12. bölüm · BİR ÖMRÜN GİZLİ YARASI 🥀

10 . BÖLÜM 🥀

BYZ ÖZDR

(2016)

Kapı hafifçe tıklatıldı ve aralandı.
İçeri giren, Neva’nın doktoruydu.

“İyi günler,” dedi nazik bir gülümsemeyle."Neva, kendini nasıl hissediyorsun?”

Neva kısa bir an düşündü.
“İyiyim… bugün,” dedi.

Doktor başını hafifçe salladı. “Bu çok güzel.”
Sonra yüzündeki ifade biraz ciddileşti. "Ama sizinle konuşmak istediğim bir konu var.”

Neva ve Feride Hanım aynı anda dikkat kesildi.
“Dinliyoruz, doktor hanım,” dedi Feride Hanım, sesi hafif titreyerek.

Doktor bir an durdu. Doğru kelimeleri seçmeye çalışıyordu. "Neva’nın kasık bölgesine isabet eden kurşun…” dedi yavaşça.

“Yumurtalıklarından birine ciddi zarar vermiş.”
Odanın içindeki hava bir anda ağırlaştı.

Doktor devam etti: "Jinekolog bir meslektaşımla da görüştüm. Kendisi… bunun tamamen umutsuz bir durum olmadığını söyledi.”

Neva’nın gözleri büyüdü. Feride Hanım’ın eli, kızının elini daha sıkı kavradı. "Diğer yumurtalık sağlıklı,” dedi doktor. "Bu da ileride çocuk sahibi olabilme ihtimalinin hâlâ olduğunu gösteriyor.”

Bir an duraksadı. Söyleyeceği şeyin ağırlığı yüzüne yansıdı. “Ancak…” dedi yumuşak bir sesle. “Bu süreç biraz daha zor olabilir.”

Sessizlik. Neva’nın bakışları boşluğa kaydı.
Sanki söylenen kelimeler havada asılı kalmış… ama henüz tam olarak içine oturmamıştı.

Feride Hanım’ın gözlerinden yaşlar süzüldü.
Ama bu, tamamen çaresizlik değildi… içinde bir umut kırıntısı da vardı.

Neva yavaşça konuştu: “Yani… tamamen imkânsız değil, değil mi?”

Doktor hemen başını salladı. "Hayır, kesinlikle değil. Sadece… biraz daha sabır, biraz daha destek gerekecek.”

Neva derin bir nefes aldı. Göğsü hafifçe kalkıp indi. “Ben zaten…” dedi, sesi kısık ama kararlıydı, "zor şeylere alışığım.”

Feride Hanım hemen döndü ona. “Öyle deme…” dedi, sesi kırılarak.

Neva annesine baktı. Gözlerinde bu kez korkudan çok… direnç vardı. "Anne,” dedi yavaşça, “ben eksik değilim.”

Bu cümle odanın içinde yankılandı sanki.
Feride Hanım bir an dondu… sonra kızına sarıldı. "Sakın bir daha böyle düşünme,” dedi gözyaşlarıyla. " Sen her hâlinle tamamsın.”

Doktor bu sahneyi sessizce izledi. Yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. “İyileşme sadece bedenle olmaz,” dedi yumuşakça. "Kalbinizin de iyileşmesine izin verin.”

Neva gözlerini kapattı. Annesinin omzuna yaslandı.

O an… içinde bir şey kırılmadı.
Aksine… Yavaş yavaş toparlanmaya başladı.

...

(4 gün sonra)

Koskoca dört gün geçmişti. Bu uzun dört gün boyunca onu sıcacık sarıp sarmalayan ailesi, Neva’nın içindeki karanlığı biraz olsun hafifletmişti.

Bir an bile hastaneden ayrılmayan ailesi, sanki nefes alıp verişini bile takip eder gibi sürekli gözünün içine bakıyordu.

Bugün ise… Neva taburcu olacaktı.
Aslında doktorlar birkaç gün daha kalmasını istemişti.

Ama Neva… Artık o odada bir dakika bile daha durmak istemiyordu. Eve gitmek istiyordu. Hem evini hem de o sıcacık ailesini çok özlemişti.

Annesi son kalan eşyaları toplarken, babası çıkış işlemlerini hallediyordu. Odadaysa sadece Neva ve annesi vardı.

Ve bu an… ikisi için de çok önemliydi. "Anne…” dedi Neva, ilk adımı atarak.

Feride Hanım heyecanla döndü kızına "Annem…” dedi yumuşacık bir sesle.

Neva tereddüt ederek sordu: “Benimle küstün mü?”

Feride Hanım gülümsedi. "Öyle bir şey olur mu? Ben sana nasıl küserim, annem?”

Neva bu kez biraz daha sakin, biraz daha rahatlamıştı. “Peki bana kızdın mı?” diye sordu.
Ardından hemen ekledi: “Hani… seninle konuşmadım ya ben…”

Feride Hanım elindekileri bırakıp kızının yanına, yatağa oturdu. Elini uzatıp onun elini tuttu.
“Bebeğim benim… Senin saçından düşen tek bir tele bile canım acır benim. Ben sana nasıl kızayım?”

Bir an durdu, sonra yeniden konuştu:
“Seni anlıyorum. Belki senin yaşadığın kadar derin bir acıyla sınanmadım ama… baban ve ben de senin gibi bir şeyle sınandık.”

Neva merak etti ama bunun öğrenmek için doğru zaman olmadığını düşündü. “Anne…” dedi, sesi küçük bir çocuk gibi masum çıkmıştı. “Ben seni o evde birçok kez çağırdım.”

Feride Hanım’ın gözleri doldu. "Ben de senin sesini birçok kez duydum… ve her seferinde yerle bir oldum, annem.”

Neva, annesine biraz daha sokuldu.
Feride Hanım hiç düşünmeden kollarını açtı, kızını sarıp sarmaladı.

Günler sonra ilk kez… gerçekten sarıldılar.
Neva’nın hıçkırıkları bir anda yükseldi. Sanki uzun zamandır içinde tuttuğu her şey o an dışarı çıkıyordu.

“Anne…” dedi titreyen bir sesle.

Feride Hanım, kızının sırtını yavaşça sıvazladı.
“Annem… kızım…” diyerek saçlarından öptü.

Bu an, açılan kapının sesiyle bölündü.
Ama ikisinin de içinde… bir şeylerin iyileştiği çok belliydi.

“Hanımlar…” diyerek içeri giren Kamuran Bey oldu.

Karşısındaki manzarayı görünce bir an durdu.
“Niye ağlıyorsunuz?” diyerek yanlarına geldi.
İkisinin de yanağını okşadı. “Sulu gözlülük yapmayın hadi bakalım… Evimize dönüyoruz.”

İkisinin de ellerinden tutup ayağa kaldırdı.
Feride Hanım hafifçe gülümseyerek, "Of Kamuran, bir dur da ağlayalım,” dedi.

Kamuran Bey başını salladı. “Ağlama yavrum… Sen ağlayınca ben üzülüyorum.”

Feride Hanım ona ters bir bakış atarken, Neva kıkırdadı. İkisi de hemen ona döndü. Ve o an… Neva’nın gülüşüne şükrederek baktılar.

...

O koridoru son kez geçerken Neva’nın kalbi garip bir şekilde çarpıyordu. Sanki her adımda geride bir şey bırakıyor… ama aynı zamanda yeniden doğuyordu.

Kapıdan çıktıkları anda serin hava yüzüne çarptı. Derin bir nefes aldı. Özgürlük gibi geldi.
Ama asıl sürpriz daha yeni başlıyordu.

Hastanenin önünde, biraz ileride… üç kişi onları bekliyordu: Melek, Fahri ve Emin.

Emin’i görmek, Neva’nın içinde bambaşka bir şey uyandırdı. Ama aynı anda… bedenindeki izler sızladı.

Koşup ona her şeyi anlatmak istedi. Yaşadıklarını… acıyan yerlerini… Göğsüne yaslanıp ağlamak istedi.

Ama korkuyordu. Ona zarar verecekmiş gibi hissediyor… ve bu his onu ürkütüyordu. O an göz göze geldiler.

İkisinin de kalbi aynı anda, aynı hızla çarptı.
Birbirlerine sarılmak istediler… Ama sadece baktılar.

Bir nevi… gözleriyle sarıldılar. Neva’nın bakışları, Emin’in elindeki mavi zambaklara takıldı.

En sevdiği renk… en sevdiği çiçekti. Bir gün, laf arasında söylemişti. Ama Emin unutmamıştı.
O an sol gözünden bir damla yaş süzüldü.
Rüzgâr o damlaya dokundu…

Ve Neva’nın bütün bedeni titredi. Sanki içi bir anda üşüdü. Ama kalbinin bir köşesi… hâlâ sıcacıktı.

Tam o sırada Melek öne atılıp konfeti patlattı.
Neva irkilerek geri çekildi ama Melek coşkuyla bağırdı: “Yeni değil… geri geldi Neva! Hoş geldiiin!” Diyerek boynuna atladı.

Fahri biraz daha geriden geldi. Ama gözleri her şeyi anlatıyordu. “Hoş geldin, kardeşim,” dedi sadece. Ama o üç kelime… çok daha fazlasını taşıyordu.

Emin ise her zamanki gibi daha sakindi. Ama gözlerindeki rahatlama saklanacak gibi değildi.
“Geçmiş olsun,” dedi, başını hafifçe eğerek.
Elindeki çiçeği uzattı.

Neva çekindi. Bir an bekledi. Melek hemen araya girip çiçeği Emin’in elinden aldı ve Neva’ya uzattı. “Aa! Emin… bu Neva’nın en sevdiği. Acaba sen bunu nereden biliyorsun?” dedi.

İmalı sesi, neşeyle doluydu. Neva hepsine tek tek baktı. İçine sıcacık bir şey yayıldı.
Kamuran Bey ellerini çırptı.

“Hadi bakalım, kalabalık artmadan kaçalım buradan!”

“Biz eve geçelim dayı,” dedi Melek.

Kamuran Bey, Melek’in omzuna elini attı. “Olmaz Melek. Sen benim evime gelirken başın dik olacak,” dedi.

Melek çekinse de Kamuran devam etti:
“Sevmek suç değil kızım. Şimdi arabanıza binip üçünüz de bize geliyorsunuz.”

Melek itiraz edecekken Fahri atıldı: “Geliriz, Kamuran Bey.”

Kamuran gülümsedi. "Ben senin de dayınım oğlum, hadi,” dedi.

“Tamam dayı,” dedi Fahri.

Emin araya girdi: “Kamuran abi, ben gelemeyeceğim. Babamla bir işimiz vardı.”

Kamuran başını anlayışla salladı. “Tamam oğlum.”

Herkes arabalara yerleşti. Ve eve doğru yola çıktılar.

Araba yavaşça sokağa girdiğinde Neva’nın kalbi yeniden hızlandı. Camdan dışarı baktı…
Ve donup kaldı.

Evin önünde… herkes vardı. Bahar, Alphan, Rüya, Rana… Vural… Aynur…

Hepsi. Kapının önünde, küçük bir kutlama alanı gibi toplanmışlardı.

Neva arabadan iner inmez… “Hoş geldin NEVAAA!” diye bir çığlık yükseldi.

Rüya ve Rana ilk koşanlar oldu. İkisi birden sarıldı Neva’ya. "Çok özledik seni!”
“Bir daha gitme, tamam mı?”

Neva gülerek, gözleri dolu dolu sarıldı onlara.
“Tamam… hiçbir yere gitmiyorum.”

Ardından Bahar geldi. Daha sakindi… ama sarılışı çok daha derindi. “Hoş geldin,” diye fısıldadı kulağına.

Neva gözlerini kapattı. “Hoş buldum…”

Alphan hafifçe gülümsedi. "Evin sensiz çok sessizdi,” dedi.

Vural omzuna dokundu. "Artık toparlanma zamanı,” dedi kısa ama güçlü bir tonla.

Aynur gözyaşlarını silerek yaklaştı. “Kurban olurum sana…” diyerek sarıldı.

Neva hepsine tek tek baktı. Bu kalabalık… bu sevgi…Bir an durdu.

Sonra gülümsedi. Gerçekten… içten bir gülümsemeydi bu.

Kamuran Bey kapıyı açtı. “Hadi bakalım,” dedi gururla. "Evimize hoş geldin.”

Neva eşiği geçerken içinden tek bir şey geçti: "Ben… iyileşiyorum.”
Ve bu kez… gerçekten inanıyordu.

...

Herkes masanın etrafına dizilmişti. Uzun zamandır ilk kez… bu kadar kalabalık, bu kadar tamam hissediyorlardı.

Önlerinde, Aynur Hanım ve Bahar’ın özenle hazırladığı yemekler vardı. Sofra adeta donatılmıştı.

Binbir çeşit yemek… Tencerelerden yükselen sıcak buhar… Tabaklara sinmiş emek… Her şey, “hoş geldin” demenin başka bir yoluydu sanki.

Ama bu sofra sadece yemeklerden ibaret değildi.nBu sofra… bekleyişti, özlemdi, şükürdü. Neva, masanın başında otururken etrafına baktı.

Herkes buradaydı. Göz göze geldikçe gülümseyenler… Sessizce ona bakanlar…İçten içe hâlâ onu kontrol edenler…

Bir an durdu. Boğazında küçük bir düğüm oluştu. Ama bu kez acıdan değil sevilmektendi.

Aynur Hanım tabakları dağıtırken, “Az koydum, sonra yine alırsın,” dedi.

Bahar hafifçe gülümsedi. “Yok hâlâ, Neva bugün hepsinden yiyecek. Kaçış yok.”

Masada hafif bir gülüş yayıldı."Bunların hepsini yese bin kilo olur!” dedi Rüya, alık bir ifadeyle.

“Öf, ne saçmalıyorsun Rüya? Hepsini yiyemeyeceğini hepimiz biliyoruz,” diye sert çıktı Rana.

Sesi gereğinden keskin, yüzü gereğinden gergindi. Aslında öfkesinin Rüya’yla ilgisi yoktu. İçinde biriken huzursuzluğu… en kolay ona yöneltiyordu.

“Kızım, kardeşinle düzgün konuş,” dedi Kamuran Bey uyarı dolu bir sesle.

“Tamam baba,” dedi Rana kısa keserek ve tekrar yemeğine döndü. Ama aklı bambaşka bir yerdeydi. Telefonunu açmayan Aras’ta.
Ve bu… onu içten içe geriyordu.

Ortamdaki gerginlik fazla büyümeden konu değişti. "Kızım, üniversite sınavı sonuçları açıklandı mı?” diye sordu Vural.

Ama bakışları kendi kızında değil… Neva’nın üzerindeydi.

Neva bir an duraksadı. "Açıklanmış olması lazım,” dedi. Sonra bir anda yüzü düştü. "Ben… tamamen unutmuşum.”

Melek hemen atıldı. "E o zaman bakalım!” dedi heyecanla.Sandalyeden kalkıp hızla merdivenlere yöneldi…

Ama tam birkaç adım sonra durdu. Ayakları yerinde kaldı. Bu ev… Artık onun evi değildi.
Kısa bir tereddüt geçti yüzünden.

“Neva, sen getirir misin bilgisayarı?” dedi, sesini toparlayarak. Neva onun bu halini fark etti.

Gözlerinde kısa bir hüzün belirdi. "Tabii,” dedi hemen. Yavaşça ayağa kalktı. Yarasının verdiği ağrıyla adımlarını dikkatle atarak salona geçti ve bilgisayarı aldı.

“Keşke önce yemeğinizi yeseydiniz,” dedi Feride Hanım, hafif bir sitemle.

Ama artık herkesin dikkati başka bir yere kaymıştı. Neva bilgisayarı masanın üzerine bırakırken sofradaki herkes farkında olmadan ona doğru biraz daha yaklaştı.

Az önce yemeklerin buharıyla dolu olan masa, bir anda başka bir heyecanın etrafında toplanmıştı. Çatal sesleri kesilmiş, konuşmalar susmuş, herkesin dikkati ekrana çevrilmişti.

Melek sandalyesini hafifçe çekip oturdu. Parmakları klavyenin üzerinde gezinirken heyecandan ellerinin titrediği belliydi. Şifresini yazarken bir an duraksadı, sonra derin bir nefes alıp ekrana baktı.

O birkaç saniyelik bekleyiş, sanki dakikalara dönüşmüştü. Kimse konuşmuyordu. Sadece evin içindeki sessizliğe karışan kalp atışları vardı.

Ve sonra ekran açıldı. Melek’in gözleri satırların üzerinde hızla kaydı. Bir an yüzü boş kaldı, ardından dudakları aralandı.

“Neva…” Sesinde öyle bir heyecan vardı ki, herkes bir anda daha da yaklaştı. “Puanın dört yüz seksen iki… sıralaman da sekiz binlerde.”

Cümle havada asılı kaldı. Neva önce ekrana, sonra Melek’e baktı. Sanki söylenen şeyin gerçekliğini zihnine yerleştirmeye çalışıyordu.

O an Kamuran öne doğru eğildi. Yüzündeki her zamanki sert ifade bu kez biraz çözülmüş, yerini dikkatli bir sakinliğe bırakmıştı.

Ekrana birkaç saniye baktıktan sonra başını kaldırdı. "Bu sıralamayla tıp gelir.”

Sesi ne yüksek ne de soğuktu. Ama o kadar netti ki, masadaki herkesin içine aynı anda bir ışık düştü.

Feride Hanım’ın gözleri doldu. Parmakları istemsizce Neva’nın omzuna uzandı. “Doktor…” diye fısıldadı, sesi titreyerek. "Benim kızım doktor olacak…”

Neva’nın boğazında bir düğüm oluştu. Günlerdir acıyla, korkuyla ve kayıplarla örülü zihninin içine ilk kez başka bir duygu giriyordu.
Umut.

Gözleri dolarken dudaklarında küçücük bir tebessüm belirdi. "Gerçekten olabilir mi?” diye sordu, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.

Kamuran Bey’in yüzüne gururlu bir gülümseme yayıldı. “Olur kızım,” dedi kararlılıkla. “Sen istersen olur.”

O cümle, Neva’nın içine işledi. Tam o sırada Melek, kendi heyecanını daha fazla bastıramadı.

“Durun,” dedi, sesi bir anda yükselerek.“Ben de bakacağım.”

Bu kez herkesin dikkati ona döndü. Melek aynı titrek heyecanla bilgilerini girdi. Ekran açıldığında gözleri satırlarda takılı kaldı.

“Üç yüz yetmiş sekiz…”Bir an durdu.

Bahar hemen omzunun üzerinden ekrana baktı. “Bu puan gastronomi için çok güzel.”

Melek yavaşça başını kaldırdı. Gözlerinin içi ışıldıyordu. “Yani… olabilir mi?”

Tam o sırada Fahri’nin sesi duyuldu. “Olur.”
Herkes dönüp ona baktı.

Fahri’nin bakışları doğrudan Melek’in üzerindeydi. Sesindeki sakin güven, o an odadaki herkesten daha güçlüydü.

“Sen bunun için doğmuşsun,” dedi. "Mutfakta seni gördüğüm her an bunu düşündüm.”

Melek’in gözleri doldu. Fahri hafifçe gülümsedi. "Bir şeyi sevdiğinde nasıl parladığını herkes görüyor. Sen bunu yaparsın.”

Bu cümleyle birlikte Melek’in yüzünde tutamadığı bir gülümseme yayıldı. Az önce ağırlaşan hava bir anda dağıldı.

Rüya heyecanla masaya vurdu. "Şef Melek!”
Rana bile istemsizce gülerek,

“Bize her gün yeni bir zehir yaparsın artık,” dedi.

Masanın etrafında kahkahalar yükseldi.
Ve o an Vural’ın yüzü de yumuşadı. Bakışlarını önce Neva’ya, sonra Melek’e çevirdi.

“İkiniz de ne istediğinizi biliyorsunuz,” dedi daha sakin bir tonla. “Bu… en büyük başarı.”

O cümle, özellikle Melek için beklenmedik bir onaydı. Masanın üzerindeki yemekler hâlâ sıcaktı.

Ama artık sofrayı ısıtan şey sadece yemekler değildi. Ev, uzun zamandır ilk kez… gerçek anlamda umutla dolmuştu.

Neva sandalyesinde biraz geriye yaslandı.
Kalabalığın içindeki sesler birbirine karışırken o, bir an için hepsinden koptu.

Sanki dışarıdan bir yerden kendine bakıyordu.
Geçtiği o karanlık günleri düşündü.

Hastane odalarını… sessizliği… korkuyu…
Ve bazen sadece “dayanmak” denilen o ince çizgiyi.

Sonra gözleri yeniden sofraya döndü. Aynı masa. Aynı insanlar.

Ama artık bambaşka bir his. İçinden geçen cümle çok netti:.“Ben düşmüştüm…” Bir an durdu. “…ama bitmemişim.”

Boğazında hafif bir yanma hissetti. Ama bu kez ağrı gibi değildi. Daha çok… dolmuş bir şeylerin çözülmesi gibiydi.

Elini farkında olmadan göğsüne götürdü. Kalbi atıyordu. Hızlı değil…
Korkulu değil… Yaşıyordu.

Ve ilk kez, Neva bunu saklamıyordu.
Gözleri hafifçe dolarken dudaklarında çok küçük bir tebessüm belirdi.

“Ben…” diye fısıldadı kendi kendine, kimsenin duymadığı bir sesle, “yeniden başlayabilirim.”

Ve bu cümle, onun içinde sadece bir düşünce olarak kalmadı. Bir karar oldu.

...

Saat ilerlemişti. Fahri ve Melek evlerine dönmüş, ev yavaş yavaş sessizliğe gömülmüştü.

Herkes odasına çekilirken… Neva da ağır adımlarla kendi odasına çıkmıştı.

Aşağıda, mutfakta… Feride Hanım ocağın başında durmuş, sütü yavaşça karıştırıyordu.
Kaynamasın diye dikkat ediyordu… ama asıl taşmaması gereken şey, içiydi.

Bir tabağa Neva’nın en sevdiği kurabiyelerden koydu. Sonra sütü bardağa doldurdu. Tepsi ellerindeyken bir an durdu.

Derin bir nefes aldı. Ve merdivenlere yöneldi.
Her adımı sakindi… Ama içinde ince bir korku vardı.

Kızının kapısının önünde durdu. Elini kaldırdı… ama hemen vurmadı.
Bir saniye.
İki saniye.
Sonra hafifçe tıklattı.

“Gel,” dedi içeriden Neva’nın sesi. Feride Hanım kapıyı aralayıp içeri girdi.

“Kızum…” dedi yumuşacık bir sesle..Neva çalışma masasındaydı.

Annesini görünce hemen ayağa kalktı. "Annecim…” dedi.

Feride Hanım elindeki tepsiyi hafifçe kaldırdı.
“Sana sütle kurabiye getirdim,” dedi.

Neva’nın dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi..“Teşekkür ederim…”

Tepsiyi masaya bıraktı. Sonra annesine baktı.
Feride Hanım kızının omzuna dokundu. Parmakları çok hafifti… sanki kırılacak bir şeye değiyormuş gibi. “Seni yıkayayım ister misin?” dedi.

Neva’nın gözleri bir an büyüdü. Sonra yüzünde o eski, çocukça ifade belirdi. “Küçüklüğümdeki gibi mi?” diye sordu.

Feride Hanım’ın gözleri doldu ama gülümsedi.
“Küçüklüğündeki gibi, annem.”

Neva başını salladı. "Olur…”

“Sen sütünü iç,” dedi Feride Hanım. “Ben suyu hazırlayayım.”

Neva yerine oturdu. Bardağı eline aldı. Annesine bakarak içti sütünü. Gözlerinde… tarif edilemeyen bir hüzün vardı.

Feride Hanım banyoya geçti. Kamuran Bey’in yaptırdığı o hamam tarzı banyoya… Kurnayı açtı. Su yavaş yavaş dolarken sesi banyoda yankılandı.

Ama Feride Hanım’ın kulaklarında sadece kalbinin sesi vardı. Neva içeri girdiğinde…
Bir an durdu. Sonra yavaşça üzerindekileri çıkardı.

Peştamalı sararken elleri hafif titriyordu.
Arkasını dönmeye çekinerek ayakta kaldı.
Feride Hanım onu izliyordu.

Hiçbir şey söylemeden. “Hadi kızım… otur,” dedi sonunda.

Neva yavaşça oturdu. Feride Hanım kurnadan tasla su aldı. Önce bir an durdu.

Sonra… Neva’nın sırtını gördü. Ve dondu.
Zaman sanki o an durdu. Titreyen eli havada kaldı.

Dokunmak istedi… Ama korktu. Canını yakmaktan korktu.

Oysa…
Onun dokunmaktan korktuğu o bedene, birileri hiç düşünmeden acı vermişti.

Feride Hanım’ın gözlerinden yaşlar süzüldü.
Elindeki suyu yavaşça kızının sırtına döktü.
Neva gözlerini kapattı.

Omuzları hafifçe kasıldı. Utanç… acı… kırgınlık…Hepsi iç içeydi.

“Hey gidi Karadeniz…” dedi Feride Hanım, sesi titreyerek.

Neva dudaklarını ısırdı. Ağlamamaya çalıştı.
Ama olmadı. İlk hıçkırık… istemeden çıktı.
Ve ardından…

Tutamadı kendini. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Feride Hanım da tutamadı.

“Doldi da taşamadı…” dedi ağlayarak.
İkisi de aynı acının içinde… birbirine tutunuyordu.

“Anne…” dedi Neva, hıçkırıklarının arasında..

“Annem…” dedi Feride Hanım, hemen.
Neva gözlerini kapattı.

Sesi titriyordu. “Acımıyor…” Feride Hanım’ın kalbi sıkıştı.

“Acımıyor annem…” diye tekrar etti Neva.

Bu cümle… bir teselli değildi. Bir çığlıktı.
Feride Hanım eğildi. Kızını arkadan sarıp sarmaladı.

Islak saçlarına yüzünü gömdü. “Ben buradayım…” dedi fısıltıyla. "Hep buradayım…”

Neva başını annesine yasladı.
Ve o an…
İlk kez utançtan değil…
Güvende olduğu için ağladı.

...

Banyo yavaş yavaş sessizleşti. Suyun sesi kesildiğinde… geriye sadece damlaların yankısı kaldı.

Duvarlardan süzülen buhar, havayı ağırlaştırıyordu. Feride Hanım havluyu Neva’nın omuzlarına bıraktı.

Saçlarını usulca kuruladı. “Üşütme,” dedi sadece. Sesi yumuşaktı… ama içinde hâlâ ağlamanın izi vardı.

Neva başını salladı. Konuşmadı. Feride Hanım bir an daha baktı kızına. Sonra sessizce çıktı banyodan. Kapı kapandığında…

Neva yalnız kaldı. Ayna buğulanmıştı. Neva birkaç saniye öylece durdu. Sonra yavaşça yaklaştı. Elini kaldırdı.

Titreyen parmaklarıyla aynanın ortasını sildi.
Görüntüsü yavaş yavaş ortaya çıktı.

Önce gözleri. Sonra yüzü. Sonra… Tamamı.
Bir anda nefesi değişti. Bakışları… kendine takılı kaldı.

Uzun süre. Hiç hareket etmeden. Sanki karşısındaki kişi… kendisi değilmiş gibi.
Gözleri yavaşça aşağı kaydı.

Omuzlarına. Göğsüne. Ve durdu..Nefesi sıkıştı.
Gözlerini kaçırmak istedi. Ama kaçırmadı.
Bakmaya devam etti.

Çünkü ilk kez… kaçmamaya karar vermişti.
Dudakları titredi. "Benim suçum değil…” diye fısıldadı kendi kendine.

Sesi neredeyse yok gibiydi. Bir adım geri çekildi. Sonra tekrar yaklaştı. Elini yavaşça kaldırdı. Bu kez… kendi bedenine dokundu.
Çok hafif.

Sanki hâlâ emin değilmiş gibi. Gözlerinden yaşlar süzüldü. “Ben…” dedi, sesi kırılarak,
“ben hâlâ benim.”

Bu cümle aynada yankılandı sanki. Ama inandırmak… kolay değildi. Başını eğdi.
Omuzları düştü.

Bir anlığına… yine o eski his geldi.
Utanç. Ama bu kez… onunla kalmadı.
Yavaşça başını kaldırdı.

Gözleri tekrar aynaya döndü. Bu kez daha kararlıydı. "Bu…” dedi, derin bir nefes alarak,
“benim suçum değil.”

Söylerken sesi titredi. Ama söyledi. Ve bu… bir başlangıçtı. Bir süre daha aynaya baktı. Sonra havluyu biraz daha sıkı sardı.

Işığı kapattı. Kapıya yöneldi. Ama çıkmadan önce…Son bir kez döndü.

Aynaya baktı. Gözlerinde hâlâ hüzün vardı.
Ama artık… sadece hüzün yoktu.

İçinde çok küçük bir şey vardı.
Adı belki umut değildi.
Ama… yok da değildi.

...

Neva odasına döndüğünde… Üzerine ince, açık renk bir pijama giymişti. Saçları hâlâ hafif nemliydi. Omuzlarına dağılmıştı.

Yatağın kenarına oturdu. Ellerini dizlerinin üzerine koydu. Az önce aynada gördüğü görüntü… hâlâ gözlerinin önündeydi.

Derin bir nefes aldı. Tam uzanacaktı ki—
Tik.

İrildi. Başını pencereye çevirdi.
Bir an durdu.
Tik.

Bu kez daha netti. Kalbi hızlandı. Yavaşça kalktı. Perdeyi araladı. Aşağı baktı.

Emin. Sokak lambasının altında duruyordu.
Başını kaldırmış, doğrudan ona bakıyordu.

Neva’nın nefesi kesildi. Bir an… kalmakla gitmek arasında kaldı. Ama bu kez… kaçmadı.
Kapıyı sessizce açtı.

Ayakkabı bile giymeden dışarı çıktı. Serin hava tenine değdi. Pijamasıyla aşağı inmek… eskiden olsa utanırdı.

Ama şu an… hissettiği şey utanç değildi.
Birkaç adım attı. Emin’in karşısında durdu.
Aralarında yine o mesafe vardı.

“Yine mi taş atıyorsun?” dedi Neva, sesi yumuşaktı ama içinde hafif bir sitem vardı.

Emin’in dudaklarında çok küçük bir gülümseme belirdi. "Kapıyı çalsam açmazdın,” dedi.

Neva cevap vermedi. Emin’in bakışları kısa bir an üzerinde gezindi. Ama bu bakış… rahatsız eden değil… dikkatliydi. Sonra başını hafifçe yana eğdi.“Üşüyeceksin,” dedi.

Neva omuz silkti.
“Geçer.”

Kısa bir sessizlik oldu. Emin bir adım yaklaştı.
Neva’nın kalbi hızlandı… Ama geri çekilmedi.

Emin hafifçe gülümsedi. “Güzel kokuyorsun,” dedi.

Neva’nın kaşları hafifçe çatıldı. Beklemediği bir şeydi bu. “Ne?” dedi.

Emin omzunu hafifçe silkti. "Sabun… ya da şampuan,” dedi. “Bilmiyorum.”

Bir an durdu. Sonra daha alçak bir sesle ekledi:
“Ama… sana iyi gelmiş.”

Bu cümle… sıradan değildi. Neva’nın bakışları yumuşadı. Ama hemen toparladı kendini. “Bunun için mi geldin?” dedi.

Emin başını iki yana salladı. “Hayır.” Sessizlik.

Sonra Neva konuştu: “Niye geldin o zaman?”

Emin gözlerini ondan ayırmadı. "Seni merak ettim,” dedi.

Neva derin bir nefes aldı. “Ben hep merak edilen taraf oldum,” dedi. “Hiç sorulan değil.” Bu cümle… ince bir sitemdi.

Emin başını hafifçe eğdi. "O zaman sorayım,” dedi. "İyi misin?”

Neva bir an sustu. Gözleri doldu… ama ağlamadı. "Bilmiyorum,” dedi dürüstçe.

Rüzgâr hafifçe esti.Saçları yüzüne geldi. Emin elini kaldırdı… Ama dokunmadan geri indirdi.

Neva bunu fark etti. Ve bu… beklediğinden daha çok şey hissettirdi.

“Benden korkuyorsun,” dedi Emin.

Neva başını salladı. “Evet,” dedi. "Ama senden değil.”

Emin’in bakışları derinleşti.
“Peki neden?”

Neva bir adım yaklaştı. Aralarındaki mesafe neredeyse yoktu artık. “Çünkü…” dedi, sesi titreyerek, “yanında kendimi unutuyorum.”

Bu cümle… ikisini de susturdu. Emin nefesini yavaşça verdi. "Ben de,” dedi.

Neva’nın gözleri büyüdü. Emin devam etti:
“Senin yanında… olduğum kişiyle, olmak zorunda olduğum kişi aynı değil.”

Bu… onun en açık itirafıydı. Neva’nın kalbi sıkıştı. “Peki hangisi gerçeksin?” diye sordu.

Emin bir an sustu. Sonra çok sakin bir şekilde cevap verdi: “Senin yanındaki.”

Sessizlik. Bu kez… ağır değildi. Derindi. Neva gözlerini kaçırmadı. "Ben kırığım,” dedi.

Emin hemen karşılık verdi: “Ben de düzgün değilim.”

Bu cevap… bir teselli değildi. Bir eşleşmeydi.
Neva’nın dudaklarında çok küçük bir gülümseme belirdi. “Bu iyi bir şey mi?” diye sordu.

Emin başını hafifçe yana eğdi.
“Belki,” dedi. "Çünkü kusurlar… insanı gerçek yapar.”

Bir an durdu. "Ve ben…” dedi, sesi daha da yumuşayarak, " Seni olduğun gibi görüyorum.”

Neva’nın gözleri doldu. Ama bu kez… içinde korkudan başka bir şey vardı.

Sıcak bir şey. Uzun bir sessizlik oldu .Sonra Neva yavaşça konuştu: "Ben düzelebilir miyim?

Emin hiç düşünmeden cevap verdi: "Sen bozuk değilsin.”

Bu cümle… Geceye kazındı sanki. Neva gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı.

Açtığında… bakışları daha sakindi. Emin geri çekildi. “İçeri gir,” dedi. "Hasta olacaksın.”

Neva başını salladı. Ama gitmeden önce durdu. “Emin…” dedi.

Emin döndü. Neva gözlerinin içine baktı. “Gitme demiyorum,” dedi. “Ama… tamamen gitme.”

Bu… bir istekti. Ama korkarak söylenmiş bir istek.

Emin’in yüzünde çok hafif bir gülümseme belirdi. “Gitmem,” dedi.

Sonra arkasını döndü. Ve yürüdü.

Neva olduğu yerde kaldı. Pijamasıyla, çıplak ayaklarıyla…

Ama ilk kez…
Kendini eksik hissetmeden.

BÖLÜM SONU 🥀