Yarım kalan hayaller

Vaveyla Yazarı: Esmanur Bayrakçı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: Yarım kalan hayaller

BÖLÜM 1

Yarım Kalan Hayaller
(13.10.2023)

Saat 23.00 — Sınır Hattı

Gece karanlığı, savaş alanının üzerine ağır bir örtü gibi çökmüştü. Her yer mayınlarla kaplıydı. Atılacak tek bir yanlış adım, bütün timin hayatına mal olabilirdi.

Yüzbaşı Emre Karaca, timinin en önünde ilerliyordu. Gözleri arazide, eli silahında, kulağı telsizdeydi. Yanında yıllardır omuz omuza savaştığı askerleri vardı. Her biri birbirine emanet edilmiş bir candı.

O gece hepsinin tek bir amacı vardı: Operasyonu tamamlayıp sağ salim üsse dönmek.

Fakat savaşın kimseye verilmiş bir sözü yoktu.

Silah sesleri geceyi parçalarken karşı tarafın bulunduğu noktadan büyük bir patlama yükseldi. Ardından gökyüzünü aydınlatan bir füze, hedefini buldu.

Büyük bir gürültü koptu.

Füze, Teğmen Alparslan'ın bulunduğu bölgeye düşmüştü.

Toprak havaya savruldu. Duman, görüş mesafesini kapladı. Patlamanın şiddetiyle çevredeki her şey sarsıldı.

— ALPARSLAN!

Yüzbaşı Emre'nin sesi silah seslerine karıştı.

Fakat cevap gelmedi.

Telsizden gelen sesler birbirine karışıyor, askerler birbirlerine ulaşmaya çalışıyordu. Emre, bir an bile tereddüt etmeden operasyonu sürdürdü. Çünkü karşı taraf hâlâ ateş açıyordu ve vereceği tek bir yanlış emir, geride kalan askerlerin de hayatını tehlikeye atabilirdi.

Dakikalar geçmek bilmiyordu.

Nihayet karşı taraf geri çekilmeye başladı.

Yüzbaşı Emre, nefesini toparlamaya çalışarak telsizini kaldırdı.

— Sancak Timi, beni dinleyin! Herkes bulunduğu bölgeyi kontrol etsin. Yaralıları ve kayıp personelimizi arayın. Hiçbir noktayı atlamayın. Anlaşıldı mı?

Telsizden peş peşe cevaplar geldi.

— Anlaşıldı komutanım!

— Emredersiniz komutanım!

Emre, gözlerini patlamanın gerçekleştiği noktaya dikti.

İçinde kötü bir his vardı.

Alparslan, onun için yalnızca timindeki bir teğmen değildi. Birlikte nice operasyona katılmış, nice zorluğun üstesinden gelmişlerdi. Onun nasıl bir asker olduğunu, ne kadar cesur olduğunu biliyordu.

Ama o gece, bütün tecrübelerine rağmen içindeki korkuyu susturamıyordu.

Bir saat boyunca arama yapıldı.

Bir saat boyunca her taşın altına bakıldı, her enkaz kontrol edildi, her ses dikkatle dinlendi.

Fakat Alparslan yoktu.

Ne bir iz vardı ne de ona ulaşabilecekleri bir işaret.

Sonunda Teğmen Demir, Yüzbaşı Emre'nin yanına geldi. Yüzündeki ifade, söyleyeceklerinin ağırlığını taşıyamıyordu.

— Komutanım...

Emre başını çevirdi.

— Söyle, teğmen.

Demir, bir an sustu. Gözlerini yere indirdi.

— Komutanım, cesedi bulamadık.

Emre'nin çenesi kasıldı.

Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sanki duyduğu cümleyi anlamlandırmaya çalışıyordu.

Sonra başını kaldırdı.

— Bekleyen var mı?

— Hayır, komutanım. Bütün bölgeler kontrol edildi.

Emre gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı.

— Tamam. Toplanıyoruz. Üsse dönüyoruz. Ailesine haber verilecek. Memleketine götürülecek.

Demir'in sesi titredi.

— Komutanım... Ama elimizde cenaze yok.

Emre'nin gözleri doldu. Fakat askerlerinin karşısında ağlamasına izin vermedi kendine.

— Biliyorum, teğmen.

Sesi yorgun ve kısıktı.

— Boş bir tabut hazırlanacak. Ailesi en azından onu memleketine uğurlayabilecek.

Ardından saatine baktı.

— On dakika içinde herkes araçlarda olsun. Hemen!

— Emredersiniz, komutanım!

Demir uzaklaştı.

Emre ise birkaç saniye daha olduğu yerde kaldı. Sonra arkasını dönüp patlamanın gerçekleştiği bölgeye son kez baktı.

İçinden tek bir cümle geçti:

Keşke seni de yanımızda götürebilseydik, kardeşim.

Ardından aracına doğru yürüdü.

Askerler birer birer araçlara bindi. Kimsenin yüzünde konuşacak hâl yoktu. Gözleri doluydu ama ağlayamıyorlardı. Çünkü onlar, acılarını çoğu zaman sessizce taşıyan askerlerdi.

Araç hareket etmeden önce Teğmen Kerem Aydın, Yüzbaşı Emre'ye döndü.

— Komutanım...

— Söyle, Kerem.

— Alparslan'ın tabutu ne zaman götürülecek?

Emre önündeki karanlık yola baktı.

— Bu gece askerî uçakla Erzurum'a götürülecek.

Kısa bir sessizliğin ardından devam etti.

— Ailesine haber verin. Bir de... Ela'ya haber verilmesi gerekiyor.

Kerem başını eğdi.

— Emredersiniz, komutanım.

Araçlar hareket etti.

Arkalarında, cevabını alamadıkları sorularla dolu bir gece bırakıyorlardı.

Fakat hiçbiri bilmiyordu ki o gece yalnızca bir asker kaybolmamıştı.

Bir annenin evladı, bir kız kardeşin kahramanı, bir babanın gururu ve bir kadının bütün geleceği o karanlığın içinde kalmıştı.

---

İki Saat Sonra — Askerî Üs

Üsse ulaştıklarında gece çoktan ilerlemişti.

Askerler araçlardan indi. Herkesin yüzünde aynı ifade vardı: yorgunluk, çaresizlik ve kabullenmek istemedikleri bir gerçek.

Teğmen Esra Demirci, gözlerini yere indirerek konuştu.

— Komutanım, ailesine nasıl söyleyeceğiz?

Yüzbaşı Emre cevap vermedi.

Esra devam etti.

— Daha geçen hafta evlenme teklifinden bahsediyordu. Ela'ya güzel bir sürpriz hazırladığını söylüyordu. Şimdi biz...

Sesi kırıldı.

Cümlesini tamamlayamadı.

Emre başını kaldırıp ona baktı.

— Biliyorum, Esra.

Bir an durdu.

— Ama ailesinin bunu bizden duyması gerekiyor. Onlara gerçeği söyleyeceğiz. Elimizden gelen her şeyi yaptığımızı da...

Esra gözlerini sildi.

— Peki, komutanım.

Yüzbaşı Emre, Alparslan'ın ailesinin numarasını aradı.

Telefon birkaç kez çaldı.

Sonunda bir kadın sesi duyuldu.

— Alo?

Emre'nin boğazı düğümlendi.

Karşısındaki ses, oğlunun yolunu gözleyen bir annenin sesiydi. Belki de telefonu açarken yine oğlundan haber alacağını düşünmüştü.

Emre gözlerini kapattı.

— İyi akşamlar. Ben Yüzbaşı Emre Karaca. Alparslan'ın komutanıyım.

Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.

— Komutanım, oğlum iyi mi? Bir şey mi oldu?

Emre konuşmak için kendini zorladı.

— Anneciğim... Alparslan görev sırasında ağır bir saldırıya maruz kaldı.

Kadının nefesi kesildi.

— Ne diyorsunuz siz? Oğluma ne oldu?

Emre'nin gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

— Alparslan, vatan görevini yaparken şehit düştü.

Telefonun diğer ucundan yükselen feryat, Emre'nin yüreğine saplandı.

— HAYIR! BENİM OĞLUM DEĞİL! ALPARSLAN'IM DEĞİL!

Kadının çığlıkları kulaklarında yankılanırken Emre telefonu kulağından uzaklaştıramadı.

Bir anne, evladının ölümünü öğreniyordu.

Ve o an, Emre kendisini ne kadar güçlü tutmaya çalışırsa çalışsın, gözyaşlarına engel olamadı.

Telefon kapandıktan sonra başını öne eğdi.

Ardından Ela'nın numarasını aramak için başka bir asker harekete geçti.

Çünkü bazı haberleri vermek, insanın hayatı boyunca unutamayacağı bir yükü omuzlarına alması demekti.

---

Saat 01.30 — Erzurum

Erzurum'un buz gibi havası sokakları sarmıştı.

Ela, odasında telefonuna bakıyordu.

İki gün önce Alparslan'la konuşmuştu.

Sesini hâlâ hatırlıyordu.

Döndüğümde sana anlatacak çok şeyim var, güzelim.

Gitmeden önce böyle söylemişti.

Ela da gülerek cevap vermişti.

Önce bir dön de gerisini düşünürüz, askerim.

O konuşmanın ardından telefonu kapatırken yüzünde bir gülümseme vardı.

Şimdi ise aynı konuşmayı hatırladıkça göğsünde tarifsiz bir ağırlık hissediyordu.

Telefonu çaldığında hiç düşünmeden açtı.

— Alo?

Karşıdaki ses tanıdıktı.

— Ela Hanım, ben Teğmen Esra Demirci. Alparslan'ın birlikte görev yaptığı askerlerdenim.

Ela doğruldu.

— Evet, buyurun. Alparslan iyi mi? Bir şey mi oldu? Neden kendisi aramıyor?

Karşı tarafta sessizlik oldu.

Ela'nın kalbi hızlandı.

— Alo? Esra Hanım, sesiniz neden çıkmıyor? Alparslan nerede?

Esra gözlerini kapattı.

Bu cümleyi söylemek istemiyordu.

Ama söylemek zorundaydı.

— Ela... Çok üzgünüm.

Ela'nın yüzündeki gülümseme yavaşça silindi.

— Ne oldu?

Esra'nın sesi titredi.

— Alparslan... görev sırasında şehit düştü.

Ela birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.

Sanki duyduğu kelimeler başka bir dile aitti. Sanki karşısındaki kadın, dünyanın en anlamsız cümlesini kurmuştu.

Sonra çok kısık bir sesle konuştu.

— Hayır.

Esra ağlamaya başladı.

Ela başını iki yana salladı.

— Hayır, yanlışınız var. Alparslan bana döneceğini söyledi. İki gün önce konuştuk biz. Bana döneceğini söyledi!

Sesi yükseldi.

— BENİM ASKERİM ÖLMEDİ! DUYUYOR MUSUNUZ BENİ? O BANA SÖZ VERDİ!

Telefon elinden kaydı.

Ela dizlerinin üzerine çöktü.

Gözlerinden yaşlar akıyordu ama ağladığının bile farkında değildi.

Alparslan...

Çocukluğundan beri sevdiği adam.

Birlikte büyüdüğü, geleceğini hayal ettiği, her dönüşünü heyecanla beklediği adam...

Artık geri dönmeyecekti.

Ela ellerini yüzüne kapattı.

O gece Erzurum'un soğuğu pencerelerin ardından içeri sızarken Ela'nın içindeki bütün sıcaklık da sanki onunla birlikte gitmişti.

---

Altı Buçuk Saat Sonra — Alparslan'ın Memleketi

Sabahın ilk ışıkları gökyüzüne yayılırken askerî araçlar memlekete ulaştı.

Beyaz bir tabut hazırlanmıştı.

Tabutun üzerine Türk bayrağı örtülmüştü.

Alparslan'ın ailesi evlerinin önünde bekliyordu.

Annesi Derya Hanım, gözleri yoldayken durmadan aynı cümleyi tekrarlıyordu.

— Benim oğlum gelecek... Benim Alparslan'ım gelecek.

Yanındaki eşi ayakta durmakta güçlük çekiyordu. Gözleri yolun sonundaydı. Sanki birazdan oğlu araçtan inecek, karşılarına geçip her zamanki gibi gülümseyecekti.

Ama araç durduğunda kimse içinden çıkmadı.

Yalnızca bayrağa sarılı bir tabut indirildi.

Derya Hanım önce olduğu yerde kaldı.

Sonra başını iki yana salladı.

— Hayır... Bu benim oğlum değil.

Kimse cevap veremedi.

Kadın tabuta doğru birkaç adım attı.

— Alparslan'ım, kalk oğlum. Bak, annen sana çay demledi. En sevdiğin yemekleri yapacağım. Hadi, eve gidelim.

Dizlerinin bağı çözüldü.

Yakınları onu tutmaya çalıştı ama Derya Hanım'ın feryatları bütün sokağı doldurmuştu.

— OĞLUM! BENİ BIRAKIP NEREYE GİTTİN SEN?

Alparslan'ın babası gözyaşlarını tutamadı. Bir elini tabutun üzerine koydu. Başını eğdi.

Hayatı boyunca oğluna güçlü olmayı öğretmişti.

Ama şimdi kendi ayakları üzerinde durmakta bile zorlanıyordu.

Çünkü insan bazen en büyük acısını yaşarken nasıl ayakta kalacağını bilemiyordu.

O sırada Alparslan'ın kız kardeşi Zeynep, kalabalığın arasından sıyrıldı.

Tabutu gördüğü an yüzü bembeyaz kesildi.

— Abim...

Sesi duyulmayacak kadar kısıktı.

Bir adım attı.

Sonra bir adım daha.

Ve sonunda tabutun yanına ulaştı.

— Abim, kalk.

Ellerini tabutun üzerine koydu.

— Bak, eve geldin. Hadi, kalk da eve gidelim.

Kimse onu susturmaya çalışmadı.

Çünkü Zeynep'in dünyasında abisi yalnızca bir abi değildi.

O, çocukken korktuğunda arkasına saklandığı insandı.

Düştüğünde elinden tutan, ağladığında gözyaşlarını silen, kimseye söyleyemediği sırlarını dinleyen kişiydi.

Zeynep, abisinin tabutuna sarıldı.

— Abim, ne olur kalk. Bir daha saçlarımla dalga geçmeyeceğim. Bana kızma, yeter ki kalk!

Sesi kırıldı.

— Yine kız bana... Yine saçlarımı karıştır. Yine odama gelip beni rahatsız et. Ne olur, abiciğim... Ben sensiz ne yapacağım?

Tabutun başında dizlerinin üzerine çöktü.

— ABİM, EVİMİZE GİDELİM! NE OLUR KALK!

Etrafındaki herkes ağlıyordu.

Ama Zeynep'in gözyaşları dinmiyordu.

Çünkü o, abisinin öldüğünü henüz kabullenemiyordu.

Belki de kalbinin bir köşesinde hâlâ onun birazdan doğrulup kendisine sarılacağına inanıyordu.

---

Yarım Kalan Bir Aşk

Kalabalığın biraz gerisinde Ela duruyordu.

Gözleri yalnızca tabuttaydı.

Çevresindeki sesleri duymuyordu. İnsanların ağlaması, askerlerin konuşması, annelerin feryatları...

Hiçbiri ona ulaşmıyordu.

Çünkü onun dünyası, o tabutun içinde yatıyordu.

Birden dudaklarından tek bir kelime döküldü.

— Alp...

Ardından koşmaya başladı.

Kimseye bakmadı.

Kimseyi duymadı.

Tabutun yanına ulaştığında ellerini üzerine koydu.

— Askerim...

Sesi titredi.

— Hani dönecektin? Bana söz vermiştin.

Başını tabuta yasladı.

— Ben seni bekledim, Alp. Her gün bekledim. Telefonun çaldığında sen sandım. Kapı açıldığında sen geldin sandım.

Gözyaşları yanaklarından süzüldü.

— Beni neden beklemedin?

Bu soru, cevabını asla alamayacağı sorulardan biriydi.

Ela, Alparslan'ın üniformasını, gülüşünü, konuşurken yaptığı küçük hareketleri hatırladı.

Birlikte kurdukları hayaller gözlerinin önünden geçti.

Alparslan'ın ona evlenme teklif edeceği günü planladığını biliyordu.

Henüz ayrıntılarını öğrenememişti.

Belki güzel bir yüzük almıştı.

Belki ona çocukluklarından bahsedeceği uzun bir mektup hazırlamıştı.

Belki de yalnızca karşısına geçip gözlerinin içine bakarak onunla bir ömür geçirmek istediğini söyleyecekti.

Artık bunların hiçbirini öğrenemeyecekti.

Ela, tabuta sarılarak ağladı.

— Seni çok seviyorum, askerim. Duyuyor musun beni? Ben seni hâlâ çok seviyorum.

Yüzbaşı Emre Karaca birkaç adım ötede duruyordu.

Alparslan'ın komutanıydı.

Ama o an, üniformasının içinde acısını saklamaya çalışan bir asker değil, kardeşini kaybetmiş bir adamdı.

Ela'nın feryatlarını duydukça gözlerini kaçırıyordu.

Çünkü ona verebileceği hiçbir cevap yoktu.

Ne bir teselli sözü ne de bir açıklama...

Bazı kayıpların karşısında insanın elinde yalnızca sessizlik kalıyordu.

---

Son Veda

Saatler ilerledi.

Cenaze namazı kılındı. Dualar edildi.

Alparslan'ın arkadaşları tabutun etrafında toplandı.

Birlikte görev yaptıkları, aynı sofraya oturdukları, aynı tehlikelerden geçtikleri arkadaşlarını son yolculuğuna uğurluyorlardı.

Tabutu omuzlarına aldılar.

Her adım ağırdı.

Her adım, bir vedaydı.

Zeynep, abisinin arkasından yürürken annesine tutunuyordu. Babası başını öne eğmişti. Ela ise gözlerini tabuttan ayıramıyordu.

Bir ara askerlerden biri duraksadı.

Tabut omuzlarında taşınırken yüzbaşı Emre'nin gözleri doldu.

İçinden sessizce konuştu.

Hakkını helal et, kardeşim.

Ardından yürümeye devam etti.

Tabut uzaklaştıkça Zeynep'in sesi yeniden yükseldi.

— Abim! Ne olur gitme! Beni burada bırakma!

Derya Hanım'ın feryatları kızının sesine karıştı.

Ela ise artık ağlayacak gücü bile bulamıyordu.

Sadece dudakları kıpırdıyordu.

— Güle güle, askerim...

Bir an durdu.

— Ben seni bekleyecektim oysa.

Alparslan, çocukluğundan beri sevdiği adamdı.

Ela, onun askerî okula gideceğini ve uzun süre ayrı kalacaklarını öğrendiğinde bile sevgisinden vazgeçmemişti.

Yıllar geçmiş, yollar ayrılmış, mesafeler aralarına girmişti.

Ama Ela onu sevmekten hiç vazgeçmemişti.

Şimdi ise hayat, ona en ağır ayrılığı yaşatmıştı.

Alparslan gitmişti.

Ve bu kez dönmeyecekti.

---

Alparslan'ın Odası

Cenazeden sonra evin içi sessizliğe gömüldü.

Saatler önce insan sesleriyle dolu olan evde şimdi yalnızca arada bir yükselen ağlama sesleri duyuluyordu.

Zeynep, kimseyle konuşmadan merdivenleri çıktı.

Abisinin odasının kapısını açtı.

Her şey bıraktığı gibiydi.

Yatağı düzenliydi.

Masasının üzerinde kitapları duruyordu.

Dolabının kapağında çocukken birlikte çekildikleri bir fotoğraf asılıydı.

Zeynep fotoğrafı eline aldı.

Fotoğrafta kendisi küçücüktü. Alparslan ise bir kolunu kardeşinin omzuna atmış, gülümsüyordu.

Zeynep parmağıyla abisinin yüzüne dokundu.

— Beni bırakmayacaktın, hani?

Cevap yoktu.

Yatağın kenarına oturdu. Dolabından abisinin bir tişörtünü çıkardı ve göğsüne bastırdı.

Sonra yatağına uzandı.

Tişörtü kollarının arasına aldı.

Kokusunun hâlâ orada olduğunu hissetmek istiyordu.

Belki kokusu silinmeden önce abisine biraz daha yakın olabilirdi.

Gözlerini kapattı.

Ama her kapattığında tabut gözlerinin önüne geliyordu.

— Abim...

Sesi küçücük bir çocuğun sesi gibi çıkmıştı.

— Ben bu gece senin yatağında yatacağım, olur mu? Sen gelene kadar burada bekleyeceğim.

Bir süre sonra yorgunluktan uyuyakaldı.

Tişört hâlâ kollarının arasındaydı.

---

Kapı yavaşça açıldı.

İçeri Selin girdi.

Zeynep'i yatağın üzerinde görünce adımlarını yavaşlattı. Yanına oturdu.

Zeynep gözlerini açtığında karşısında Selin'i gördü.

Bir süre birbirlerine baktılar.

Sonunda Zeynep konuştu.

— Siz abimin arkadaşı mısınız?

Selin başını salladı.

— Evet, canım.

Zeynep'in gözleri doldu.

— Abim artık yok.

Selin'in boğazı düğümlendi.

Zeynep devam etti.

— Herkes bana güçlü olmam gerektiğini söylüyor. Ama ben güçlü olmak istemiyorum ki. Ben abimi istiyorum.

Selin cevap veremedi.

Zeynep tişörtü göğsüne bastırdı.

— Ben korktuğumda onun odasına gelirdim. O da bana kızardı. Sonra yanıma oturur, saçlarımı karıştırırdı. Şimdi ben korkuyorum ama o yok.

Selin, Zeynep'e sarıldı.

Zeynep başını onun omzuna yasladı.

— Abim eve gelecek mi?

Selin'in gözlerinden yaşlar süzüldü.

— Keşke sana evet diyebilseydim.

Zeynep yeniden ağlamaya başladı.

Selin onu daha sıkı sardı.

O odada uzun süre hiçbir şey söylemediler.

Çünkü bazen acı çeken birine söylenebilecek en doğru şey, yanında kalmaktı.

---

Ela'nın Odası

Ela da kendi odasına çekilmişti.

Yatağının üzerine Alparslan'ın ona verdiği hediyeleri ve birlikte çektirdikleri fotoğrafları dizdi.

Bir fotoğrafı eline aldı.

İkisi de gülümsüyordu.

Alparslan, Ela'nın omzuna kolunu atmıştı. Ela ise başını onun omzuna yaslamıştı.

Fotoğrafa bakarken ağlamaya başladı.

— Keşke o gün biraz daha uzun kalsaydık, Alp.

Fotoğrafı göğsüne bastırdı.

Sonra dolabından Alparslan'ın ona hediye ettiği sweatshirtü çıkardı.

Üzerine geçirmedi.

Sadece kollarının arasına aldı.

Yüzünü kumaşa yaklaştırdı.

Sanki ona sarılıyormuş gibi gözlerini kapattı.

— Seni çok özledim, askerim.

Ela, Alparslan'ı küçük yaşlarından beri seviyordu.

Çocuklukları birlikte geçmişti. Birbirlerini tanımak için uzun cümlelere ihtiyaçları yoktu. Bazen tek bir bakış, bütün konuşmalarının yerini tutardı.

Alparslan askerî okula gideceğini söylediğinde Ela üzülmüştü.

Uzun süre ayrı kalacaklarını biliyordu.

Ama bekleyeceğine söz vermişti.

Alparslan da döneceğine...

Ela sözünü tutmuştu.

Alparslan ise dönmeye fırsat bulamamıştı.

O gece evin içinde ağlama sesleri yükselirken Ela hiçbir şey duymuyordu.

Dünya onun için durmuştu.

Bir süre sonra ayağa kalktı ve odasının terasına çıktı.

Erzurum'un soğuk havası yüzüne çarptı.

Gökyüzünde yıldızlar vardı.

Ela başını kaldırıp uzun süre onlara baktı.

İki ay sonra Alparslan'ın doğum günüydü.

Aslında onun için bir planı vardı.

Çocukluğundan beri biriktirdiği fotoğraflardan küçük bir albüm hazırlayacaktı. İlk sayfaya birlikte çekildikleri en eski fotoğrafı koyacak, son sayfaya ise yıllar sonra yan yana yaşlanmayı hayal ettikleri bir cümle yazacaktı.

Belki de doğum gününde ona bir mektup verecekti.

Ama artık o mektubu kime verecekti?

Ela'nın gözleri doldu.

— Senin için çok güzel bir şey hazırlayacaktım, Alp.

Başını gökyüzüne çevirdi.

— Doğum gününde yanında olacaktım. Yine sana kızacaktım, yine gülecektik. Sen bana askerim diyecektin, ben de sana kızacaktım.

Dudakları titredi.

— Benim hayallerim vardı, Alp.

Bir süre sustu.

— Bizim hayallerimiz vardı.

Sonra terastaki sandalyeye oturdu.

Alparslan'ın sweatshirtünü kollarının arasına aldı.

— Seni çok seviyorum, askerim.

Gözlerini kapattı.

— Beni duyuyorsan, ne olur bir kere daha sesini duyur bana.

Ama gökyüzü sessizdi.

Ela, gece boyunca orada oturdu.

Çünkü odasına dönerse Alparslan'ın yokluğuyla yeniden yüzleşeceğini biliyordu.

Oysa terasta, yıldızların altında, belki ona biraz daha yakın hissedebilirdi kendini.

---

Ertesi Sabah

Güneş yavaşça yükselirken evin içinde yeni bir gün başlamıştı.

Ama o evde kimse için yeni bir gün değildi.

Herkes, bir önceki günün acısıyla uyanıyordu.

Zeynep sabah erkenden kalktı.

Abisinin tişörtünü hâlâ üzerinden çıkarmamıştı.

Yatağından doğruldu ve odanın içinde dolaşmaya başladı.

Masadaki kitaplara dokundu.

Dolabını açtı.

Birlikte çocukken oynadıkları oyuncağı görünce eline aldı.

Sonra yatağın kenarına oturdu.

— Abim bunları görünce bana kızardı, diye fısıldadı.

Gözlerinden yaşlar süzüldü.

— Her şeyi burada bırakıp gittin.

Aşağıdan annesinin sesi duyuldu.

— Zeynep'im, kızım! Hadi aşağıya gel. Sana sevdiğin çöreklerden yaptım. Çay da demledim.

Zeynep cevap vermedi.

Derya Hanım bir süre bekledi.

Sonra yeniden seslendi.

— Kızım, kahvaltı hazır. Hadi, gel de birlikte yiyelim.

Zeynep gözlerini kapattı.

Annesinin sesini duyuyordu.

Ama abisinin sesini duyamıyordu.

Yavaşça ayağa kalktı. Kapıya doğru yürüdü. Tam çıkacakken arkasını dönüp yatağa baktı.

Bir anlığına abisinin orada oturduğunu hayal etti.

Sanki birazdan başını kaldırıp ona gülümseyecekmiş gibi...

Zeynep dudaklarını birbirine bastırdı.

— Keşke burada olsaydın, abim.

Sonra kapıyı kapatıp aşağı indi.

---

Mutfakta Derya Hanım kahvaltı masasını hazırlamıştı.

Zeynep'in sevdiği çörekleri yapmış, çay demlemiş, sıcak gözlemeler hazırlamıştı.

Bütün bunları yaparken gözleri sık sık doluyordu.

Çünkü Alparslan da gözlemeyi çok severdi.

Oğlunun sofrada oturduğu yeri görünce bir an elindeki tabağı tutamadı.

Ama kızının daha fazla üzülmesini istemiyordu.

Kendi acısını içine gömerek masayı tamamladı.

— Zeynep'im, gel kızım. Sıcakken ye.

Zeynep masaya oturdu.

Önündeki tabağa baktı.

— Anne...

Derya Hanım kızına döndü.

— Söyle, yavrum.

Zeynep'in gözleri doldu.

— Abim de bu gözlemeyi çok severdi.

Derya Hanım'ın dudakları titredi.

— Evet, kızım. Çok severdi.

— Hep benim tabağımdan alırdı. Ben kızardım, o da gülerdi.

Derya Hanım artık gözyaşlarını tutamıyordu.

Yine de kızının elini tuttu.

— Hadi, yavrum. Biraz ye.

Zeynep başını iki yana salladı.

— Boğazımdan geçmiyor, anne.

Derya Hanım kızının elini öptü.

— Biliyorum, güzel kızım. Benim de geçmiyor.

İki kadın birbirlerine sarıldılar.

Bir annenin acısı ile bir kız kardeşin acısı aynı sofrada buluşmuştu.

Ama o sofrada eksik olan kişi, her zamankinden daha çok hissediliyordu.

---

Kahvaltıdan sonra Zeynep yeniden yukarı çıktı.

Abisinin odasına girdi.

Kapıyı kapattı ve yatağın üzerine oturdu.

Elindeki tişörtü yüzüne yaklaştırdı.

— Abim, herkes bana zamanla alışacağımı söylüyor.

Gözlerinden yaşlar süzüldü.

— Ama ben alışmak istemiyorum. Senin olmadığın bir hayata alışmak istemiyorum ki.

Yatağa uzandı.

Başını abisinin yastığına koydu.

— Ben seni bekleyeceğim, abim.

Sesi gittikçe kısıldı.

— Belki bir gün rüyama gelirsin. Bana sarılırsın. Ben de sana ne kadar özlediğimi anlatırım.

Gözlerini kapattı.

— Ama bu sefer gitme olur mu?

Odada yine sessizlik vardı.

Zeynep, abisinin yokluğunu ilk kez bu kadar derinden hissediyordu.

Artık kapı açılmayacaktı.

Artık koridordan onun ayak sesleri gelmeyecekti.

Artık kimse saçlarını karıştırıp ona takılmayacaktı.

Ve Zeynep, bütün bunları kabullenmek için henüz çok gençti.

O gün abisinin odasında uzun süre kaldı.

Çünkü dışarıda hayat devam ediyordu.

Ama Zeynep'in hayatının bir parçası, o beyaz tabutla birlikte toprağa verilmişti.

Ve o, henüz bununla nasıl yaşayacağını bilmiyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

4okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.