6. bölüm / 16
EMİR VE İNFAZ6. BÖLÜM: ANKARA'DA GÖLGE OPERASYONU
Bölümler 16Şu an: 6. BÖLÜM: ANKARA'DA GÖLGE OPERASYONU
- 1 1. BÖLÜM: İKİ AYRI DÜNYA, TEK FIRTINA2.431 kelime
- 2 2. BÖLÜM: MAHKEME SALONU VE YIKIM2.221 kelime
- 3 3. BÖLÜM: SOĞUK TEMAS VE İLK ÇATLAK3.078 kelime
- 4 4. BÖLÜM: GECE GELEN FİRARİ3.555 kelime
- 5 5. BÖLÜM: BATI SIRTI'NA İNİŞ VE BİRİNCİ TEMAS2.960 kelime
- 6 6. BÖLÜM: ANKARA'DA GÖLGE OPERASYONU2.061 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 7. BÖLÜM: ZAMBİA KODU VE ANKARA’DAKİ GÖLGELER2.268 kelime
- 8 8. BÖLÜM: TARİHİ ADALET VE YENİ UFUKLAR1.305 kelime
- 9 9. BÖLÜM: HAKURK’TA SICAK TEMAS3.137 kelime
- 10 10. BÖLÜM: KORİDORLARDAKİ SAVAŞ VE ŞEBEKENIN ÇÖKÜŞÜ1.762 kelime
- 11 11. BÖLÜM: BÜYÜK HESAPLAŞMA VE ANKARA’DA ŞAFAK1.997 kelime
- 12 12. BÖLÜM: ZAFER VE MÜJDE2.032 kelime
- 13 13. BÖLÜM: KAN VE GÖLGE1.413 kelime
- 14 Bölüm:14 YENİ BİR CAN, YENİ BİR ŞAFAK1.589 kelime
- 15 15. BÖLÜM: BABA EVİNDE BARİKATTAYIZ1.053 kelime
- 16 16. BÖLÜM: BETON VE SESSİZLİK1.445 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
KURT GÖKTÜRK
Ankara’nın kenar mahallelerindeki güvenli depoya ulaştığımızda vakit gece yarısını çoktan geçmişti.
Zaho’dan Malatya’ya, oradan da karayoluyla başkente uzanan zorlu intikal boyunca Berrin tek bir kez bile şikayet etmedi. Siyah operasyon kıyafetlerinin içinde, gür kıvırcık saçlarını ensemde toplamış halde masanın kenarında oturuyordu. Ela gözleri, masaya koyduğumuz kütükte ve kumpas belgelerindeydi.
Aramızdaki o profesyonel, mesafeli ve görev odaklı çizgi bir milim bile esnememişti. Ben onun için kardeşinin intikamını alması gereken askeri bir güçtüm; o ise benim için Faruk’un kumpasını çökürtecek tek hukuki silahtı.
Akça, hışımla harita masasına doğru adımladı. Çakır gözleri Berrin’in üzerindeydi.
"Faruk Karargâh’taki makamında," dedi Akça, sesi buz gibi bir ciddiyetle. "Sivil mahkemelerden ve Askeri Yargıtay’dan kendi lehine kararlar çıkartmak üzere. Berrin’in elindeki belgeler adliyeye ulaşmadan önce Ankara Emniyeti’ne ve MİT’e talimat verip bizi gördükleri yerde vurma emri çıkarttı."
Berrin başını kaldırdı. Ela gözlerindeki o hırslı ışık loş ampulün altında parıldadı.
"Adliyeye gitmeyeceğiz," dedi Berrin, sesi bir mahkeme salonundaki iddia makamı kadar sert ve netti. "Belgeleri savcılığa verirsek Faruk’un adamları adliye koridorunda o evrakları yok eder. Doğrudan Genelkurmay Karargâhı'na, Yüksek Askeri Şûra toplantısının yapılacağı salona gireceğiz."
Akça alaycı bir fısıltıyla güldü: "Sen çıldırdın mı Avukat? Karargâh’a izinsiz girmek ölüm demektir. Oraya bir firari asker ve bir siville yürüyerek giremeyiz."
"Gireceğiz," dedim araya girerek.
Gözlerim Akça ve Berrin’in üzerinde gezindi. HK416’nın şarjörünü masaya koydum.
"Yarın sabah Yüksek Askeri Şûra toplantısı var," dedim soğukkanlılıkla. "Faruk o toplantıda kumpasla boşalttığı kadrolara kendi adamlarını atayacak. Generaller ve Kuvvet Komutanları o salonda olacak. Berrin o belgeleri doğrudan Başsavcı ve Genelkurmay Başkanı’nın önüne atacak."
Berrin bana doğru bir adım attı. Aramızdaki o mesafeli ittifakın en kritik hamlesine gelmiştik.
"Sen Karargâh’ın güvenlik ağını ve Siyah Tim’i nötralize edeceksin Göktürk," dedi Berrin. "Ben de o salona girip Faruk’un ipini çekeceğim."
Akça masanın üzerindeki MP5’i kavradı. "Bu intihar operasyonu Kurt. Ama seninle geliyorum."
"Plan belli," dedim. Yeşil gözlerimi Berrin’e diktim. "Berrin, o kaset ve kütük o salonda açıldığı an Faruk’un kariyeri de hayatı da bitecek. Hazırlanın, şafak vakti Karargâh’a sızıyoruz."
KURT GÖKTÜRK
Saat sabahın 06:45’iydi. Ankara’nın üzerine gri, soğuk ve sisli bir sabah çöküyordu.
Genelkurmay Karargâhı'nın çevresindeki yüksek beton duvarlar, nizamiyedeki nöbetçi kulübeleri ve devriye gezen Askeri İnzibat araçları her zamankinden daha sıkı bir güvenlik ablukası altındaydı. Yüksek Askeri Şûra toplantısı sebebiyle tüm üst düzey komuta kademesi bu binadaydı. Faruk, kendi kurduğu kumpas ağını resmileştirmek ve ordu içindeki son temizliği yapmak üzere salona geçmek üzereydi.
Karargâh’ın doğu nizamiye kapısının iki yüz metre ilerisindeki siyah panelvan aracın içinde son kontrolleri yapıyorduk.
Sivil siyah takım elbisemin içine çelik yeleğimi giymiş, üzerini düzeltmiştim. Islak sarı kıvırcık saçlarımı geriye taradım. Belimdeki susturuculu tabancanın varlığı bana her zamanki soğuk güveni veriyordu. Sürücü koltuğunda Akça oturuyordu. Siyah deri ceketinin altında gizlediği MP5'in şarjörünü son kez kontrol etmiş, çakır gözlerini nizamiye kapısına dikmişti.
Arka koltukta ise Berrin duruyordu.
Berrin, kumpas gecesinden beri üzerindeki o tozlu ve çamurlu operasyon kıyafetlerini çıkarmış, siyah resmi bir avukat döpiyesi giymişti. Gür kıvırcık saçları omuzlarına intizamla dökülüyordu. Yüzündeki yorgunluk izlerine rağmen ela gözlerindeki o tavizsiz, çelikten irade katlanarak büyümüştü. Kucağındaki siyah deri evrak çantasında kardeşinin kanlı günlüğü, Faruk’un kumpas kütüğü ve kırmızı flaş bellek duruyordu.
Dönüp ona baktım. Aramızdaki o sert, mesafeli ve profesyonel ittifak hattı sapasağlam duruyordu.
"Nizamiye kartlarını Murat sağladı," dedim, sesimdeki asker otoritesiyle. "Basın ve yargı mensupları protokol girişinden içeri alınıyor. Sen Adliye ve Baro kimliğinle o gruptan sızacaksın. Faruk’un adamları seni kapıda tanıyabilir, bu yüzden içeri girene kadar başın dik ama dikkati çekmeden ilerleyeceksin."
"Beni tanısalar da durduramazlar Göktürk," dedi Berrin, sesi bir iddia makamı kadar sert ve kendinden emindi. "O salona gireceğim. Genelkurmay Başkanı ve Askeri Yargıtay Başsavcısı o masadayken o belgeleri masanın ortasına vuracağım."
Akça aynadan Berrin’e baktı. Çakır gözlerindeki şüphe yerini zoraki bir mesleki saygıya bırakmıştı.
"İçeride Faruk’un Siyah Tim’den kalan iki adamı sivil koruma olarak duruyor," dedi Akça. "Berrin salona adım attığı an silah çekebilirler. Bu yüzden önce biz girmeliyiz Kurt."
"Plan belli," dedim. "Akça, sen havalandırma santralinden binanın ana elektriğini ve kamera ağını sabote edeceksin. Oluşacak 30 saniyelik körlükte ben Şûra salonunun koridorundaki korumaları etkisiz hale getireceğim. Berrin... Kapı açıldığında senin sahnen başlayacak."
Berrin siyah deri çantasının kulpunu daha sıkı kavradı. Ela gözlerini benim yeşil gözlerime dikti.
"Kardeşimin kanını o masada bırakmayacağım Komutan," dedi.
"Biliyorum," dedim. "Süremiz başladı. Hareket!"
BERRİN CEPHE
Karargâh’ın yüksek tavanlı, mermer kaplı koridorlarında topuklarımın çıkardığı ritmik sesler yankılanıyordu.
Tık. Tık. Tık.
Göğsümün içinde fırtınalar kopuyordu ama dışarıdan bakıldığında soğukkanlı, kendinden emin bir savunma avukatından farksızdım. Güvenlik arama noktasından geçerken Baro kartımı ve Adalet Bakanlığı özel izin belgesini gösterdim. Nöbetçi subay belgeleri incelerken kalbim bir örs gibi vuruyordu. Ancak yüzümdeki tek bir kas bile titremedi.
"Geçebilirsiniz Avukat Hanım," dedi subay, belgeyi geri uzatarak.
Ana koridora adım attığımda, Şûra salonunun devasa ahşap kapısının önündeki güvenlik hareketliliğini gördüm. Faruk’un sivil giyimli, kulaklıklı iki özel koruması kapının sağında ve solunda nöbet tutuyordu. Faruk içeride, yüksek rütbeli generallerin önünde sunumunu yapmaya başlamış olmalıydı.
Tam o sırada, tavan lambaları hafifçe cızırdayarak söndü.
CZZZT!
Tüm koridor ve güvenlik kameralarının ışıkları zifiri bir karanlığa gömüldü. Şok ve kargaşa saliseler içinde yayıldı. Korumalardan biri elini beline atıp "Elektrik koptu, emniyet pozisyonu alın!" diye bağırdı.
Karanlığın içinden devasa bir gölge fırladı.
Kurt Göktürk.
Kurt, bir fırtına gibi ilk korumanın üzerine çökertti kendini. Adam ne olduğunu anlamadan Kurt’un dirsek hamlesiyle duvara çarptı, bilincini kaybederek yere yığıldı. Diğer koruma silahını çekmeye çalışırken Kurt adamın bileğini kavrayıp bükerek silahı boşa çıkarttı, ardından diz kapağına indirdiği tekmeyle adamı etkisiz hale getirdi.
Tüm bu yakın muharebe sadece altı saniye sürdü.
Tavan acil durum ışıkları kırmızı renkte cızırdayarak yeniden yandı. Kurt, yere serdiği iki korumanın üzerinden atlayarak bana doğru adımladı. Islak sarı kıvırcık saçları alnına düşmüş, yeşil gözlerindeki o yırtıcı ışık kırmızı aydınlatmanın altında parıldıyordu.
Bana baktı. Tek bir kelime etmedi. Sadece başıyla devasa ahşap kapıyı işaret etti.
Aramızdaki o sessiz, profesyonel ittifakın zirve noktasıydı bu. O yolu açmıştı, ben ise adaleti tecelli ettirecektim.
Ahşap kapının ağır pirinç kulpunu kavradım. Kapıyı sonuna kadar iterek Şûra salonuna adım attım.
BERRİN CEPHE (DEVAM)
Devasa oval masanın etrafında oturan onlarca orgeneral, korgeneral ve yüksek yargı mensubu aniden açılan kapıya doğru döndü.
Kürsüde, göğsü madalyalarla dolu, mağrur ve kibirli duruşuyla duran Tümgeneral Faruk, beni gördüğü an yüzündeki renk tek bir salisede çekildi. Yanakları seğirdi, gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi büyüdü.
"Sen... Sen kimsin?! Güvenlik! Nerede bu güvenlik?!" diye kükredi Faruk, sesi salonda çınlayarak.
Yürümeye başladım. Topuk seslerim buz gibi salonda yankılandı. Gür kıvırcık saçlarımı geriye ittim. Ela gözlerimi doğrudan Faruk’un gözlerine kilitledim.
"Ben Avukat Berrin Cephe," dedim. Sesi bir yıldırım gibi patladı salonda. "Batı Sırtı’nda Karargâh’tan verdiğiniz sahte emirlerle pusuya düşürüp şehit ettiğiniz Teğmen Can Cephe’nin ablasıyım!"
Salonda büyük bir fısıltı ve şok dalgası yayıldı. Genelkurmay Başkanı kaşlarını çatarak ayağa kalktı: "Avukat Hanım, ne demek oluyor bu? Burası Yüksek Askeri Şûra!"
"Tam da bu yüzden buradayım Sayın Komutanım!" dedim.
Siyah deri çantamı açıp yarı yanmış kütüğü, Can’ın kanlı günlüğünü ve kırmızı flaş bellek kasetini devasal masanın ortasına, Genelkurmay Başkanı’nın önüne sertçe vurdum.
"Bu çanta, Bordo Bereli Kurt Göktürk Komutanı’ma attığınız o iğrenç kumpasın delilleridir!" diye bağırdım, parmağımla Faruk’u göstererek. "Bu adam, sınır ötesindeki silah kaçakçılarıyla birleşip kendi askerlerini ateşe sürdü! Kurt Göktürk bir hain değil, vatanı için kendini feda eden bir kahramandır! Hain ise tam karşınızda, o madalyaların arkasına saklanıyor!"
Faruk belindeki resmi beylik tabancasına davrandı. "Yalan! Bu kadın bir terör işbirlikçisi! Vurun şunu!"
Ancak Faruk silahını kılıfından bile çıkaramadı.
Şûra salonunun kapısında beliren Kurt Göktürk, buz gibi yeşil gözleriyle içeri adım attı. Elindeki susturuculu tabancayı doğrudan Faruk’a doğrultmuştu.
"Kıpırdama Faruk," dedi Kurt, sesi cehennem kadar derin ve soğuktu. "Hesap vakti geldi."
Salondaki askeri inzibatlar ve Genelkurmay Başkanı şok içindeydi. Genelkurmay Başkanı masadaki kırmızı flaş belleği alıp oradaki askeri bilgisayara taktı. Salondaki dev projeksiyon ekranında, Faruk’un pusu gecesi Karargâh’tan attığı şifreli emirler, terör örgütü liderleriyle yaptığı ses kayıtları ve hesap hareketleri birer birer belirmeye başladı.
Salona ölümcül bir sessizlik çöktü. Faruk’un elleri titremeye başladı, dizlerinin bağı çözüldü.
Genelkurmay Başkanı ekranı izledikten sonra başını kaldırdı. Gözlerindeki derin öfkeyle Faruk’a baktı:
"Askeri İnzibat! Bu vatan haininin rütbelerini sökün ve tutuklayın!"
Askeri inzibatlar öne fırlayıp Faruk’un kollarını arkadan kelepçeledi. Faruk sürüklenerek salondan çıkarılırken Berrin’e ve Kurt’a nefretle bakıyordu.
KURT GÖKTÜRK
Karargâh’ın devasa merdivenlerinden aşağı iniyorduk.
Dışarıda yağmur dinmiş, sis dağılmaya başlamıştı. Günün ilk ışıkları Ankara’nın üzerine düşüyordu. Akça, nizamiye kapısının önündeki araçta bizi bekliyordu.
Merdivenlerin ortasında durdum. Berrin de durdu.
Gür kıvırcık saçları rüzgârda hafifçe savruluyordu. Ela gözlerinde aylardır ilk kez o ağır intikam yükünün kalktığı, yerini derin bir huzura ve gurura bıraktığı bir ifade vardı. Kardeşinin adını temizlemiş, kumpası çökertmiş ve adaleti sağlamıştı.
Dönüp ona baktım. Aramızdaki o mesafeli, kan ve görevle yazılmış ortaklık sınırına ulaştığımızı ikimiz de biliyorduk.
"Sözümü tuttum Avukat," dedim, sesimdeki o pürüzsüz asker tonuyla. "Can’ın katilleri artık hak ettikleri yerdeler."
Berrin bana doğru bir adım attı. Elini uzattı.
"Sen de sözünü tuttun Komutan," dedi Berrin. Sesi net ve gururluydu. "Sen olmasaydın bu adalet tecelli etmezdi."
Uzattığı elini sıktım. İri, nasırlı parmaklarım onun elini kavradı. Aramızda ne bir aşk ne de bir romantik bağ vardı; aramızda iki savaşçının, bir asker ile bir avukatın birbirine duyduğu o en derin saygı vardı.
"Şimdi ne yapacaksın Kurt?" diye sordu Berrin.
"Dağlar bizi bekler," dedim, nizamiye kapısında bekleyen Akça’yı işaret ederek. "Rütbelerim iade edilecek ama benim yerim adliye koridorları değil, sınır hattı."
Berrin hafifçe başını salladı. "Benim yerim de adliye koridorları. Başka Can’lar yanmasın diye savaşmaya devam edeceğim."
Arkamı dönüp merdivenlerden aşağıya, Akça’nın beklediği araca doğru yürüdüm. Berrin ise çantasını koluna takıp kendi yoluna, adaletin merkezine doğru ilk adımını attı.
Pusu çökmüş, kumpas dağılmış, adalet kanla ve kanunla yazılmıştı.
7
KURT GÖKTÜRK
Ankara’nın soğuk yağmuru yerini yavaş yavaş güneşe bırakırken, Karargâh’tan ayrılan panelvanın ön koltuğunda oturuyordum.
Dikiz aynasından arkada kalan devasa beton binaya son bir kez baktım. Faruk kelepçelenmiş, kumpas ağı çökertilmiş ve Teğmen Can Cephe’nin üzerindeki leke temizlenmişti. Ancak askerlik bana tek bir şey öğrettiyse, o da bir tehdidin bittiği yerde yenisinin filizlendiğiydi.
Akça direksiyonu Güvercinlik Askeri Havaalanı yönüne kırdı.
"Rütbe iade belgelerin ve Özel Kuvvetler Komutanlığı'na atama emrin Karargâh'tan havaalanına iletildi Kurt," dedi Akça, çakır gözlerini yoldan ayırmadan. "Fakat Şûra salonundaki o kırmızı bellek var ya..."
"Eee?" dedim, gözlerimi dikiz aynasından ayırıp Akça’ya dönerek.
"Sadece Faruk’un içerdeki uzantılarını kapsamıyormuş. Flaş belleğin son katmanında şifrelenmiş bir dosya daha çıktı. Faruk’un sınır ötesindeki mühimmat sevkiyatlarını koordine eden asıl isim..."
"Sınırın ötesindeki hayalet," dedim, sesim buz gibi sertleşirken. "KOD: ZAMBIA."
"Tam üstüne bastın," dedi Akça. "Faruk sadece buradaki piyondu. Mühimmat kumpasını kuran ve bizim timi Batı Sırtı'nda pusuya düşüren asıl lojistik hat Irak sınırının hemen ötesinde, Gare bölgesinde aktif duruyor."
Torpidodan görev dosyasını alıp açtım. İçinde sınır ötesindeki yeni hedefin uydu fotoğrafları ve istihbarat notları vardı. Islak sarı kıvırcık saçlarımı geriye ittim. Yeşil gözlerim fotoğraftaki sığınak haritasına odaklandı.
"Uçak kaçta kalkıyor?" diye sordum.
"15 dakika sonra. Skorsky bizi doğrudan hudut karakoluna aktaracak," dedi Akça.
"Güzel," dedim. "Yarım kalan hesabı kapatma vakti."
BERRİN CEPHE
Ankara Adliyesi’nin yüksek tavanlı koridorlarında yürürken omuzlarımdaki o devasa yükün hafiflediğini hissediyordum.
Gür kıvırcık saçlarım rüzgârda savrulurken elimdeki siyah deri çantaya sarıldım. Can’ın kanlı günlüğü ve şerefli adı artık temize çıkmıştı. Adalet Bakanlığı ve Askeri Yargıtay, Faruk ve işbirlikçileri hakkında cumhuriyet tarihinin en büyük askeri casusluk ve vatana ihanet soruşturmasını başlatmıştı.
Büroma girdiğimde masamın üzerinde kırmızı bir zarf durduğunu fark ettim.
İmzasız, mühürsüz, sadece üzerimde adımın yazılı olduğu resmi bir zarf.
Zarfı açıp içindeki daktilo ile yazılmış tek sayfalık belgeyi çıkardım. Ela gözlerim satırların üzerinde hızla gezindi:
> "Avukat Berrin Cephe,
> Kardeşinizin hesabını Şûra salonunda sordunuz. Ancak Can Teğmen’in ölüm emrini veren imza Faruk’a ait değildi. Faruk sadece tetiği çeken eldi.
> Can’ın sınırda tespit ettiği ve üstünü örttürmediği uluslararası silah ticareti dosyasının ikinci yarısı Ankara’daki Savunma Sanayii Müsteşarlığı içindeki kilit bir isimde saklı.
> Savaşı kazandığınızı sanıyorsanız, henüz başlamadınız demektir."
>
Zarfın içinden küçük, gümüş bir kol düğmesi düştü. Üzerinde özel bir alay amblemi kazınmıştı.
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi pencereden dışarıya, gri Ankara gökyüzüne diktim. Kurt Göktürk dağlarda kendi savaşını vermeye gidiyordu; benim savaşım ise burada, hukukun ve adaletin kalbinde devam ediyordu.
Çantamı masaya koydum, avukatlık cübbemi omuzlarıma attım ve yeni dosyanın kapağını açtım.
KURT GÖKTÜRK
Irak Sınır Hattı – 2.400 Rakım
Gece yarısı saat 02:15.
Helikopterin açık kapısından içeri sızan buz gibi dağ rüzgârı yüzümü yalıyordu. Yüzüme sürdüğüm siyah-yeşil kamuflaj boyası ve sırtımdaki 30 kiloluk hücum yeleğiyle tam teçhizatlı olarak kapının ağzında duruyordum.
Akça yanımda belirdi. Kaskının altındaki çakır gözleriyle aşağıya, zifiri karanlık vadiye baktı.
"Karakoldan son sinyal geldi Kurt. Target alanı Gare Vadisi'nin kuzey girişi. İrtifa uygun!"
"Kırmızı ışık söndüğünde atlıyoruz," dedim. Sesi motor gürültüsünü yararak çıkan tek şeydi.
Yeşil ışık yandı.
Kendimi karanlığın ve dağların bağrına bıraktım. Rüzgâr kulaklarımda uğuldarken, elimdeki tüfeğin emniyetini açtım.
Pusu çökmüş, kumpas dağılmıştı; ama fırtına henüz yeni başlıyordu.
Bölüm etkileşimi
