8. bölüm · EMİR VE İNFAZ
8. BÖLÜM: TARİHİ ADALET VE YENİ UFUKLAR
BERRİN CEPHE
Ankara Ağır Ceza Mahkemesi'nin 1 Nolu Duruşma Salonu, cumhuriyet tarihinin en kalabalık ve en yüksek güvenlikli celsesine ev sahipliği yapıyordu.
Sanık kürsüsünde Cihangir Sancak, cezaevinden getirilen Faruk Paşa ve şebekenin kilit isimleri yan yana dizilmişti. Salonda basın mensupları, üst düzey askerler, şehit aileleri ve milletvekilleri vardı.
Gür kıvırcık saçlarımı omzumun arkasına attım. Siyah avukatlık cübbemin yakasını düzelttim. Ela gözlerim, kürsünün ortasında duran üç kişilik hâkim heyetine kilitlendi.
Söz sırası savunma ve katılan vekili olarak bana geldiğinde ayağa kalktım. Cübbenin geniş kollarını iki yana açarak kürsüye doğru birkaç adım attım. Salon buz kesti.
"Sayın Başkan, Değerli Heyet," diyerek başladım. Sesi gür, kavisli adliye tavanında yankılanan tek şeydi. "Bugün burada sadece vatanına ihanet etmiş birkaç bürokratı ve general unvanı taşıyan hainleri yargılamıyoruz. Bugün burada, Türk ordusunun şerefine sürülmek istenen bir lekeyi, bir askerin lekelenmeye çalışılan üniformasını ve adalet kavramının namusunu yargılıyoruz."
Önümdeki masadan Can’ın kanlı günlüğünü ve Şûra salonundan çıkarılan şifreli verilerin dökümünü kaldırdım.
"Teğmen Can Cephe..." dedim, sesimdeki o derin duygu ama sarsılmaz güçle. "Sınır boyunda nöbet tutarken, üniformasının ve içtiği yeminin gereğini yaptı. Vatanın mühimmatını terör odaklarına satan bu şebekeyi tespit etti. Karşılığında ne aldı? Bir kumpas, bir hapis cezası ve hain damgası!"
Cihangir Sancak’a doğru döndüm. Parmağımı sanık kürsüsüne doğrulttum.
"Ama unuttukları bir şey vardı. Bu ülkede hukukun üstünlüğüne inananlar ve o hain pusuları boşa çıkaran yiğit askerler var! Can Teğmen’in kanı yerde kalmadı. Bu belgeler, bu masumiyet tescilleri ve sanıkların bizzat onayladığı ihanet şifreleri, adaletin tecelli ettiğinin kanıtıdır. Kardeşimin adının üzerindeki tüm lekelerin kaldırılmasını ve sanıkların anayasayı ihlal ile vatana ihanet suçlarından ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmasını talep ediyorum!"
Salonda büyük bir fısıltı ve ardından alkış tufanı koptu. Hâkim tokmakla masaya vurdu.
Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı kararı açıklamak üzere ayağa kalktı:
"Sanık Cihangir Sancak ve Faruk’un vatana ihanet, askeri casusluk ve kumpas kurma suçlarından ayrı ayrı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasına; Teğmen Can Cephe’nin tüm rütbelerinin iadesine ve aziz hatırasının devlet şeref madalyasıyla tescillenmesine karar verilmiştir."
Tokmak masaya indi.
Gözlerimden süzülen tek damla yaşı sildim. Salondaki izleyicilerin arasından arkaya baktığımda, kapının dibinde üniformasıyla dimdik duran Kurt Göktürk’ü gördüm. Bana hafifçe başıyla selam verdi.
KURT GÖKTÜRK
Duruşma salonundan çıkan Berrin ile adliyenin yüksek sütunlu ön merdivenlerinde buluştuk.
Omuzlarımda Bordo Bereli üniformam, göğsümde yeniden takılan madalyalarım ve belimde beylik tabancam vardı. Islak sarı kıvırcık saçlarım düzgünce taranmış, yeşil gözlerim Ankara’nın ufkunu tarıyordu.
Berrin yanıma geldi. Ela gözlerinde yıllardır süren mücadelenin zaferi ve huzuru vardı.
"Tebrik ederim Avukat," dedim, pürüzsüz ve dondurucu ama gurur dolu sesimle. "Salondaki konuşman bir ordunun taarruzundan daha etkiliydi."
"Senin dağda açtığın yoldan yürüdüm Komutan," dedi Berrin, hafifçe tebessüm ederek. "Can artık rahat uyuyordur."
"Şüphesiz," dedim.
Arkamızda Akça belirdi. Çakır gözleriyle çevreyi kolaçan ettikten sonra elindeki siyah askeri çantayı ve yeni görev emrini bana uzattı.
"Helikopter piste indi Kurt," dedi Akça. "Genelkurmay'dan acil kodlu yeni talimat var."
Berrin bana baktı. "Yeni bir görev mi?"
"Bizim görevimiz bitmez Berrin," dedim. Belimdeki kınından çıkarıp Can’ın kumpas gecesinde ele geçirilen ve temizlenen künyesini Berrin’e uzattım. "Bu artık ait olduğu yerde, sende kalmalı."
Berrin künyeyi parmaklarının arasında sıktı. "Nereye gidiyorsun?"
"Sınırın ötesine. Hakurk ve Kandil hattında bu kumpasın uluslararası uzantılarına karşı büyük bir harekât başlıyor," dedim. Yeşil gözlerimdeki o sarsılmaz asker yemini parıldadı. "Ankara sana emanet, Avukat."
"Sınır ötesi de sana emanet, Komutan," dedi Berrin, elini uzatarak.
Uzattığı eli sıktım. Bu, iki farklı cephede vatan için savaşan iki insanın helalleşmesiydi.
Arabama binip Güvercinlik Askeri Havaalanı’na doğru yola çıktık. Skorsky helikopterinin pervaneleri rüzgârı döverken arkamda bıraktığım şehre ve adaleti tesis etmiş o kadına son bir kez baktım.
Pusu bozulmuş, kumpas çökmüş, şerefli isimler iade edilmişti. Şimdi ise Bordo Bereli için yeni fırtınalara yelken açma vaktiydi.
BERRİN CEPHE
Ankara Adliyesi’nin devasa merdivenlerinde rüzgâr gür kıvırcık saçlarımı savururken, avucumun içinde sıkıca tuttuğum Can’ın künyesinin soğuk metalini hissediyordum.
Kurt’un ve Akça’nın içinde bulunduğu siyah askeri araç, polis çakarlarının ve sirenlerin eşliğinde bulvarda hızla gözden kayboldu. Karargâh’tan gelen o acil kodlu yeni emir, Kurt Göktürk’ü ait olduğu yere; fırtınanın, pusunun ve buz gibi dağların ortasına geri çağırıyordu.
Aramızda ne bir aşka ne de süslü cümlelere yer vardı. Bizim bağımız; kanla yazılmış bir kumpasın ortasında, Can’ın hatırası ve vatanın namusu uğruna kurulmuş, çelikten daha sağlam bir ittifaktı. O dağlarda silahıyla vatanı savunmaya gidiyordu, ben ise adliye koridorlarında kanunla adaleti korumaya devam edecektim.
Gözlerimdeki son yaş damlasını sildim. Siyah cübbemi omuzlarımda düzelttim ve arkamı dönüp adliye binasının heybetli kapısından içeri, yeni davalarımın ve mücadelenin kalbine doğru ilk adımımı attım.
KURT GÖKTÜRK
Güvercinlik Askeri Havaalanı - 20 Dakika Sonra
Sikorsky helikopterinin devasa pervaneleri, pistteki tozu ve dondurucu Ankara ayazını kavurarak gürlemeyle dönüyordu.
Helikopterin açık kargo kapısından içeri adımdan önce Akça fırladı. Taktik kaskını takmış, çakır gözlerini kargo bölümündeki harita ekranına odaklamıştı. Hemen arkasından helikopterin basamağına bastım ve kendimi içeri çektim.
Siyah operasyon kıyafetlerimin üzerindeki Bordo Bereli bröveme baktım. Yüzümdeki barut ve kan lekeleri silinmişti ama içimdeki o savaşçı ateşi her zamankinden daha gür yanıyordu.
"Kurt, Genelkurmay Harekat Merkezi’nden kriptolu mesaj geldi," dedi Akça, helikopterin gürültüsünü aşacak bir ses tonuyla. "Hakurk hattında tespit edilen yeni bir sızma grubu var. Cihangir Sancak ve Faruk’un dışarıda kalan son uzantıları, sınırı geçmeye çalışan bir mühimmat konvoyunu yönetiyor."
"Rota Hakurk," dedim, helikopterin tutamağına sıkıca tutunarak. "Sıkı durun."
Helikopter pistten dikine havalanıp Ankara’nın gri bulutlarının arasına, Doğu’ya doğru süzüldü.
Yan camdan aşağıya, küçülen Ankara şehrine baktım. Berrin Cephe o şehirde adaletin kalesi olarak kalmıştı. Faruk ve Cihangir Sancak parmaklıklar arkasındaydı, Can Teğmen’in şerefli adı Türk ordusunun şanlı tarihine altın harflerle yeniden kazınmıştı.
Yüzümde karanlık, tehlikeli ama huzurlu bir tebessüm belirdi. HK416 piyade tüfeğimin sürgüsünü çektim.
ŞLAK.
"Pusu bozuldu Avukat," diye fısıldadım kendi kendime, bulutların arasında kaybolurken. "Şimdi sıra dağları temizlemekte."
BERRİN CEPHE
Ankara Adliyesi’nin yüksek tavanlı koridorlarında mahkeme kararının yankısı henüz dinmemişti. Cübbemi omuzlarımdan çıkarıp koluma aldığımda, kalabalığın arasından bana doğru koşan iki kişiyi gördüm: Annem Hatice Hanım ve babam, emekli astsubay Muzaffer Bey.
Hatice Hanım’ın tülbendinin altından süzülen gözyaşları, yıllardır sırtımızda taşıdığımız o ağır yükün nihayet kalktığının simgesiydi. Bana sarıldığında kokusu Can’ın kokusuna karıştı sanki.
"Kuzum..." dedi annem, titreyen elleriyle yüzümü kavrayarak. "Can’ımın üzerindeki o karayı söktün aldın ya... Artık ölsem de gam yemem."
Babam Muzaffer Bey ise askeri disiplininden taviz vermemeye çalışsa da gözlerindeki gururu gizleyemiyordu. Yıllarca Türk Silahlı Kuvvetleri'ne hizmet etmiş bir baba olarak, oğlunun hain damgası yemesi onu içten içe bitirmişti. Elini omuzuma koydu, sesi pürüzlüydü:
"Kızım... Kardeşinin namusunu, ordunun şerefini kurtardın. Can bugün mezarında rahat uyuyacak, anasının ve babasının başı sayende dik."
Avucumda sıkıca tuttuğum Can’ın künyesini annemin eline bıraktım. "Can sadece benim kardeşimdi ama bu vatanın evladıydı baba. Adalet yerini buldu."
KURT GÖKTÜRK
Güvercinlik Askeri Havaalanı
Helikopterin motorları çalışmaya başlamadan hemen önce, pistin kenarındaki idari binada telefonumu çıkardım. Sınır ötesine geçmeden önce aramam gereken tek bir numara vardı.
Telefon iki çalışta açıldı. Karşımdaki ses sert, yorgun ama bir o kadar heybetliydi: Babam, emekli Bordo Bereli Albay Hikmet Göktürk.
"Kurt?" dedi babam. Haberi almıştı.
"Adliye bitti baba," dedim, helikopter sesinin ulaştığı telefona doğru. "Cihangir ve Faruk müebbet aldı. Can Teğmen’in adı temizlendi."
Derin bir nefes ses geldi hattın diğer ucundan. Babam, abim Yüzbaşı Alper Göktürk’ü Hakurk’ta şehit verdiğimiz günden beri az konuşurdu. İki oğlundan birini toprağa vermiş, diğerini ise aynı dağlara uğurlamıştı.
"Biliyorum oğlum, takip ettim," dedi Hikmet Albay. Sesi hafifçe titredi. "Kardeşin Alper’in kanının aktığı o dağlara dönüyorsun yine, değil mi?"
"Görev çağırıyor baba. Sınır ötesinde kumpasın son kalıntıları var."
"Git ve gereğini yap Kurt," dedi babam. Bir askerin bir askere verebileceği en büyük duayı etti: "Ayağına taş, gözüne yaş değmesin. Abinin intikamını, Can’ın hakkını ve bu milletin namusunu sana emanet ediyorum. Annen arkandan dua ediyor."
Annem Meryem Hanım’ın telefona uzanıp "Oğlum, dikkat et kendinine..." diyişini duydum ama helikopterin pervaneleri çoktan ivme kazanmıştı.
"Sağlıcakla kalın," deyip telefonu kapattım. Sikorsky’nin kapısından içeri adımımı atarken Akça bana baktı.
"Sülale boyu asker olmak zor iş Komutan," dedi Akça, çakır gözlerinde hafif bir tebessümle.
"Bizim ailemiz sadece Göktürkler değil Akça," dedim, kaskımı kafama geçirirken. "Bu vatanın sınırında nöbet tutan herkes bizim ailemiz. Şimdi ailemizi koruma vakti."
Helikopter havalandı. Ankara geride kalırken, Hakurk'un karlı zirveleri bizi bekliyordu.
