5. bölüm / 9
Bir Tabut, Bin GözyaşıSon veda
Bölümler 9Şu an: Son veda
BÖLÜM 1 — SON VEDA
14 Aralık 2023, Perşembe — Ankara
Uçak Ankara’ya indiğinde saat 16.20’yi gösteriyordu.
Zeynep, camdan dışarı baktı. Erzurum’un soğuk sokaklarından, annesinin mutfağından, babasının sessizliğinden ve her köşesinde abisinin bir anısını taşıyan o evden kilometrelerce uzağa gelmişti.
Artık Ankara’daydı.
Elini çantasına uzattı. İçindeki telefona dokundu, sonra fermuarı biraz daha açıp abisinin sweatshirt’ünü yokladı. Onu yanına almıştı. Sanki o kumaşa dokunduğunda Alparslan da yanında olacakmış gibi…
“Geldim abi,” diye fısıldadı kendi kendine. “Hani hep büyüyünce Ankara’ya gideceğim derdim ya… Geldim işte. Keşke sen de burada olsaydın.”
Gözleri doldu ama ağlamadı.
Çünkü ağlarsa, kendini bir daha toparlayamayacağından korkuyordu.
Havalimanından öğrenci evine gitmek için bir araç buldu. Yol boyunca Ankara’nın kalabalık caddelerini izledi. Herkes bir yerlere yetişiyor, insanlar gülüyor, arabalar birbirine karışıyor, hayat bütün hızıyla devam ediyordu.
Oysa Zeynep’in hayatı üç ay önce durmuştu.
Abisinin gittiği gün durmuş, eve gönderilen o tabutla birlikte sanki bütün neşesini de toprağa gömmüştü.
Araç durduğunda şoför bagajı açtı.
“Burası mı kızım?”
Zeynep başını kaldırıp binaya baktı.
“Evet, burası. Teşekkür ederim.”
Valizini aldı ve apartmana girdi. Merdivenleri çıkarken annesinin sabah söyledikleri aklına geldi.
“Kızım, kendine dikkat et. Yemek yemeyi unutma. Her gün dışarıdan bir şeyler söyleyip paranı bitirme. Evde yemek yapmayı biliyorsun, ama bilmediğin bir şey olursa beni ara.”
Derya Hanım bunları söylerken mutfak masasının üzerinde bir alışveriş listesi hazırlamıştı.
Zeynep o listeyi hâlâ çantasının küçük gözünde taşıyordu.
Kapıyı açtı.
Öğrenci evi sessizdi. Salonda küçük bir koltuk, bir masa ve pencerenin önünde duran birkaç sandalye vardı. Odasına geçtiğinde valizini yatağın yanına bıraktı.
Burası artık onun odasıydı.
Kendi evi değildi belki ama bundan sonra geceleri başını yastığa koyacağı, ders çalışacağı, bazen güleceği, bazen de kimse görmeden ağlayacağı yer burası olacaktı.
Valizini açtı. Kıyafetlerini dolaba yerleştirdi. Kitaplarını masanın üzerine koydu. Ardından abisinin sweatshirt’ünü çıkardı.
Bir süre elinde tuttu.
Sonra yatağının üzerine, yastığının yanına bıraktı.
“Sen de benimle geldin abi,” dedi sessizce.
Odanın duvarları cevap vermedi.
Zeynep derin bir nefes aldı. Annesinin hazırladığı listeyi çantasından çıkardı.
Alışveriş listesi:
- Ekmek
- Yumurta
- Süt
- Peynir
- Zeytin
- Makarna
- Pirinç
- Mercimek
- Patates
- Soğan
- Domates
- Salatalık
- Yoğurt
- Çay
- Şeker
- Yağ
- Tuz
- Bulaşık deterjanı
- Çamaşır deterjanı
- Tuvalet kâğıdı
Listenin en altına annesi küçük bir not yazmıştı:
“Kızım, bir şeyin eksik olursa beni ara. Paran yetmezse de söylemekten çekinme. Sen yeter ki kendine iyi bak.”
Zeynep notu okuduğunda dudaklarında küçük, buruk bir gülümseme belirdi.
“Anne ya…”
Telefonunu çıkarıp annesini aramayı düşündü. Sonra vazgeçti. Annesinin sesini duysa, belki de kendini tutamayacaktı.
Montunu giydi, çantasını aldı ve öğrenci evinden çıktı.
---
Market, evden birkaç sokak ilerideydi.
Zeynep kapıdan içeri girerken annesinin söylediklerini hatırlamaya çalıştı.
“Önce temel ihtiyaçlar,” diye mırıldandı. “Sonra yemeklik şeyler…”
Elindeki listeye bakarak reyonlar arasında ilerledi.
Ekmeği aldı. Sütü, yumurtayı ve peyniri sepete koydu. Ardından makarna, pirinç, mercimek, yağ ve diğer ihtiyaçları seçti.
Annesi ona yemek yapmayı öğretmişti. Hatta Erzurum’dan ayrılmadan önce birlikte mutfağa girmişlerdi.
Derya Hanım bir yandan yemek yaparken bir yandan da anlatmıştı:
“Bak kızım, makarna yaparken suyunu fazla koyma. Pilavın altını da çok açma. Bir de kahvaltı yapmadan evden çıkmak yok. Üniversite okuyacağım diye kendini ihmal etmek yok.”
Zeynep o gün gülerek cevap vermişti:
“Anne, ben çocuk muyum?”
Annesi de gülümsemişti.
“Benim gözümde hâlâ çocuksun.”
Şimdi o sözleri hatırlayınca Zeynep’in boğazı düğümlendi.
Keşke annesinin yanında olsaydı.
Keşke eve dönseydi de annesinin yaptığı yemeğin kokusunu duysaydı.
Keşke babası akşam salonda otururken Alparslan kapıdan girseydi de her zamanki gibi, “Zeyno, ne yaptın bakalım?” diye seslenseydi.
Ama bazı kapılar, insan ne kadar beklerse beklesin açılmıyordu.
Zeynep gözlerini kırpıştırdı ve önüne döndü.
“Güçlü olmalıyım,” diye geçirdi içinden. “Abim benim okumamı isterdi.”
Alışverişini tamamlayıp kasaya gitti. Poşetleri taşımakta zorlandı ama kimseye yardım istemek için seslenmedi. Dışarı çıktığında Ankara’nın soğuğu yüzüne çarptı.
Poşetleri iki eline paylaştırdı ve yavaşça eve doğru yürüdü.
O akşam ilk kez kendi evine benzeyen bir yerde, tek başına yemek hazırlayacaktı.
Belki makarnanın suyunu fazla koyacaktı.
Belki annesini arayıp pilavın altını nasıl kısacağını soracaktı.
Belki de yemek yaparken bir anda abisini hatırlayıp elindeki kaşığı bırakacaktı.
Ama yine de yapacaktı.
Çünkü hayat, insanın canı yanarken bile devam etmesini istiyordu.
---
Eve döndüğünde poşetleri mutfağın tezgâhına bıraktı. Aldıklarını dolaplara yerleştirdi. Sonra annesinin notunu buzdolabının üzerine, görebileceği bir yere astı.
Telefonunu çıkardı.
Annesinden bir mesaj vardı.
Derya: “Kızım, eve vardın mı? Bir şey yedin mi? Üşümedin değil mi?”
Zeynep mesajı okudu. Parmakları ekranın üzerinde bir süre bekledi.
Zeynep: “Vardım anne. Alışverişimi de yaptım. Her şey tamam, merak etme.”
Mesajı gönderdi.
Ardından bir fotoğraf çekti; mutfak tezgâhını, aldığı yiyecekleri ve buzdolabına astığı listeyi…
Annesine gönderdi.
Zeynep: “Bak, dediklerinin hepsini aldım.”
Telefonun diğer ucunda Derya Hanım’ın yüzünde bir gülümseme belirdi. Fakat kızının artık yanında olmadığını hatırlayınca gözleri doldu.
Derya: “Aferin benim kızıma. Seni çok seviyorum.”
Zeynep cevap yazdı:
Zeynep: “Ben de seni çok seviyorum anne.”
Sonra telefonu masaya bıraktı.
Mutfakta tek başınaydı.
Salonda tek başınaydı.
Odasında da tek başına olacaktı.
Ama odasına gitmeden önce bir kez daha abisinin sweatshirt’ünü eline aldı. Kumaşı yüzüne yaklaştırdı ve gözlerini kapattı.
“Ben gidiyorum diye bana kızma abi,” diye fısıldadı. “Seni unutacağım sanma. Ben sadece… biraz yaşamaya çalışıyorum.”
Gözlerinden iki damla yaş süzüldü.
“Sen de bir yerlerde yaşıyorsan eğer… beni duyuyorsan… lütfen bir gün dön.”
Odanın sessizliği içinde bu sözler kayboldu.
Zeynep sweatshirt’ü göğsüne bastırdı, sonra yatağına oturdu.
Ankara’da yeni bir hayat başlıyordu.
Üniversitesi, yeni arkadaşları, dersleri, sınavları ve kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmesi gereken uzun günleri vardı.
Fakat Erzurum’da bıraktığı evin bir odasında, annesinin her akşam gözlerini kapatırken düşündüğü bir oğlu; babasının kimseye belli etmeden özlediği bir evladı; Ela’nın kalbinde hâlâ yerini koruyan bir sevgili vardı.
Herkes Alparslan Arslan’ın öldüğüne inanıyordu.
Gönderilen tabut toprağa verilmişti.
Ardından gözyaşları dökülmüş, dualar edilmiş, vedalar söylenmişti.
Ama kimse tabutun neden boş olduğunu bilmiyordu.
Ve kimse, Zeynep’in o gece Ankara’da abisinin sweatshirt’üne sarılarak uykuya dalarken, çok uzakta bir yerde Alparslan’ın hâlâ hayata tutunmaya çalıştığından haberdar değildi.
Bir tabut gönderilmişti.
Bin gözyaşı dökülmüştü.
Ama Alparslan’ın hikâyesi henüz bitmemişti.
Bölüm etkileşimi
