3. bölüm · EMİR VE İNFAZ
3. BÖLÜM: SOĞUK TEMAS VE İLK ÇATLAK
RONYA CEPHE
Ankara Mamak Askeri Cezaevi’nin beton duvarları, üzerine yağan hafif çiselemeyle daha da kasvetli bir griye bürünmüştü. Yüksek güvenlikli nizamiyeden geçerken üzerimdeki şık, koyu yeşil kabanımı çıkartıp arama noktasına bıraktım. Ceketimin altından sarmalayan hatlarım, attığım her adımda gardiyanların ve nöbetçi askerlerin bakışlarını üzerime çekiyordu ama bunu umursamayacak kadar zihnim doluydu.
Ela gözlerimi avukat görüş odasının buzlu camlı kapısına diktim.
İçeri girdiğimde odayı kaplayan ağır rutubet ve dezenfektan kokusu genzimi yaktı. Ortada demir ayaklı, üzeri çiziklerle dolu ahşap bir masa ve iki sandalye vardı. Çantamı masanın üzerine bırakıp tırnaklarımı avucuma bastırarak beklemeye başladım. Ensemden dökülen gür kıvırcık saçlarımı omzumun arkasına ittim. Kalbim ritmik ama sert vuruyordu.
Demir kapının sürgüsü gürültüyle çekildi.
Kurt Göktürk içeri adım attı. Üzerinde gri, standart mahkûm tulumu vardı. Omuzlarındaki yüzbaşı rütbeleri, göğsündeki Bordo Bere brövesi sökülmüştü ama duruşundaki o sarsılmaz asker heybetinden tek bir kırıntı dahi eksilmemişti. Kirli sarı kıvırcık saçları hafifçe dağılmıştı.
Beni gördüğünde adımları yavaşlamadı. O soğuk, dipsiz yeşil gözlerini doğrudan benim ela gözlerime dikti.
"Avukat," dedi. Sesi bir mağaranın derinliklerinden gelen taş sürtünmesi gibi kaba ve sakindi. "Beni mahkûm ettirdiğin yetmedi mi? Buraya zaferini kutlamaya mı geldin?"
Karşısındaki sandalyeyi çekip oturdu. Kelepçeli ellerini masanın üzerine bıraktı. Bileklerindeki metalin ahşaba vururken çıkardığı ses odada çınladı.
"Zafer kutlamaya gelmedim Göktürk," dedim. Masaya doğru hafifçe eğildim. Aramızdaki mesafe kısaldığında sarı saçlarının arasından süzülen hafif şampuan ve çelik kokusunu duydum. "Gerçeği konuşmaya geldim."
Yeşil gözlerinde tek bir mimik bile kıpırdamadı. "Gerçek mahkeme salonunda tescillendi. Sen iddia ettin, hakim hüküm giydirdi. Dosya kapandı."
"Dosya kapanmadı!" diye fısıldadım, sesimin dışarı gitmemesi için çaba sarf ederek. "Can’ın günlüğünü okudum. Karargâh ile, Albay Faruk ile olan tartışmalarını... Bize verilen batı sırtı haritasının sahte olduğunu biliyordun. Mahkemede neden tek kelime etmedin? Neden kendini savunamadın?"
Kurt’un bakışları bir an için keskinleşti. Yüzündeki o donuk maske, yerini çok tehlikeli bir yırtıcılığa bıraktı.
"Kardeşinin defterini okudun..." dedi yavaşça. "Ve buraya gelip bana hesap soruyorsun. Sana o evde kalmamanı, o sayfaları karıştırmamanı söyleyen o telefon aramasını aldıktan sonra hem de."
Donakaldım. Ela gözlerim şaşkınlıkla açıldı.
"Sen... Sen nereden biliyorsun?"
"Çünkü seni izliyorlar Ronya," dedi. İlk kez adımı söylemişti. Sesi pürüzsüz ama uyarı doluydu. "Sen adliye koridorlarında kanun kitaplarıyla adalet ararken, karşındaki adamlar kanun tanımıyor. Beni buraya tıkmak onların planıydı. Sen de o planın en kusursuz piyonu oldun. Şimdi ise sıradaki hedef sensin."
"Beni tehdit edemezler," dedim hırsla göğsümü dikleştirerek. "Ben o Albay Faruk’u da, arkasındaki şebekeyi de yerin dibine sokacağım. Kardeşimin kanını yerde bırakmayacağım!"
Kurt Göktürk yavaşça geriye yaslandı. Yeşil gözlerinde neredeyse acımasız bir alay belirdi.
"O adamlar seni yerin dibine sokmadan önce tek bir kurşun bile harcamazlar Avukat. Seni bir kaza gibi ortadan kaldırırlar. Şimdi o kıymetli çantalandaki belgeleri de al ve buradan git. Bu savaşı sivil bir zihniyetle kazanamazsın."
Ayağa kalktım. Sandalye geriye doğru gıcırtıyla kaydı.
"Senden yardım istemeye gelmedim Göktürk," dedim, yüzüne doğru eğilerek. Omuzlarımdan süzülen kıvırcık buklelerim masaya değdi. "Sadece kardeşimin katilinin kim olduğunu bilmek istedim. Ve o üniformayı senden söktüğüm için pişman değilim. Ama o kurşunu sıkanları bulduğumda, senin de aklanmana izin vermeyeceğim."
Arkamı dönüp kapıya yürüdüm. Demir kapı açılmadan hemen önce Kurt’un arkamdan gelen soğuk sesini duydum:
"O kapıdan dışarı adım attığında, dikiz aynana iki kere bak Ronya. Çünkü bu akşam evine yalnız dönmeyeceksin."
KURT GÖKTÜRK
Görüş odasının kapısı kapanıp Ronya’nın topuk sesleri koridorda kaybolduğunda gözlerimi kapattım.
Aptal kadın. İnatçı, hırslı ve gururlu bir aptal...
Ama o gür kıvırcık saçlarının arkasındaki o ela gözlerde gördüğüm hırs, ömrüm boyunca gördüğüm en tehlikeli yangındı. Kendini ateşe atıyordu ve bunun bir cesaret olduğunu sanıyordu. Albay Faruk gibi bir kurdun karşısına tek başına çıkabileceğini düşünüyordu.
Hücreme geri götürülürken bileklerimdeki kelepçenin soğuk metalini hissettim. Gardiyan beni içeri itip kapıyı kilitlediğinde, hücrenin köşesindeki karanlığa çekildim.
Zamanım tükeniyordu.
Ronya’nın oradan sağ salim çıkıp çıkamayacağı bile şüpheliydi. Faruk’un adamları dışarıda nöbetteydi. Eğer o kadına bir şey olursa, Can Teğmen’e verdiğim o son sözü de tutamamış olurdum.
Cezaevi bahçesindeki havalandırma saatine daha iki saat vardı.
Duvara doğru yürüdüm. Sol avucumun içindeki küçük paslı çiviyi çıkardım. Görüş odasına gitmeden önce koridordaki yangın dolabının kenarından sökmüştüm.
İki saat sonra o havalandırma kapısı açıldığında, bu cezaevi benim için bir sığınak olmaktan çıkacaktı.
"O iki kere bak dediğim aynaya iyi bak Avukat," diye fısıldadım çiviyi avucumda sıkarak. "Çünkü arkandaki gölge ben olana kadar güvende değilsin."
RONYA CEPHE
Cezaevinin nizamiye kapısından çıktığımda, Ankara’nın ayazı gri ceketimin kumaşını aşıp doğrudan tenime işledi. Ağır demir kapı arkamdan büyük bir gürültüyle kapandığında derin bir nefes aldım. Akciğerlerime dolan o soğuk hava, az önce içeride soluduğum rutubetli kasveti temizlemeye yetmedi.
Omuzlarıma dökülen gür kıvırcık saçlarımı rüzgardan korumak için ceketimin yakalarını kaldırdım. Kurt Göktürk’ün o buz gibi yeşil gözleri ve zihnime ilmek ilmek işlediği son cümlesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu:
“O kapıdan dışarı adım attığında, dikiz aynana iki kere bak Ronya. Çünkü bu akşam evine yalnız dönmeyeceksin.”
Küstah adam. Parmaklıklar arkasında, rütbesi sökülmüş bir mahkûm olmasına rağmen hâlâ bana ne yapmam gerektiğini dikte etmeye çalışıyordu. Kendini ne sanıyordu ki? Benim bir avukat olarak adalet arayışımı, kendi askeri kibiriyle küçümsüyordu.
Ancak otoparktaki siyah arabama doğru yürürken, elinde olmadan gözlerim çevrede gezindi.
Nizamiye alanının hemen dışındaki boş arazide, motoru çalışır vaziyette bekleyen koyu renk bir araç dikkatimi çekti. Camları kapkaraydı. İçindekileri seçmek imkânsızdı ama egzozundan çıkan beyaz duman, sürücünün uzun süredir orada beklediğini gösteriyordu.
Sakin kalmaya çalışarak arabamın kapısını açtım. Sürücü koltuğuna oturduğumda çantamı yan koltuğa bıraktım. Kalbim, ne kadar inkar etmeye çalışsam da göğsümün ortasında hızla çarpmaya başlamıştı. Aynaya baktım.
Kurt’un dediği gibi... Dikiz aynama birinci kez baktım.
Motoru çalıştırıp cezaevi otoparkından çıktım. Anayola bağlandığımda direksiyonu sıkıca kavradım. İki kilometre boyunca dikiz aynamı gözlerimin odağından ayırmadım.
Ve ikinci kez baktım.
O koyu renk araç, iki araba gerimden ana yola çıkmış, benimle aynı hızda ilerliyordu. Sağa sinyal verdim, sağ şeride geçtim. O da sağa geçti. Hızımı elli kilometreye düşürdüm. O da hızını kesti.
Nefesim boğazımda tıkandı. Ela gözlerim aynadaki o siyah karartıya kilitlendi. Kurt haklıydı. Beni izliyorlardı. Kardeşimin katillerine doğru attığım her adımı, hazırladığım her dosyayı adım adım takip ediyorlardı.
Telefonumu çıkarmak için elimi çantama uzattığım an, arkadaki araç aniden hızlandı. Geceyi yaran sarı uzun farlarını yakıp tam arkama yapıştı.
Savaş ilan edilmişti. Ve ben bu karanlık bulvarın ortasında tek başımaydım.
KURT GÖKTÜRK
Mamak Askeri Cezaevi’nin havalandırma avlusuna çıkan ağır demir kapı, gardiyanın anahtarı çevirmesiyle gıcırtıyla açıldı. Günün bu saatinde tek kişilik hücrelerdeki mahkûmlara yarım saatlik "hava alma" hakkı tanınırdı.
Ağır adımlarla beton avluya çıktım. Etrafı sekiz metre yüksekliğinde kalın duvarlar ve onların da üzerinde jiletli tellerle çevrili bir kutuydu burası. Gökyüzü sadece dar bir dikdörtgen şeklinde görünüyordu.
Havadaki rutubeti ve rüzgarın yönünü hesapladım. Kuzeyden sert bir poyraz esiyordu.
Gözlerimi duvarın üstündeki Nöbet Kulesi-3’e diktim. Nöbetçi askerin devriye yürüyüşü ritmikti: Her kırk beş saniyede bir arkasını dönüp doğu kulesine bakıyordu. Bu, sıradan bir sivil için hiçbir şey ifade etmezdi ama bir Özel Kuvvetler personeli için kırk beş saniyelik bir kör nokta demekti.
Sağ avucumun içindeki paslı çiviyi sıktım.
Nöbetçi asker arkasını döndüğü an, duvarın dibindeki su tahliye borusuna doğru hareketlendim. Yılların kazandırdığı kas hafızası ve refleksle, hiçbir gürültü çıkarmadan kendimi borunun üzerine çektim. Ayaklarımı beton kenara dayayıp yukarı tırmanmam sadece beş saniyemi aldı.
Rüzgar sarı kıvırcık saçlarımı dağıtırken, jiletli tellerin hemen altındaki dar kenara tutundum. Avucumdaki çiviyle tellerin bağlantı noktasındaki eskiyen gergiyi zorladım. Paslı metal gıcırtıyla koptu.
Tellere takılmadan vücudumu dışarıya, duvarın arka tarafındaki uçuruma doğru bıraktım.
Sekiz metrelik yükseklikten çamurlu ve kayalık zemine düştüğümde, dizlerimi bükerek darbeyi emdim. Hiç durmadım. Bir saniye bile beklemedim.
Çalıların arasına daldım. Kamuflajım veya üniformam yoktu; üzerimdeki mahkûm tulumuyla bir hiçtim ama zihnimdeki harita aktifti.
Uçurumun dibindeki patikada, çalılıkların arasına gizlenmiş siyah bir motosiklet duruyordu. Murat Astsubay emri harfiyen yerine getirmiş, aracı tam işaret ettiğim noktaya bırakmıştı.
Kaskı başıma geçirdim, anahtarı çevirdim. Motor gürleyerek uyandı.
"Dayan Avukat," dedim, gaz kolunu sonuna kadar çevirip karanlık yola fırlarken. "O dikiz aynasında gördüğün adamlar henüz kiminle oynadıklarını bilmiyor."
KURT GÖKTÜRK
Mamak Askeri Cezaevi’nin yüksek beton duvarlarıyla çevrili A-Blok havalandırma avlusu, gri bir kuyu gibiydi. Yukarıda jiletli tellerin arasından görünen gökyüzü kasvetli bir kurşun rengindeydi. Ayaklarımın altındaki ıslak beton, soğuk poyrazın etkisiyle yer yer buz tutmuştu.
Üzerimdeki gri mahkûm tulumunun kollarını dirseklerime kadar sıvadım. Rütbelerimin söküldüğü omuzlarım sert bir rüzgârla ürperdi ama duruşumu bozmadım. Avlunun köşesindeki beton banka doğru adımladım.
Sessizlik, ağır demir kapının kilidinden gelen çatırtıyla bölündü.
Normalde tek kişilik hücredeki mahkûmlar avluya yalnız çıkarılırdı. Ancak bu kez kapıdan tek bir kişi girmedi. İçeri adım atan beş kişiydi. En önde, "Kadir" lakaplı, cezaevinde koğuş ağalığına soyunan eski bir askeri firari duruyordu. Arkasındaki dört adamın elleri ceplerindeydi; duruşları, adımları ve gözlerindeki o boş, kiralık katil bakışları bana hic yabancı gelmiyordu.
İçeri girdiklerinde arkalarındaki ağır demir kapı tekrar kapandı ve kilit döndü. Gardiyanlar ortalıkta yoktu. Nöbet kulesindeki asker bile arkasını dönmüştü.
İnfaz emri verilmişti.
Karargâhtaki Faruk, benim cezaevinden canlı çıkmamı riske atamazdı. Ronya ile yaptığım görüşmeden hemen sonra kalemi kırılmıştı.
Kadir, elini cebinden çıkarıp ucu sivriltilmiş uzun bir demir şişi ortaya çıkardı. Metalin soğuk parıltısı gri ışıkta parıldadı.
"Yüzbaşı..." dedi Kadir, kirli dişlerini göstererek sırıtırken. Sesi buz gibi avluda yankılandı. "Rütbelerin sökülünce omuzların hafiflemiştir dedik. Biz de yükünü tamamen almaya geldik. Albay Bey’in selamı var."
Cevap vermedim. Yüzümdeki tek bir kas bile kımıldamadı. Keskin yeşil gözlerim adamların üzerine kilitlendi. Zihnim bir bilgisayar gibi çalışmaya başladı: Mesafe, açı, zemin kayganlığı, kullanılan silahlar ve düşmanın hareket alanı.
* Adam: Sağda, kısa boylu, döner bıçağından bozma bir fırın küreği sapı var.
* Adam: Solda, uzun boylu, muşta takmış.
* Adam (Kadir): Ortada, 20 santimlik demir şiş.
* ve 5. Adamlar: Arkayı kapatıyor, zincir taşıyorlar.
"Çok konuşuyorsun," dedim. Sesim bir bıçağın biley taşına sürtünmesi gibi pürüzsüz ve tepkisizdi.
Kadir’in sağındaki muştalı adam sabırsızca öne fırladı. "Gebertin lan şu vatan hainini!" diyerek sağ kroşeyle yüzüme doğru savruldu.
İlk hamleyi yapmasını bekledim.
Adımı atmadı, sadece başımı milimetrik bir refleksle sola eğdim. Adamın muştalı yumruğu kulağımın yanından boşluğa savruldu. Dengesini kaybettiği o saliselik anda sağ elimle adamın bileğini kavrayıp kendime doğru çektim, sol dirseğimi tam elmacık kemiğine indirdim.
Çat.
Kemiğin kırılma sesi avluda çınladı. Adam daha ne olduğunu anlamadan yüzü kan içinde yere kapaklandı.
Daha ilk adamın çığlığı bitmeden sağ taraftan fırın küreği sapıyla gelen darbeyi fark ettim. Odun parçası başıma doğru iniyordu. Sağ kolumu flex pozisyonuna getirip darbeyi pazumla karşıladım. Acı, kemiğime kadar işledi ama gözümü bile kırpmadım. Kolumu sopanın etrafına dolayıp adamı göğsüme doğru çektim ve dizimle karaciğerine tam güçle vurdum.
Adamın içindeki tüm nefes bir anda boşaldı, gözleri kayarak dizlerinin üzerine çöktü. Elindeki sopayı kavradım ve arkadan yaklaşan dördüncü adamın suratına doğru savurdum. Ahşap sopa adamın burnunda parçalandı, kan ıslak betona saçıldı.
Saniyeler içinde üç kişi yerdeydi.
Kadir’in gözlerindeki o kibirli sırıtış bir anda dondu. Şişi tutan eli hafifçe titremeye başladı. Arkasındaki zincirli beşinci adam geri adım attı.
"Ne duruyorsunuz ulan! Saldırın!" diye bağırdı Kadir.
Zincirli adam panikle zinciri sallayarak üzerime koştu. Zincir havada ıslık çalarak omzuma çarptı, mahkûm tulumumu yırtıp derimi kesti. Sıcak kan tulumumdan aşağı süzüldü ama adrenaline boğulmuş bedenim acıyı hissetmiyordu bile.
Adam zinciri tekrar savurmak için gerildiğinde, aradaki mesafeyi kapatıp adamın boğazına yapıştım. İki elimle gırtlağını sıkıp adımı arkadaki beton duvara doğru şiddetle fırlattım. Kafası betona çarpan adam bilincini kaybederek yere yığıldı.
Şimdi sadece Kadir kalmıştı.
Buz gibi avlunun ortasında, üstüm başım kan içinde, sarı kıvırcık saçlarım alnıma yapışmış halde Kadir’e doğru adım attım. Yeşil gözlerimde ne bir acıma ne de bir öfke vardı; sadece ölümcül bir sessizlik.
"Sen... Sen insan değilsin," diye kekeledi Kadir, elindeki şişi öne doğru sallayarak.
Üzerine yürüdüm. Kadir çaresizce şişi göğsüme saplamak için ileri atıldı. Demir şiş tulumumu delip sol kaburgamın üzerindeki deriyi çizdi. Bedenime batan metali umursamadan sol elimle adamın şişi tutan bileğini yakaladım.
Bileği ters açıyla kıvırdım.
Küt.
Kadir’in acı dolu çığlığı duvarlarda yankılandı. Şiş elinden kayıp yere düştü. Adamı saçlarından kavrayıp dizimin üzerine çektim, yüzünü soğuk betona sertçe çarptım. Burnundan akan kan betonun üzerindeki buza karıştı.
Görüş odasının üstündeki kulede hareketlilik başladı. Düdük sesleri, bağırışlar ve gardiyanların koşuşturma sesleri avluyu doldurdu.
Kadir’in kulağına doğru eğildim. Sesi kan kokan nefesimle fısıldadım:
"Faruk’a söyle... Gönderdiği adamlara değmedi. Bir dahakine kendisi gelsin."
Ayağa kalktım. Üstümdeki kanı sildim. Yerde yatan beş adamın arasından geçip kapıya doğru yürüdüm.
Bu saldırı bir uyarıydı. Faruk sadece beni değil, dışarıdaki Ronya’yı da temizlemek için düğmeye basmıştı. Artık bu hücrede kalıp süreci izleyemezdim. Bu cezaevi benim için bitmişti.
RONYA CEPHE
Dikiz aynamdaki siyah aracın farları gözlerimi alıyordu.
Ankara’nın karanlık ve tenha bulvarında saatte yüz kilometre hızla ilerliyordum. Arkamdaki araç, tamponuma vuracak kadar yaklaşmıştı. Ellerim direksiyonu sıkmaktan bembeyaz kesilmişti. Ensemden dökülen gür kıvırcık saçlarım terden cildime yapışmıştı. Ela gözlerimde hem büyük bir korku hem de sarsılmaz bir öfke vardı.
Siyah araç soluma geçmek için gaza bastı. Beni sıkıştırıp yolun kenarındaki bariyerlere çarptırmak istiyordu.
"Hayır... Hayır!" diye bağırdım kendi kendime.
Tam üzerime kıracağı sırada frene bastım. Lastiklerin çığlığı geceyi yardı. Siyah araç önüme kırıp kontrolü kaybetti ve birkaç metre ilerde yoldan çıkarak kaldırıma çarptı.
Fırsatı değerlendirip gaza bastım ve aradan sıyrıldım. Kalbim kaburgalarımı kıracak gibi çarpıyordu.
Telefonumu elime aldım. Göğsüm hızla kalkıp iniyordu. Kurt Göktürk haklıydı. Beni bir kaza süsü vererek ortadan kaldıracaklardı. O adama inanmamış, onu kibirle dinlemiştim ama o haklı çıkmıştı.
Gaza yüklenip şehir merkezine doğru ilerlerken dikiz aynama son bir kez baktım.
Tehlike geçmemişti. Sadece ilk hamleyi atlatmıştım. Ve o an anladım ki, kardeşimin kanını yerde bırakmamak için o mahkeme salonundaki kanun kitapları yetmeyecekti. O buz gibi yeşil gözlere sahip adama, Kurt Göktürk’e tekrar gitmek zorundaydım.
KURT GÖKTÜRK
Avluya dökülen gardiyanların postalları betonda acımasız ritimlerle yankılandı. Düdük sesleri, alarm sirenleri ve Nöbet Kulesi’nden bağırarak aşağı koşan inzibatların bağırışları avlunun yüksek duvarlarında katlanarak büyüyordu.
Yerde yatan beş adamın inlemeleri, kan ve buz kokusuna karışıyordu.
A-Blok Vardiya Amiri Başgardiyan Necmi, elindeki copu sıkıca kavramış halde kapıda belirdi. Yerde kemikleri kırılmış, yüzleri dağılmış adamlara baktı, sonra gözlerini bana çevirdi. Yüzündeki o sinsi, kiralık tebessüm bir anda yok olmuş, yerini derin bir korkuya bırakmıştı. Kadir ve adamlarının beni bu avluda paçavra gibi bırakacağını sanıyordu. Faruk’tan aldığı rüşvetin karşılığını bu kadar kolay toplayamayacağını hesaplayamamıştı.
"Ne duruyorsunuz!" diye kükredi Necmi, arkasındaki sekiz gardiyana. Sesindeki titremeyi gizleyemiyordu. "Yatırın şunu yere! Kelepçeleyin!"
Gardiyanlar coplarını çekip üzerime doğru hamle yaptı.
Sol kaburgamdaki yaradan akan sıcak kan, mahkûm tulumumun yan tarafını tamamen kızıla boyamıştı. Ama damarlarımdaki adrenalin o kadar yüksekti ki acıyı sadece hafif bir sızı olarak hissediyordum. Kirli sarı kıvırcık saçlarımı elimle geriye attım. Keskin yeşil gözlerimi doğrudan Başgardiyan Necmi’ye diktim.
"Yaklaşmayın," dedim.
Tek bir kelime. Saniyelik bir duraksama yarattı. İçeri girmeye cesaret eden sekiz adamın adımları aynı anda kilitlendi. Bir Bordo Bereli'nin, rütbeleri sökülmüş olsa bile taşıdığı o ölümcül alan hâkimiyeti, üzerlerindeki üniformalardan daha ağırdı.
"Necmi," dedim, ona doğru yavaş bir adım atarak. Gözlerimi bir milim bile kırpmıyordum. "Faruk’un sana vaat ettiği parayı harcayacak ömrün kalmayabilir. O telefon kaydını tuttuğunu biliyorum. Bu adamları avluya yalnız sokmanın bedelini cezaevi savcısı sorduğunda ne diyeceksin?"
Necmi’nin adem elması hızla indi kalktı. Yutkundu. Yalan söylediğini gözlerinden okuyabiliyordum.
"S-sen bir mahkûmsun Göktürk!" diye kekeledi, bir adım geri kaçarak. "İsyandan, gardiyana mukavemetten müebbet alacaksın!"
"Ben bu hücrelere sığmam Necmi," dedim. Sesim bir bıçağın ağzı gibi soğuk ve pürüzsüzdü. "Ve seni bu avluda o adamların yanına gömmem sadece dört saniyemi alır."
Öne doğru sert bir adım daha attığımda, gardiyanlar panikle geriledi. O karmaşada, siren seslerinin yarattığı kaosun ortasında gözüm avlu kapısının yanındaki havalandırma kontrol paneline takıldı. Avludaki bu arbede, cezaevinin tüm güvenlik protokollerini altüst etmişti.
Tam o sırada, dışarıdan, cezaevi ana nizamiyesinden boğuk bir patlama sesi yükseldi.
Güm!
Nizamiyedeki trafoda meydana gelen ani bir kısa devre, tüm cezaevinin elektriklerini kesti. Jeneratörlerin devreye girmesi için geçecek olan o kritik sekiz saniyelik karanlık, avluyu bir anda geceye gömdü.
Gardiyanların çığlıkları birbirine karıştı. "Ne oluyor!", "Elektrikler gitti!", "Fenerleri açın!"
Karanlık benim evimdi.
Almanya’daki gece sızma eğitimlerinde, dağdaki zifiri karanlık operasyonlarda gözlerimi karanlıkta kullanmayı öğrenmiştim. Sekiz saniye... Bir Özel Kuvvetler personeli için bir ömür demekti.
İlk saniyede Necmi’nin elindeki anahtar demetini kavradım, bileğini büküp anahtarları söküp aldım. İkinci saniyede sağındaki gardiyanın çenesine indirdiğim sert bir dirsekle adamı saf dışı bıraktım. Üçüncü saniyede, karanlığın içinden sıyrılarak A-Blok’un acil çıkış kapısına doğru fırladım.
Jeneratör gürültüyle devreye girip acil durum kırmızı ışıkları yandığında, ben çoktan B-Blok koridorundaki havalandırma tüneline ulaşmış, arkamdaki kilitli kapıyı Necmi’nin anahtarıyla dışarıdan kilitlemiştim.
Kırmızı ışığın altında, koridordaki aynada yansımama baktım. Üstüm başım kan içindeydi, sarı saçlarım alnıma yapışmıştı, kaburgamdaki yara sızlıyordu. Ama yeşil gözlerimde tek bir tereddüt yoktu.
"Oyun bitti Faruk," diye fısıldadım karanlığa. "Şimdi avcı benim."
RONYA CEPHE
Arabanın direksiyonunu tutan parmaklarım hissizleşmişti.
Siyah aracın kaldırıma çarpıp savrulmasının ardından, gaza sonuna kadar basıp Ankara’nın karanlık sokaklarına dalmış, izimi kaybettirmek için üç kez rastgele sapaklar değiştirmiştim. Kalbim sanki kaburga kemiklerimi kırıp dışarı fırlayacaktı.
Aynaya bakmaya korkuyordum.
Sonunda dikiz aynasına gözüm kaydığında, arkamda sadece ıslak asfaltın üzerindeki sokak lambalarının sarı yansımalarını gördüm. Kimse yoktu. Kurtulmuştum... ya da şimdilik öyle sanıyordum.
Aracı Çankaya’daki evimin iki sokak arkasındaki tenha bir sokağa park ettim. Sürücü koltuğunda dakikalarca kıpırdamadan oturdum. Göğsüm hızla kalkıp iniyordu. Ensemden süzülen soğuk ter damlaları, gür kıvırcık saçlarımın bukleleri arasında kayboluyordu.
Ela gözlerim dikiz aynasındaki kendi yansımama takıldı.
O salondaki iddialı, tavizsiz, kanunların gücüne inanan Avukat Ronya Cephe... Az önce sokak ortasında bir kaza süsü verilerek öldürülmekten son anda kurtulmuştu. Eğer panikleyip frene basmasaydım, şu an bir uçurumun dibinde, hurdaya dönmüş bir aracın içinde Can’ın yanına gitmiş olacaktım.
Kurt Göktürk haklıydı.
O buz gibi yeşil gözleriyle yüzüme baka baka söylediği her şey bir bir gerçekleşiyordu. Kendimi adalet dağıtan bir kahraman sanırken, kardeşimi katleden adamların kusursuzca kurguladığı bir kumpasın piyonu olmuştum. Kurt’u hapse attırarak, aslında o şebekenin önündeki en büyük engeli kendi ellerimle kaldırmıştım.
"Aptal..." diye fısıldadım kendi kendime. Gözlerimden akan bir damla yaş, yanağımdan aşağı süzülüp dudaklarımın kenarındaki tuzu bıraktı. "Aptal Ronya..."
Çantamdan Can’ın deri kaplı not defterini çıkardım. Titreyen parmaklarımla sayfaları tekrar açtım. Can’ın el yazısına dokundum.
“Kurt Yüzbaşı, ‘Bu istihbarat raporları sahte, bizi kör noktaya sürmeye çalışıyorsunuz’ diyordu...”
O adam kardeşimi ölüme sürüklememişti. Kardeşimi korumaya çalışmış ama Karargâh'ın emriyle elleri bağlanmıştı. Ve ben, o adama morg koridorunda katil muamelesi yapmış, mahkemede rütbelerini söktürmüştüm.
Torpido gözünden yedek evhtarımı aldım, çantamı kavradım ve arabadan indim. Yağmur yeniden başlamıştı. Islak sokakta hızlı adımlarla evime doğru yürürken, elbisemin altındaki hatlarım soğuk rüzgarın etkisiyle gerildi.
Apartmanın önüne geldiğimde duraksadım. Işıklar kapalıydı.
Merdivenleri tırmanıp dairemin kapısına ulaştığımda, kilidin etrafındaki çizikleri fark ettim. İçimdeki tüm kan çekildi. Biri evime girmeye çalışmıştı... Ya da belki de hâlâ içerideydi.
Tam geri adım atıp merdivenlerden aşağı koşmaya niyetlendiğim an, arkamdaki karanlık merdiven boşluğundan bir el uzandı ve ağzımı sıkıca kapattı.
Beni duvarla kendi gövdesi arasına sıkıştırdı.
Çırpınmaya, çığlık atmaya çalıştım ama elindeki güç çelik gibiydi. Sırtım, arkamdaki adamın geniş, kaslı göğsüne çarptı. Burnuma keskin bir barut, yağmur suyu ve taze kan kokusu doldu.
Kulağımın hemen dibinde, o çok iyi bildiğim, buz gibi, pürüzsüz ses fısıldadı:
"Sessiz ol Avukat... Dikiz aynasına iki kere bak demiştim. Beni dinlememenin bedelini az kalsın canınla ödüyordun."
Nefesim tıkandı. Ela gözlerim şaşkınlıkla büyüdü.
Başımı hafifçe yana çevirdiğimde, karanlığın içinden bana bakan o keskin yeşil gözleri ve ıslak sarı kıvırcık saçları gördüm.
Kurt Göktürk.
Üzerindeki kanlı mahkûm tulumuyla, bir firari olarak tam karşımdaydı.
