26. bölüm · BİR ÖMRÜN GİZLİ YARASI 🥀

22.BÖLÜM 🥀

BYZ ÖZDR

(2026)

Atlas ile Neva el ele lokantaya doğru yürüyordu. Atlas, heyecandan yerinde duramıyor, yürürken sürekli etrafına bakıyordu.

"Neva teyze..."

"Efendim yakışıklım?"

"Babam kebap sever miydi?"

Neva bir an duraksadı.

"Severdi," dedi gülümseyerek. Sonra hafifçe güldü.

"Hem de çok severdi. Senin babanın boğazı hiç durmazdı."

Atlas da gülmeye başladı.

"Babamın en yakın arkadaşının adı neydi?"

Neva'nın adımları yavaşladı.

"Emin..." dedi. Sesi istemsizce titremişti.

Atlas merakla baktı.

"Çok mu iyi anlaşıyorlardı?"

Neva başını salladı.

"Hem kuzen hem de en yakın arkadaştılar. Birbirlerini hep korurlardı."

Kısa bir sessizliğin ardından devam etti.

"Biz okula da birlikte giderdik. Babanla Emin hep arkamızda otururdu."

"Gerçekten mi?"

"Evet."

Neva'nın dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.

"Baban çok konuşurdu. Emin de onun her yaramazlığına ortak olurdu."

Atlas gülümseyerek dinliyordu.

"Babadan olan dedem kızar mıydı onlara?"

Neva hafifçe güldü.

"Az mı kızardı? Öğretmenlerden azar işittiklerinde, baban kuzenini korurdu; kuzeni de onu. Birbirlerini hiçbir zaman yalnız bırakmazlardı."

Atlas, babasını hiç tanımamış olmasına rağmen anlatılan her anıyla onu biraz daha tanıyormuş gibi hissediyordu.

Ve Neva, yıllar önce geride kaldığını sandığı anıları anlatırken, aslında onları hiç geride bırakamadığını bir kez daha anlıyordu.Lokantanın önünde onları bekleyen Efe'yi gören Atlas, heyecandan yerinde zıplamaya başladı.

Efe, yüzündeki sıcak gülümsemeyle onları karşıladı. Birlikte içeri girerlerken Neva konuştu.

"Seni de izin gününde rahatsız ettik. Kusura bakma."

Efe kaşlarını çatar gibi yaptı.

"Ne kusuru?" dedi. Ardından sesi ciddileşti. "Sen iyi misin?"

Neva gülümseyerek başını salladı.

"İyiyim, merak etme."

Efe bir şey söyleyecekken Neva sözünü tamamladı.

"Sana söz verdiğim gibi testlerimi yaptıracağım."

Efe ancak o zaman rahat bir nefes alabildi.

Atlas ise hoplaya zıplaya koridorun sonundaki mutfağa koştu.

Neva ile Efe arkasından ağır adımlarla yürürken Efe yeniden konuştu.

"Bir şey daha mı oldu?"

Sesindeki telaş gizlenemiyordu.

"Başım çok ağrıyor. Ben de doktorluğumun avantajını kullanıp bir kontrolden geçeyim dedim."

Efe gülümsedi.

"O zaman birlikte gideriz."

Neva başını sallayarak onu onayladı.

Mutfağa girdiklerinde Neva'nın gözü ilk olarak duvara asılı büyük tabelaya takıldı.

DEMİREL

Soyadı ona nedense çok tanıdık gelmişti.

Bakışları geniş mutfağı dolaşırken Atlas'ın orta yaşlı bir adamın yanında heyecanla bir şeyler anlattığını gördü.

Onları fark eden Atlas hemen seslendi.

"Neva teyze! Ben şimdi kebap yapacağım."

Neva gülümseyerek yanlarına oturdu.

Adam da gülerek söze karıştı.

"Ben de bu delikanlıya kebabın inceliklerini anlatıyordum."

Efe yaklaşarak tanıştırdı.

"Dedem... Hakkı Demirel."

Neva elini uzattı.

"Neva Kıranlı."

Hakkı Bey tokalaşırken sıcak bir tebessüm etti.

"Bizim evde sizin namınız çoktan duyuldu."

Neva gülümseyerek Efe'ye baktı.

Efe omuz silkti.

"Dedem biraz abartıyor."

Neva kaşlarını kaldırdı.

"Öyle mi?"

Hakkı Bey torununa dönüp gururla konuştu.

"Bizim oğlan Adana'nın gülü."

Neva kahkahasını tutamadı.

"Ee, siz Adanalısınız demek."

Efe hemen atıldı.

"Allah'ın adamıyık."

Neva daha da çok güldü.

Hakkı Bey de torununu övmeye devam etti.

"Ooo... Adana'nın yarısı bizim."

"Dede, abartma artık."

Tam o sırada mutfağın kapısı açıldı.

İçeri genç bir kadın girdi.

"Elfida..." diye seslendi Efe.

Neva istemsizce kapıya döndü.

Karşısındaki genç kadını dikkatle süzdü.

Ela ile yeşil arasında değişen gözleri...

Kumral saçları...

Dudağının kenarındaki küçük ben...

Oldukça dikkat çekici bir kadındı.

"Dede, seninle biraz konuşabilir miyiz?" dedi Elfida.

Hakkı Bey başını sallayıp onunla birlikte dışarı çıktı.

Onlar uzaklaşınca Neva merakla Efe'ye döndü.

"Kız kardeşim.. Üçüzlerden biri ."

Neva duyduğuna şaşırdı.

"Gerçekten mi?"

Efe başını salladı.

Neva yeniden kapıya baktı.

"Çok güzel biri."

Bir an durdu.

"Hiç sana çekmemiş."

Efe alınmış gibi geri çekildi.

"Az önce dedemin mal varlığını duyunca gözlerin parlıyordu ama."

Neva gülerek başını iki yana salladı.

"Dedem sen evde kalırsın diye o kadar korkuyor ki, yakında seni ilan panolarına asacak."

Efe de oyuna devam etti.

"Peşimde olanlar mal için değil zaten."

Neva kollarını bağladı.

"Madem öyle... Seni ben alayım."

Efe, görücüye çıkmış biri gibi utangaç bir tavır takındı.

"Alır mısın?"

Neva kahkaha attı.

"Alırım vallahi."

Tam o sırada Atlas araya atladı.

"Olmaz! O benim."

Neva gülmekten kendini alamadı.

Hakkı Bey uzaktan seslendi.

"O zaman şöyle yapalım. Kebapçılardan birini sana verelim."

Atlas ciddi ciddi düşünmeye başladı.

"Olur."

Neva şaşkınlıkla ona baktı.

"Bu kadar kolay mı yani?"

Atlas omuz silkti.

Neva dudaklarını büzüp küsmüş gibi yapınca Atlas dayanamadı.

Sandalyeden atlayıp yanına geldi.

"Teyze... Ben senin için kabul ettim."

Neva gülmemek için dudaklarını ısırıyordu.

Atlas iyice sokulup fısıldadı.

"Çok zenginlermiş ya hani."

Neva sonunda kahkahaya boğuldu.

"Öyle miymiş?"

Atlas'a sarılıp yanaklarından öptü.

"Benim yakışıklım, teyzesinin zengin olmasını istiyor demek."

"Teyze, klasımı sarsma."

Neva şaşkınlıkla Efe'ye döndü.

"Sen 'klas' kelimesini nereden biliyorsun?"

Atlas göğsünü kabarttı.

"Ooo... Ben daha neler biliyorum."

Neva ile Efe aynı anda birbirlerine bakıp gülmeye başladılar.

...

Neva ve Atlas, uzun geçen bir günün ardından eve döndüklerinde saat dörde geliyordu.

Melek, oğlu için özenle bir sofra hazırlamıştı. Kendisi de hazırlanmış, Hafize Hanım'la birlikte onları bekliyordu.

Bugün ayın yirmi beşiydi.

Onlar için bu tarihin bambaşka bir anlamı vardı.

Tam dört yıldır, her ayın yirmi beşinde ne olursa olsun evden çıkar, birlikte vakit geçirir, biraz olsun kafalarını dağıtmaya çalışırlardı.

O gün acılarından konuşmaz, sanki hiçbir şey olmamış gibi gülmeye çalışırlardı.

Zamanla bu, vazgeçemedikleri küçük bir geleneğe dönüşmüştü.

İkili eve girer girmez Atlas annesine koştu.

Neva ise derin bir nefes alıp kendini koltuğa bıraktı.

"Hazırlan da çıkalım."

Melek'in sesiyle başını kaldırdı.

Neva'nın anlamamış gibi baktığını görünce hafifçe kaşlarını çattı.

"Bugün ayın yirmi beşi."

Neva'nın gözleri bir anda büyüdü.

"Ay... Unutmuşum."

Hızla ayağa kalkarken Melek dikkatle ona baktı.

"Sen bu aralar her şeyi unutur oldun."

Neva omuz silkerek gülümsedi.

"Bilmiyorum..."

Melek birkaç saniye daha arkadaşının yüzünü inceledi.

Son günlerdeki dalgınlığı...

Bitmek bilmeyen yorgunluğu...

Ve unutkanlığı...

Hepsi sessizce zihninin bir köşesine yerleşiyordu.

Yine de hiçbir şey söylemedi.

Sadece sorgulayan bakışlarını yavaşça üzerinden çekti.

Neva hızlıca duş aldıktan sonra odasına geçti.

Acele ettiği için eli ayağına dolaşıyordu.

Üzerine giydiği toz pembe elbise ince belini ve esmer tenini zarifçe ortaya çıkarıyordu.

Kumral saçlarını açık bıraktı. Ardından boynuna, üzerinde beyaz bir taş bulunan kolyesini taktı.

Kolyenin arka yüzünde Emin'in küçücük bir fotoğrafı vardı.

Yıllardır o kolyeyi hiç çıkarmamıştı.

Sadece hastanede çalışırken boynundan çıkarıyordu.

Beyaz topuklu ayakkabılarını giydi.

Eskiden zorlandığı o ayakkabılar artık ona yabancı gelmiyordu.

Çok şey değişmişti.

Yıllar içinde, "Asla yapmam." dediği birçok şeyi yapmıştı.

Farkına varmadan kendini değiştirmişti.

Artık gülüyordu.

En küçük olayda içine kapanmıyor, arkasını dönüp kaçmıyordu.

Doğru olduğuna inandığı şeylerin arkasında durmayı öğrenmişti.

Hazır olduğunda çantasını ve ceketini alıp odasından çıktı.

Melek onu görünce uzun bir ıslık çaldı.

"Of... Fıstık! Versene bir poz."

Neva gözlerini devirerek güldü.

"Abartma."

"Abartmıyorum. Vallahi çok güzel olmuşsun."

Neva başını iki yana sallayıp gülümsemekle yetindi.

Melek de ayağa kalktı.

Üzerindeki bebek mavisi kısa elbise, tenine çok yakışıyordu.

Krem rengi topuklu ayakkabılarıyla birlikte oldukça zarif görünüyordu.

Birlikte evden çıkıp, onlara yalnızca on beş dakika uzaklıktaki mekâna doğru yürümeye başladılar.

Burası küçük ama sıcak bir aile işletmesiydi.

Arka tarafında, küçük bir göleti andıran şirin bir su alanı vardı.

Mekânın sahibi ise güler yüzlü, tatlı dilli yaşlı bir amcaydı.

Kapıdan içeri girdikleri anda ortamın huzurlu atmosferi ikisini de sardı.

Arka planda çalan alaturka müzik, mekâna ayrı bir sıcaklık katıyordu.

Her zamanki gibi dışarıdaki masalarına geçtiler.

Ceketlerini sandalyeye bıraktılar ve derin bir nefes alarak yerlerine oturdular.

Bu akşam da, her ayın yirmi beşinde olduğu gibi, acılarını birkaç saatliğine kapının dışında bırakmaya çalışacaklardı.Oturdukları masada sessizlik hâkimdi.

Konuşmak da, paylaşmak da ikisine zor geliyordu.

Artık bu masada acılarından değil, onlara acıyı yaşatanlardan bahsediyorlardı.

Yine de hiçbirinin dili tam anlamıyla çözülemiyordu.

İkisi de birbirinden gözlerini kaçırıyor, anlatmaktan çekiniyordu.

O sırada yanlarından geçen insanların arasında tanıdık bir silüet vardı.

Onlar onu fark etmiyordu.

Ama o, sevdiği kadını uzaktan izliyordu.

Bakışlarını bir an olsun üzerinden çekemiyordu.

Kalabalığın arasından orta yaşlı bir kadın masalarına doğru yaklaştı.

Yanlarında durup gülümsedi.

"Oturabilir miyim kızlar?"

Neva ile Melek şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.

Sonra aynı anda başlarını salladılar.

Kadının görünüşü yaşını gizler gibiydi.

Simsiyah saçları, yeşile çalan gözleri ve incecik belini saran bordo elbisesi vardı.

Yumuşak yüz hatlarıyla oldukça zarif ve dikkat çekici bir kadındı.

Kadın sandalyeye oturunca ikisini de uzun uzun süzdü.

"Ben eşimle neredeyse her hafta buraya gelirim."

Başını hafifçe çevirince ikisi de onun baktığı yöne döndü.

Bir masada oturan esmer bir adam vardı.

Siyah saçlı, koyu gözlü...

Uzaktan bile eşine sevgiyle baktığı belli oluyordu.

Kadın yeniden onlara döndü.

"Sizi de ara sıra burada görüyorum."

Kısa bir sessizliğin ardından gülümsedi.

"Ama bu iki güzel kızın gözlerinde neden bu kadar dalga olduğunu hep merak ettim."

Neva ile Melek, garip bir şekilde bu kadının yanında rahatsız hissetmiyorlardı.

Aksine, sanki uzun zamandır tanıdıkları biriyle konuşuyorlarmış gibi huzurluydular.

Merakına yenilen Melek gülümsedi.

"Adınız ne?"

Kadın, bordo rujunun belirginleştirdiği dudaklarını hafifçe kıvırdı.

"Naz."

Sesinde hem dinginlik hem de derinlere saklanmış bir telaş vardı.

"Sizi rahatsız etmek istemem."

Neva hemen araya girdi.

"Estağfurullah. Aksine, çok hoş bir insansınız."

Naz'ın gülümsemesi biraz daha büyüdü.

"Siz de su gibi kızlarsınız."

Sonra hafifçe iç çekti.

"Ama derler ya... Güzellik binbir belayı da beraberinde getirir."

Bir an durdu.

"Biz de eşimle yıllarca ayrı kaldık."

Bakışları kısa süreliğine eşine kaydı.

"O zamanlar benden nefret ettiğini sanırdım."

Başını iki yana salladı.

"Meğer yalanlar ve tehditler, insanın ellerini kollarını bağlayabiliyormuş."

Neva ile Melek dikkatle onu dinliyordu.

Naz, anlamlı bir tebessümle devam etti.

"Eğer tehdit edilen kişi siz değilseniz, dışarıdan bakınca verilecek cevap çok kolay görünür."

Ayağa kalktı.

"Bugün sizi tanıdığıma çok sevindim."

Çantasından küçük bir kâğıt çıkarıp masaya bıraktı.

"Bir gün birlikte kahve içelim."

"Çok memnun oluruz." dedi Melek.

Naz gülümsedi.

"İyi akşamlar."

Arkasını dönüp eşinin yanına gitti.

Adam omuzlarına kürkünü usulca bıraktı.

El ele tutuşarak ağır adımlarla çıkışa doğru yürüdüler.

Neva ile Melek, gözden kaybolana kadar arkalarından baktılar.

İkisi de aynı şeyi hissetmişti.

Sanki o kadın, birkaç dakika içinde sadece bir sohbet etmemiş...

Yıllardır cevap aradıkları bir yaranın üzerine sessizce dokunup geçmişti.Naz masadan kalktıktan sonra yeniden sessizlik çöktü.

İkisi de düşüncelerinin arasında kaybolmuş, önlerindeki kaçıncı olduğunu bilmedikleri içeceklerinden yudumluyordu.

Alkol, yavaş yavaş üzerindeki etkisini göstermeye başlamıştı.

Neva, dalgın bakışlarını masadan ayırmadan konuştu.

"Babamın kalp krizi geçirdiği günü hatırlıyor musun?"

Sesi yorgundu.

Sanki her kelimeyi söylemek için ayrı bir güç topluyordu.

Melek, buruk bir gülümsemeyle başını salladı.

"Hatırlıyorum..."

Kısa bir sessizliğin ardından devam etti.

"Ama ben o güne dair başka bir şeyi hatırlıyorum."

Neva, ne söyleyeceğini biliyormuş gibi başını hafifçe salladı.

"O gece çok yağmur yağıyordu."

Melek gözlerini uzaklara çevirdi.

"Evet..."

Sonra kısık bir sesle fısıldadı.

"Ayrı yerlerdeydik..."

"Ama aynı karanlığın altındaydık."

İkisi de sustu.

Çünkü o gecenin acısını anlatabilecek hiçbir kelime yoktu.

Hatırladıkları tek şey...

Yağmurun hiç durmadığıydı.

Ve sonra...

Zihinleri, istemeden de olsa yıllar öncesine sürüklendi.

2016

Düğünün neşesi, tek bir patlamayla yerini tarifsiz bir sessizliğe bırakmıştı.

Kalabalığın ortasına düşen bomba...

Sadece toprağı değil...

O gece orada bulunan herkesin hayatını da paramparça etmişti.

Kamuran Bey'e müdahale eden sağlık ekipleri onu sedyeye alırken Feride Hanım bir an olsun eşinin elini bırakmıyordu.

"Kamuran... Bırakma bizi..."

Kendi sesi bile kulaklarına ulaşmıyordu.

"Kamuran, yirmi beş yıllık hasretimiz dinmeden gitme..."

Titreyen elleriyle eşinin ellerini öpüyor, gözyaşları durmaksızın yanaklarından süzülüyordu.

"Hanımefendi..."

Etrafındaki sesleri duymuyordu.

Otuz yıllık bir ömürdü onlarınki.

On beş yaşında sevmişti bu adamı.

Yirmi beş yıl aynı yastığa baş koymuş, onunla ağlamış, onunla gülmüş, onunla yaşlanmıştı.

Şimdi ise elinden kayıp gitmesinden korkuyordu.

Feride Hanım, hastane koridorlarına kadar eşinin elini bırakmadı.

Ancak ameliyathane kapısına geldiklerinde görevliler onu ayırabildi.

Kapılar kapanırken sanki nefesi de içeri girmişti.

Doktorlar onunla konuşuyor, sakinleştirmeye çalışıyordu.

Ama Feride Hanım yalnızca boş gözlerle onlara bakıyordu.

Bir anda doktorun ellerine sarıldı.

"Yalvarırım..."

Sesi çatladı.

"Ne olur onu bana geri verin."

Doktorun yüzündeki acıma dolu ifadeyi umursamadı.

O sadece kocasını istiyordu.

Tam o sırada Neva annesinin yanına geldi.

Onu kendine çekip sıkıca sarıldı.

Feride Hanım kızına tutunurken dizlerinin bağı çözüldü.

Anne kız birlikte yere çöktüler.

Rana ile Rüya da hemen yanlarına oturdu.

"Anne..."

Feride Hanım başını kaldırıp Neva'ya baktı.

Titreyen dudakları aralandı.

"Neva..."

Bir nefes aldı.

"Baban..."

Devamını getiremedi.

Titreyen ellerini yere vurdu.

"Kamuran..."

Bu kez elleri göğsüne gitti.

Sanki kalbinin tam ortasına saplanan görünmez bir acıyla kıvranıyordu.

"Kamuran..."

"Anne!"

Rana ile Rüya bir anda ona sarıldılar.

Rüya annesinin ellerini tuttu.

"Ne olur, sakin ol."

Ama Feride Hanım'ın gözleri çoktan korkunun içine düşmüştü.

Koridorun biraz ilerisinde duran Baha ise bütün olanları sessizce izliyordu.

İçinde daha önce hiç hissetmediği bir kırılma vardı.

Yerde ağlayan kadın onun annesiydi.

Ameliyathanede yaşam mücadelesi veren adam ise babası.

Ve onların elinden çalınmış yıllar vardı.

Doğru bildiği yalanlar...

İnandığı yanlışlar...

Kendisine anlatılan eksik hayatlar...

Yavaş adımlarla yanlarına ilerledi.

Feride Hanım hâlâ ağlıyordu.

Baha onun önünde diz çöktü.

Kadın onu görmüyordu bile.

Kalbi hızla çarpmaya başladı.

Dudakları aralandı.

"Anne..."

Kendi söylediği kelimeye kendisi bile şaşırdı.

Feride Hanım'ın bakışları yavaşça ona döndü.

Kızarmış gözleri, gözyaşlarıyla ıslanmış yüzüyle uzun uzun oğluna baktı.

Baha onu kollarına çekti.

İçindeki tarifsiz acı onu bu kadına yaklaştırıyordu.

Feride Hanım oğluna sarıldığı anda hıçkırıkları arttı.

"Oğlum..."

Sesi parçalanıyordu.

"Kamuran..."

Derin bir nefes almaya çalıştı.

"Kamuran, oğlun..."

Devam edemedi.

"Yarım bırakma bizi..."

Cümlesi yarım kaldı.

Gözleri kapandı.

"Anne!"

Kızlarının çığlığı koridorda yankılandı.

Baha annesini kollarına alıp ayağa kalktı.

Hemşireler hızla yanlarına geldi.

Birlikte onu boş bir odaya götürdüler.

Yapılan kontrollerin ardından hemşire dönüp sakin bir sesle konuştu.

"Merak etmeyin. Strese bağlı baygınlık geçirmiş."

Koluna serum takılırken Feride Hanım derin bir uykuya sürüklendi.

"Biraz dinlenmesi gerekiyor."

Odadakiler yavaş yavaş dışarı çıktı.

Koridorda sessizlik hâkimdi.

Rüya ilk konuşan oldu.

Bakışlarını Baha'dan ayırmadan sordu:

"Sen gerçekten abimiz misin?"

Sesindeki öfkeyi gizlemeye çalışmıyordu.

Baha başını hafifçe eğdi.

"Öyleymiş küçük hanım."

Sesi sert değildi.

Ama aralarına görünmez bir mesafe koyuyordu.

"Neden bu kadar bekledin?" diye çıkıştı Rana.

"Babam ve annem bunca yıl neler yaşadı. Bir gün olsun dönmek aklına gelmedi mi?"

Baha'nın çenesi gerildi.

Bakışları sertleşti.

"Acı sadece sizin için mi var hanımefendi?"

Sesi alaycı değildi.

Ama içinde yılların kırgınlığı vardı.

"Kızlar, sakin olun."

Araya giren Neva olmuştu.

Tam kardeşlerini geri çekmeye çalışırken koridorun sonundan gelen bir ses herkesi durdurdu.

"Ne abisi?"

Bu ses...

Bahar'a aitti.

Bir anda bütün bakışlar koridorun sonuna çevrildi.

Neva'nın anlattığı her cümleyle Bahar'ın yüzündeki renk biraz daha soldu.

Duyduklarını anlamaya çalışıyordu.

Baha...

Onların ağabeyi...

Yıllardır varlığından bile habersiz oldukları kardeşleri...

Bütün gerçekler bir anda omuzlarına yüklenmişti.

Bahar'ın dizlerinin bağı çözüldü.

Olduğu yere yığıldı.

Gözlerinden süzülen yaşlara engel olamazken titreyen dudaklarından tek bir cümle döküldü.

"Yıllarca... Bir ağabeyimiz olduğunu bile bilmeden yaşadık..."

Neva da sessizce kardeşinin yanına çöktü.

Bahar'ın omuzlarına sarıldı.

İkisi de aynı acının içinde, aynı sessizliğin ortasında birbirlerine tutunuyordu.

...

'Bugün günlerden pazartesi...
Dünkü sessizlik,
Bugünün habercisi...'

Yatağında hareketsiz uzanan kadının gözleri karşı duvara kilitlenmişti.

Onu görenler yalnızca korkmuş, yorgun ve çaresiz bir kadın görürdü.

Oysa Feride Hanım, o duvarda yıllarını izliyordu.

Kamuran'la geçirdiği her an, gözlerinin önünden bir film şeridi gibi akıp gidiyordu.

Sanki çok uzakta değildi...

Sadece birkaç adım ötesindeydi.

Ama yine de ona ulaşamıyordu.

'Önce hafif bir rüzgâr...
Ardından fırtına...
Böyle başladı bu ayrılık hikâyesi.'

Ameliyathanede ise zamanla yarışılıyordu.

Kamuran'ın kalbi, onlarca elin arasında yaşam mücadelesi veriyordu.

Ama zihni...

Çok başka bir yerdeydi.

Önce sırma saçlarını gördü.

Sonra kokusu doldu içine.

Ardından kahverengi gözleri...

O gözlerin içinde kendini görünce dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.

Anestezi uzmanı monitörden hastaya, hastadan monitöre baktı.

Gördüğüne inanmakta güçlük çekiyordu.

'Sevmemiş miydi yoksa...
Sevilmemiş miydim...'

Bir anda monitördeki değerler değişmeye başladı.

"Basınç düşüyor!"

"Kalp ritmi bozuluyor!"

Doktorlar telaşla Kamuran'ın etrafını sardı.

Aynı dakikalarda...

Hastane odasında yatan Feride Hanım'ın kalbi hızla çarpmaya başladı.

Nefesi daraldı.

Eli göğsüne gitti.

Bir anda yerinden fırladı.

"Kamuran!"

Koşarak odadan çıktı.

Arkasından çocuklarının sesleri yükseliyordu.

"Anne!"

Ama hiçbirini duymuyordu.

'Özenle seçilmiş
Yalın cümleler kurduk...'

Ameliyathanenin önüne geldiğinde nefes nefeseydi.

Koridorda koşuşturan sağlık çalışanlarının arasından geçip genç bir hemşirenin koluna tutundu.

"Lütfen..."

Sesi titriyordu.

"Ne olur beni kocamın yanına alın."

Hemşire üzgün gözlerle ona baktı.

'Vedalaştık dışarıda...
Fırtına dinmişti...'

"Maalesef bu mümkün değil..."

Tam açıklama yapacakken Baha öne çıktı.

"Ben Başhekim Sedat Bey'i tanıyorum."

Kararlı bir sesle devam etti.

"Ben konuşurum."

Hemşire başını sallayıp içeri girdi.

Kısa süren görüşmenin ardından geri döndü.

Bu kez Feride Hanım'a uzandı.

"Benimle gelin."

Feride Hanım'ın gözlerinden yeniden yaşlar süzüldü.

Titreyen adımlarla ameliyathaneye girdi.

'Şimdi o sevdiğim ışıklı yolu
Yalnız mı yürüyeceğim...'

Üzerine steril kıyafetlerini giydikten sonra yavaşça Kamuran'ın yanına ilerledi.

Masanın üzerinde hareketsiz yatan adam...

Hayatının en büyük aşkıydı.

Titreyen eliyle onun elini tuttu.

Tam o anda monitördeki değerler değişmeye başladı.

Kalp ritmi yavaş yavaş düzene giriyordu.

Doktorlar birbirlerine şaşkınlıkla baktılar.

'Seçtiğimiz filmleri birer birer
Yalnız mı izleyeceğim...'

Feride Hanım eğilip kulağına fısıldadı.

"Kamuran..."

Maskesinin içine düşen gözyaşları nefesini kesiyordu.

"Gitme..."

Bir an durdu.

"Seni seviyorum."

Kamuran'ın parmakları belli belirsiz kıpırdadı.

Feride Hanım hıçkırıklarına engel olamıyordu.

"Baha geldi..."

"Ailemiz tamamlandı."

"Senden çalınan oğlumuz bize döndü."

"Bu ailenin sana ihtiyacı var..."

Derin bir nefes aldı.

"Benim sana ihtiyacım var."

Elini biraz daha sıktı.

"Seninle daha yaşayacağımız o kadar çok şey var ki..."

Yavaşça dizlerinin üzerine çöktü.

Başını Kamuran'ın eline yasladı.

"Daha özgürce sevemedik biz."

Sesi ağlamaktan kırılıyordu.

"Seni çok seviyorum Kamuran..."

Titreyen dudaklarından son bir cümle döküldü.

"Çok az kalır..."

"Çok az kalır sana olan sevgimi anlatmaya kelimeler..."

Ve yıllardır içinde biriktirdiği bütün acıyı, bütün sevgiyi, gözyaşlarıyla birlikte sevdiği adamın ellerine bıraktı.

...

(2024)

Emin, hastanenin tam karşısındaki bankta omuzları çökmüş hâlde oturuyordu.

Saatlerdir yerinden kalkmamıştı.

Bir kadın, ona duyduğu saplantılı sevginin ve ağırlaşan ruhsal hastalığının yüküyle bu hastanede yatıyordu.

Gözleri, binanın girişindeki yazıya takıldı.

"Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi."

Telefon gelir gelmez buraya koşmuştu.

Ayağa kalkıp ağır adımlarla içeri girdi.

Koridorun sonunda bekleyen doktor yanına yaklaştı.

"Eşinizi artık normal hastaneye nakletmemiz gerekiyor."

Emin sessizce başını salladı.

Birlikte Buse'nin odasına yöneldiler.

Doktor onları yalnız bırakıp uzaklaşınca Buse başını çevirdi.

Emin'i görür görmez gözleri parladı.

Simsiyah saçlarını kahverengiye boyatmıştı.

Diplerden çıkan siyahlık kendini belli ediyordu.

Yeşil gözlerini kahverengi lenslerle gizlemiş, yüzüne yaptığı makyajla Neva'ya benzemeye çalışmıştı.

Bütün bunların yapılmasına Emin izin vermişti.

Buse özel gözetim altındaki hastalardan biriydi ve Emin, onun isteklerinin karşılanması için doktorlarla bizzat konuşmuştu.

"Emin..."

Sesi güçlükle çıkıyordu.

"Geldin mi... kocacığım?"

Yavaşça yanına geldi.

"Daha güzel oldum, değil mi?"

Kendi etrafında döndü.

"Bak... Senin istediğin gibi oldum."

Sesi fısıltıya dönüştü.

"Neva gibi oldum..."

Emin'in boğazı düğümlendi.

Konuşmaya hazırlanırken Buse ellerine uzandı.

"Emin..."

"Bir kere bile bana dokunmadın."

"Gözlerin bile bana değmedi."

Titreyen sesi odanın içine yayıldı.

"Şimdi..."

"Sevdin mi beni?"

Emin gözlerini kapattı.

"Buse..."

Kadın, Emin'in ellerini alıp saçlarına götürdü.

Bir kez olsun sevildiğini hissetmek istiyordu.

Emin parmaklarını usulca saçlarında gezdirdi.

Avucunda kalan kopmuş saç tellerine acıyla baktı.

"Buse..."

"Seni eve götürmeye geldim."

Buse bir anda geri çekildi.

Başını iki yana salladı.

"Hayır..."

"Daha tam iyileşmedim."

Aslında korkuyordu.

O eve dönmek istemiyordu.

Burada hiç değilse Emin haftada iki kez onu görmeye geliyordu.

Ama eve...

Hiç gelmiyordu.

O evde kendini sevilmiyormuş gibi hissediyordu.

"Buse..."

"Benimle gelmek istemiyor musun?"

Kadın başını öne eğdi.

"Ben öleceğim, Emin."

Emin'in yüzündeki ifade ilk kez değişti.

Şaşkınlık...

Ve derin bir suçluluk...

"Ölene kadar burada kalacağım."

"Burası güzel."

"Çünkü seni görebiliyorum."

Derin bir nefes aldı.

"Beni sevmedin."

"Ama ben seni çok sevdim."

Emin'in aklına, yıllar önce ayaklarına kapanıp "Beni sev." diye ağladığı gün geldi.

"Özür dilerim, Buse."

Buse ilk kez gülümsedi.

"Beni sevmediğin için özür dileme."

"Sen..."

"Neva'yı sevmeye devam et."

Bu sözlerinde kırgınlıktan çok kabulleniş vardı.

"Senden bir şey isteyebilir miyim?"

Emin başını salladı.

"Son kez dizlerine yatabilir miyim?"

Gücü tükenmişti.

Emin'in gelmediği günlerde neredeyse hiç konuşmuyor, yemek yemeyi reddediyor, saatlerce sessizce tavana bakıyordu.

Emin yatağa oturdu.

Buse usulca başını dizlerine koydu.

Uzun zamandır ilk kez huzur hissetti.

Yüzünü ona çevirdi.

"Seni affettim."

Kısık bir sesle ekledi.

"Allah da affetsin."

Emin'in içinde ağır bir suçluluk büyüyordu.

Onu hiç sevememişti.

Çünkü kalbi başkasına aitti.

Pişmanlıktan çok vicdan azabı hissediyordu.

Buse son kez gözlerinin içine baktı.

"Seni seviyorum."

Nefes alması giderek zorlaşıyordu.

Göğsü her solukta biraz daha sıkışıyordu.

Dudaklarının kenarından ince bir kan süzüldü.

Emin'in paltosuna damladı.

Soluğu yavaşladı.

Bedeni ağırlaştı.

Ölüm yaklaşırken bile aklındaki son düşünce, Emin'e yük olmamaktı.

Titreyen dudaklarıyla belli belirsiz özür dilemeye çalıştı.

Emin gözlerini kapattı.

Başını yatağın başlığına yasladı.

Derin bir nefes aldı.

İçine çöken duygu huzur değildi.

Artık acı çekmeyen bir insana duyduğu tarifsiz bir merhametti.

Hayatta her hikâyenin bir kaybedeni vardır.

Buse'nin hikâyesinde kaybeden yalnızca hayatı değildi.

Sevdiği adamın kalbine hiç ulaşamamış olmasıydı.

...

(2026)

Neva ile Melek, çakırkeyif olmanın verdiği hafiflikle geçmişin karanlığından birkaç dakikalığına sıyrılmışlardı.

Melek elindeki bardağı havaya kaldırdı.

Başını iki yana sallayarak şarkıya eşlik etmeye başladı.

"Aklımdan geçme ki yürek duymasın,
Kandırmasın kendini 'Olur muydu?' diye..."

Sanki sözleri Neva'ya söylüyormuş gibi ona doğru eğildi.

Sesi biraz daha yükseldi.

"İlk kez hazır kalbim ayrılığa bu kadar,
Belki de hayırlısı böyle..."

Neva, arkadaşının hâline kahkahayla güldü.

İkisi de artık kendilerini tutamıyordu.

Melek hiç durmadan devam etti.

"İçinden küsme ki canın yanmasın,
Kızma sakın gerçekleri duydun diye..."

Bu kez Neva da ona bağırarak eşlik etti.

Onların coşkusunu gören çevredeki insanlar da şarkıya katılınca restoranın atmosferi bir anda değişti.

İki arkadaş kahkahalar atarak omuz omuza verdiler.

"Bu kararlı hâllerim incitmesin o kadar,
İnan bana, en güzeli böyle..."

Artık neredeyse bütün restoran aynı anda söylüyordu.

En önde ise Neva ile Melek vardı.

Sanki yıllardır içlerine attıkları her şeyi şarkıyla haykırıyorlardı.

"Çünkü biz öyle yazık, öyle ayıptık aşka...
Sevmedi bizi, gitti...
Sonuna kadar direnmiştik, o başka..."

Melek sonundaki "Ah..." sesini uzatarak gözlerini kapattı.

Onları uzaktan izleyen biri bu hâllerine gülümseyebilirdi.

Ama ikisi de biliyordu...

Bu kahkahaların ardında yılların acısı vardı.

Şarkı devam ederken bütün mekân tek bir ağızdan söyledi.

"Özlediğim doğrudur, ağladığım da...
Herkes bilsin, ziyanı yok... Bir sen bilme..."

Neva ile Melek birbirlerinin omzuna kol attılar.

Başlarını birbirlerine yaslayıp son nakaratı birlikte söylediler.

"İmkânsızlar var işte... Biz ikimiz mesela...
O kadar uzaklaş ki ararsam gelme..."

Şarkı biterken Melek yüzünü Neva'ya çevirdi.

Kocaman bir gülümsemeyle bağırdı:

"Gelir misin peki?"

Neva kahkahasını tutamayıp başını iki yana salladı.

"Gelirim..."

Sonra göz kırparak ekledi:

"Ama önce seni eve sağ salim götürmem lazım."

İkisi de aynı anda gülmeye başladı.

O gece, yıllardır ilk kez acılarından değil...

Birbirlerinin kahkahalarından güç alıyorlardı.Birlikte mekândan çıkmışlardı.

Omuzlarından kaymaya yüz tutmuş paltolarıyla yalpalaya yalpalaya yürüyor, durmadan gülüyorlardı.

Melek bir kahkaha atıp kendi etrafında döndü.

"Neva, sen de gel!"

Neva da ondan farksızdı.

Kahkahalarına engel olamıyor, arkadaşının peşinden savruluyordu.

Ana yola çıktıkları sırada karşıya geçmek için adım attılar.

Tam o anda yanlarından son sürat bir araba geçti.

Melek korkuyla geri sıçradı.

Neva arabanın arkasından bağırdı.

"Pis adam!"

Öfkeyle paltosunu omzundan çıkarıp havaya savurdu.

"Az daha öldürüyordu bizi!" dedi Melek.

Sonra bir anda kendi söylediğine gülmeye başladı.

"Ölüyorduk kız!"

Diyerek koşmaya başladı.

Neva da kahkahalar içinde peşinden koştu.

Birlikte karşıya geçip evlerinin bulunduğu sokağa girdiler.

Hâlâ durmadan gülüyorlardı.

Kapının önünde bekleyen Baha'yı görünce Neva heyecanla bağırdı.

"Melek... Baha abim!"

Melek gözlerini kısarak baktı.

"Baha abinden başka abin mi var, salak?"

Neva durup düşündü.

"Var mı?"

Baha iki kıza da kaşlarını çatarak bakıyordu.

"Abi!"

Neva bir anda koşup boynuna sarıldı.

"Hoş geldin!"

Baha istemsizce gülümsedi.

Sonra kızar gibi konuştu.

"Bu ne hâl kızlar?"

Tam o sırada bir horlama sesi duyuldu.

İkisi de dönüp baktı.

Melek kaldırımın üzerine uzanmış, çoktan uyuyakalmıştı.

Neva bu manzaraya kahkaha attı.

"Uyumuş..."

Sesinde öyle masum bir şaşkınlık vardı ki Baha da gülmeden edemedi.

Başını iki yana salladı.

"Şükür, eve kadar gelebilmişsiniz."

Neva yalpalayarak Melek'in yanına çömeldi.

Omzundan hafifçe sarstı.

"Melek..."

Hiç tepki gelmedi.

Bir kez daha sarstı.

Yine kıpırdamayınca telaşla Baha'ya döndü.

"Ölmüş."

Baha gözlerini sıkıca kapattı.

"Öyle mi?"

Neva üzgün bir ifadeyle başını salladı.

"Çok üzüldüm."

Baha gülmemek için dudaklarını ısırdı.

"Madem öyle, soğuk almadan içeri taşıyalım."

Neva dudaklarını büktü.

"Ben taşıyamam ki."

"Ben taşıyayım mı?"

Başını usulca salladı.

Sonra masum bir sesle sordu.

"İkimizi de taşır mısın?"

Baha derin bir nefes verdi.

Önce yerde uyuyan Melek'e baktı.

Sonra Neva'ya.

"Sen burada bekle."

Eğilip Melek'i kucağına aldı ve apartmana doğru yürüdü.

Neva ise kaldırımın kenarında oturup karşı sokağı izlemeye başladı.

Tam o sırada...

Karşı kaldırımda duran birini gördü.

Kalbi hızla çarpmaya başladı.

Yavaşça ayağa kalktı.

"Emin..."

Titreyen ellerini uzatıp yüzüne dokundu.

"Gerçek misin?"

Sesi öylesine kısıktı ki...

Sanki biraz daha yüksek konuşsa karşısındaki adam yok olup gidecekti.

Emin tek kelime etmeden onu izledi.

Neva parmak uçlarıyla yüzünü okşadı.

"Gözlerin..."

Göz kapaklarına usulca dokundu.

Hasret sinmişti her hareketine.

"Çok özledim seni, Emin."

Elleri yüzünün her ayrıntısında dolaşıyordu.

Emin sonunda sessizliği bozdu.

"Sen gözlerimi unuttun mu sandın?"

Neva başını iki yana salladı.

Emin dudaklarında buruk bir tebessümle fısıldadı.

"Ben o gözlerin kokusunu bile unutmadım... Lü'betü'l-aynım."

Neva'nın elleri bu kez Emin'in dudaklarında durdu.

Parmak uçlarında yükseldi.

Emin de ellerini usulca onun beline koydu.

Dudakları birbirine değdi.

Kısacık...

Yılların özlemini taşıyan küçücük bir öpücük...

Sanki yalnızca ikisinin bildiği bir sırdı.

Neva gözlerini açmadan fısıldadı.

"Beni hâlâ seviyor musun?"

Sesinde özlem de vardı...

Yalvarış da...

Emin alnını onun alnına yasladı.

"Seni, yılların bile unutturamayacağı kadar çok seviyorum."

Tam o anda duyduğu bir sesle irkildi.

Yavaşça geri çekildi.

Neva gözlerini sımsıkı kapattı.

"Tekrar gitmene dayanamam..."

Emin'in yüreği sıkıştı.

Demek ki Neva'nın hayallerinde bile hep gidiyordu.

Hep arkasını dönüp onu yalnız bırakıyordu.

Bu kez gitmek istemedi.

Bir adım geri çekildi.

Ama gözlerini, kapalı gözlerle onu bekleyen kadından bir an olsun ayıramadı.

BÖLÜM SONU 🥀