10. bölüm · BİR ÖMRÜN GİZLİ YARASI 🥀

8.BÖLÜM 🥀

BYZ ÖZDR

(2016)

İnsan hep en sevdikleriyle sınanırdı. En korktuğunu yaşar, en beklemediğine tabi tutulurdu.

Hayat, keşkelerle dolu olurdu; iyikiler ise hep eksik kalırdı.

İnsanın acılarına ad takılır, bu acıya bir gün biçilirdi. Ama acıyı yaşamayan bilmezdi; acı hiç geçmezdi.

Neva, alındığı ameliyathanede; hayata tutunmakla hayattan kopmak arasındaki savaşın tam ortasındaydı. Kasıklarına isabet eden o kurşunun, hayatında nelere kadir olacağını bilmiyordu.

Dışarıda bekleyenler ise cabasıydı zaten. Acının kavurduğu bu hayat, onların canını da yakmıştı. Kalplerine düşen korku aynıydı belki, ama her birinde başka başka yankılanıyordu.

Herkes, sevdiği birinin o ameliyattan çıkıp çıkamayacağını düşünüyordu.

Bir adam, âşık olduğu kadına yanıyordu. İki yürek ise evlatlarına… Peki hangisi daha ağırdı?

Sevdiğini kaybedince heba olacak bir adamın acısı mı, yoksa daha adı bile konmamış, günü bile belirlenememiş bir acıyla sınanan anne babanın mı?

Hangi acı, körüklenen bu ateşi söndürebilirdi? İnsanoğlu hangi acıya geç kalır, hangisine erken koşardı?

“Karşı dağı sardı duman,
Esti rüzgâr dağıldı duman,
Kaldı yavrum içerde, gör beni Yaradan…”

Bu ses, yüreği yaralı bir annenin sesiydi.

Ağlamak mı daha kötüydü, yoksa ağlayamamak mı? Bunun cevabı meçhuldü.

Ama Feride Hanım ağlayamıyordu. İçini yakan bu ateşin alevinde, sessizce boğuluyordu.

...

Ameliyathanenin kapısı hâlâ kapalıydı. Saatler geçmişti ama kimse kaç saat olduğunu bilmiyordu.

Zaman, o koridorda akmıyordu; asılı kalıyordu. Emin ayaktaydı.

Oturmamıştı. Oturursa düşecekmiş gibi hissediyordu. Duvara yaslanmıştı ama sırtını dayamıyordu. Sanki dayanırsa, olanları kabullenecekmiş gibi…

Fahri birkaç adım gerideydi. Ellerini önünde birleştirmiş, başı hafif eğik duruyordu. Umut, koridorun sonuna gidip geliyordu; Mehmet ise bir sandalyede oturuyor ama hiç oturmuyordu aslında.

Aşağıda ise "Neva!” diye bağırarak koşan Melek’ti. Meraktan içi içini yiyordu. Arkadaşının bulunduğunu Fahri’den öğrenir öğrenmez hastaneye koşmuştu.

“Neva nerede?” diye soluk soluğa danışmaya sordu.

Kadın kaşlarını çattı. "Neva kim, hanımefendi?” dedi.

Melek nefesini toparlamaya çalışarak,
“Neva Kıranlı…” dedi.

Kadın ekrana baktı, birkaç saniye sonra başını kaldırdı. "Altıncı kat, ameliyathane bölümü,” dedi.

“Sağ ol,” dedi Melek ve hızla asansöre yöneldi.

Neva’yı görmek…
Ona deli gibi kızmak…
Sonra sımsıkı sarılmak istiyordu.

Asansör altıncı katta durdu. Kapı açılır açılmaz çıktı, sağa döndü.

Ama birkaç adım sonra olduğu yerde kaldı.
Ailesini gördü. Annesi, yengesine sarılmış ağlıyordu. Bahar ve Alphan bir köşede sessizce duruyordu. Rana ile Rüya yan yana oturmuştu.

Babası… Vural Bey, Kamuran’ın yanında duruyordu. Elini onun sırtına koymuştu.
Melek’in kalbi sıkıştı.

Babasıyla göz göze geldi.
Vural Bey… gözlerini kaçırdı.
İşte o an, Melek’in içi paramparça oldu.
Gözyaşları sessizce yanaklarından süzüldü.

“Güzelum…” diyen sesle irkildi.
Fahri’ydi.

Melek ona döndü. Gözleri doluydu.
“Fahri…” dedi fısıltıyla. “Babam… bana bakmıyor bile.”

Fahri hiç cevap vermeden elini tuttu.
Onu koridorun biraz daha boş olan tarafına götürdü. "Meleğum…” dedi yumuşakça. Gözyaşlarını sildi. "Baban seni sevmey mi sanaysun ha? Öyle şey olur mi?”

Melek başını salladı ama gözleri korkuyla doluydu. “Seviy…” dedi. “Ama… böyle yapınca…”

Fahri derin bir nefes aldı. " Bak güzelum,” dedi. “Herkesin içi yanay şu an. Senin baban da başka türlü kaldıramay… Onu biraz mazur gör, ha?”

Melek gözlerini kaldırdı.
“Neva…” dedi. Devamını getiremedi.

Fahri’nin bakışları bir an karardı. Ama hemen toparladı. "Ameliyatta,” dedi. “Bekleyruz.”

Sesinde saklamaya çalıştığı tedirginlik vardı.
Melek hissetti. Hiçbir şey diyemedi. Sadece Fahri’ye sarıldı.

Başını onun göğsüne gömdü. Bir kardeş gibi, bir dost gibi… ağladı. Fahri de onu sımsıkı sardı. Parmakları saçlarında yavaşça dolaşıyordu.

“Geçecek,” dedi fısıltıyla. Ama bu söz… ikisinin de tam inanamadığı bir teselliydi.

Melek başını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızıydı.
“Ben ona kızacaktum,” dedi titreyerek. " 'Niye gittun?’ diyecektum… ‘Niye bizi böyle bıraktun?’ diyecektum…”

Sesi kırıldı. "Şimdi…” dedi, gözyaşları yeniden akarken, “şimdi tek isteğum… gözlerini açsun.”

Fahri bir şey diyemedi. Sadece alnını Melek’in saçlarına yasladı. O sırada koridorun diğer ucunda bir hareket oldu.

Ameliyathane kapısının üstündeki kırmızı ışık söndü. Herkes aynı anda ayağa kalktı.

Kalpler sıkıştı. Kapı açıldı. İçeriden maskeli bir doktor çıktı. Gözler… bir anda ona çevrildi.

Kamuran Bey öne çıktı. Sesi ilk başta çıkmadı. Sonra zorlayarak konuştu: "Kızum…”

Doktor etrafa baktı. “Neva Kıranlı’nın yakını kim?” dedi.

“Benum!” dedi Kamuran Bey. Sesi sertti ama titriyordu. Feride Hanım da yanına geldi. Ellerini birbirine kenetlemişti.

Doktor derin bir nefes aldı.
“Ameliyat uzun sürdü,” dedi. “Ama…”

O “ama” kelimesi herkesin içine oturdu. Melek’in eli Fahri’nin tişörtünü sımsıkı tuttu.
“Hayati tehlikeyi atlattı.”

Bir anlık sessizlik… Sonra herkesin içinden aynı anda bir nefes çıktı.

Feride Hanım dizlerinin üzerine çöktü.
“Şükürler olsun Allah’ım…” diye fısıldadı.
Ama doktor devam etti:

“Durumu hâlâ kritik. Yoğun bakıma alacağız. İlk 24 saat çok önemli.”

Kamuran Bey gözlerini kapattı. Başını eğdi.mBu bir zafer değildi. Ama kayıp da değildi. İkisinin arasında… ince bir çizgiydi.
Melek gözyaşlarını silmeden doktora baktı.

“Görebilir miyuz?” diye sordu.

Doktor başını iki yana salladı.
“Şimdilik hayır. Sadece bir kişi, kısa süreliğine.”

Feride Hanım hemen ayağa kalktı.
“Ben gireceğum,” dedi.

Kimse itiraz etmedi.
Çünkü o bir anneydi.
Ve herkes biliyordu…

Neva gözlerini açarsa, ilk görmek isteyeceği kişi oydu. Kapı yeniden açıldı.
Feride Hanım içeri girdi. Kapı kapandı.

Koridorda kalan herkes… o kapıya bakarak beklemeye devam etti.

Ve ilk kez…
Acının içinden, incecik bir umut sessizce nefes aldı.

...

Yoğun bakımın kapısı yavaşça açıldı.
Feride Hanım içeri adım attı.
İçerisi sessizdi.

Makine sesleri… düzenli, soğuk ve yabancıydı.
Neva… yatağın içinde, hareketsiz yatıyordu.
Yüzü solgundu. Dudakları renksiz. Saçları dağılmış, alnına düşmüştü.

Kollarına bağlı serumlar, göğsüne yerleştirilmiş kablolar… Feride Hanım bir an olduğu yerde kaldı.

Sanki gördüğü şey… onun kızı değildi.
Yavaş adımlarla yaklaştı.
“Neva’m…” dedi.

Sesi titredi. Elini uzattı. Kızının yanağına dokundu.

Soğuktu. İşte o an… Feride Hanım’ın içi parçalandı. Sandalyeyi çekti. Yatağın yanına oturdu.

Ellerini Neva’nın elinin üzerine koydu.
“Sensiz bir ay geçti kızım…” dedi fısıltıyla.
“Bir ay… ama bana bir ömür gibi geldi.”

Gözlerinden yaşlar süzüldü. Ama sesini yükseltmedi. “Sana kızamadım,” dedi.
“Kızamadım ki… nasıl kızayım sana ha?”

Başını eğdi. Alnını Neva’nın eline yasladı.
“Sen korkunca susarsın,” dedi. "Ben bilirim seni… herkes bilmez.”

Parmakları hafifçe titredi.
“Şimdi de susuyorsun… ama bu sefer çok derin susuyorsun kızım.”

Bir an durdu. Derin bir nefes aldı.
“Bak,” dedi yavaşça. “Ben buradayım. Annen burda.”

Elini biraz daha sıktı.
“Kim ne yaptıysa… kim ne yaşattıysa… bitti artık.”

Sesi ilk kez sertleşti. "Seni kimseye bırakmam ben.” Gözlerinden yaşlar süzüldü ama bu kez silmedi.

“Duyuyorsun beni, biliyorum,” dedi.
“Sen güçlü kızsın… küçücükken bile ağlamazdın.”

Hafifçe gülümsedi. " Hatırlıyor musun… seni doğururken bile sesin çıkmamıştı. Doktor ‘bu çocuk neden ağlamıyor’ diye paniklemişti…”

Gülümsemesi kırıldı. "Şimdi de aynısın işte…”
Neva’nın saçlarını okşadı. " İçine atıyorsun… ama ben biliyorum. Hepsini biliyorum.”

Bir an sustu. Sonra çok yavaş, neredeyse duyulmayacak bir sesle konuştu:
“Emin yaşıyor kızım…”

O cümle havada asılı kaldı.m“Duydun mu beni?” dedi. "Emin yaşıyor.”

Parmakları Neva’nın elini daha sıkı kavradı.
“Sen onu kaybetmedin… kendini de kaybetmeyeceksin.”

Sesi titredi. "Bak bana… gözlerini aç demiyorum.” Başını eğdi. Alnını Neva’nın eline yasladı.

“Ama gitme,” dedi.
“Beni bırakma Neva…” Bir damla gözyaşı, Neva’nın eline düştü. Feride Hanım gözlerini kapattı. “Ben burdayım kızım,” diye fısıldadı.
“Nereye gidersen git… ben yine bulurum seni.”

Oda yine sessizliğe gömüldü. Sadece makine sesleri… Ve bir annenin, kızını hayata bağlamaya çalışan nefesi kaldı.

...

Yavuz gözlerini açtığında ilk hissettiği şey acı ddeğildi Soğuktu.

Göğsünün tam ortasında, nefes aldıkça derinleşen bir ağırlık vardı. Nefes almak istemedi. Ama beden, insana sormadan direnirdi. Tavan beyazdı. Işıklar fazla parlaktı.

Hastaneydi. Bu fark edişle birlikte dudaklarının kenarı hafifçe kıpırdadı. Bir gülümseme değildi bu.

Daha çok, “Demek ölmedim” der gibi bir kabullenişti. Yanında iki adam vardı. Sessiz. Sert bakışlı. Onun adamları değildi.

Kapı açıldı. İçeri Kamuran Bey girdi. Yalnızdı. Adımlarını ağır atıyordu. Ne acele vardı ne öfke. Bu, bir hesaplaşmaya gelen adamın yürüyüşüydü.

Yavuz gözlerini kaçırmadı. Bakışlarını sabitledi. “Yaşıyorsun demek,” dedi Kamuran Bey. Sesi sakindi. Fazla sakindi.

“Demek sizde ölümü bana çok gördünüz,” diye karşılık verdi Yavuz. Sesi kısıktı ama hâlâ kibirliydi.

Kamuran Bey yatağın kenarında durdu. Yaklaşmadı. Dokunmadı. “Neva yaşıyor,” dedi. Bu cümle, odadaki her şeyden ağırdı.

Yavuz’un yüzündeki ifade değişti.İlk kez. Gözleri bir anlık boşluğa takıldı. Sonra çenesini sıktı. “Yaşasın,” dedi. “Ama artık benin gölgemde yaşayacak.” Kamuran Bey başını yavaşça iki yana salladı.

“Hayır,” dedi. “Artık sen kimsenin gölgesi değilsin.” Bir dosya çıkardı. Yatağın kenarına bıraktı. “Silahlı saldırı,” dedi..“Adam kaçırma. Tehdit. Birden fazla tanık.”

Yavuz güldü. Ama bu gülüş, eskisi gibi değildi. “Beni içeri atsan ne olur?” dedi. “Benim gibi adamlar orada da yaşar.”

Kamuran Bey eğildi. Sesini alçalttı. “Orada yaşayacaksın,” dedi. “Çünkü ölmek, senin için kurtuluş olurdu.”

Yavuz’un bakışları sertleşti. Ama cevap vermedi. Kamuran Bey doğruldu. Kapıya yöneldi. Tam çıkarken durdu.

“Babanın nefretini miras aldın,” dedi. “Ama onun gücünü değil.”

Kapı kapandı. Yavuz tavana baktı. Göğsündeki ağrı yeniden kendini hatırlattı.

Gözlerini kapattı. İlk kez… Neva’nın yüzü geldi aklına. Silahsız. Korkusuz. Kararlı.

Ve ilk kez şunu düşündü:
Kaybettim.
Ama bu düşünce bile,
onu kurtarmaya yetmedi.

Kimse bilmiyordu. Hastaneye getirilmesi…
dosyalar…
cezaevi süreci…

Hepsi sadece görünen yüzdü. Asıl hesap… başka yerdeydi. Yavuz yaşayacaktı.

Ama yaşamak dediği şey…
nefes almak olmayacaktı.
Her gün, her saat… Neva’nın yaşadığı o çaresizliğin içinde uyanacaktı.
Sesini duyuramadığı anlar…
kaçamadığı anlar…

kendinden bile kurtulamadığı anlar…
Hepsi tek tek karşısına çıkacaktı.
Çünkü bazı insanlar…

öldürülerek değil, yaşatılarak cezalandırılırdı.
Ve Yavuz… Henüz bunun ne demek olduğunu bilmiyordu.

Ama öğrenecekti.
Yavaş yavaş.
Parça parça.
Sonunda…

Ne ölüm bir kaçış olacaktı ona,
ne de hayat bir sığınak.
Sadece…
hak ettiği bir son.

...

Kamuran Bey, Yavuz’un odasından çıkar çıkmaz kendini hızla asansöre attı. Kapılar kapanırken yüzündeki sertlik çözüldü; geriye sadece bir babanın yükü kaldı.

Asansör aşağı indikçe, kalbi de onunla birlikte ağır ağır iniyordu. En alt katta kapılar açıldığında, adımları düşünmeden ilerledi.

Sanki bu yolu defalarca yürümüştü. Sanki ayakları ezberlemişti. “Mescit” yazan tabelanın önünde durdu.

Bir anlığına gözleri hemen yan taraftaki kapıya kaydı. Üzerinde tek bir kelime vardı: Morg. İçinde yükselen korku, bir dağ gibi çöktü göğsüne.

Bu his… Bir babaya ağır gelirdi. Ama yine de ayakta durmak zorundaydı. Bakışlarını zorla çekti o kapıdan. Daha fazla bakarsa çökeceğini biliyordu.

Hızla mescide girdi. Seccadeyi sererken elleri titriyordu. Ama secdeye vardığında, o titreme yerini sessiz bir teslimiyete bıraktı.

İki rekât namaz kıldı. Her secdede, kalbinden bir parça yere bırakır gibiydi. Namaz bitince ellerini açtı. Sesi çıkmadı önce.

Boğazında düğümlenen kelimeler vardı.Sonra fısıltıyla konuştu:
“Allah’ım… Sen verdin, sen alırsın; bilirim.” Nefesi kesildi. Bir an durdu. “Ama bunun benim için ne büyük bir sınav olduğunu da bilirim.” Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Silmeye çalışmadı. Bıraktı aksın.

“Yavrumu sınadığın acıyla bizleri de sınarsın, Rabbim… Bir evladı sınarken, anne babanın yüreğini de sınarsın. " Sesinin tonu çatladı.

“Allah’ım… Bizi bu sınavla sınadıysan, hayrıyla sınamayı da nasip et.” Bir an duraksadı. Derin bir nefes aldı. “Ben senden mucize istemiyorum,” dedi. “Sadece… Onu bana bağışla.”

Tam o anda arkasında bir hışırtı hissetti.
Başını hafifçe çevirdiğinde Emin’i gördü. Sessizce gelmişti. Seccadesini onun arkasına sermişti.

Başını öne eğmiş, namaza durmuştu. Kamuran Bey’in boğazı düğümlendi.

Devam etti duasına: “Onu bize emanet ettin ya Rabbim….Emanetine sahip çıkmayı bize nasip et.” Arkasından Emin’in sesi duyuldu.

Titrek ama kararlı: “Âmin…” Kamuran Bey’in gözlerinden bir damla daha düştü. “Acımızı sabra, sabrımızı imana çevir,” dedi.

“Kalbimize düşen korkuyu sen al, yerini teslimiyetle doldur.” Emin bir kez daha fısıldadı:

“Âmin…”
İki adam…
İki farklı hayat… Aynı korkunun içinde, aynı duaya sığınmıştı.

O an Kamuran Bey anladı:
Bu yük ağırdı…
Ama artık yalnız değildi.

...

Feride Hanım koridorun ucunda duruyordu.
Ayakları gitmiyor, bedeni ilerlemek istese de yüreği onu olduğu yere mıhlıyordu.

Hastanenin o tanıdık ama bir o kadar yabancı kokusu ciğerlerine doluyordu. Her nefeste biraz daha yanıyordu içi.

Başını kaldırdığında mescidin kapısı açıktı.
İçeriye bakmak istemedi önce. Görürse çökeceğini biliyordu.

Ama gözleri, istemese de o yöne kaydı.
Kamuran Bey secdedeydi. Omuzları titriyordu.

Bir dağ gibi bildiği adam, yere kapanmıştı.
Arkasında bir siluet daha vardı. Emin. Sessizdi.

Başını öne eğmiş, Kamuran Bey’in arkasında durmuştu. Dudakları kıpırdıyordu. Dua ediyordu. Feride Hanım’ın nefesi kesildi.

Bir an için zaman durdu sanki. Bir anne, bir baba ve bir adam ...Hepsi aynı korkunun içinde, aynı umuda tutunmuştu.

Ellerini ağzına götürdü. Ses çıkarmamak için. Gözlerinden yaşlar süzüldü ama ağlayamadı. Ağlamak, içindeki yangını söndürmeye yetmezdi.

“Allah’ım…” dedi içinden. “Bu kadar yüreği aynı anda yakma.”

Kamuran Bey’in duasına Emin’in “Âmin” deyişi ulaştı kulaklarına. O kelime, Feride Hanım’ın kalbine saplandı. İşte o an anladı.

Bu sadece Neva’nın savaşı değildi. Bu, herkesin sınavıydı. Yavaşça geri çekildi.

Onları rahatsız etmek istemedi. Bir annenin duası sessiz olurdu. Kimse duymasa da gökler duyardı. Koridorun duvarına yaslandı.

Avuçlarını açtı. “Ben ağlayamıyorum Rabbim,” dedi içinden. “Sen benim yerime ağla… Benim yerime tut kızımın elini.”

Ve bekledi. Bir annenin yapabildiği tek şeyi yaparak. Umutla bekledi.

...

Telefon titredi. Rana, hastanenin soğuk koridorunda oturduğu yerden irkildi.

Gözleri hâlâ kızarıktı. Saatlerdir aynı sandalyedeydi. Ekrana baktı.

Aras arıyor.

Bir an tereddüt etti. Açmasa mıydı? Ama parmağı düşünmeden hareket etti.
“Alo…”

Sesi yorgundu. Karşı taraftan gelen ses, beklediğinden daha yumuşaktı. “Rana… iyi misin?”

Rana hafifçe gözlerini devirdi.
“Gayet iyiyim, hastanede takılıyorum keyif yapıyorum,” dedi.

Aras kısa bir an sustu. Sonra hafifçe güldü.
“Tamam, hak ettim. Ama yine de sorayım dedim.”

Rana’nın dudaklarının kenarı istemsiz kıpırdadı.
“Sen ne yapıyorsun?” diye sordu.

“Ben mi?” dedi Aras. “Seni düşünüyordum.”
Rana kaşlarını kaldırdı.

“Ne kadar klişe,” dedi ama sesi eskisi kadar sert değildi.

“Evet ama gerçek,” dedi Aras hiç durmadan. “Bugün seni öyle görünce… şey… iyi değildin.”
Rana başını duvara yasladı.

“İyi değilim zaten,” dedi dürüstçe. “Ablam içeride… ne olacağı belli değil.”

Sesindeki kırılma bu kez saklanamadı.
Aras’ın sesi ciddileşti. "Çıkacak,” dedi. “Ben bilmiyorum ama… hissediyorum. Çıkacak.”

Rana bir şey demedi. Ama telefonun diğer ucundaki sessizlik bu kez ağır değildi.

Aras tekrar konuştu.
“Sen ne zaman çıkacaksın ? "

“Ne demek o?” dedi Rana.

“Şu moddan,” dedi. “Sürekli kendini tutma hâlinden. Güçlü görünme çabasından.”

Rana hafifçe güldü. “Psikolog musun sen?”

“Yok,” dedi Aras. “Ama seni az çok çözdüm galiba.”

“Çözdüğünü sanıyorsun,” dedi Rana.

“Evet,” dedi Aras. “Mesela şu an dudaklarını ısırıyorsun.”

Rana irkildi. "Ne alaka ya?” dedi ama farkında olmadan gerçekten yapıyordu.

Aras güldü. “Bak işte. Tutuyor.”

Rana başını iki yana salladı. “Çok bilmişsin gerçekten.”

“Senin yanında olunca mecbur,” dedi Aras.

Rana’nın yüzünde hafif bir tebessüm oluştu.
Günlerdir ilk defa. "Okula niye geldin bugün?” diye sordu Aras.

“Öğretmen çağırdı diye,” dedi Rana. “Ama aklım burada kaldı zaten.”

“Benim de,” dedi Aras.

“Senin neden aklın burada olsun?” diye sordu Rana.

Aras hiç durmadı. "Çünkü sen oradasın.”

Rana bir an sustu. Kalbi garip bir şekilde hızlandı. “Aras…” dedi uyarır gibi.

“Tamam tamam,” dedi Aras. “Abartmıyorum. Sadece… yalnız değilsin demek istiyorum.”

Rana gözlerini kapattı. Bu cümleyi bugün ikinci kez duyuyordu. Ama bu kez… daha farklı geldi.
“Teşekkür ederim,” dedi yavaşça.

Aras’ın sesi yumuşadı.
“Ben teşekkür ederim.”

“Neye?” dedi Rana.

“Telefonu açtığın için.”

Rana hafifçe gülümsedi. "Her zaman açmam,” dedi.

“Biliyorum,” dedi Aras. “O yüzden şanslı hissediyorum.”

Rana başını eğdi. Koridordan bir hemşire geçti. Yoğun bakım kapısı hâlâ kapalıydı.
İçini bir korku kapladı.

“Aras…” dedi sessizce.

“Buradayım.”

“Ya bir şey olursa…” dedi. Devamını getiremedi.
Aras hiç düşünmeden cevap verdi.

“Olmayacak.”

“Bunu nereden biliyorsun?”

“Bilmiyorum,” dedi. “Ama senin ağlamanı istemiyorum.”

Rana gözlerini kapattı.
“Geç kaldın,” dedi fısıltıyla.

“Tamam,” dedi Aras. “O zaman… yanında olayım. Telefonda da olsa.”

Rana cevap vermedi. Ama telefonu kapatmadı.
İkisi de sustu. Ama bu sessizlik…
ilk kez, yalnız hissettirmedi.

...

Hastanenin bahçesi geceye bırakmıştı kendini.
Hafif bir rüzgâr esiyor, ağaçların yaprakları usulca hışırdıyordu.

Işıklar sarı ve yorgundu. Rüya merdivenlerin kenarına oturmuştu. Dizlerini kendine çekmiş, ellerini birbirine kenetlemişti. Gözleri şişti ağlamaktan ama artık sesi çıkmıyordu.

Bazen insan o kadar ağlar ki… sonra sadece susar. Ayak seslerini duyduğunda başını kaldırmadı.

Ama o sesi tanımamak mümkün değildi.
Taha birkaç adım ötede durdu. Bir süre konuşmadı.

Sonra yavaşça, çekinerek:
“Rüya…” dedi.

Rüya’nın omuzları hafifçe titredi. Ama başını kaldırmadı. Taha bir adım daha yaklaştı.

Yanına oturmadı hemen. Önce izin ister gibi bekledi. “Yanına oturabilir miyim?” diye sordu sessizce.

Rüya başını çok hafif salladı. Taha yanına oturdu. Aralarında bir boşluk vardı. Ama o boşluk… mesafeden çok kırılganlıktı.

Bir süre ikisi de konuşmadı. Taha ellerine baktı.
Sonra yavaşça konuştu: “Ne diyeceğimi bilmiyorum.”

Rüya hafifçe güldü. Acıyla karışık bir gülüş.
“İyi ki bilmiyorsun,” dedi kısık sesle. "Çünkü söylenecek bir şey yok.”

Taha başını salladı. “Var aslında…” dedi.

Rüya bu kez ona baktı. Gözleri doluydu ama bakışı sakindi. Taha göz kaçırdı.

“Ben… şey…” dedi, kelimeleri toparlayamayarak.
“Elimden bir şey gelmiyor ya… ona sinir oluyorum.”

Rüya’nın gözleri tekrar doldu."Benim de,” dedi fısıltıyla. Bir damla yaş düştü.
Silmedi.

Taha yavaşça cebinden bir şey çıkardı. Küçük bir mendil. Rüya’ya doğru uzattı.

“Şey… annem zorla koymuştu cebime,” dedi utangaçça. “‘Birine lazım olur’ dedi…”

Rüya mendile baktı. Sonra Taha’ya. İlk kez yüzünde gerçekten yumuşak bir ifade oluştu.
“Annen haklıymış,” dedi.

Mendili aldı. Ama gözünü silmeden önce bir an durdu. “Teşekkür ederim,” diye fısıldadı.

Taha omuz silkti. “Bir şey değil,” dedi.

Ama bakışları… her şeydi. Bir süre sessizlik oldu yine. Bu sefer Rüya konuştu: “Taha…”

“Efendim?”

“Çok korkuyorum.” Bu cümle… çocuk gibi çıkmıştı.

Taha hiç düşünmeden konuştu:
“Ben de.”

Rüya şaşırdı. "Sen de mi?”

Taha başını salladı.
“Ben de korkuyorum ama…” dedi. “Sen korkunca daha çok korkuyorum.”

Rüya’nın gözleri doldu. “Niye?” diye sordu.

Taha derin bir nefes aldı. Sonra utangaçça ama net: " Çünkü… seni üzgün görmek istemiyorum.”

Rüya başını eğdi. Kalbi biraz hızlı atmaya başladı. Taha devam etmedi. Zorlamadı.

Sadece yavaşça elini yere koydu. Rüya’nın eline yakın… ama değmeden. Aralarında bir parmak mesafe vardı.

Rüya o mesafeye baktı. Sonra… çok yavaşça elini kaydırdı. Parmakları Taha’nınkine değdi.

Taha kıpırdamadı. Sadece nefesi değişti.
Rüya elini çekmedi. İkisi de konuşmadı.

Ama o an…hastanenin soğuk bahçesinde
ilk kez bir şey ısındı. Taha fısıldadı: “O güçlü biri Rüya…”

Rüya gözlerini kapattı. “İnanmak istiyorum,” dedi.

Taha parmaklarını çok hafif sıktı.
“Ben senin yerine de inanırım,” dedi.

Rüya başını onun omzuna yasladı. Çekinerek… yavaşça. Taha dondu kaldı bir an. Sonra kıpırdamadan durdu.

Sanki o an bozulursa… her şey dağılacakmış gibi. Ve o gece…

iki çocuk, bir hastane bahçesinde
hiçbir şey çözülmeden birbirine biraz daha tutundu.
Sessizce.

...

Hastanenin koridoru gecenin sessizliğini taşıyordu. Işıklar solgundu… duvarlar yorgun… herkes suskundu.

Bahar pencerenin önünde durmuştu.
Kollarını kendine sarmış, dışarıya bakıyordu ama gördüğü hiçbir şey yoktu.

Asıl baktığı yer… içiydi. Arkasından gelen adımları tanıdı. Dönmedi.

Alphan birkaç adım arkasında durdu.
Bir süre konuşmadı. Sonra yavaşça:
“İnsan,” dedi,.“en çok sevdiği yerde kırılıyormuş…”

Bahar gözlerini kapattı. Bir damla yaş süzüldü.
“Ben kırılmadım Alphan,” dedi kısık sesle.
“Ben… dağıldım.”

Alphan yaklaşmadı hemen. Sadece ona baktı.
“Toplanırsın,” dedi. “Ben buradayım.”

Bahar acı bir gülümsemeyle başını salladı.
“Bazı şeyler toplanmaz,” dedi.
“Eksik kalır.”

Alphan bir adım attı. Artık tam arkasındaydı.
“Eksik kalırsan,” dedi yavaşça, “ben tamamlarım.”

Bahar o an döndü. Gözleri doluydu. “Sen böyle konuşunca…” dedi, “daha çok ağlamak istiyorum.”

Alphan hafifçe gülümsedi. “Tutma o zaman,” dedi. “Dök… ben tutarım.”

Bahar’ın gözlerinden yaşlar boşaldı. Hiç saklamadı.

Alphan yavaşça elini uzattı.
Onun yanağından akan yaşı sildi. “Bak,” dedi fısıltıyla, “senin gözyaşın yere düşmez… ben varım.”

Bahar başını eğdi. Alphan parmaklarını çenesinin altına koyup kaldırdı.

“Şuna inan,” dedi gözlerinin içine bakarak: "Sen yıkılsan bile… ben dağılmana izin vermem.”

Bahar dudaklarını ısırdı. Kalbi sıkıştı. "Ya ben seni de kırarsam?” diye fısıldadı.

Alphan hiç düşünmeden cevap verdi:
“Kır,” dedi. “Yeter ki içinden at… ben yine kalırım.”

Bahar o an dayanamadı. Bir adım atıp ona sarıldı. Alphan kollarını sıkıca sardı. Sanki bıraksa kaybedecekmiş gibi. Başını onun başına yasladı.

“Biz,” dedi yavaşça, "yarım kalmış cümleler değiliz Bahar…”

Bahar gözlerini kapattı. “Biz,” diye devam etti Alphan, "en kötü yerden bile yeniden başlayan hikâyeyiz.”

Bahar’ın nefesi titredi. “Çok yoruldum…” dedi.

Alphan gözlerini kapattı. “Yorul,” dedi. “Ben senin dinlendiğin yer olurum.”

Bir süre öyle kaldılar. Sonra Alphan hafifçe geri çekildi. Alnını Bahar’ın alnına yasladı.
Ve fısıldadı:
“Sen ağla… ben senin sustuğun yer olurum.”
“Sen düş…ben seni tutan yer olurum.”

“Ve ne olursa olsun… ben senin ‘gitme’ dediğin kişi olurum.”

Bahar gözlerini kapattı. İlk kez… içindeki fırtına biraz dindi. Çünkü bazen… bir insanın kalması,
bin tane acıyı sustururdu.

...

Eslem, ezbere bildiği yolda yavaşça yürüyordu.
Elinde iki buket çiçek… en sevdiği çiçekler.
Uzaktan gördüğü mezara doğru ilerledi.

Önce sevdiği adamın mezarının önünde durdu.
Elindeki buketlerden birini “Serhat Kaya” yazılı mezara bıraktı.

Diğer buketi, hemen yanında duran küçücük mezara götürdü. Bir bebek mezarıydı bu… onun bebeğinin mezarı.

Küçük çiçekleri titreyen elleriyle toprağa yerleştirdi. “Annem…” dedi, fısıltıdan bile hafif bir sesle.

Gözlerini kapattı. Yanaklarından süzülen yaşlar, içinde yanan bir yangının iziydi. "Sevgilim…” dedi ardından,

“Kızımıza iyi bakıyorsun değil mi?” Elini toprağa sürdü, sanki tenine değiyormuş gibi."Emin, Neva'yı buldu " sesi titredi.

“Bugün sana çok ihtiyacım vardı…”
Sesi kırıldı.

“Ama en çok da yokluğun var şimdi, Serhat…”
Toprağı usulca okşadı.Parmakları titredi…
Sanki dokunduğu şey toprak değil de onun elleriydi.

“Ben hâlâ buradayım…” dedi boğazı düğümlenerek, “ama sen yoksun… ve bu hiç adil değil.”

Başını mezara yasladı. Gözlerini kapattı.
“Ben gülemiyorum artık…” diye fısıldadı,

“çünkü en güzel sebebimi toprağa bıraktım.”
Derin bir nefes aldı… ama o nefes bile yarım kaldı. “Sana kavuşacağım günü beklemek… yaşamak değil, Serhat…”

Eli yavaşça bebeğinin mezarına kaydı.
“İkinizi de aynı günde kaybettim ben…” “Birini kalbime gömdüm…”

"Diğerini toprağa…” Sessizlik çöktü.
Ve Eslem… ilk defa gülmedi.

...

Neva’nın parmakları kıpırdadı. Önce kimse fark etmedi. Monitörlerin düzenli sesi, odanın sessizliğini dolduruyordu.

Derin, kontrollü… Yaşadığını ispatlayan bir ritim. Sonra kaşları çatıldı. Alnı hafifçe gerildi.

Nefesi bir anlık düzensizleşti. Hemşirenin gözü ekrana kaydı. Kaşları istemsizce kalktı.

“Bir dakika…” dedi fısıltıyla. Neva’nın göğsü aniden daha hızlı inip kalkmaya başladı. Ellerini sıkmaya çalıştı ama parmakları titriyordu.

“Neva?” dedi hemşire, sesini yumuşatarak. “Beni duyuyor musun?”nCevap yoktu.

Monitördeki ses değişti. O an her şey hızlandı.
“Doktor!” diye seslendi biri.Kapı açıldı. Ardından bir diğeri. Feride Hanım camın arkasında bunu gördüğü an, dizlerinin bağı çözüldü. Eliyle cama tutundu.

“Ne oluyor?” diye fısıldadı. Ama sesi kendisine bile ulaşmadı. Kamuran Bey bir adım attı, sonra durdu. İçeri giremezdi. Sadece bakabilirdi.

Emin’in nefesi kesildi. Gözlerini Neva’dan ayıramıyordu. Neva’nın bedeni kasıldı. Yüzü acıyla buruştu.

“Hayır…” dedi Feride Hanım içinden. “Hayır, daha değil…”

O an Emin’in dudaklarından tek bir kelime döküldü. Duyulmayacak kadar kısık ama kalpten: “Neva…” Sanki o sesi duymuş gibi…

Neva’nın nefesi bir an durdu. O saniye… Herkes için bir ömür gibiydi.

Sonra—

Derin bir nefes aldı. Göğsü yeniden düzenli yükselmeye başladı. Monitör sakinleşti.

“Tamam,” dedi doktor. “Geçti.” Feride Hanım’ın bacakları titredi. Ağlayamadı. Sadece başını eğdi.

Neva’nın kirpikleri aralandı. Gözleri önce boşluğa baktı. Sonra tavana. Nerede olduğunu anlamaya çalışır gibiydi.

“Neva?” dedi doktor bu kez daha net. “Beni duyabiliyor musun?” Dudakları kıpırdadı.

Zorla, çok zorla… “Su…” diye fısıldadı.

O an odadaki herkes nefes aldı. Feride Hanım’ın elinden sessiz bir hıçkırık kaçtı. Kamuran Bey gözlerini kapattı.

Emin başını öne eğdi. Omuzlarından büyük bir yük düşmüş gibiydi. Neva tekrar gözlerini kapadı.

Ama bu kez karanlığa düşer gibi değil… Uykuya teslim olur gibi. Ve odada kalan tek şey şuydu:

Yaşıyordu.

...

BÖLÜM SONU 🥀