11. bölüm · BİR ÖMRÜN GİZLİ YARASI 🥀

9.BÖLÜM 🥀

BYZ ÖZDR

(2016)

Neva yatağından ilk kez doğruldu.
Gözlerini bomboş odaya gezdirdi.
Kimse yoktu .Çünkü o… kimseyi yanında istemiyordu.

O evde defalarca şiddet görmüştü.
Hem fiziksel… hem ruhsal.
Ve şimdi…

yaşadığı her şeyden utanıyordu.
Birazdan gelecek psikiyatristten haberi vardı.
Ama yokmuş gibi davranmak… daha kolaydı.

Kapı hafifçe tıklandı. Ardından yavaşça açıldı.
İçeri orta boylarda, hoş bir kadın girdi.

Orta yaşlardaydı. Yüzünde küçük, sakin bir tebessüm vardı. “Seninle biraz konuşabilir miyiz?” diye sordu.

Sesindeki o naif ton… Neva’nın başını hafifçe sallamasına yetti.

Kadın, yan taraftaki koltuğu çekip Neva’nın karşısına oturdu. “Ben Filiz,” dedi. Kısa bir duraksamadan sonra devam etti: “Senin kim olduğunu biliyorum… ama yine de adını senden duymak isterim.”

“Neva,” dedi fısıltıyla.

“Tanıştığıma memnun oldum, Neva,” dedi Filiz Hanım. Ne yaptığını bilen bir sakinlikle devam etti: "Daha iyi tanışmak için sana birkaç soru sorabilir miyim?”

Neva ilk başta cevap vermedi. Filiz Hanım yumuşakça ekledi: "Sadece kafa sallasan da yeter.”

Neva hafifçe başını salladı. Filiz Hanım tebessümünü bozmadan konuşmaya devam etti: “On dokuz yaşındasın… liseyi yeni bitirmişsin.”

Neva şaşkınlıkla ona döndü. Çünkü beklediği şey… o evde yaşadıklarıydı. Ama bu değildi.
“Evet,” dedi.

“Peki ne okumak istiyorsun?” diye sordu Filiz Hanım.

Neva bu soruyu sevmişti. Hiç düşünmeden cevap verdi: "Tıp okumak istiyorum.”

Bu, kurduğu en uzun cümleydi.
“Hangi dalı seçmeyi düşündün?” diye sordu Filiz Hanım.

“Hayır…” dedi Neva. Sesi biraz kısıktı.

“Üzülme,” dedi Filiz Hanım. “Bir meslek seçmek istemen ve ne olursa olsun okumaya devam etmeyi düşünmen bile… senin ne kadar güçlü biri olduğunu gösterir.”

“Ben güçlü falan değilim,” dedi Neva.

“Bence sen sadece alçakgönüllülük yapıyorsun,” dedi Filiz Hanım.

Gözleri, bir gözlemci gibi Neva’nın üzerinde dolaşıyordu. Neva bir anda huzursuzlandı.

“Emin…” dedi. Sertçe yutkundu.

Filiz Hanım bekledi. Devam etmesi için ona alan bıraktı. “Arkadaşın mı?” diye sordu yumuşakça.

Neva gülümsedi. “Sevdiğim,” dedi. Başını eğdi.
Devam etmek zorundaymış gibi… “Onu ben öldürdüm.”

Filiz Hanım’ın kaşları hafifçe çatıldı. Ama sözünü kesmedi. "Taş köprüde… direksiyonu ben çevirdim,” dedi Neva. “Ve o öldü.”

Ellerini saçlarına götürdü. “Ben yaşadım… o öldü.”

Bir anda saçlarını çekmeye başladı. Kolundaki serum zorlandıkça yerinden çıktı. Ama o durmadı.

“O öldü… ben yaşadım… ben yaşadım…” diye sayıklıyordu.

Filiz Hanım hızla ayağa kalktı. Onun ellerine uzandı. Bu hâlde birine yardım etmek zordu.
Ama o… böyle çok insan görmüştü.

Ellerini yavaşça açmaya çalıştı ." Neva’cım…” diye fısıldadı. Desi yumuşacıktı. "Ellerini açar mısın lütfen?”

Bir yandan da ellerini hafifçe okşuyordu.
“Sen kimseyi öldürmedin,” dedi.

Neva’nın dikkati bir anlığına ona kaydı. Filiz Hanım o anı kaçırmadı: “Emin hayatta.”

Neva’nın elleri gevşedi. Filiz Hanım devam etti:
“O gün yaralandı… ama hastanede ameliyat oldu.”

“Ve uyandı, Neva.” "
"Şu an… dışarıda seni bekliyor.”

Neva’nın elleri tamamen açıldı. Filiz Hanım, onun ellerini kendi ellerinin arasına aldı.

“Şimdi seni sakinleştirmek için ağır bir ilaç vermeyeceğim,” dedi. "Ama günlük kullanman için birkaç ilaç yazacağım.”

“Bunlar sadece zihnini biraz sakinleştirecek…
ve bir sonraki konuşmamız için seni hazırlayacak. Tamam mı?”

Neva yorgun düşmüştü. Saç dipleri sızlıyordu.
Yavaşça başını salladı.

“Şimdi bir hemşire çağırayım,” dedi Filiz Hanım.
“Serumunu düzeltsin.”

Bir an durdu. “Ben de annenle ve babanla konuşayım.”

Neva’nın gözlerinde tereddüt belirdi. Filiz Hanım bunu fark etti. “Sadece benimle konuşmayı kabul ettiğini… ve ilaçları konuşacağım, tamam mı?”

Neva tekrar başını salladı. Filiz Hanım hemşire butonuna bastı. Neva’yı yavaşça yatağa yatırdı.
İçeri giren hemşireye kısa bir bilgi verdi.
Sonra odadan çıktı.

Koridorda Feride Hanım ve Kamuran Bey ayakta bekliyordu. Biraz ileride ise Emin vardı.
Filiz Hanım konuşmaya başladı: “Lütfen sakin olun. Kızınız iyi olacak.”

“Zihni çok karışık… ama tedaviyi kabul ediyor.”

Feride Hanım hemen atıldı: “Kızım ne kadar burada kalacak?”

Filiz Hanım sakinlikle cevap verdi: “Fiziksel olarak da ruhsal olarak da yorgun. Ama eve götürmenizde bir sakınca yok.”

“Sadece ilaçlarını düzenli kullandığından emin olun.”

Kamuran Bey sordu: “Ne kadar sürede iyi olur?”

Filiz Hanım hafifçe gülümsedi: "Buna o karar verecek.” dedi. “İyileşmek isterse… şimdi bile başlayabilir.”

Kısa bir duraksamadan sonra ekledi: "Ve kızınız… iyi olmak istiyor.”

Feride Hanım’ın gözleri doldu. “Teşekkür ederim…” dedi.

“Ne demek,” dedi Filiz Hanım. "Sadece ona her zamanki gibi davranın. Onu farklı hissettirmeyin.”

Konuşmayı bitirip ilerlerken Emin’i fark etti.
“Sizinle biraz konuşabilir miyiz?” diye sordu.

Emin hemen yanına geldi. Birlikte yürümeye başladılar. Filiz Hanım doğrudan sordu: “Neva ile kaza günü ne oldu?”

Emin derin bir nefes aldı. "Fahri ve Melek’i görmeye gidiyorduk,” dedi. “O beni aradı… ama ben şakalaştım.”

“Sonra kendi arabasıyla geldi. Köprüde onu arabama aldım.” Bir an durdu. "Sonra… önümüzü birkaç kişi kesti. Direksiyonu kırdım… ve araç köprüye çarptı.”

Filiz Hanım’ın kaşları hafifçe çatıldı.nArtık aklında tek bir soru vardı: Neva…
o evde neler yaşamıştı?

...

Kapı yavaşça kapandı. Psikiyatrist Filiz Hanım’ın ve hemşirenin ardından oda yine sessizliğe gömüldü.

Neva yalnız kalmıştı. Filiz Hanım’ın soracağını düşünüp korktuğu şeyler bir anda üzerine çöktü.

Gözlerini kapattı. Ama bu bir dinlenme değildi.
Bu… düşüş gibiydi.

Zihni onu istemediği bir yere sürükledi. Yavuz’un babasının ölüm yıl dönümüydü ve o, sarhoşluğun verdiği sinirle Neva’nın odasına girdi.

Yatakta kıvrılmış şekilde yatan Neva bir ileri bir geri sallanıyordu. "Kalk lan,” diyerek ilerleyip Neva’nın saçlarına sarıldı elleri.

Neva hissettiği acıyla Yavuz’un karnına tekme attı. Ama nafileydi, bu Yavuz’u hiç etkilememişti.

“Senin ailen yüzünden öldü lan babam,” diyerek yere fırlattı. Neva içinde gram korku hissetmedi.

Eli beline gidip çıkardığı silahı Neva’ya doğrulttu Yavuz ama Neva milim kıpırdamadı.

“Öldür Yavuz, seninle burada durmaktansa ölüp kurtulurum,” dedi.

Yavuz daha da sinirlendi. Bu sözler değildi beklediği; yalvarsın istiyordu.

Ama Neva yalvarmak şöyle dursun milim kıpırdamıyordu. Yavuz silahı ateşlediğinde bile kıpırdamadı.

Kurşun solundan geçip kapıya çarptığında bile kıpırdamadı; sadece Yavuz’a bakmaya devam etti.

Bu karanlık içine çekerken, o sadece korkuyla irkildi.

Neva’nın gözleri bir anda açıldı. Nefesi düzensizdi. Sanki o an hâlâ bitmemişti. Sanki hâlâ o odadaydı.

Ellerini çarşafa sıkıca bastırdı. "Geçti…” demek istedi. Ama geçmemişti. Çünkü his hâlâ içindeydi.

O çaresizlik… o donup kalma hâli… Hepsi onunla birlikte gelmişti. Tam o sırada kapı açıldı.

Neva irkildi. Ama bu kez gelen korku değildi.
Tanıdı o kokuyu. Babası.

Hızla gözlerini kapattı. Babası içeri girdi. Sessizce yanına yaklaştı. Hafif bir hareketlilikten sonra bir elini Neva’nın elinde, diğerini saçlarında hissetti.

Kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu dokunuş onun için en değerlisinden gelen bir sıcaklıktı.
En çok babasına ihtiyacı vardı. Onun sıcaklığına, sarılmasına ihtiyaç duyuyordu.

“Güzel kızım,” dedi saçlarını severken. “Allah seni bana bir kez daha bağışladı.”

Sesindeki o mahzunluk, Neva için kırılma noktası gibiydi. Gözlerinden yaşlar yanaklarına süzülürken aslında babasının onun uyumadığının farkında olduğunu biliyordu.

“Sen gönül şenliğimsin kızım, ne olursa olsun yanımda ol yeter,” dedi. Saçlarına dudaklarını değdirdi. O an Neva babasının ağladığını anladı.

Neva artık daha fazla dayanamadı. Gözlerini kapalı tutmaya çalışsa da hıçkırığı boğazında düğümlendi. Parmakları babasının eline usulca karşılık verdi. Bu küçük hareket, her şeyi ele verdi.

Babası duraksadı. Elinin titrediği hissediliyordu. “Uyumuyorsun…” dedi kısık bir sesle. Neva gözlerini yavaşça açtı. Görüşü bulanıktı; sadece babasının yüzündeki o derin yorgunluğu, o çaresizliği seçebiliyordu.

Dudakları titredi ama kelimeler çıkmadı.
Babası eğildi, alnını Neva’nın alnına yasladı.
“Ben buradayım kızım… hep buradayım.”

Bu cümle, Neva’nın içinde tuttuğu ne varsa kırıp döktü. Gözyaşları artık sessiz değildi. Omuzları sarsılarak ağlamaya başladı.

“Baba…” diye fısıldadı, sesi neredeyse yok gibiydi. “Ben… ben çok kötü hissediyorum…”

Babası hemen elini daha sıkı tuttu. “Biliyorum,” dedi, sesi çatlayarak. “Ama sen yalnız değilsin. Ne yaşadıysan… ne hissediyorsan… hepsini birlikte taşıyacağız.”

Neva başını hafifçe iki yana salladı.
“Utanç… içimden çıkmıyor. Sanki… sanki ben kirlenmişim gibi…”

Babası bir an sustu. Ama geri çekilmedi.
İki eliyle Neva’nın yüzünü nazikçe kavradı, gözlerinin içine baktı. "Bana bak,” dedi kararlı ama yumuşak bir sesle.

“Sen benim kızımsın. Benim tertemiz, güzel kızımsın. Senin içinde kir diye bir şey yok. Bunu sana kim hissettirdiyse… yanlış.”

Neva’nın gözlerinden yaşlar yeniden aktı ama bu sefer içinde küçük bir şey değişmişti. Az önceki karanlık… Biraz geri çekilmişti.

“İnanamıyorum…” diye fısıldadı.

“İnanmak zorunda değilsin şimdi,” dedi babası. “Sadece benim inandığımı bil yeter. Sen iyileşeceksin. Yavaş yavaş… ama olacaksın.”

Neva gözlerini kapattı.
Bu kez karanlık geldiğinde…
Artık tamamen yalnız değildi.

...

Kapı bu kez daha yavaş açıldı. Neva başını çevirmedi. Ama gelenin kim olduğunu tahmin edebiliyordu.

Ayak sesleri farklıydı. Daha temkinli… daha kırılgan. Feride Hanım’dı. Elinde bir tepsi vardı.
Odaya girerken gözleri önce kızına takıldı. Bir an durdu. Sanki nefes almayı unutmuş gibi…
Sonra kendini toparladı.

Sessizce yaklaşıp tepsiyi komodinin üzerine bıraktı. Odanın içine hafif bir yemek kokusu yayıldı. Tanıdık bir koku.

Çok tanıdık… Neva’nın kirpikleri titredi. Geride Hanım yavaşça konuştu. "Sevdiğin yemekten yaptım…”

Sesi çok kısıktı. Sanki biraz daha yükselse kırılacaktı. Neva cevap vermedi. Sma o kokuyu tanımıştı.

Çocukluğunda en çok istediği yemekti bu.
Her şeyin daha basit olduğu zamanlardan kalan bir parça gibi…

Feride Hanım sandalyeyi çekip yatağın yanına oturdu. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi. Bir süre ne yapacağını bilemedi. Sonra yavaşça tabağı eline aldı.

“Biraz yesen…” dedi. Bu bir rica değildi sadece. İçinde çaresizlik de vardı. Neva başını hafifçe yana çevirdi.

Gözleri annesine kaydı. Feride Hanım’ın yüzünde zor tutulan gözyaşları vardı.

O an… Neva’nın içinde bir şey sızladı.
Yavaşça doğruldu. Feride Hanım hemen destek olmak istedi ama durdu. Kendini geri çekti.

Neva kendi başına oturdu. Bu küçük şey bile bir mücadeleydi. Feride Hanım kaşığı uzattı.
“Azıcık…” diye fısıldadı.

Neva kaşığa baktı. Sonra annesine.
Ve yavaşça aldı. İlk lokmayı ağzına götürdüğünde eli titriyordu.

Yemeğin tadı… Eskisi gibiydi. Ama hiçbir şey eskisi gibi değildi. Lokmayı yuttu.

Boğazı düğümlendi. İkinci lokmayı aldı. Bu kez gözleri doldu. Üçüncü lokmada…

Yaşlar sessizce akmaya başladı. Ama durmadı. Yemeye devam etti.

Her lokma sanki içindeki bir şeyi parçalıyordu.
Ama yine de devam etti. Feride Hanım onu izliyordu. Hiçbir şey söylemeden…

Sadece bakarak. Kızının ağlayarak yemek yemesine dayanmak zordu. Ama onu durdurmadı.

Çünkü bu… bir çöküş değildi. Bu, tutunmaya çalışmaktı. Bir noktada Neva’nın eli durdu.

Kaşık havada kaldı. Hıçkırığı bu kez saklanamadı. Feride Hanım daha fazla dayanamadı. Yavaşça elini Neva’nın omzuna koydu.

Neva bir an dondu. Sonra… Başını annesinin omzuna bıraktı.

Kaşık elinden düştü. Ağlaması artık sessiz değildi. Feride Hanım hemen ona sarıldı.
Sıkıca. Sanki bırakırsa kaybedecekmiş gibi.

“Ben buradayım…” dedi titreyen bir sesle.
Neva bir şey söylemedi. Ama ilk kez…

Annesine karşı kendini geri çekmedi. Ve Feride Hanım, kızının saçlarını okşarken sessizce ağladı.

Odanın içinde iki farklı acı vardı. Ama o an…
Aynı kalpte birleşmişti.

..

Neva uyumuştu. Ya da en azından… gözleri kapalıydı. Feride Hanım hâlâ yatağın kenarında oturuyordu.

Elinde az önce düşen kaşığı tutuyordu farkında olmadan. Bakışları kızının yüzünde sabitlenmişti.

Sanki gözlerini çekerse… bir şey olacakmış gibi.Odanın içi sessizdi.

Ama Feride Hanım’ın içinde kopan şeyler o sessizliğe sığmıyordu. Yavaşça ayağa kalktı.
Tepsiyi toplamak için uzandı… ama eli havada kaldı.

Yapamadı. Parmakları titremeye başladı. Bir adım geri çekildi. Sonra bir tane daha. Sırtı duvara değdiğinde durdu.

İşte o an… Kendini tutamadı. Ellerini ağzına kapattı ama sesi yine de çıktı. Kırılmış bir hıçkırık.

Gözyaşları bir anda boşaldı.
“Ben… neyi kaçırdım…” diye fısıldadı. Sesi neredeyse yok gibiydi. “Ne zaman… bu kadar uzaklaştı benden…”

Dizleri onu taşımadı. Yavaşça yere çöktü.
Ağlaması büyüdü. Ama bastırmaya çalışıyordu.

Kızı duymasın diye. Geç kalmış bir annenin çaresizliği vardı üzerinde. Saçlarını tutup başını öne eğdi. "Ben koruyamadım…”

Bu cümle dudaklarından döküldüğü an… Kapı aralandı. Kamuran içeri girdiğinde önce Neva’ya baktı.

Sonra…
Feride Hanım’ı gördü. Olduğu yerde kaldı.
Eşini böyle görmek… Hazır olduğu bir şey değildi. Yavaşça kapıyı kapattı.

Sessizce yanına yaklaştı. Feride Hanım onu fark etmedi bile. Kendi içinde yıkılıyordu.
“Ben annesiyim…” dedi titreyen bir sesle. “Ama hiçbir şey yapamadım…”

Kamuran dizlerinin üzerine çöktü. Bir an ne diyeceğini bilemedi. Sonra… Hiç konuşmadan elini Feride Hanım’ın omzuna koydu.

Feride Hanım irkildi.Başını kaldırdı. Göz göze geldiler. O an… İkisi de aynı şeyi gördü.

Aynı suçluluğu.
Aynı acıyı.

Feride Hanım başını iki yana salladı. "Ben fark edemedim…” Sesi parçalanıyordu. Kamuran yavaşça başını eğdi.

“Ben de…” dedi. Bu iki kelime… Her şeyi anlattı. Feride Hanım daha fazla tutamadı kendini. Öne doğru eğilip eşine sarıldı.

Sıkıca. Sanki dağılmamak için tutunuyordu.
Babası da ona sarıldı.

Güçlü durmaya çalışan adam… İlk kez tamamen çöktü. Elini eşinin yüzüne götürdü.
“Artık yalnız değil,” dedi kısık ama kararlı bir sesle.

Feride Hanım gözlerini kapattı. Gözyaşları durmadı. "Ama biz… çok geç kaldık…”

Kamuran başını hafifçe salladı. "Hayır,” dedi.
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Neva’ya baktı.
“Geç değil… çünkü hâlâ buradayız.”

Feride Hanım da baktı kızına.
Yatağın içinde küçülmüş hâline…
Ve ilk kez…
Sadece acı değil…
Kırık bir umut da hissetti.

...

Kapı bu kez sertçe açıldı. Odanın sessizliği bir anda bölündü. Neva başını hafifçe çevirdi.

Gelen kişiyi anlaması uzun sürmedi. Melek. Gözleri doluydu. Ama o, ağlamıyordu. Henüz değil.

Hızlı adımlarla içeri girdi. Neva’yı o hâlde görünce bir an durdu. Bakakaldı. Sonra yüzü sertleşti.

“Sen ne yaptığını sanıyorsun?” dedi bir anda.
Sesi titriyordu ama içinde öfke vardı. Neva cevap vermedi.

Sadece baktı. Melek bir adım daha yaklaştı.
“Hiç mi düşünmedin bizi?” Sesi yükseldi bu kez. "Hiç mi aklına gelmedi ben ne yaparım diye?!”

Gözlerinden yaşlar dökülmeye başlamıştı artık.
Ama hâlâ kızgındı. "Ben… ben seni o hâlde görseydim…” Cümlesi yarım kaldı. Yutkundu.
Devam edemedi.

Neva’nın gözleri doldu. Ama yine de sessizdi.
Melek başını iki yana salladı. “Delirdim ben… gerçekten delirdim…” diye fısıldadı.

Bir an sustu. Sonra sesi tamamen kırıldı: “Ya sana bir şey olsaydı…” İşte o an… Öfke bitti.
Yerine sadece korku kaldı.

Melek hızla Neva’nın yanına geldi. Hiç düşünmeden sarıldı ona. Sıkıca. Neredeyse canını acıtacak kadar.

Ve sonunda…Ağlamaya başladı. Gerçekten.
Saklamadan.

“Bir daha böyle bir şey yapma…” dedi. hıçkırıkların arasında. “Ne olur… yapma…”

Neva ilk başta dondu. Bu kadar ani bir sevgi…
Bu kadar yoğun bir bağ…Hazır değildi.

Ama geri çekilmedi. Yavaşça ellerini kaldırdı.
Melek’e sarıldı. Zayıf ama gerçek bir karşılıktı bu.

“Ben…” dedi Neva kısık bir sesle. Devam edemedi.

Melek hemen başını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızıydı. “Konuşma,” dedi. “Hiçbir şey deme.”

Tekrar sarıldı. "Ben buradayım… tamam mı?”
Neva gözlerini kapattı. Melek’in omzuna başını yasladı.

Bu sarılma… Farklıydı. Babası gibi güvenli…
Annesi gibi sıcak… Ama başka bir şey daha vardı.

Onu bırakmayacak biri vardı. Gerçekten bırakmayacak. Melek saçlarını okşadı.

“Sen bensiz bir şey yapamazsın zaten,” dedi ağlayarak gülmeye çalışırken.

Neva’nın dudakları hafifçe titredi. Çok küçük… neredeyse görünmeyen bir şey oldu.

Ama oldu. Bir tebessüm.
Ve belki de…
Uzun zamandır ilk kez…
Birine tutunmak ona bu kadar zor gelmedi.

...

Hastane koridoru sessizdi. Gece iyice çökmüştü. Işıklar parlaktı ama ortamın içindeki yorgunluğu saklayamıyordu.

Melek kapının önünde durmuştu. İçeri girmiyordu.Çıkamıyordu da.

Kollarını kendine sarmış, boşluğa bakıyordu.
Gözleri hâlâ doluydu. Ağlamaktan yorulmuştu ama içi hâlâ yanıyordu.

Arkasından gelen ayak seslerini fark etmedi.
“Üşüyeceksin.” Fahri’nin sesi. Sakin… tanıdık…

Melek gözlerini kapattı bir an. Sonra yavaşça arkasını döndü. Fahri elinde ince bir hırkayla duruyordu.

Hiçbir şey sormadı. Hiç “iyi misin” demedi.
Sadece yaklaşıp hırkayı omuzlarına bıraktı.

Melek ona baktı. Ve o an… Güçlü durmaya çalıştığı her şey çöktü. “Ben… çok korktum,” dedi.

Sesi küçüktü. Fahri başını hafifçe eğdi. “Biliyorum.”

Melek dudaklarını ısırdı. "Onu öyle görünce…”
Devam edemedi.

Fahri bir adım daha yaklaştı. Ama sarılmadı hemen. Alan bıraktı.

Melek’in ihtiyacı olan şeyin bu olduğunu biliyordu. “Kalacağım burada,” dedi Melek bir anda. Sesinde kararlılık vardı. "Onu yalnız bırakamam.”

Fahri hiç tereddüt etmedi. “Kal.”

Melek kısa bir an şaşırdı. “Gerçekten mi?”

Fahri başını salladı ." Evet.”

“Ya ev…?”

“Ben hallederim.”

“Ya sen?”

Fahri bu kez hafifçe gülümsedi. Yorgun ama içten bir gülümsemeydi. "Ben de buradayım zaten.”

Melek’in gözleri yeniden doldu. “Sen git… dinlen…” dedi zayıf bir itirazla.

Fahri başını iki yana salladı.
“Sen buradayken ben gitmem.”

Bu cümle… Melek’in ihtiyacı olan şeydi. Bir anda ona doğru yaklaştı. Bu kez kendini tutmadı. Fahri’ye sarıldı.

Sıkıca. Fahri de kollarını onun etrafına sardı.
Sessizce. “Ben güçlü olamadım,” dedi Melek, sesi boğuk çıkıyordu.

Fahri başını hafifçe onun saçlarına yasladı.
“Oldun,” dedi.

“Hayır…”

“Oldun,” diye tekrarladı bu kez daha net.
Kısa bir sessizlik oldu. "Onun yanında kaldın.”

Melek gözlerini kapattı. Gözyaşları yine aktı ama bu kez daha sakindi. Fahri geri çekilmedi.
Elini Melek’in omzunda tuttu.

“İstersen içeri geç ” dedi yumuşak bir sesle.

Melek kapıya baktı. Derin bir nefes aldı. Sonra başını salladı. Fahri kapıyı açtı.

Melek’in geçmesini bekledi . O koridorda beklemeye devam etti .

...

Gece iyice çökmüştü. Hastanenin ışıkları yanıyordu ama odaya düşen ışık yumuşaktı.
Neva uyuyordu.

Yüzü sakindi… ama o sakinlik kırılgan bir cam gibiydi. Melek hâlâ başucundaydı.

Gözlerini ondan ayıramıyordu. Sanki bakmayı bırakırsa… Neva yine kaybolacakmış gibi.

Feride Hanım ise ayakta duruyordu. Ama aslında duramıyordu. Bedeni oradaydı… ruhu çoktan tükenmişti.

Melek bunu gördü. Uzun uzun baktı ona.
Sonra yavaşça ayağa kalktı. "Yenge…” dedi.
Sesi bu kez daha yumuşaktı.

Daha derinden geliyordu. Feride Hanım başını kaldırdı. Gözleri doluydu.

Ama ağlayacak gücü bile kalmamıştı. "Ben kalacağım, yanında "dedi Melek.

Feride Hanım hemen başını salladı. "Hayır… olmaz…”

Sesi çok zayıftı. "Ben kalırım…”

Melek bir adım yaklaştı. Gözlerini kaçırmadan baktı ona. "Yenge,” dedi bu kez daha net. “Senin artık ayakta duracak hâlin yok.”

Feride Hanım bir şey söylemek istedi. Ama söyleyemedi. Çünkü doğruydu. Ve bu… onu daha çok acıttı. “Onu bırakamam…” dedi sonunda.

Bu bir cümle değil… bir yakarıştı. Melek’in gözleri doldu. Ama kendini tuttu.
Yaklaştı. Ellerini Feride Hanım’ın ellerinin üzerine koydu.

Soğuktu. Titriyordu. “Yalnız değil,” dedi Melek.
Başını hafifçe Neva’ya çevirdi. "Ben buradayım.”

Sessizlik oldu. Uzun… ağır bir sessizlik.

Feride Hanım’ın bakışları kızına kaydı. Sanki gözleriyle onu ezberliyordu. Gitmeden önce… Son kez. “Ya bir şey olursa…”

Sesi kırıldı. Melek bir adım daha yaklaştı.
“Olursa seni ararım,” dedi. Sonra daha da yaklaştı. Sesi bu kez neredeyse fısıltıydı:

"Yarın… onun güçlü bir anneye ihtiyacı olacak.”

Bu cümle… Feride Hanım’ın son direncini kırdı.
Gözleri doldu. Bir damla yaş süzüldü. “Ben güçlü olamadım…” Melek hemen sarıldı ona.
Sıkıca.

Hiç bırakmak istemez gibi. “Oldun,” dedi.

“Olmasaydın… o şimdi burada olmazdı.” Feride Hanım gözlerini kapattı.

Bu söz… içinde bir yere dokundu. Yavaşça başını salladı. Ama gitmek hâlâ zordu.

Çok zordu.mKapıya doğru yürüdü. Adımları ağırdı. Her adımda duracak gibi oluyordu. Kapının önünde durdu.

Geri döndü. Bakışları Neva’da takılı kaldı.
Sonra Melek’e geçti. “Bırakma onu…”

Melek hiç düşünmeden: "Bırakmam.”
Bu bir söz değildi. Bir yemin gibiydi.

Feride Hanım çıktı. Kapı yavaşça kapandı.
Koridorda Fahri bekliyordu. Melek’i görünce doğruldu. Ama bir şey söylemedi.

Çünkü Melek’in gözlerine bakınca… Her şeyi anladı.

Melek’in dudakları titredi. “Onu gönderdim…” dedi. Sesi suçluluk doluydu.

Fahri başını hafifçe salladı. "Doğru olanı yaptın.”

Melek başını iki yana salladı. "Zorla gönderdim…”

Bu sefer sesi kırıldı. Fahri bir adım yaklaştı.
“Bazen doğru olan… zorla olur.”

Melek ona baktı. Gözleri doluydu. “Ben güçlü değilim…”

Fahri çok kısa bir an sustu. Sonra yumuşakça:
“Öyle sanıyorsun.”

Melek bir şey demedi. Sadece başını eğdi.
Fahri hırkayı omzuna daha düzgün yerleştirdi.
“Git,” dedi. “Yanına.”

Melek başını salladı. Ve tekrar içeri girdi. Oda daha sessizdi şimdi. Daha boş… Ama aynı zamanda daha yakın.

Melek sandalyeye oturdu. Bir süre sadece baktı. Hiç konuşmadan. Sonra yavaşça elini uzattı.

Neva’nın elini tuttu. Parmaklarını sıkıca sardı.
“Ben buradayım…” diye fısıldadı.

Bu kez kimse duymadı. Ama o söyledi.
Kendine de. Ona da. Başını yatağın kenarına yasladı.

Gözleri kapanmaya başladı. Ama gitmeden önce… Parmaklarını biraz daha sıktı. Sanki bırakırsa kaybolacakmış gibi.

Ve yavaşça… Uyuyakaldı. Kapı aralandı.
Fahri içeri baktı.

Işığı açmadı. Sadece izledi Melek’i… Elini bırakmayan hâlini…Uyurken bile vazgeçmeyişini…

Yavaşça içeri girdi. Ceketini çıkarıp omzuna örttü. Dikkatlice sever gibi.

Sonra bir an durdu. Gözleri yumuşadı. Belki ilk kez… Melek’i bu kadar kırılgan gördü. Ve bu kadar güçlü.

Hiçbir şey söylemeden geri çekildi. Kapıyı kapatmadan önce son bir kez baktı.
İki insana.

Birbirine tutunarak ayakta kalan iki insana.
Ve içinden sadece şu geçti:
“Yalnız değilsiniz…"

...

Sabah ışığı odaya yayılmıştı. Perdelerin arasından süzülen güneş, Neva’nın yüzüne yumuşak bir sıcaklık bırakıyordu.

Neva gözlerini araladığında ilk hissettiği şey…
Elinin tutuluyor olmasıydı. Başını hafifçe çevirdi.

Melek hâlâ oradaydı. Uyuyakalmıştı. Saçları dağılmış, başı yamuk duruyordu. Neva’nın dudakları çok hafif kıpırdadı.

Tam o sırada kapı aralandı. Fısıldaşmalar:
“Yavaş gir dedim sana!”

“Ben mi ses çıkardım?” Rüya'nın sesiydi

“Evet, sen çıkardın!” buda Rana idi.

Kapı açıldı.Bahar içeri girdi. Arkasından Rüya ve Rana.

İkizler kapının önünde durdu… Sonra aynı anda fısıldadılar: "Uyanmış mı?”

Neva onlara bakıyordu zaten. Rana irkildi.
“Uyanmış!”

Rüya hemen toparladı:
“Tamam panik yok, normal davranıyoruz.” bir saniye durdu.

Sonra:
“Merhaba Neva abla,biz hiç bağırmadan giren sakin insanlar…”

Rana göz devirdi."Kes ya.”

Bahar gülmemek için kendini zor tuttu. "Gel buraya,” dedi Rüya’ya.

Üçü birlikte yaklaştı. Bahar yatağın kenarına oturdu. "Günaydın,” dedi yumuşakça.

Neva dudaklarını araladı. "Günaydın…” Sesi zayıftı ama…

Bu bile yeterince büyük bir şeydi. Rüya hemen atladı: “Bak konuşuyor!”

Rana dirseğiyle vurdu: "Tabii konuşacak, uzaylı değil.”

Rüya: “Ne bileyim, dün baya korkuttun bizi.”

Melek o sırada kıpırdandı. “Kim korkuttu kimi…” diye mırıldandı.

Gözlerini açtı. Hepsini görünce kaşlarını kaldırdı. “Sabah sabah ekip mi toplanmış .”

Rana hemen: "Toplantı var, ve sen davetli değilsin.”

Melek: “Ben ev sahibiyim.”

Rüya: "Yok, Neva ablam ev sahibi.”

Herkes bir an Neva’ya baktı. Kısa bir sessizlik…
Sonra Rana eğildi: “Ev sahibi olarak bize çay ,kahve falan var mı?”

Neva’nın dudaklarının kenarı titredi. Çok küçük ama gerçek bir gülümseme. Melek hemen fark etti. "Gördüm!” dedi.

“Güldü.”

Rüya dramatik şekilde: “Tarih yazıyoruz arkadaşlar.”

Bahar başını salladı ama bu kez o da gülümsüyordu. "Çok konuşmayın, yorulacak.”

Rana hemen savundu kendini: “Ben hiç konuşmuyorum zaten.

Rüya: "Evet, biz sana rüşvet verdik .”

Melek kahkaha atacak gibi oldu ama kendini tuttu. Sonra Neva’ya döndü. “Elimi bıraktın mı diye kontrol ediyordum,” dedi.

Neva hafifçe başını salladı. "Bırakmamışsın…”

Rüya hemen: "Tabii bırakmaz, sana yapışır o çünkü.”

Melek: “Kıskandın mı?”

Rana araya girdi: "Ben de tutacağım.”

Hiç sormadan Neva’nın diğer elini tuttu. Rüya da geri kalmadı: "Ben de! Bacağını tutayım bari"

Bahar başını iki yana salladı. “Çocuğu ahtapota çevirdiniz.”

Bu sefer… Neva biraz daha belirgin gülümsedi.
Çok kısa sürdü. Ama bu kez herkes gördü.
Ve kimse bozmadı o anı.

Sadece… yanında oldular. Rüya yavaşça konuştu: "Bak, biz hep sana geliyoruz, sen olsan gelmezsin "

Rana ekledi: "Gitmiyoruz da.”

Melek: " Maalesef.”

Bahar hafifçe Neva’nın saçlarını okşadı.
“Alışman gerekecek.”

Neva gözlerini kapattı. Eller hâlâ ellerindeydi.
Sesler vardı. Ufak tartışmalar…

Şakalar… Ve o tanıdık kalabalık.
Bu kez…İçini acıtmadı.
İçini ısıttı.

...

Kapı yavaşça kapandı. İçeride sesler kaldı.
Rüya’nın “ben de tutacağım!” diye itirazı, Rana’nın söylenmesi… Bahar’ın sakinleştirmeye çalışması…

Ama koridor daha sakindi..Melek kapının önünde bir an durdu. Derin bir nefes aldı. Sanki ilk kez… biraz durabiliyordu.

Fahri duvara yaslanmıştı. Onu izliyordu.
Sessizce. Melek başını kaldırdı. Göz göze geldiler.

Fahri hafifçe kaş kaldırdı: “Toplantı nasıl geçti?”

Melek gözlerini devirdi. "Çok gürültülü bir ekip var içeride.”

Fahri gülümsedi. “Şaşırmadım.”

Kısa bir sessizlik oldu. Melek omzunu duvara yasladı. "İyi geldi,” dedi sonra.

Sesi daha yumuşaktı. Fahri başını hafifçe salladı. “Belli.”

Melek kaşlarını çattı."Ne belli?”

Fahri bir adım yaklaştı. “Gözlerin,” dedi. "Dün geceki gibi değil.”

Melek bir an sustu. Bu kadar basit bir şeyin fark edilmesi… içine dokundu. Gözlerini kaçırdı.

“Sen de uyumamışsın,” dedi konuyu değiştirmeye çalışarak.

Fahri omuz silkti. "Sen uyumazken ben nasıl uyuyayım?”

Melek hafifçe baktı ona. "Romantik olmaya mı çalışıyorsun?”

Fahri düşünüyormuş gibi yaptı. “Biraz.”

Melek istemsizce gülümsedi. “Başarılı değilsin.”

Fahri: “Alışırım.”

Melek küçük bir kahkaha bıraktı. Bu ses…
Dün geceden sonra ilk kez bu kadar hafifti.

Fahri bunu fark etti. Ama bir şey demedi.
Sadece biraz daha yaklaştı.“İyi yaptın,” dedi sonra.

Melek baktı ona. “Ne?”

“Feride Hanım’ı göndermek."

Melek’in yüzü biraz ciddileşti. "Zor oldu.”

Fahri başını salladı. "Biliyorum.” Kısa bir sessizlik…

Sonra Melek hafifçe başını onun omzuna yasladı. Bu bilinçli bir hareket değildi.
Sadece… oldu.

Fahri kıpırdamadı. Sadece durdu. Omzunu sabit tuttu.

Bir süre öyle kaldılar. Koridor sessizdi. Ama bu sessizlik… Artık ağır değildi.

Melek gözlerini kapattı. “Ben çok korktum,” dedi yine, daha sakin bir sesle.

Fahri yavaşça cevap verdi: "Biliyorum.” Sonra ekledi: "Geçti.”

Melek başını hafifçe kaldırdı. “Geçmedi.”

Fahri baktı ona. "Tamam,” dedi. “Ama yalnız değilsin.”

Melek dudaklarını büzdü."Bu cümleyi çok kullanıyorsunuz."

Fahri hafifçe gülümsedi. “İşe yarıyor çünkü.”

Melek gözlerini devirdi ama bu kez itiraz etmedi. Sonra bir anda: “Açım ben.”

Fahri şaşırdı. "Ciddi misin?”

Melek omuz silkti. "Duygusal kriz + uykusuzluk = açlık.”

Fahri: "Bilimsel açıklama gibi oldu.”

Melek: "Ben bilim kadınıyım.”

Fahri hafifçe güldü. “Gel,” dedi. “Bir şeyler bulalım.”

Melek kapıya baktı. İçeriden hâlâ sesler geliyordu. Küçük tartışmalar… Hafif gülüşler…
Derin bir nefes aldı.

Sonra başını salladı. “Beş dakika,” dedi.

Fahri: “On.” dedi.

Melek: “Sekiz.” dedi.

Fahri elini uzattı. “Anlaştık.”

Melek eline baktı.m
Sonra tuttu. Kısa bir an.
Ama sıcak. Fahri bırakmadı hemen.

Melek kaş kaldırdı: “Bırak artık.”

Fahri:“Sekiz dakika başlamadı daha.”

Melek bu sefer gerçekten güldü. Ve birlikte koridorda yürümeye başladılar.
Arkalarında kalan odada…
İlk kez sadece acı yoktu.
Biraz gülüş de vardı.

...

Hastane kantini sabahın erken saatlerine rağmen açıktı. İçeride hafif bir tost kokusu vardı.

Sıcak, tanıdık… biraz da ağır. Melek ve Fahri cam kenarındaki masaya oturmuştu.

Önlerinde iki tost, birer çay. Melek tosttan küçük bir ısırık aldı. Bir an durdu.

Sonra çiğnemeye devam etti.Fahri ona baktı.
“Dün geceden sonra ilk düzgün öğünün.”

Melek omuz silkti. “Büyük an.”

Fahri hafifçe gülümsedi. "Yavaş ye,” dedi.
Melek cevap vermedi.

Bir ısırık daha aldı. Bu sefer biraz daha küçük.
Çayı aldı, bir yudum içti. Bardağı yerine bırakırken elinin çok hafif titrediği fark ediliyordu.

Ama o fark etmemiş gibi davrandı. Fahri tostundan bir parça kopardı. “İçeridekiler şu an kesin kavga ediyordur,” dedi.

Melek burnundan hafif bir nefes verdi.
“Rana başlatmıştır , Rüya da büyütmüştür.” dedi. "Bahar abla da ‘susun’ diyordur.”

İkisi de hafifçe gülümsedi. Melek tekrar tostuna uzandı. Ama bu sefer eli bir an havada kaldı.

Çok kısa. Sonra yine aldı. Isırdı. Ama çiğnerken yüzü çok hafif gerildi. Fahri bunu fark etti. “Ne oldu?” diye sordu.

Melek hemen başını salladı. "Hiç.” çok hızlı cevap vermişti.

Fahri kaşlarını hafifçe kaldırdı.Ama üstelemedi. Melek çaydan bir yudum daha aldı.
Bu sefer biraz daha uzun sürdü.

Sanki yutkunmak… biraz zor gelmişti. Sonra derin olmayan bir nefes aldı. Fark ettirmemeye çalışarak.

Fahri gözlerini ondan ayırmadı.
“İstemiyorsan zorlama,” dedi sakin bir sesle.

Melek kaşlarını çattı. “Yemek yiyorum sadece.”
Ama bu cümle… kendine söylenmiş gibiydi.

Tosttan bir parça daha kopardı. Ama bu kez ağzına götürmeden önce durdu. Bakakaldı.
Sanki o an…

Koku biraz ağırlaşmıştı. Yüzünü çok hafif yana çevirdi. Nefesini değiştirdi.

Sonra toparlandı. “İyiyim,” dedi bu kez daha sakin.

Fahri başını hafifçe salladı. "Tamam.” Ama gözleri hâlâ üzerindeydi.

Melek tostun yarısını bıraktı. Bunu fark ettirmemeye çalışarak çayına uzandı. " Zaten aç değildim o kadar,” dedi.

Fahri küçük bir gülümsemeyle: “Sekiz dakika önce çok açtın.”

Melek gözlerini devirdi. “Fikir değiştirdim.”

Fahri hafifçe eğildi. “Tamam,” dedi. "Ben bitiririm.”

Melek ona baktı. “Cidden mi?”

Fahri omuz silkti. "İsraf sevmem.”

Melek çok hafif gülümsedi.Ama bu gülümsemenin altında…Garip bir huzursuzluk vardı. Elini istemsizce karnına götürdü .

Ama…Orada bir şey vardı. Çok küçük.
Çok belirsiz. Ama yok da değildi.

Melek başını hafifçe kaldırdı. “Gidelim mi?” dedi.

Fahri hemen cevap verdi: “Gidelim.”

Hiç sorgulamadı. Hiç zorlamadı. Sadece kalktı.
Melek de peşinden. Tost masada kaldı.

Ama o an… Melek’in aklında kalan şey yemek değildi.

Sadece… İçinde tam tarif edemediği o tuhaf his.

BÖLÜM SONU 🥀