30. bölüm · BİR ÖMRÜN GİZLİ YARASI 🥀

25. BÖLÜM 🥀

BYZ ÖZDR

(2026)

Neva ayağa kalktı ama yürümedi.
Olduğu yerde kalakaldı. Mete odasına girmek üzereyken arkasını döndü.

"Neva?" Neva'nın sesi çıkmıyordu. Baha hemen yanına geldi. "Ne oldu?"

Neva dudaklarını ısırdı. Sonra Mete'ye baktı. "Mete abi ... ilaç tedavisi... yani kemoterapi... olmazsa ne olur?"

Mete durdu. Yavaşça ona döndü. "Ne demek istiyorsun?"

Neva'nın elleri titremeye başladı. "Yani... sadece ameliyat olsam? Tümörü alsalar? Sonra radyoterapi falan... ama ilaç vermesek?"

Mete birkaç saniye sustu. Sonra sakin bir sesle konuştu. "Neva, patoloji sonucunda tümörün agresif bir alt türü olduğu görüldü. Ameliyatla tümörü çıkarsak bile mikroskobik düzeyde geride kalabilecek hücreler olabilir. İlaç tedavisinin amacı da kalan hücrelerin tekrar çoğalmasını engellemek."

Neva'nın gözleri boşluğa kaydı. "Yani ilaç olmazsa..."

"Tümörün tekrar etme ihtimali artabilir." Neva'nın nefesi kesildi.

Baha hemen araya girdi. "Neva, sen ne diyorsun? İlaç olmaz mı?"

Neva başını kaldıramadı. "Abi... ben kemoterapinin ne demek olduğunu biliyorum." Sesi titredi. "Hastalarımı gördüm. Saçlarını kaybedenleri, günlerce kendine gelemeyenleri... Tedavinin ne kadar ağır olabildiğini biliyorum."

Bir an sustu. "Ben o halde yaşamak istemiyorum."

Baha'nın sesi yumuşadı. "Peki yaşamak istiyor musun?"

Neva sustu. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra fısıldadı. "Bilmiyorum."

Baha'nın yüzü buruştu. "Neva..."

Neva gözlerini kapattı. "Her gün hastalarıma 'tedavi olun, pes etmeyin' diyordum."

Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. "Ama şimdi kendimi o koltukta düşününce... Abi, ben çok korkuyorum."

Baha sessizce onu dinledi. "İlacın vücuduma ne yapabileceğini biliyorum. Kendimi o hale getirmek istemiyorum."

Baha birkaç saniye kardeşine baktı. Sonra sakin bir sesle sordu. "Peki ölmek istiyor musun?"

Neva cevap vermedi. Baha devam etti. "İlaç istemiyorum diyorsun. Tamam. Ama şimdi karar vermek zorunda değilsin."

Neva başını kaldırdı. "Ne?"

"Bugün ilaç olacak mı, olmayacak mı diye karar vermek zorunda değilsin."

Baha kardeşinin elini tuttu. "Önce ameliyatını düşünelim."

Mete de söze girdi. "Baha haklı. Şu an kemoterapi konusunda kesin bir karar vermen gerekmiyor. Önce ameliyatı planlayacağız. Çıkarılan dokunun ayrıntılı patoloji ve gerekli moleküler incelemeleri tamamlandıktan sonra tedavinin sonraki aşamasını netleştireceğiz."

Neva derin bir nefes aldı. "Yani... bugün 'ilaç alacağım' demek zorunda değilim?"

Mete başını salladı. "Hayır. Ama ameliyattan sonra sonuçlara göre sana neden ilaç tedavisi önerdiğimizi ve ne gibi faydaları olduğunu ayrıntılı şekilde konuşacağız."

Neva başını salladı. "Ama ya yine kemoterapi önerirseniz?"

"Önerirsek neden önerdiğimizi anlatacağız. Yan etkilerini, sağlayacağı faydayı ve diğer seçenekleri birlikte değerlendireceğiz."

Neva uzun süre sustu. Sonra yavaşça konuştu. "O zaman şimdi karar vermiyorum."

Baha'nın yüzünde hafif bir rahatlama oluştu. "İyi."

Neva Mete'ye döndü. "Ameliyatı kabul ediyorum."

Mete başını salladı.
"Tamam."

Neva arkasını döndü. Baha hemen yanında yürümeye başladı.

Birkaç adım sonra Neva durdu.
"Abi."

"Efendim?"

"Sence... ilaç almalı mıyım?"

Baha sustu. Kardeşinin gözlerine baktı. Orada korku vardı.

Ama aynı zamanda kendisine bir cevap arayan küçük kız kardeşini görüyordu.

"Bence önce ameliyat ol." Neva onu dinledi. "onra doktorunla konuş. Ne karar verirsen ver..."

Elini daha sıkı tuttu. "Ben arkandayım."

Neva'nın gözleri doldu. Ama bu kez ağlamadı. "Tamam."

Ve yürümeye devam etti. Şimdilik yalnızca ameliyatı düşünecekti.

Diğer kararları ise sonraya bırakacaktı.

...

Neva eline geçen her şeyi fırlatırcasına bavula yerleştiriyordu.

Bugün babasına gidecekti.

Yorulmuştu ve babasına ihtiyacı vardı.

Onu kapıya yaslanmış hâlde izleyen Baha ise yıkılmanın eşiğindeydi. Her şeyi bırakıp kardeşini saklamak, onu her şeyden korumak istiyordu.

O, kardeşlerini bir baba gibi seviyordu. Babasının onu sevdiği gibi kardeşlerine sevgisini gösteriyordu.

Bazı şeylerin özeti bu kadardı.

Bir nefes kadardı hayat.

Aldığın nefesi verememek, verdiğin nefesi alamamak vardı bu dünyada.

Sevmek için çok geç, sevilmek için çok erken geçiyordu bu dünyada.

Olgun bir kalple yaşamaksa çok zordu.

Neva düşündü.

Keşkelerini ve iyikilerini...

Aldığı her nefese şükretti o an. Çünkü şu an ölümü en yakın hissettiği anlardan biriydi.

"Neva bu kadar acele etmesek mi " dedi Baha.

Endişeliydi. Kardeşi için çok korkuyordu.

"Abi babamın kollarına annemin nefesine ihtiyacım var " dedi.

Sesi titriyordu.

"Onlar buraya gelsin " dedi.

"Abi " dedi Neva, lütfen der gibi.

Baha sustu.

Babasına ne diyecekti? Annesini nasıl teselli edecekti?

Aralarındaki sessizlik büyüdü.

O sırada gözleri şişmiş hâlde Melek belirdi kapıda. Neva'yı her görüşünde biraz daha ağlamak istiyordu.

Biraz da korkuyordu.

Öğrenen herkes gibi...

"Biz hazırız " dedi çatallaşan bir sesle.

"Bende" dedi.

Valizini alıp adımladı.

"Gidelim o zaman " dedi.

Bir saat vardı uçuşlarına.

Her şeyi toparlayıp evin çıkışına doğru ilerlediler. Neva kapıyı kilitlerken içinde bir şeyleri burada bırakıyor gibiydi.

İçinden vedalaşıp merdivenleri yavaş yavaş indi.

Tam bahçenin önünde durdu.

Melek onun eline uzandı.

İki kadın birbirlerinin ellerini sımsıkı tuttu.

Bu bahçede, bu evde o kadar yıl geçmişti.

Binlerce anı, binlerce acı...

Neler yaşamışlardı bu evde.

Bu evde minik bir bebek büyütmüşlerdi.

Bu evde bir hayat yeşertmişlerdi.

"Neva " dedi Melek, fısıldar gibi.

"Efendim " dedi Neva, aynı onun gibi.

"Veda ediyoruz değil mi ?" dedi.

Neva gözlerinden düşen yaşlarla konuştu.

"Yeni bir hayata merhaba diyoruz " dedi.

Melek umutla gülümsedi ama aynı zamanda gözlerinden yaşlar düşüyordu.

"Sakın ölme Neva " dedi.

Neva, aynen onun gibi konuştu.

"Tamam ölmem sakın " dedi.

"Sana bir şey olursa ben yaşıyamam Neva " dedi.

Haklıydı da.

Çünkü o ne zaman düşse Neva kaldırmıştı. Ne olursa olsun elinden o tutmuştu.

"Birlikte ölürüz bizde " dedi.

Melek gülümsedi.

"Benim oğlum var " dedi.

"O zaman onun için yaşarsın " dedi Neva.

"Sende onun için yaşa o zaman" dedi.

Onları uzaktan izleyenler delirdiğini düşünürdü.

Oysaki onlar sadece her zamanki gibi birbirlerine destek olan iki dosttu.

"Gidelim mi " dedi Melek.

"Gidelim " dedi Neva.

İkili, birlikte on yılı ardında bırakırcasına eve arkasını döndü.

Birlikte ilerlediler.

Yeni hayatlarına...

Yeni anlara...

Yeni anılara yürüdüler.

...

Havaalanında bekleyen dörtlü, onları bekleyen şeylere yabancıydı sanki.

Ama tek gerçek vardı:

Onlar bir aradaydı.

Sımsıkı kenetlenmişlerdi.

Onların yanına doğru ilerleyen Efe, kızarmış gözleriyle dikkat çekiyordu.

"Neva " dedi titrek bir sesle.

Neva ona döndüğünde gülümsedi.

Efe de onun on yıllık hayatındaki anılarda saklıydı.

"Efe " diyerek boynuna kollarını doladı.

Efe de ona karşılık verirken ikili, nöbetlerde başlayan arkadaşlıklarının vedasını yapıyordu.

"Seni bizim oraya bekliyorum Efe " dedi Neva.

Efe başını sallayıp konuştu.

"Gelicem Neva " dedi ve ekledi. "Bende seni Adana'ya bekliyorum " dedi.

Geri çekilip konuştu.

"Atlas ve ben buna bayıldık " dedi.

Efe gülümsedi.

"İyileş ve gel tamam mı " dedi.

Neva gülümsedi.

"Bizi blok nöbetler yıkmamış bir kıytırık tümör mu yıkıcak " dedi.

Sesi dalga geçer gibi olsa da gözlerindeki korkuyu Efe görebiliyordu.

"Bakalım o yıkılmaz Neva'yı bizim oranın acısı yıkar mı " dedi Efe, ona ayak uydurarak.

"Bakarız Efem bakarız " dedi Neva.

İkisi de gülümsedi.

Uçaklarının anonsu yapılınca Neva ona tekrar sarıldı.

"Kendine iyi bak Efe " dedi ve ekledi. "Hep mutlu ol olur mu " diye ekledi.

Efe gülümseyerek konuştu.

"Sende iyi ol olur mu " dedi.

Neva başını salladı ve ayrıldılar.

Atlas ve Melek ile vedalaştıktan sonra Baha ile tokalaştılar.

"Gözüm tuttu seni " dedi Baha.

"Teşekkürler Baha abi " dedi.

Onlar da ayrılınca son kontroller için ilerlediler.

Onların gidişini izlemek Efe'ye ağır gelmişti.

Kalbinin acıyla sarsılması ve gözünden düşen yaş, onun için bir ilkti.

Neva ile başlamış ve Neva ile bitmişti sanki.

Koltuklarına yerleşen grup, son anonslarla birlikte uçağın havalanmasını bekledi.

Ve uçak havalandı.

Ankara ile Karadeniz arasındaki yolculuk başlamıştı.

...

Neva, çocukluğunu geçirdiği evin önünde durdu. Evin içinden yükselen kargaşanın sesleri rüzgâra karışıyordu. Yavaş adımlarla arka bahçeye doğru ilerledi.

Arkasından onu izleyen Melek, ağlamamak için dudaklarını ısırdı. Oğlunun elini sımsıkı tutuyordu.

Neva bahçeye vardığında babasını gördü. Kamuran Bey, elindeki sepete bahçeden topladığı sebzeleri yerleştiriyordu.

Uzun uzun izledi onu.

On yıl boyunca kendini ailesinden mahrum bırakmıştı. Şimdi yeniden bu evdeydi ama ne diyeceğini bilmiyordu.

"Baba, ben hastayım," mı diyecekti?

"Ben ancak hasta olunca gelebildim," mi diyecekti?

"Baba..." diye seslendi sonunda. Sesi titriyordu.

Kamuran Bey başını kaldırdı.

"Kızım..." diye fısıldadı.

Uzun uzun baktılar birbirlerine. İkisinin de kahvenin binbir tonunu taşıyan gözlerinde yılların hasreti vardı. Aralarına çöken on yıllık özlem, yoğun bir sis perdesi gibi duruyordu.

İlk adımı Kamuran Bey attı.

Birbirlerine doğru yürüyüp sıkıca sarıldılar.

Neva başını babasının boynuna gömdü, gözyaşlarını saklamaya çalışıyordu.

Kamuran Bey ise sessizce ağlıyor, gözyaşlarını kızının saçlarına bırakıyordu.

"Baba..." demek istedi Neva.

Ama sesi boğazında düğümlendi.

"Baba, benim beynimde canlı bir bomba var," demeye cesaret edemedi.

"Beni al, sakla. Bu hastalığın beni yutmasına izin verme," diye haykırmak istedi ama hiçbirini söyleyemedi.

"Kızım..." diye derin bir nefes verdi Kamuran Bey.

Evlatlarına bakarken bile korkardı bu adam. Bir el uzanıp da onları incitmesinden, dağıtmasından korkardı.

Ve korktuğuyla sınanmıştı.

Oğlunu elinden almışlardı. Kızlarıysa hayatın acımasız rüzgârında dört bir yana savrulmuştu.

Yüzünü avuçlarının arasına aldı.

Alnından öptü, sonra göğsüne bastırdı.

"Evine hoş geldin." dedi, saçlarını öperek.

"Hoş buldum baba..." diye fısıldadı Neva.

Sesi kısıktı, titriyordu.

Babasının kollarında kalmak istiyordu. Ömrü boyunca kendini korkusuz hissettiği tek yer orasıydı.

"Dede!" diye bağırarak koşan küçük çocuk, onları birbirinden ayırdı.

Kamuran Bey gülümseyerek Atlas'ı kucağına aldı. Sonra boşta kalan kolunu Melek'e uzattı.

Melek koşup dayısına sımsıkı sarıldı.

"Sen de hoş geldin kızım." dedi Kamuran Bey. Onun da saçlarından öptü.

Sonra yeniden Atlas'a döndü.

"Kocaman olmuş kerata." dedi gülümseyerek.

Melek, yaşadığı onca acının arasında hafifçe gülümseyebildi.

"On yaşına girecek dedesi." dedi.

Kamuran Bey gururla iki kıza baktı.

"Hadi içeri geçelim. Bu ev sizi çok özledi."

İkisi de boğazlarına oturan düğümü yutmaya çalışarak evlerine doğru yürüdüler.

Birinin yıllardır kapanmayan hesapları vardı.

Diğerinin ise her geçen gün büyüyen bir hastalığı.

İkisi de aynı anda sınanıyor, farklı acıları aynı yürekle taşıyordu.

Hepsi birlikte içeri ilerlerken Atlas çoktan yolda gördüğü her şeyi anlatmaya başlamıştı. Bir saniye bile susmuyor, gördüğü her ayrıntıyı büyük bir heyecanla anlatıyordu.

Anahtarı çevirip kapıyı açtılar.

Neva, çocukluğunun geçtiği evin kapısından içeri adım attığı anda sanki yıllardır kapalı tuttuğu bir kapıyı da içinde açmıştı.

Yeni hayatına bir adım attı.

Mutfaktan gelen seslerle birlikte evin sıcaklığı üzerlerine çöktü.

Feride Hanım kendi kendine konuşur gibiydi.

"Kamuran iki top lahana getirsen ya " derken başını kaldırdı.

Ve Neva ile göz göze geldi.

Bir anlığına dünya sustu.

Dile kolay, dokuz sene sonra bu eve ilk adımını atıyordu kızı.

Feride Hanım'ın dolan gözleri ışıl ışıl parlıyordu.

Sanki yıllardır beklediği o an, bir anda karşısında durmuştu.

Kızına koştu.

"Annem " diyerek onu göğsüne çekti.

Saçlarından öpüyor, kollarının arasına sığdırabildiği kadar sıkı sarıyordu.

Neva annesinin kokusunu içine çekti.

O an yıllardır özlediği her şey bir anda göğsüne doldu.

Çocukluğunun kokusu...

Annesinin sıcaklığı...

Evin duvarlarına sinmiş anıları...

Gözleri bir süre sonra Melek'i buldu.

Feride Hanım, onu dolu gözlerle izliyordu.

Onu karşılayacak, saracak, sarmalayacak annesi babası yoktu.

Bunu biliyordu.

Bu yüzden kızına sarılı olan kolunu yavaşça açtı.

Melek koşarcasına onun yanına geldiğinde Feride Hanım iki kızına da sıkıca sarıldı.

Melek gözlerini kapatıp başını onun omzuna yasladı.

O an hiçbirinin konuşmasına gerek yoktu.

Çünkü bazı özlemler kelimelerle değil, bir annenin kollarında son bulurdu.

Onların memleket hasreti, anne kokusuyla son buluyordu.

"Yavrularım hoş geldiniz " diyerek saçlarından öptü.

"Hasretinizi sarıp sarmaladınız da geldiniz " diyerek sırtlarını sıvazladı.

"Göğsümde tüten bu hasret yangını vuslata erdirdiniz " diyerek tekrar saçlarından öptü.

Gözlerinden yaşlar boşalırken kızlar yavaşça geri çekildi.

Tam o sırada Atlas öne atıldı.

"Anaanne ben geldim " diyerek ona doğru koştu.

Feride Hanım kollarını açıp torununa sarıldı.

"Oy benim kınalı kuzum hoş geldiniz " diyerek onu sıkıca bağrına bastı.

Atlas başını kaldırıp merakla baktı.

"Anaanne kınalın mıyım gerçekten " dedi.

Feride Hanım gülümseyerek onun da sırtını şefkatle sıvazladı.

"Hepiniz benim kınalım kuzumsunuz " dedi.

O evin içinde yıllardır eksik kalan sesler yeniden birbirine karışıyordu.

Bir anne kızlarına sarılıyor, bir baba torununu kucağına alıyor, iki kardeş yıllar sonra aynı evin içinde yeniden yan yana duruyordu.

Hasret kalmış bir aile kavuşmasıydı bu.

Kimsenin yarını bilmediği, kimsenin önünde nasıl bir hayat olduğunu göremediği bir kavuşma...

Ama o an bunun önemi yoktu.

Çünkü yıllardır birbirlerinden uzak kalan insanlar, sonunda aynı çatı altında yeniden birbirlerine kavuşmuştu.

Ve belki de bilinmez bir hayatın, yeni başlangıçların temeli tam da o evin içinde atılıyordu.

...

Neva, kucağındaki yeğeni Erdem ile birlikte oturduğu masanın etrafına baktı.

Sağında babası, solunda annesi vardı.

Babasının yanında Rana ve Aras, onların arasında Kumsal; hemen yanlarında Baha ve Rüya oturuyordu.

Annesinin yanında Bahar ve Alphan, ortalarında kızları Ela Derin; onların yanında ise Atlas ve Melek vardı.

Neva'nın gözleri bir süre sofranın üzerinde gezindi.

Koskocaman bir sofra...

Üzerinde dumanı tüten yemekler, havaya karışan mis gibi kokular ve yıllardır özlediği insanların sesleri vardı.

Üstelik sofradaki yemeklerin çoğu Neva ile Melek'in en sevdiği yemeklerdi.

Belli ki annesi ve babası onları hâlâ hatırlıyordu.

Yıllar geçmişti ama bazı şeyler hiç değişmemişti.

Neva, kucağındaki Erdem'e baktı.

Sonra yeniden ailesine çevirdi gözlerini.

Bir zamanlar eksilen insanların yerine yenileri gelmiş, çocuklar büyümüş, yeni hayatlar kurulmuştu.

Ama o sofra hâlâ aynı sofraydı.

Bir ailenin kavuşmasının heyecanı vardı o sofrada.

Yılların özlemi, yarım kalmış cümleleri ve unutulmamış sevgiler, tabakların ve bardakların arasında sessizce yerini bulmuştu.

Neva o an fark etti.

İnsan bazen bir eve değil, kendisine ait olduğu yere dönerdi.

Ve o gece Neva, yıllar sonra ilk kez gerçekten evindeydi.

...

Neva, dağılan gecenin ardından yıllarını geçirdiği ve uzun zamandır ayrı kaldığı odasına girdi.

Odanın içinde hâlâ geçmişinden kalan izler vardı.

Eski kıyafetlerinin yerine yeni kıyafetlerini yerleştirdi. Eskileri ise valizine koydu.

Her birini yerleştirirken aklına yaşadığı binbir anı geliyordu.

Bir kıyafet...

Bir koku...

Bir anı...

Hepsi sanki yıllardır kapalı duran bir çekmeceden yeniden çıkıyordu.

Kapısı tıklatıldı.

Ardından yavaşça açıldı.

Babası, elinde bir kurabiye ve süt tepsisiyle içeri girdi.

"Neva çiğerparem " diyerek elindeki tepsiyi masaya koydu. "Aslanlar ve kardeşlerin gitti . Rüya yattı bende sana bir bakayım dedim " dedi.

Neva gülümseyerek babasına yaklaştı.

Ona tekrar sarıldı.

"Çok özlemişim " dedi.

"Eşşeksıpası özlemi de niye gelmedin " dedi.

Saçlarından öperken kızına sitem eder gibi bakıyordu.

"Kaçtım " dedi.

Kamuran Bey'in yüzündeki tebessüm yerini sinirli bir ifadeye bıraktı.

"Gidip o yamanlı oğlunu vursam mı ki " dedi.

Neva başını iki yana salladı.

"Baba ya " dedi.

Kamuran Bey yine de oyununa devam etti.

"O zaman sevme onu " dedi.

Neva'nın yüzü kederle buruştu.

"Baba gönül ferman dinlemiyor ki " dedi.

O sırada kapı çaldı.

Ardından Melek içeri girdi.

Kamuran Bey geri çekilirken Neva babasına gururla baktı.

"Kızım bir şey mi oldu " diye sordu.

Melek gülümsedi.

"İyiyim dayıcım Neva'ya yerın gidiceğimi söylemek için geldim " dedi.

Neva ve Kamuran Bey aynı anda kaşlarını çattı.

"Nereye " diye soran Neva'ydı.

"İstanbul'a belkide başka yere ama burda durmak istemiyorum " dedi.

"Neden Fahri ile mi karşılaştınız " diye soran Kamuran Bey'di.

Melek gülümsedi.

"Hayır dayıcım ama burası bana iyi gelmiyor " dedi.

"Tamam o zaman Zenan'ın yanına git " dedi Kamuran Bey.

"Dayı ablam bunu asla kabul etmez " dedi.

Ardından kırgınca ekledi.

"O senin kadar affedici değil " dedi.

Kamuran Bey ilerleyip Melek'e sarıldı.

"Sen bir hata yapmadın Melek " diyerek onun da saçlarından öptü. "Sen sadece sınandın herkes herzaman birşey seçer ve sonucu bilmez " dedi.

Melek'in gülümsemesi büyüdü.

"Senin doktoran falan varmı ki dayıcım " dedi.

Kamuran Bey güldü.

"Baban okutmadı ki anasınısatayım " dedi.

Sonra ne dediğini anlayıp bir anda durdu.

"Pardon kızlar ağzımdan kaçtı " dedi.

İkisi de gülerken Kamuran Bey parmağını dudaklarına götürür gibi yaptı.

"Bunu sakın Feride duymasın tamam mı " dedi.

Bu sefer kahkaha atan kızlara bakıp başını iki yana salladı.

"Niye gülüyorsunuz keser beni valla " dedi.

...

Sabah, tüm güzelliğiyle Kıranlı Konağı'na vuruyordu.

Sanki Karadeniz de hasretin dindiğini anlamıştı. Her gün yağan yağmur durmuş, yerini güneşe bırakmıştı.

Haziran'a bir gün kalmıştı.

Sabah ışıkları Neva'nın gözlerine vurunca gözlerini zorla araladı.

Tavana değen bakışlarına bir gülümseme karıştı.

Tavanda, küçükken babasıyla birlikte yapıştırdığı yıldızlar hâlâ duruyordu.

Beyaz sabun kokan nevresimler annesinin imzası gibiydi. Aşağıdan gelen katmer kokusu da annesini hatırlatıyordu.

Yatağından istekle kalktı.

Önce elini yüzünü yıkadı.

Pijamalarıyla gezmekten hoşlanmayan Neva, üzerini değiştirmeden aşağıya koştu.

Annesi ve babasının sesleri mutfaktan geliyordu. Salonda ise Atlas ve Rüya vardı.

"Rüya teyze " diyen Atlas ile Rüya uykulu şekilde konuştu.

"Efendim bebeğim " dedi.

Onun dizinde yatan Atlas yüzünü ona çevirdi.

"Taha abi bana söz vermişti " dedi. Sonra ekledi. "Bana stetoskop alıcakmış " dedi.

Rüya, "ne zaman dedi " diye sordu.

Taha herkesi doktor yapmaya yemin etmiş gibiydi.

"Birlikte bize geldiğinizde " dedi Atlas heyecanla.

"O unutmuştur " dedi.

Sonra sır verir gibi ona yaklaştı.

"B12 vitamini eksik onun " dedi.

"O ne " diyen Atlas, anlamaya çalışır gibiydi.

"Her şeyi unutmak demek " dedi.

Atlas bilmiş bir edayla konuştu.

"O zaman annemin o dediğinden çok var " dedi. Ve ekledi. "Çünkü hâlâ babamı unutmamış " dedi.

Rüya o an ne diyeceğini bilemedi.

Fahri abisini çok severdi. Liseye geçtiği ilk gün onu zorbalanmaktan kurtarmıştı. Devamında ise ona hiçbir zaman düşman kızı gözüyle bakmamış, her zaman arkasını kollamıştı.

"Baban çok iyi bir insan olduğu için " dedi Rüya.

Atlas omuz silkti.

"Ama iyi bir baba değil" dedi.

Neva'nın kalbi sarsıldı.

Bu çocuğa bir baba borçluydu herkes.

En çok da Fahri.

Bilip bilmemesi önemli değildi.

Borçluydu.

"Atlas " diyen ise onun arkasındaki Melek'ti.

Duyduğu her şey onu paramparça ediyordu.

Oğluna bu imajı belki de kendisi çizmişti.

Hiç gelmeyecek dese bu kadar üzülmezdi belki de.

Umut etmezdi en azından.

"Anne " diyen Atlas ayağa kalkmış, suç işlemiş gibi başını eğmişti.

Yanına gelen Melek onu kollarının arasına aldı.

"Annem " diyerek saçlarından öptü.

Daha sıkı sarıldı.

Onun içinde yaşadığı her bir özlemi dindirmek ister gibiydi.

"Atlas " dedi ayrılırken.

Ellerini tuttu.

"Baban gelmiycek" derken sesi titriyordu. "Biliyorum sana umut vererek yanlış yaptım ama " dedi ve durdu.

Gözlerinden düşen damlalar, aslında oğlundan hep gizlediği şeylerdi.

Ama bu sefer becerememişti.

"Anne ağlama " diyen Atlas'ın gözleri çoktan dolmuştu.

"Gelmesin ama sen ağlama " diyerek annesinin yanaklarını sildi.

Melek oğlunun elini tuttu.

Avuç içinden öpüp tekrar sarıldı.

Aynı babası gibi kokan bu çocuğun olgunluğu onu şaşırtıyordu.

Onları izleyen Feride Hanım yanağındaki yaşı silip yanlarına yaklaştı.

"Benim torunumu kim ağlattı " diye sordu kızarcasına.

Sonra ekledi:

"Ben ona katmer yapmışken " dedi.

Melek ona gülümsemeye çalıştı.

"Melek ver bakayım torunumu bana " diyerek Atlas'ın elinden tuttu.

Onlar mutfağa giderken Melek yere çöktü.

Neva ve Rüya ona sarılmışken, Melek artık emindi.

Gidecekti buradan.

Bu evde kaldıkça oğlunun gözlerindeki umudu, kendi kalbindeki yarayı ve Fahri'nin yokluğunu her gün yeniden görecekti.

Belki de gitmek, kaçmak değildi.

Belki bu kez kendisini ve oğlunu ayakta tutmanın tek yoluydu.
...

Güzel bir kahvaltının ardından Neva, Atlas ve Melek birlikte evden çıkmışlardı.

Melek'in sürdüğü araba, alışıldık şekilde mezarlığın yolunu buldu.

İkisi yan yana, yavaş adımlarla ilerlerken Melek'in omuzları düşmüştü. Annesi ve babasının mezarlarının önüne geldiğinde, onların hemen yanında küçük bir mezar daha vardı.

Defne.
Neva, halasına ve eniştesine dua ettikten sonra Atlas'ın yanına dönmüştü.

Melek düşük tehlikesi yüzünden Ankara'ya bir sene sonra gitmişti. Doğumunu Karadeniz'de yapmış, iki ay sonra ise Ankara'ya gitmişti.

Önce annesi ve babasının mezarının önüne çöktü.

"Anneciğim ben geldim" diyerek mezar taşını sildi. "Geç geldim özür dilerim."

Gözlerinden yaşlar çoktan akmaya başlamıştı.

"Anne bu gün oğluma baban hiç gelmiycek dedim" derken sesi titredi.

"Anne ben sadece sevdim, sevmek suç değil ki neden cezasını oğlum çekiyor?"

Sanki annesinin dizine yatmış gibi toprağın üzerine uzandı. Toprağı okşarken konuşmaya devam etti.

"Anne ben iyi bir anne olamadım."

Hıçkırıklarının arasından kelimeler güçlükle çıkıyordu. "Birini toprağa koydum, diğerini eksik büyüttüm."

Başını kaldırıp mezar taşına baktı. "Anne kızıma iyi bakıyorsun değil mi?"

Bu bir soru değildi aslında. İçinde yıllardır büyüyen eksikliği dindirmeye çalışıyordu.

"Onu da benim gibi saçlarını seviyorsun, ben diye sarılıyorsun ona."

Annesi, babası ve kızı yan yana onu dinliyordu sanki. Uzaklardan onları izliyorlardı.

Kızı babasının kucağında, annesi ise onlara kızıyordu sanki.

“Çok sarsma o çocuğu.” diyordu.

Belki de hayal kuruyordu. Ama böyle düşünmek, içindeki acıyı bir nebze olsun hafifletiyordu.

"Defne'm..." diyerek kızının mezarına uzandı.

Toprağını öptü. "Annem..." derken sesi fısıltı gibiydi.

"Annem..." dedi yeniden. Sesi bu kez daha da küçüktü. "Ben seni çok özledim."

Gözlerinden süzülen yaşlar toprağa düşüyordu. "Büyüdün sandım. Ben uzaktayken büyüdün "

"Meğer ben senin büyüdüğün hiçbir zaman göremiycektim."

Neva, Atlas'ı arabada bırakıp uzun süredir görmediği arkadaşının yanına geldi. Birkaç adım geride durmuş, sessizce onu izliyordu.

Melek'in her kelimesi kalbine dokunuyordu. Melek elini kızının mezarından çekip kendi göğsünün üzerine koydu.

"Ben seni doğururken kucağıma alacağımı düşünmüştüm. Saçlarını okşayacağımı, gece ağladığında başında bekleyeceğimi..."

Gözlerini kapattı.
"Senin ilk kelimeni duymayı, ilk adımını görmeyi... Her şeyi."

Başını mezar taşına yasladı.
"Hiçbirini göremedim."

Bir süre yalnızca hıçkırıkları duyuldu. "Ama Atlas "

Yüzünde acıyla karışık küçük bir gülümseme belirdi. "Onu kucağıma aldığımda seni de daha çok sevdim. Çünkü anneliğin ne demek olduğunu sen gidince öğrendim."

Parmakları titreyerek mezarın üzerindeki küçük taşlardan birini düzeltti. "Belki de bu yüzden Atlas'a fazla tutundum."

Başını eğdi. "Belki senin eksikliğini onunla tamamlamaya çalıştım."

Neva'nın gözleri doldu. Melek bunu söylemekte zorlanıyordu ama ilk kez kendi anneliğinin karşısına çıkıyordu.

"Ben seni unutmadım Defne. Hiçbir gün."

Sesini toparlamaya çalıştı. "Fakat seni unutmadığımı bilmek, sana annelik yaptığım anlamına gelmiyor."

Bir damla yaş daha düştü.
"Özür dilerim."

Sonra küçük mezarın üzerine eğilip toprağı yeniden öptü.
"Annem..."

Bu kez kelime dudaklarından bir annenin değil, kızını özleyen küçük bir çocuğun ağzından çıkmış gibiydi.

Neva daha fazla dayanamadı. Yavaşça yanına gelip dizlerinin üzerine çöktü.

Melek başını kaldırıp ona baktı. Neva hiçbir şey söylemedi. Sadece elini tuttu.

Melek parmaklarını onun parmaklarının arasına geçirdi.

İki kadın, üç mezarın önünde sessizce oturdular. Birinin geçmişi burada yatıyordu.

Diğerinin geleceği ise hâlâ bilinmiyordu.

Ama o an ikisi de aynı şeyi hissediyordu:

Bazı insanlar hayatımızdan gitse bile sevgileri hiçbir yere gitmiyordu.

Toprağın altında kalanlar bile insanın kalbinde yaşamaya devam ediyordu.

...

Mezar vedalaşmasının ardından Neva direksiyona geçti. Hastalığı henüz ileri bir durumda olmadığı için araba kullanabileceğini düşünüyordu.

Yolculuk havalimanında son buldu.

Arabadan indiklerinde Melek biletlerle uğraşırken Neva valizleri bagajdan indiriyordu.

Atlas'ın gözden kaybolduğunu ise kimse fark etmemişti.

Etrafına korkuyla bakıyordu Atlas. Annesi elini bırakma demesine rağmen elini bırakmış ve havalimanında kaybolmuştu.

Korkusuna rağmen dolan gözlerini saklayan Atlas, olgun bir çocuk olduğunu gösteriyordu.

Ama çok da korkuyordu. O dokuz yıl boyunca annesinin göğsünden hiç ayrılmamıştı. Babasının yokluğunu annesinin varlığıyla doldurmaya çalışmıştı.

Oysa ki o daha dokuz yaşındaydı. Annesini ilk kez kaybetmişti. Bari Neva teyzesi olsaydı yanında, o zaman da hiç korkmazdı.

Bunları düşünürken ortada insanların içinde duruyor, gelen geçen ona çarpıyordu.

Sert bir bavul bacağına vurunca acıyla yere düştü. Yanına koşarak gelen kişi ile göz göze gelince kalbi hızlandı.

Adamın da kalbi aynı sıcaklıkla çarparken, baba oğul dokuz sene sonra ilk kez göz göze geliyordu.

Atlas ona elini uzatan Fahri'nin elini tuttu.

"İyi misin, küçük adam?" diyerek ayağa kaldırdı.

Atlas çekinerek başını salladı.

Fahri çocuğun diz kapağında gezdirdi parmaklarını.

"Acıyor mu?" diye sordu.

"Hayır," dedi Atlas.

"Annen, baban nerede?" diye sordu Fahri, babasının kendi olduğundan bir haber.

"Benim babam yok," dedi ve hızla ekledi. "Annemin elini bırakınca kayboldum."

"Annenin adı ne?" diye sordu Fahri.

"Melek," dedi.

"Bana tarif et, bulalım."

Atlas heyecanla anlatmaya başladı.

"Annemin güzel ve uzun saçları var, gözleri saçları gibi. Çok güzel, melek gibi," dedi.

Fahri dediğine gülümsedi.

"Öyle mi? Peki senin adın ne?" diye sordu.

"Atlas," dedi.

Fahri duyduğu isimle duraksadı. Melek'in, "Oğluma başka isim koymam," diye tutturup inatlaştığı isimdi bu.

"Anlamını biliyor musun?" diye sordu.

"Evet, annem hep anlatır," dedi. Gözlerinden annesine olan hayranlığı belli oluyordu.

"Neymiş peki, Atlas?" dedi.

"Güçlü ve dayanıklı demek," dedi Atlas heyecanla.

"Eksik söylemiş annen," dedi ve Atlas'ın meraklı gözlerine gülümseyerek bakıp ekledi. "Gökyüzünün hâkimi demek."

Atlas heyecanla konuştu.

"Peki senin adın ne?" dedi.

"Fahri," dedi.

Atlas heyecanla atıldı.

"Babamın adı bu! Anlamını biliyorum ben," dedi. Ellerini birbirine çarpıp ekledi. "Sabırlı, sabreden ve zorluklara karşı direnç gösteren demek."

"Hani baban yoktu?" dedi Fahri.

Atlas'ın yüzü düşerken konuştu:

"Babam uzaklara gitmiş. Ben ne zaman çok özlersem gelirmiş."

Sonra sır verir gibi yaklaştı.

"Bence annem beni kandırıyor," dedi.

"Neden kandırsın ki?" diye sordu Fahri, üzüntü dolu bir sesle.

"Ben babamı çok özledim ama hiç gelmedi," derken özlemini anlatmak ister gibi uzatıyordu harfleri.

"Annene söyledin mi?" dedi Fahri. Emin'in ona geç kaldığı için kızacağını biliyor ama bu çocuğu yalnız bırakmak istemiyordu.

"Hayır. Sen de söyleme, o çok üzülür," dedi.

Sonra eğilip bir şey söyleyecekken annesinin sesini duydu.

"Atlas!"

"Annem!" diye bağıran çocuk, kadına doğru koştu.

Fahri başını kaldırıp kadına bakarken Atlas annesine koştu.

Melek oğluna sıkıca sarılırken Fahri onları izliyordu. Boğuluyormuş hissiyle sarsılırken sevdiği kadını ve oğlunu izliyordu.

"Annem..." diyerek saçlarından öpen, oğluna sıkıca sarılan kadın korkuyla hareket edercesine ona sımsıkı sarılıyordu.

Melek kafasını kaldırıp karşısındaki adama baktı.

İçindeki sarsıntı onu öldüren cinstendi.

"Melek'im..." diye fısıldadı.

Göz göze gelen, etrafın seslerinden soyutlanan iki sevdalının arasında on yıl vardı.

Pişmanlıklar, acılar, yalnızlıklar, yanlışlar ve ayrılıklar vardı.

İki kişinin gibi görünen acının üçüncü sahibi ise Atlas'tı.

Üç kişilik küçük aile yıllar sonra karşılaşmıştı.

Annesinin elini sıkıca tutan Atlas, karşısındaki adamın babası olduğunu bilmiyordu.

Karşısındaki kadının elini tuttuğu çocuğun kendi çocuğu olduğuna dair şüphe kalbine düşerken, bakışlarına karışan o suçlayıcı ifade hiç hak edilir değildi.

BÖLÜM SONU 🥀