EMİR VE İNFAZ kitap kapağı

9. bölüm / 16

EMİR VE İNFAZ

9. BÖLÜM: HAKURK’TA SICAK TEMAS

Yazar: CEPHEKALEMI 19

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 16Şu an: 9. BÖLÜM: HAKURK’TA SICAK TEMAS

KURT GÖKTÜRK
Hakurk’un sert, soğuk ve taşlı coğrafyası, Ankara’nın o steril adliye koridorlarından binlerce ışık yılı uzaktaydı. Helikopterden indikten sonra botlarımın toprağa bastığı ilk an, ciğerlerime dolan o keskin dağ havası oldu. Burası sadece bir arazi değil, abim Alper’in ruhunun hâlâ kayalıklar arasında dolaştığı bir hafıza mekânıydı.
"Isı sensörleri kuzeydoğu istikametini işaret ediyor, Komutan," dedi Akça, elindeki termal dürbünü indirerek. Yüzü çamurla kaplıydı, gözleri ise bir avcının soğukkanlılığıyla hedefe kilitlenmişti.
"Sayıları?"
"Sekiz veya on. Mağara ağzına yakın bir noktada kamp kurmuşlar. Cihangir’in müebbet yediğini duyunca kaçmaya çalışan son şebeke bunlar."
Telsizi açtım. "Burada Kurt. Kartal Yuvası, bölgeye giriş yapıyoruz. Ateş serbest değil, yakalamamız gereken üst düzey bir hedef var."
Dağın tepesine doğru tırmanırken, sırtımdaki yükün ağırlığı sadece mühimmat değil, aynı zamanda Can’ın yarım kalan hikâyesiydi. Kayaların arasından sızarken, karşı taraftan gelen tek bir metalik ses –bir tüfek emniyetinin açılma sesi– tüm sessizliği bozdu.
"Temas!" diye bağırdı Akça.
Aynı anda üzerimize mermi yağmuru başladı.
BERRİN CEPHE
Ankara’da gece yarısıydı. Adliye çıkışındaki o rahatlama hissi, yerini evime döndüğümde gelen o tuhaf huzursuzluğa bırakmıştı. Dava bitmişti ama tehdit bitmemişti. Cihangir içeride olsa bile, dışarıda onun kirli işlerini yürüten adamları vardı.
Telefonum çaldı. Arayan bilinmeyen bir numaraydı.
"Alo?"
Karşı taraftan gelen ses, kalın ve boğuktu. Bir ses değiştirici kullanıyordu. "Zafer kazandığını mı sanıyorsun Berrin Hanım? Can’ın künyesi bir şerefi temizledi belki ama senin hayatın... O hâlâ bir borç."
Elim ayağım buz kesti. "Sen kimsin?"
"Davanın bittiğini sanıyorsun. Ama asıl dava şimdi başlıyor."
Hat kesildi. Telefonu yavaşça masaya bıraktım. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Bir anlık tereddütten sonra annem ve babamın olduğu odaya gittim. Babam, o eski beylik tabancasını temizliyordu. Yıllar sonra o gözlerdeki o ışığı tekrar gördüm; bir asker, ailesini korumaya hazır bir baba.
"Bir sorun mu var Berrin?" dedi babam, başını kaldırmadan.
"Tehdit ediliyoruz baba," dedim titreyen bir sesle.
Babam Muzaffer Bey ayağa kalktı, sırtını dikleştirdi. O an, Ankara’nın ortasında bile bir cephede olduğumuzu anladım. "Berrin," dedi kararlı bir sesle. "Bize bir şey yapamazlar. Ben bu vatan için canımı ortaya koydum, ailemi korumak için neler yapabileceğimi hayal bile edemezler."
KURT GÖKTÜRK
Hakurk’ta cehennemin kapısı aralanmıştı. Akça ile bir kayanın arkasına siper almıştık. Üzerimize atılan el bombası, birkaç metre uzağımızda patladı. Kulağım çınlıyordu ama duramazdık.
"Akça, sol kanadı tut! Ben doğrudan mağara ağzına dalıyorum!"
"Komutan, intihar bu!"
"Alper’in intikamı borç bildiğim sürece, ölüm bana uğramaz!"
Ayağa fırladım. Silahımın tetiğine bastığımda, mermiler birer birer karşıdaki gölgeleri deviriyordu. Mağaranın ağzındaki o figür... Evet, oydu. Cihangir’in sağ kolu, kumpasın asıl mimarlarından biri.
Koşarken, bir anlığına Berrin’i düşündüm. Acaba o da şu an benim gibi bir ateş hattında mıydı?
"Kurt!" diye bağırdı Akça. Bir el bombası daha geldi ama bu seferki çok yakındı.
Her şey bir anlığına ağır çekime girdi.
Toprak, kan ve barut tadı... Ağzımın içine dolan o metalik his, hayatta olduğumun tek kanıtıydı. Patlamanın şiddetiyle kulağımdaki çınlama, savaş alanının gürültüsünü bastırıyordu. Gözlerimi zorlukla araladığımda, gökyüzünün gri tonlarını ve üzerime çöken toz bulutunu gördüm.
"Kurt! Komutan, kendine gel!"
Akça’nın sesi sanki bir tünelin ucundan geliyordu. Hemen yanımda siper almış, keskin nişancı tüfeğiyle mağara ağzına ateş kusuyordu. Sırtımdaki çelik yeleğin koruması hayatımı kurtarmıştı ama sol omzumdaki sızı, kemiklerimin protestosuydu.
"İyiyim," dedim, kendimi zorla doğrulatarak. Sesim boğuk çıkıyordu. "Hedef hâlâ içerde mi?"
Akça dişlerini sıkarak, "Kaçmaya çalışıyorlar, iki tanesi arka yoldan sızmaya başladı. Ama ana hedef mağaranın derinliklerinde!" dedi.
"Tamam," dedim, tüfeğimin emniyetini açarken. "Şimdi oyun bitti."
Çömelerek, kayalıkların oluşturduğu doğal siperden mağaranın girişine doğru hamle yaptım. Hareketlerim acılıydı ama zihnim berraktı. Mağara ağzına ulaştığımda, Cihangir’in sağ kolu olduğunu bildiğim o adamla göz göze geldim. Elindeki silahı ateşlemek üzereydi ki, benden hızlı davrandım. Tek bir el ateş; silahı elinden fırladı.
Diz çöküp onu etkisiz hale getirdiğimde, gözlerinde korku değil, nefret vardı.
"Senin için geldik," dedim, nefes nefese. "Sadece dava dosyaları için değil, abim Alper’in kanı ve bu vatanın üzerine kurduğunuz her bir kumpas için."
Akça yanımıza geldi, adamı kelepçelerken sırıttı: "Büyük temizlik başladı, Komutan. Aileler rahat uyuyabilir."
BERRİN CEPHE
Ankara’da, evimizin içinde sanki zaman durmuştu. Babam Muzaffer Bey, evin tüm ışıklarını söndürdü. Perdeleri sıkıca çekti. Annem Hatice Hanım mutfakta, sanki sıradan bir günmüş gibi çay demliyordu ama ellerinin titrediğini görebiliyordum. O da biliyordu; artık bir savaşın içindeydik.
Babam, antika bir kutudan çıkardığı tabancasını yavaşça şarjörüne doldurdu. O hareketleri yaparken gözlerindeki o 'emekli' ifadesi silinmişti; yerine, sınırda mevzi bekleyen o genç astsubay gelmişti.
"Berrin," dedi babam, sesi fısıltı gibi ama çelikten daha sertti. "O telefondaki her kimse, bizi korkak sanıyor. Bizim ailemiz, evlatlarını bu vatanın toprağına emanet etmiş ailelerden. Korku bizim lugatımızda yok."
"Baba, ne yapacağız?" dedim, avuçlarım terleyerek.
"Bekleyeceğiz," dedi babam. "Eğer bir adım atarlarsa, sınırın neresi olduğunu onlara göstereceğiz."
Tam o sırada, evin önündeki sokak lambasının altında bir karartı belirdi. Siyah bir sedan araba, motorunu susturmuş bir şekilde bekliyordu. İçerideki adamın kapıya doğru baktığını, hatta bizi izlediğini hissedebiliyordum.
Kalbim hızla çarpmaya başladı. Pencerenin kenarından uzaklaştım ama babam yerinden kıpırdamadı.
"Kızım," dedi, tabancasını kılıfına yerleştirirken. "Kurt ve ekibi dağlarda savaşıyor olabilir ama biz de burada, kendi cephemizdeyiz. Sakın unutma; biz Göktürkler ve Cepheler, birleştiğimizde bizi hiçbir karanlık yıldıramaz."
Kapı çalmaya başladı. Ağır, yavaş ve tehditkâr vuruşlar... Babam kapıya yöneldiğinde, elimdeki telefonu sıktım. Ya Kurt’a mesaj atacaktım ya da babamın arkasında duracaktım. Seçimimi yaptım.
"Baba," dedim, babamın omzuna dokunarak. "Sadece kapıyı açma. Önce kim olduğunu sor."
Kapıdaki vuruşlar daha da şiddetlendi. Birisi kapıyı kırmaya çalışıyordu. O an, Ankara’nın ortasında, bir adalet savaşçısı ve bir emekli askerin, evlerini savunmak için son çizgide olduklarını anladım.

Hakurk’un tepelerinde yankılanan patlama sesleri yerini tekinsiz bir sessizliğe bıraktı. Mağaranın ağzındaki toz bulutu dağılırken, Akça’nın keskin nişancı tüfeğinin namlusu hâlâ potansiyel bir tehdide karşı tetikteydi.
Akça, yanıma, yani mağaranın içine doğru hızlı ve sessiz adımlarla ilerledi. Diz çöküp etkisiz hale getirdiğim hedefin üzerini hızla aradı. O, sadece bir asker değil; istihbarat ve saha operasyonlarında gözü kapalı güvendiğim tek partnerimdi.
"Komutan," dedi Akça, adamın cebinden çıkardığı kriptolu telefonu göstererek. Gözlerinde o her zamanki profesyonel soğukkanlılık vardı ama bu sefer daha derin bir anlam taşıyordu. "Bu sadece bir terörist değil. Bu adam, Ankara’daki ağın kilit taşı. Cihangir içeride olabilir ama bu adam, Cihangir'in 'temizlik' timini yöneten kişi."
Telefonun ekranı titredi. Akça ekranı bana çevirdi. Mesaj, Ankara merkezli bir şebekeden geliyordu ve hedef Berrin’in eviydi.
"Berrin..." diye mırıldandım. İçimdeki huzursuzluk, Hakurk’un soğuğundan daha sert vurdu.
Akça, durumun ciddiyetini benden önce kavradı. "Ankara’yı vurmaya çalışıyorlar, Kurt. Eğer şimdi müdahale etmezsek, Berrin ve ailesi hedef tahtasında."
"Nasıl durduracağız Akça? Buradan kuş uçuşu yüzlerce kilometre uzaktayız."
Akça, sırt çantasından uydu bağlantılı terminali çıkardı. Parmakları ekranda hızla dans ediyordu. "Ben Ankara’daki istihbarat birimleriyle bağlantı kurarım. Sen, bu şebekenin iletişim ağını bizim elimizdeki verilerle çökerteceksin. Eğer Ankara'daki o adresi, bu telefon üzerinden 'iptal' emriyle ararsak, saldırıyı saniyelerle geciktirebiliriz. Ama bu, bizim kimliğimizi deşifre eder."
"Deşifre olması umrumda değil," dedim, silahımı kılıfına koyarken. "Akça, ailemiz söz konusu olduğunda kurallar devre dışı."
Akça gülümsedi; o, korkuyu bilmeyen, gözü pek bir askerdi. "Güzel. Çünkü ben de kuralları zaten hiç sevmemiştim."
ANKARA, BERRİN’İN EVİ
Kapıdaki o şiddetli vuruşlar, sanki kapı değil, bizim sinir sistemimiz üzerinde bir balyoz gibi iniyordu. Babam Muzaffer Bey, kapının deliğinden baktı.
"Siyah bir sedan," dedi babam, sesi şaşırtıcı derecede sakindi. "İçinde üç kişi var. Biri araçta, ikisi kapıda."
"Baba, yapma," dedim, ellerimle babamın kolunu tutarak. "Polisi aradık, yoldalar."
"Polis gelene kadar bu kapıyı geçerlerse, biz evde yokuz demektir," dedi babam ve kapının kilidini sertçe çevirdi.
Kapı açıldığı anda içeriye doğru itilen bir gölge değil, bir ışık huzmesi belirdi. Ancak kapıdakiler biz değildik. Kapıda, elinde susturuculu bir silah tutan, yüzü kar maskeli iki adam duruyordu. Babamın beylik tabancası, adamın göğsüne doğru nişan almıştı.
"Adım atarsanız, vatan toprağına düşecek ilk siz olursunuz," dedi babam.
Adamlar duraksadı. Belli ki bu kadar sert bir direniş beklemiyorlardı. Tam o sırada, içerideki telefonum çalmaya başladı. Arayan bilinmeyen bir numaraydı.
Hoparlörü açtım.
"Berrin, telefondaki adamı dinleme!"
Ses Kurt’a aitti. Hattın diğer ucunda Akça’nın o meşhur, otoriter sesi duyuldu: "Burada Kurt ve Akça! Ankara’daki ekip, şu an evinizin etrafındaki tüm girişleri kapatıyor. Kapıdaki o iki iti, olduğu yere bırakın. Hareket ederlerse, tepelerindeki keskin nişancımız onları indirecek!"
Kapıdaki adamlar bir an duraksadı. Kendi aralarında birbirlerine baktılar. Akça'nın blöfü mü yoksa gerçek mi olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Ama Akça, blöf yapmazdı.
"Üç saniyeniz var," dedi Akça, telsizden gelen sesin hiddetiyle. "Bir... İki..."
Adamlar silahlarını yere bıraktı ve ellerini başlarının üzerine koydular
ANKARA, BERRİN’İN EVİ
Kapıdaki adamlar, Akça’nın buz gibi soğuk otoritesine karşı koyamadılar. Silahlarını yere bıraktıklarında, sokağın köşesinden siren sesleri yükselmeye başladı. Ankara Emniyeti’nin terörle mücadele ekipleri, Akça’nın yönlendirdiği istihbarat notu sayesinde tam zamanında müdahale etmişti.
Adamlar kelepçelenip götürülürken, babam Muzaffer Bey hâlâ tabancasını indirmemişti. Gözlerinde, yılların verdiği o sarsılmaz kararlılık vardı. Kapı eşiğine çıktım; sokak lambasının altında, elinde telsizle bekleyen sivil polisleri gördüm.
"Akça..." diye fısıldadım, hâlâ elimde tuttuğum telefona. "Bizi nasıl... Nasıl bu kadar hızlı buldunuz?"
Hatta bu sefer Kurt’un sesi vardı. "Biz dağda olabiliriz Berrin, ama gözümüz hep üzerinizde," dedi Kurt. Sesi yorgun ama her zamankinden daha güven vericiydi. "Akça, Ankara’daki güvenli hatları devreye soktu. Bizim için ailen, artık bizim ailemiz demek."
O an, telefonun diğer ucunda, çok tanıdık, bilge bir ses daha yankılandı: "Berrin kızım?"
Bu, Kurt’un babası Albay Hikmet Göktürk’tü.
"Ben Hikmet," dedi Albay. "Korkma. Şimdi polis arkadaşlarla birlikte evinize geleceğiz. Ailemi, senin ailene tanıştırmamın vakti geldi. Kumpasın son halkasını kırmadan, birbirimizi korumak zorundayız."
İKİ AİLENİN BULUŞMASI
Bir saat sonra, evimizin salonu hiç olmadığı kadar kalabalıktı. Bir yanda emekli astsubay babam Muzaffer Bey ve annem Hatice Hanım, diğer yanda emekli Albay Hikmet Göktürk ve Kurt’un annesi Meryem Hanım.
Atmosfer, bir fırtına öncesi sessizlik gibiydi. İki farklı dünyanın, iki farklı disiplinin insanları yan yana gelmişti. Babam Muzaffer, eski usul, ketum ve korumacı; Albay Hikmet ise stratejik, disiplinli ve dik duruşlu.
Hikmet Albay, babamın uzattığı eli sıkıca kavradı. İkisinin el sıkışmasında, okyanusları aşan bir saygı vardı.
"Oğullarımız ve kızlarımız bir dava için savaşırken," dedi Albay Hikmet, gözleri doğrudan babamın gözlerine kilitlenerek. "Bizim burada sadece izleyici kalmamız beklenemezdi."
Annem Meryem Hanım, annem Hatice Hanım’a yaklaştı. İki anne, birbirlerinin gözlerinde yıllarca çektikleri evlat hasretini, korkuyu ve gururu gördüler. Meryem Hanım, annemin ellerini tuttu.
"Kızın Berrin, sadece bir hukukçu değil," dedi Meryem Hanım. "O, bizim çocuklarımızın namusunu aklayan bir kahraman. Bizim için artık bir kızdan fazlası."
Annem Hatice Hanım, omuzlarındaki yükün hafiflediğini ilk kez hissetti. Gözlerinde bir damla yaş süzüldü. "Kurt da bizim için artık bir evlat," dedi titreyen bir sesle. "Vatanı için gözünü kırpmadan dağlara çıkan herkes, bizim duamızdadır."
O sırada kapı tekrar çaldı. Ama bu kez gelen ne bir saldırgandı ne de polis.
İçeriye, yüzünde birkaç çizik, üniforması toz içinde ama bakışlarında o meşhur 'kurt' ışıltısıyla Kurt Göktürk girdi. Arkasında, her zamanki sakinliğiyle Akça vardı.
Salon aniden sessizleşti. Kurt, önce babama, sonra Hikmet Albay'a selam verdi. Ardından gözleri doğrudan benim gözlerimi buldu.
"Görev tamamlandı," dedi Kurt. "Saha temiz. Şimdi sıra bizde."
Akça, yanıma gelip omzuma hafifçe vurdu. "Merak etme Berrin, artık sadece hukuki bir dava değil, bu bir 'aile' davası. Ve biz ailemizi asla yarı yolda bırakmayız."
Kurt, bana doğru bir adım attı. Ailelerin önünde, sanki herkes yokmuş gibi sadece ikimiz vardık. "Berrin," dedi, sesi tüm o gürültüden uzak, sadece bana özeldi. "Bitti mi, yoksa hikâyenin asıl kısmı şimdi mi başlıyor?"

Operasyonun tozu dumanı dağılmış, Ankara’daki güvenli evde sular durulmuştu. Ancak Harekat Merkezi’nin loş ışıklı koridorlarında, geride kalan adrenalinin bıraktığı bir ağırlık vardı. Silah sesleri susmuştu ama Kurt ile Akça arasındaki o görünmez frekans, şimdi daha keskin bir biçimde hissediliyordu.
Mühimmat odasında, baş başaydık. Akça, tüfeğinin parçalarını büyük bir ustalıkla söküyor, temizliyor ve yeniden birleştiriyordu. Ben ise sadece onu izliyordum. Sahada, namlunun ucunda birbirimizin nefesini hissederek geçen saatlerden sonra, şimdi bu sessizlik farklı bir ağırlık taşıyordu.
"Yine daldın Kurt," dedi Akça, başını kaldırmadan. Sesindeki o sert, askerî tını, şimdi yerini daha yumuşak, daha tanıdık bir tona bırakmıştı.
"Düşünüyordum," dedim. Yanına doğru bir adım attım. "Mağaranın içindeki o son çatışmayı. Eğer o bombayı fark etmeseydin..."
Akça durdu. Silahın gövdesini masaya bıraktı ve bana döndü. Çakır gözleri, loş ışıkta bile sanki parlıyordu. "Fark ettim. Çünkü seni izliyordum. Sahada kimin nereye bastığını bilmek zorundayım, değil mi?"
"Sadece işin gereği mi?" diye sordum, sesim beklenmedik bir şekilde alçalarak.
Akça bir an sustu. Aramızdaki o ince çizgiyi, yıllardır koruduğumuz 'yoldaşlık' sınırını bir süreliğine göz ardı ettiğimizi ikimiz de biliyorduk. Bir adım yaklaştı. Aramızdaki mesafe artık bir savaş alanından çok, bir itirafın eşiği kadardı.
"Kurt," dedi, eli hafifçe omzumdaki o sızıya, çatışmada aldığım hafif yaraya gitti. Dokunuşu sert değildi, şefkatliydi. "Bizi birbirimize bağlayan şey sadece emirler ya da rütbeler değil. Biz, birbirimizin yaralarını görmeden iyileştiğini bilen tek insanlarız."
Elimi yavaşça onun elinin üzerine koydum. Geri çekilmedi. Gözlerinin içindeki o soğuk savaşçı ifadesi, yerini savunmasız, gerçek bir kadının ifadesine bırakmıştı.
"Bu kadar zaman..." dedim, nefesim sesime karışırken. "Bu kadar zaman sadece sırt sırta verip düşmana baktık. Hiç birbirimize bakmadık mı?"
Akça hafifçe gülümsedi. O gülümseme, tüm o Hakurk yorgunluğunu silip süpürdü. "Baktık, Kurt. Sadece sahada olduğumuz için görmezden geldik. Ama artık bitti. Savaş bitmiyor belki ama biz bittik. İkimiz de, bu yoldaşlığın altında başka bir şey saklıyorduk."
Bir an için zaman durdu. Akça’nın parmak uçları, boynumdaki künyeme değdi. Bu hareket, aramızdaki o devasa duvarı yıkan sessiz bir yemin gibiydi.
"Beni bir daha o dağlara yalnız gönderme," dedi fısıltıyla.
"Yalnız gitmeyeceksin," dedim, onun gözlerine daha derinden bakarak. "Artık ne sahada, ne de burada. Bir daha asla."
Odada sadece ikimizin düzenli nefes alışverişi duyuluyordu. Dışarıda dünya, kumpaslar ve adalet arayışları devam ediyordu ama burada, mühimmat odasının loş ışığında, yavaş yavaş, sanki bir mayın tarlasında yürür gibi, birbirimize yaklaşıyorduk. Bu, bir askerin verdiği en zor, ama en güzel karardı: Birine teslim olmak.
Akça, hafifçe başını eğdi. Aramızdaki o profesyonel mesafe, yerini ilk defa bir insani yakınlığa bırakmıştı. İlk kez, bir komutan ya da bir partner olarak değil, bir erkek ve bir kadın olarak oradaydık.
"Yarın," dedi Akça, hâlâ elimi tutarken. "Yarın yine aynı görevde olacağız. Ama bu sefer..."
"Bu sefer," diye tamamladım cümlesini, "Sırt sırta değil, yan yana."

Mühimmat odasındaki ağır metal kapının kapanma sesi, dış dünyayla olan tüm bağları kopardı. Loş sarı ışık, çelik raflardaki mühimmat kutularının ve silahların üzerine cılız gölgeler düşürürken, odadaki hava bir anda elektriklenmiş gibi ağırlaştı.
Akça, üzerindeki ağır taktik hücum yeleğinin klipslerini tek tek açtı. Yelek yere düşerken çıkan sert ses, aralarındaki o son profesyonel engelin de yıkılışıydı. Vücudunu sıkıca saran siyah taktik tişörtün altında yükselip alçalan dolgun göğüsleri, ritmik nefesleriyle belirginleşiyordu. Vücudunun iddialı ve çekici kıvrımları, tişörtün ve taktik pantolonun kesiminde gizlenemeyecek kadar barizdi. Sahadaki o dondurucu ve acımasız savaşçı, şimdi büyüleyici ve yakıcı bir kadındı.
Kurt, masanın kenarında durmuş, bakışlarını Akça’dan bir an olsun ayırmıyordu. Yeşil gözlerindeki o dondurucu soğukluk yerini, yıllardır görev bilinciyle bastırdığı yakıcı bir arzuya bırakmıştı.
Akça, gözlerini bir an bile Kurt’un yüzünden çekmeden yavaş adımlarla ona doğru yürüdü. Yürürken kalçalarının sergilediği doğal zarafet ve özgüven, odaya yayılan çekimi daha da katlanılmaz kılıyordu. Kurt’un tam önünde durduğunda aralarında neredeyse tek bir nefeslik mesafe kalmıştı.
"Gözlerindeki o mesafeyi kaldır, Kurt," dedi Akça. Sesi fısıltı kadar kısık ama bir emirden daha etkiliydi. "Artık sahada değiliz."
Kurt, daha fazla direnemedi. Güçlü ve nasırlı elleriyle Akça’nın belini kavradı. Parmakları, taktik kumaşın üzerinden Akça’nın kıvrımlı hatlarına sıkıca gömüldü ve onu kendine doğru sertçe çekti. Akça’nın dolgun göğüsleri Kurt’un geniş göğsüne çarptığında ikisi de derin bir nefes çekti.
Kurt başını eğdi; dudakları Akça’nın boynuna, çenesinin hemen altına temas etti. Akça’nın teninden yükselen o sıcak ve temiz koku, Kurt’un zihnindeki tüm görev parametrelerini sıfırladı. Akça, Kurt’un saçlarına parmaklarını geçirip başını geriye attı. Kurt’un dudakları, Akça’nın sıcak ve yumuşak boynunda ilerlerken, Akça’nın dudaklarından kısık bir iç çekiş döküldü.
"Akça..." dedi Kurt, sesi pürüzlü ve kısıktı. "Bu ateş bizi yakar."
"Yansın," diye karşılık verdi Akça.
Akça, ellerini Kurt’un ensesine dolayarak onu kendine doğru çekti ve dudaklarını Kurt’un dudaklarıyla buluşturdu. Bu öpüşme, yıllarca ertelenmiş bir patlama gibiydi; sert, tutkulu ve tamamen teslimiyet doluydu. Akça’nın vücudu, Kurt’un kaslı ve geniş göğsüne tamamen yaslanmış, belindeki ellerin baskısıyla ona kenetlenmişti.
Kurt, Akça’yı hafifçe kaldırarak masanın üzerine oturttu. Akça’nın bacakları otomatik olarak Kurt’un belini sararken, elleri Kurt’un tişörtünün altından sırtındaki kaslara dokundu. Yılların getirdiği yaralar, izler ve kurşun izleri parmaklarının altındaydı.
"Seni kaybetme düşüncesi..." dedi Kurt, öpüşlerin arasında nefes almaya çalışırken. "Dağdaki hiçbir pusudan daha tehlikeli değildi."
"Ben buradayım," dedi Akça, çakır gözlerinde yanan o koyu tutkuyla Kurt’un gözlerinin içine bakarak. "Seninleyim."
Kurt, Akça’nın yüzünü ellerinin arasına aldı. Dudakları tekrar buluştuğunda, bu kez aceleci değil, birbirlerinin varlığını zihinlerine kazıyan daha derin bir ritim kazanmıştı. Mühimmat odasındaki o metalik soğukluk, birbirine kenetlenmiş bu iki bedenin sıcaklığıyla tamamen yok oldu. Yıllardır vatan uğruna ertelenmiş, gizlenmiş ve bastırılmış her his, o gecenin karanlığında serbest kaldı.
Mühimmat odasındaki zaman, dışarıdaki dünyanın tüm keşmekeşine rağmen sanki sadece ikimiz için durmuştu. Birbirimize kenetlenmiş bedenlerimizin sıcaklığı, yılların biriktirdiği o soğuk yalnızlığı ve her operasyonda omuzlarımızda taşıdığımız o ağır yükü eritip bitiriyordu.
Kurt’un güçlü elleri belimdeki baskısını hafifletmeden beni biraz daha kendine çekti. Dudaklarının boynumda bıraktığı tutkulu izler, ciğerlerime çektiğim o tanıdık barut ve deri kokusuyla birleştiğinde zihnimdeki tek bir düşünce bile barınamıyordu. Bordo Bereli üniformasının altında yatan o çelik iradeli adam, şu an sadece bana, benim varlığıma teslim olmuş durumdaydı.
"Akça..." diye fısıldadı Kurt, alnını alnıma dayayarak. Nefesi yüzümü yakıyordu. Yeşil gözleri, loş ışıkta daha önce hiç görmediğim kadar koyu, derin ve tamamen arzu doluydu. "Bu saatten sonra geriye dönüş yok. Biliyorsun, değil mi?"
Ellerimi onun kaslı omuzlarından ensesine doğru kaydırdım. Parmaklarım ıslak sarı saçlarının arasında dolaşırken gözlerimin içine kilitlenmiş o sert, ama bir o kadar da sarsılmış bakışlara gülümsedim.
"Geriye dönmek isteyen kim, Komutan?" dedim, sesimdeki fısıltılı ama cesur tona engel olamayarak. "Biz sahada birbirimize canımızı emanet ettik. Şimdi birbirimize kalbimizi veriyoruz. Bundan daha büyük bir mevzi var mı?"
Kurt, cevabım üzerine dudaklarında beliren o hafif, tehlikeli tebessümle başını salladı. Eğilip dudaklarıma bir kez daha, bu sefer daha derin ve sahiplenici bir öpücük kondurdu. Bacaklarım beline daha sıkı sarılırken, göğsümün onun geniş göğsüne her temasında ikimizin de kalbinin nasıl aynı ritimle atışına şahit oluyordum.
Ancak askeri disiplin ve tehlike duygusu, en tutkulu anlarımızda bile bir gölge gibi arkamızdaydı.
Masadaki telsiz birden cızırdadı. Kısa bir statik sesin ardından Harekat Merkezi'nin nöbetçi subayının sesi mühimmat odasının sessizliğini bıçak gibi kesti:
"Kurt Komutanım, Akça Üsteğmenim... Genelkurmay Başkanlığı'ndan Kripto-1 seviyesinde acil mesaj var. Komuta kademesi 06:00'da kriz masasında toplalanacak. Sınır hattında hareketlilik var."
Kurt bir an için duraksadı. Dudakları dudaklarımdan yavaşça ayrılırken gözlerindeki o tutku ateşi, yerini bir saniye içinde tekrar profesyonel bir Bordo Bereli'nin keskinliğine bıraktı. Ama elleri hâlâ belimdeydi, beni bırakmaya niyeti yok gibiydi.
"Anlaşıldı, tamam," dedi Kurt, sesi pürüzsüz ve dondurucu bir tona dönerken.
Telsiz kapandığında derin bir nefes aldım. Bacaklarımı yavaşça belinden çözüp masadan aşağı kaydım. Üzerimdeki taktik tişörtü düzeltirken Kurt’un bakışlarının hâlâ vücudumun hatlarında gezindiğini, üzerimdeki etkisinin farkında olduğunu görebiliyordum.
Kurt ayağa kalktı, üzerindeki üniformanın yakasını düzeltti ve bana doğru bir adım attı. Yüzümü ellerinin arasına alıp alnımdan öptü.
"Dışarı çıktığımızda yine Komutan ve Üsteğmen olacağız," dedi, sesi alçak ama son derece kararlıydı. "Ama bu odada ne yaşandıysa... Bu kapının arkasında ne bıraktıysak, o benim yaşam sebebim artık."
"Seninle her göreve, her cehenneme varım Kurt," dedim, elini tutarak. "Yeter ki sonunda yine bu kapıdan birlikte girelim."
Üniformalarımızı, hücum yeleklerimizi ve silahlarımızı tekrar kuşanırken aramızdaki hava tamamen değişmişti. Artık sadece iki profesyonel asker değil, birbirine kopmaz bağlarla bağlanmış iki tutkulu ortaktık. Mühimmat odasından çıkıp kriz masasına doğru yürürken, arkamızda bıraktığımız o sıcak gece, önümüzdeki fırtınalara karşı en büyük zırhımız olacaktı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

26okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…