdiği batı sırtı rotasının tam bir pusu alanı olduğunu söyledi. Ama üst makamlar ısrarcı...”
Elimdeki defter titremeye başladı. Ela gözlerim satırların arasında gidip gelirken kalbimin ritmi hızlandı.
Kurt Göktürk duruşmada tek bir kelime bile savunma yapmamıştı. Albay Faruk’un adını vermemişti. İstihbarat raporlarının sahte olduğunu söylememişti. Kendini bile bile ateşe atmış, tüm suçu üstlenmişti.
Neden?
Eğer suçsuzsa, neden askeri kariyerinin, şerefinin ve Bordo Berekinin elinden alınmasına ses çıkarmamıştı? Kimi koruyordu? Ya da kime karşı vakit kazanmaya çalışıyordu?
O an anladım. Ben mahkeme salonunda bir katili cezalandırdığımı sanırken, büyük bir satranç tahtasında hamlesi önceden hesaplanmış bir piyon olarak kullanılmıştım. Kardeşimin ölümü sıradan bir çatışma ihmali değil, karargahtan yönetilen kirli bir operasyonun parçasıydı.
Ayağa kalktım. Pencereye yürüdüm. Dışarıdaki karanlık sokakta, park etmiş siyah bir minibüs duruyordu. Sürücü koltuğundaki karartı doğrudan benim oturduğum katın penceresine bakıyordu.
İçimdeki avukatın yerini ansızın soğuk bir tefekkür aldı. Kardeşimin not defterini sıkıca göğsüme bastırdım.
Gölge sadece mahkeme salonunda değildi. Artık benim kapımın önündeydi.
KURT GÖKTÜRK
Askeri cezaevinin nakil aracındaki demir parmaklıkların arkasından dışarıya bakıyordum. Handsfree kelepçeler bileklerimi sıkıyordu ama fiziki acı benim için çoktan anlamını kaybetmiş bir kavramdı.
Sarı kıvırcık saçlarım alnıma düşmüştü. Gözlerimi kapattım.
Mahkeme salonundaki o an zihnimde canlandı. Ronya Cephe...
Oğlak derisi cübbesinin içinde, omuzlarına dökülen gür kıvırcık saçları ve gözlerinden saçılan o yakıcı ela ışıkla karşımda duruşu. Kardeşinin acısıyla kavrulan ama dik durmaktan bir milim bile ödün vermeyen o öfkeli hali.
Beni mahkum ettirirken gözlerinde gördüğüm o adalet hırsı... Ne kadar da masumdu. Dünyanın kanunlarla, dilekçelerle ve hakim tokmaklarıyla yönetildiğine inanacak kadar sivil bir zihniyet.
Askeri cezaevinin ağır demir kapısı gürültüyle açıldı. Araç durdu.
İki gardiyan kapıyı açıp beni dışarı çıkardı. İnfaz kurumunun soğuk koridorlarında yürürken omzumdaki rütbelerin yokluğunu hafif bir rüzgar gibi hissettim. Yıllarca vatanım için taşıdığım o üniforma gitmiş, yerine gri bir mahkum kıyafeti gelmişti.
Beni üç kişilik tek kişilik hücre bloğuna götürdüler. Demir kapı arkamdan büyük bir gürültüyle kapandı ve kilit döndü.
Hücre dar, rutubetli ve karanlıktı. Tek kişilik ranza, ince bir yatak ve yüksekte duran parmaklıklı küçük bir pencere.
Yatağa oturmadım. Hücrenin ortasında durdum. Yeşil gözlerim karanlığa alışırken derin bir nefes aldım.
Karargah'taki uzantılar, bu kumpasın burada bittiğini sanıyordu. Kurt Göktürk ihraç edilmiş, hapse atılmış ve dosya kapatılmıştı. Teğmen Can’ın ölümü bir "komutan ihmali" olarak kayıtlara geçmişti.
İstettikleri tam olarak buydu.
Ancak hesaplayamadıkları bir şey vardı. Ben o mahkeme salonunda kendimi savunmayarak Albay Faruk ve arkasındaki şebekeyi gafil avlamıştım. Beni içeride güvende sanacaklar, adımlarını rahatça atmaya başlayacaklardı.
Cebimde hâlâ saklamayı başardığım, Can Teğmen’in kanlı künyesinin zincir parçasına dokundum.
İçeride çok kalmayacaktım. Süreç başlamıştı.
Ama zihnimin bir köşesini kurcalayan başka bir düşünce vardı: Ronya Cephe.
O kadın, kardeşinin katilinin ben olmadığını anladığı an –ki o zekayla anlaması uzun sürmeyecekti– kumpasçıların yeni hedefi haline gelecekti. Ve ben, o hücreden çıktığımda, sadece kendi adımı aklamak için değil, o dik başlı avukatı o köpeklerin dişleri arasından söküp almak için de savaşmak zorunda kalacaktım.
Hücrenin soğuk betonuna bağdaş kurup oturdum. Zihnimi sabitledim.
Savaş yeni başlıyordu.
RONYA CEPHE
Salondaki perdeleri çekmeden hemen önce, sokaktaki siyah minibüsün sürücü tarafındaki kapısının hafifçe aralandığını gördüm. Siyah deri ceketli, iri yarı bir adam araçtan inip sokağın köşesindeki lambanın altına dikildi. Bakışları benden kaçmıyordu; aksine, orada olduğunu bilmemi ister gibi rahat bir tavırla sigarasını yaktı.
İçimdeki korku, yerini çok hızlı bir şekilde buz gibi bir öfkeye bıraktı.
Ben bu şehrin en zorlu ceza davalarında çetelerle, yolsuzluk şebekeleriyle, nüfuzlu sanıklarla karşı karşıya gelmiş bir avukattım. Beni kendi evimde gözetleyerek tehdit edebileceklerini sanıyorlarsa, henüz karşılarında nasıl bir kadın olduğunu öğrenememişlerdi.
Can’ın günlüğünü sıkıca göğsüme bastırarak çalışma odama geçtim. Masamın üzerindeki dizüstü bilgisayarı açtım. Ekranın sarı ışığı yüzüme vururken, gözlerimi kırpmadan Can’ın notlarında geçen ismi arama motorlarına ve HSYK, adli sicil iç iletişim ağlarına yazmaya başladım:
Albay Faruk Yılmaz.
Kara Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde, İstihbarat Taktik Başkanlığı’nda Kıdemli Albay. Özgeçmişi kâğıt üzerinde pürüzsüz görünüyordu: Kosova görevi, Sınır Ötesi Harekât Üst Düzey Liyakat Madalyası, NATO Karargâh Temsilciliği...
Ancak bir avukatın gözü, pürüzsüz görünen belgelerin altındaki boşlukları yakalamakta uzmandır.
Albay Faruk’un görev yaptığı son üç operasyon bölgesini inceledim. Hepsinde ortak bir çizgi vardı: Operasyon öncesinde "kaynağı belirsiz" istihbarat raporları geliyor, timler bölgeye sevk ediliyor ve her defasında ciddi mühimmat kayıpları veya iç istihbarat sızıntıları yaşanıyordu. Ama her seferinde fatura sahadaki alt rütbeli subaylara kesiliyor, Albay Faruk ise "başarılı kriz yönetimi" taltifleriyle bir üst makama tırmanıyordu.
En sonuncu kriz ise... Kurt Göktürk’ün yönettiği ve kardeşimin şehit düştüğü o son operasyondu.
Parrmaklarım klavyenin üzerinde tıkırdayarak bir dosya oluşturdu. KOD: BATI SIRTI.
O sırada telefonumun ekranı aydınlandı. Arayan numara gizliydi.
Derin bir nefes alarak telefonu kulağıma götürdüm. Sesimi olabildiğince soğukkanlı ve profesyonel tutmaya çalıştım.
"Alo?"
Hattın diğer ucunda derin bir nefes sesi vardı. Ardından cızırdayan, ses değiştirici cihaz kullanıldığı belli olan mekanik bir erkek sesi konuştu:
"Avukat Ronya Cephe... Kardeşinizin acısını anlıyoruz. Mahkemede duruşunuz takdire şayandı. Ancak bazı dosyalar kapandığında, onları yeniden açmaya çalışmak sadece toz kaldırmaz... Evinize ateş düşürür."
Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı ama sesimdeki tek bir harfin bile titremesine izin vermedim. Ela gözlerimi pencereden dışarıya, sokaktaki adama diktim.
"Kimsin sen?" dedim, tane tane.
"Sadece bir dost. Kurt Göktürk cezasını çekti, rütbeleri söküldü. Adalet yerini buldu. Can Teğmen’in anısına saygı duyun ve kardeşinizin eşyalarını kurcalamayı bırakın. Yarın sabah o not defterini ve bilgisayarınızdaki araştırmaları adliye arşivine devredin. Aksi takdirde, Cephe ailesi bir evladını daha kaybetmekle yüzleşir."
Telefon yüzüme kapandı.
Boş frekans sesi odada çınlarken telefonu masaya bıraktım. Ellerim hafifçe titriyordu. Ama bu titreme korkudan değil, damarlarımda dolaşan saf adrenalindendi.
Kardeşimin defterini okuduğumu biliyorlardı. Evimi izliyorlardı. Hatta bilgisayarıma sızmış bile olabilirlerdi.
O an Kurt Göktürk’ün o kelepçeli elleriyle mahkeme salonunda yüzüme karşı söylediği sözler zihnimde netleşti: “Asıl katiller hâlâ o sıcak koltuklarında oturup şampanyalarını yudumluyorlar. Sen adaleti sağladığını sanıyorsun... ama sadece onların kumpasına alet oldun.”
Haklıydı.
O adamı ben kendi ellerimle hapse attırmış, Bordo Beresini elinden almıştım. Onu bu çetenin önüne yem olarak atmıştım. Ve şimdi, o kumpasın asıl mimarları beni de aynı kuyunun içine çekmeye çalışıyordu.
Ayağa kalktım. Aynanın karşısına geçtim. Gür kıvırcık saçlarımı omzumun arkasına attım. Ela gözlerimdeki o adalet hırsı, artık yerini intikam ve gerçekleri ortaya çıkarma yeminine bırakmıştı.
Kurt Göktürk’ü mahkum ettiren bendim.
Onu o hücreden çıkaracak, ya da en azından gerçeği ondan öğrenecek kişi de ben olacaktım.
KURT GÖKTÜRK
Askeri cezaevinin tek kişilik hücresinde gece yarısıydı.
Gece saat üç, bir askerin biyolojik ritminde nöbet değişimi ve en derin uyku halidir. Ama ben ranza üzerinde sırtüstı yatmış, tavanın çatlak betonuna bakıyordum. Yıllarca dağda, eksi on beş derecede, taşların üzerinde uyumaya alışmış bir beden için bu demir ranza bir lükstü.
Sessizlik, gardiyanın koridordaki postal sesleriyle bölündü.
Adımlar benim hücremin önünde durdu. Mazgal yavaşça kaydırıldı. Dışarıdan içeriye bir çift göz baktı, ardından küçük bir kâğıt parçası demir parmaklıkların arasından içeriye atıldı.
Ayağa kalkmadım. Acele etmedim. Postalların uzaklaşmasını bekledim.
Koridor yeniden sessizliğe büründüğünde yataktan kalktım. Kâğıt parçasını aldım. Yüksekteki havalandırma penceresinden süzülen soluk ay ışığına doğru tuttum.
Kâğıtta sadece tek bir cümle ve bir kod yazıyordu:
“Kuş kafesten uçmak üzere. Avukat hedefte. Zaman geldi. - M.K.”
M.K... Özel Kuvvetler’de hâlâ bana sadık olan, Karargah’taki kirlenmeye bulaşmamış tek astsubayım, Murat Çavuş.
Yüzümdeki o sert, ifadesiz çizgiler daha da derinleşti. Keskin yeşil gözlerim karardı.
Karargâh’taki Faruk ve arkasındaki yapı, Ronya’yı hedef almaya başlamıştı. Kadının hırsını, kardeşine olan bağlılığını bildikleri için onun bu işin peşini bırakmayacağını tahmin etmişlerdi. Şimdi onu susturmak için harekete geçiyorlardı.
Kâğıdı küçük parçalara ayırıp hücrenin tuvalet deliğine attım ve üzerini suyla kapattım.
Cezaevine gireli henüz yirmi dört saat olmamıştı. Ama oyun düşündüğümden de hızlı gelişiyordu. Orada kalıp mahkeme sürecini bekleme lüksüm yoktu. Ronya Cephe dışarıda tek başınaydı ve karşısındaki düşmanın ne kadar acımasız olduğunu bilmiyordu. O kadın, elindeki kanun kitaplarıyla o kurtların önüne atlamaya çalışıyordu.
Duvara doğru yürüdüm. İki elimi buz gibi betona dayadım ve şınav çekmeye başladım.
Bir... İki... Üç...
Kaslarımın ısındığını, damarlarımdaki kanın hızlandığını hissettim. Bir askerin zihni ve bedeni, en zor anlarda bir silaha dönüşmek zorundadır.
"Bekle Avukat," diye fısıldadım karanlığa doğru, her şınavda nefesimi düzenleyerek. "Seni o kumpasın içinde yalnız bırakmayacağım. Beni içeri atan o ellerin, bir gün hayatını bana emanet etmek zorunda kalacak."