32. bölüm · BİR ÖMRÜN GİZLİ YARASI 🥀

27. BÖLÜM 🥀

BYZ ÖZDR

(2026)

Hastane duvarları bir kez daha Kıranlı ailesinin acısına ortak oluyordu.

Artık bu koridorlar onlara yabancı değildi.

Her gelişlerinde başka bir korkuyla oturuyor, aynı beyaz duvarların arasında sevdiklerinden gelecek iyi bir haberi bekliyorlardı.

Bahar içerideydi.

Yarı baygın halde hastane yatağında yatarken, dışarıda onu bekleyenler ondan daha sessizdi.

Derin, anneannesinin dizine kıvrılmıştı.

Küçücük bedeni hıçkırıklarla sarsılıyor, bir türlü sakinleşmiyordu.

Onu buraya getirmemek için ne kadar uğraşmışlardı.

“Annen iyi, seni görmesine gerek yok.”

“Evde anneanneni bekle.”

“Birazdan anneni eve götüreceğiz.”

Ama hiçbir söz onu ikna etmemişti.

Sonunda kazanan yine Derin olmuştu.

Çünkü annesi içerideyken onun evde oturup beklemesi mümkün değildi.

Feride Hanım bir eliyle torununun saçlarını okşuyor, diğer eliyle dizlerini sıkıyordu.

Dudakları kıpır kıpırdı.

İçinden durmadan dua ediyordu.

Allah'ım... Kızımı bana bağışla.

Ne olur bu kez de bizi eksiltme.

Baha ise birkaç metre ötede, duvara yaslanmıştı.

Başını öne eğmişti.

Annesinin bulunduğu kapıya bakmamak için kendini zor tutuyordu.

Çünkü o kapıya her baktığında çocukluğundan kalan bütün korkular yeniden üzerine çöküyordu.

Tam o sırada koridorun ucundan gelen ayak sesleri duyuldu.

Önce uzaktı.

Sonra hızlandı.

Alphan koşarak geliyordu.

Yüzü bembeyazdı.

Nefesi kesilmişti.

Gözleri koridorda birilerini ararken sesi titreyerek yükseldi.

“Bahar!”

Kimse cevap vermedi.

Alphan birkaç adım daha attı.

“Bahar nerede?”

Sesinde öyle bir korku vardı ki Derin anneannesinin dizlerinden doğruldu.

“Baba...”

Alphan başını çevirdi.

Kızını gördüğü anda yüzündeki korku daha da belirginleşti.

Derin koşup bacaklarına sarıldı. Alphan'ın boğazı düğümlendi. Kızının saçlarını okşadı.

“Annen nerede, Derin?” Derin titreyen eliyle odayı gösterdi.

Alphan'ın bakışları kapıya kaydı. Bir an olduğu yerde kaldı.

Sanki kapının ardında ne olduğunu bilmekten korkuyordu.

Sonra kızını kucağına aldı. Derin babasının göğsüne sokuldu. Sessizce ağlamaya devam etti.

Alphan onu daha sıkı sardı ."Baba burada.”

Sesi titriyordu. “Bir şey olmayacak annene.”

Bunu kızına mı, kendisine mi söylediğini kendisi bile bilmiyordu.

Başını kaldırıp Baha'ya baktı. “Baha...”

Sesinde çaresizlik vardı. “İyi mi karım?”

Baha hemen yanına geldi. “Gel Alphan. Merak etme.”

Tokalaştılar. Baha diğer eliyle onun sırtını sıvazladı.

“İyi olacak.”

Tam o sırada kapı açıldı. Beyaz önlüklü doktor koridora çıktı.

“Bahar Hanım'ın yakınları siz misiniz?”

Herkes aynı anda doktora döndü. Feride Hanım neredeyse koşarak yanına gitti.

“İyi mi kızım?”

Alphan'ın sesi onunkiyle üst üste bindi. “Bahar'ım iyi mi?”

Doktor sakin bir ses tonuyla konuştu. “Öncelikle sakin olun. Bahar Hanım şu an stabil.”

Herkes nefesini tuttu. “Düşme sonrası muayenesini ve görüntülemelerini yaptık. Sağ kolunda iki ayrı kırık tespit ettik. Kırıkları yerine aldık ve alçıya aldık. Şu an hayati bulguları iyi.”

Feride Hanım gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.

Ama Alphan'ın bakışları doktordan ayrılmıyordu.

“Peki... kendisi?”

“Bilinci açık. Biraz önce kendine geldi.”

Alphan'ın omuzları hafifçe düştü.

Sanki ilk kez nefes alabiliyordu.

Doktor birkaç saniye durdu. “Bir de gebelikle ilgili bir durum var.”

Alphan'ın kaşları çatıldı.

“Gebelik mi?”

Doktor başını salladı. “Bahar Hanım yaklaşık dokuz haftalık hamile.”

Koridorda bir sessizlik oldu.

Öyle büyük bir sessizlikti ki Derin'in hıçkırıkları bile bir anda çok uzaklardan geliyormuş gibi duyuldu.

Alphan'ın yüzündeki bütün ifade silindi. “Ne...?”

Doktor onun şaşkınlığını görünce duraksadı.

“Bilmiyor muydunuz?” Alphan cevap veremedi. Bakışları boşluğa takılmıştı.

Doktor açıklamaya devam etti. "Ultrasonografide gebelik kesesi ve embriyo ile uyumlu bulgular gördük. Kalp atımı da mevcut.”

Feride Hanım iki elini ağzına götürdü.

Baha'nın gözleri doldu.

Derin ise hiçbir şey anlamadan babasının boynuna daha sıkı sarıldı.

Alphan hâlâ konuşamıyordu. Doktor devam etti.

“Ancak düşmenin ardından vajinal kanaması olduğu için gebeliği yakından takip etmemiz gerekiyor. Şu an için gebelik devam ediyor, fakat kanama nedeniyle düşük tehdidi açısından değerlendirilmesi gerekiyor.”

Alphan'ın gözleri doktora kilitlendi. "Bebeği ,Bahar...”

Sesi ilk kez duyulmayacak kadar kısıktı.

“Bebeği, Bahar'a söylediniz mi?”

Doktor sakinliğini korudu.

“Evwt anneyle paylaştık . Şu an için kalp atımının olması iyi bir bulgu. Fakat dokuz haftalık gebelikte kanamanın seyrini ve gebeliğin devamını takip etmemiz gerekiyor. Kadın doğum uzmanı da birazdan tekrar değerlendirecek.”

Alphan başını eğdi. Gözlerini kapattı. Bşr eliyle yüzünü sıvazladı.

Az önce karısını kaybetme korkusuyla koştuğu hastanede, şimdi hiç bilmediği bir gerçeği öğrenmişti.

Bir bebekleri vardı. Dokuz haftalık. Ve onu kaybetme ihtimali vardı.

Üstelik daha varlığından bile haberdar değildi. “Görebilir miyiz?” dedi Baha.

Doktor başını salladı. “Elbette. Ama lütfen onu yormayın.”

Aralarından geçip uzaklaştı. Kimse birkaç saniye yerinden kıpırdamadı.

Alphan'ın gözleri kapıya takılmıştı. Derin hâlâ kucağındaydı.

Kızının saçlarına baktı. Sonra elini kızının başının üzerine koydu.

Bir çocuk daha..Bahar'dan.

Ama şimdi içeri girip karısına baktığında, yüzünde yalnızca sevinç olmayacağını biliyordu.

Korkacaktı. Çünkü Bahar'ın başına bir şey gelirse... Ne yapacağını bilmiyordu.

Sonunda kapıya yöneldi. Baha, Feride Hanım ve Derin de peşinden girdi.

Ve karşılarında Bahar'ı gördüler. Alçılı kolunu göğsüne yakın tutuyordu.

Gözleri kan çanağına dönmüştü. Yüzü ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu.

Ama onları görünce ağlamayı bırakmadı. Tam tersine... Gözlerinden yeniden yaşlar süzüldü.

Bakışları önce Derin'e, sonra Alphan'a kaydı. Alphan birkaç adımda yanına geldi.

Derin'i yere bıraktı. Bahar'ın yatağının kenarına oturdu.

Elini tuttu. "Bahar...” Bahar dudaklarını araladı.

Ama sesi çıkmadı. Gözleri kocasının gözlerinde takılı kaldı.

Alphan'ın gözleri doldu. “Buradayım.”

Bahar gözlerini kapattı. Bir damla yaş yanağından süzüldü.

“Neva”

Alphan'ın nefesi kesildi. Bahar titreyen sesiyle devam etti.

“Neva nerede?”

Alphan onun elini iki avucunun arasına aldı . "Birazdan gelirler" dedi .

Bahar başını eğmiş, annesinin yüzüne bakamıyordu.

Derin'i göğsüne yatırmış, bir eliyle sırtını usulca sıvazlıyor, diğer elini ise farkında olmadan karnının üzerine koyuyordu.

Varlığından yalnızca birkaç saat önce haberdar olduğu evladını korur gibi...

Neva gelmeliydi.

Onunla konuşmalıydı.

Her şeyi öğrenmeliydi.

Belki önce ona kızmalı, neden kendisinden böyle büyük bir şeyi sakladığını sormalıydı.

Sonra da hiçbir şey söylemeden sımsıkı sarılmalıydı.

Çünkü onlar kocaman bir aileydi.

Bahar'ın düşmesine izin vermeyecek kadar kalabalık, onu göğsünde saklayacak kadar birbirlerine bağlıydılar.

Alphan karşısında telaşlı gözlerle onu izliyordu.

Sanki gözlerini bir an bile Bahar'dan ayırırsa başına yeniden bir şey gelecekmiş gibi...

Baha ise hemen yanındaki koltukta oturmuştu.

Sessizdi.

Bahar'la göz göze gelmeyi bekliyordu.

İkisi de konuşmuyordu.

Çünkü bazı korkuların kelimesi olmuyordu.

Odanın kapısı çaldı.

Bahar başını kaldırdı.

Kapı açıldı.

İçeri girenleri görünce gözleri doldu.

Kardeşleriydi.

Alphan hemen ayağa kalkıp uyuyan Derin'i Bahar'ın göğsünden aldı.

Kızını dikkatlice kucağına yerleştirdi.

Sonra tek kolunu açtı.

Üçü de hiç düşünmeden Bahar'a doğru ilerledi.

Rüya önce boynuna sarıldı.

Rana diğer yanına geçti.

Neva ise yatağın kenarında durup birkaç saniye ablasına baktı.

Gözleri dolmuştu.

Sonra o da eğilip kardeşlerine katıldı.

Üçü birden Bahar'ı sardı.

Bahar gözlerini kapattı.

Kollarından biri alçıdaydı.

Diğerini güçlükle kaldırıp kardeşlerinin sırtına doladı.

“Abla...” dedi Rüya, burnunu çekerek.

“Çok korkuttun bizi.”

Rana hemen araya girdi.

“Senin korkmadığın tek bir an yok ki Rüya.”

Rüya ona dönüp kaşlarını çattı.

Rana devam etti.

“Yani biz de korktuk da bunun kadar değil canım.”

Bahar'ın dudaklarının kenarı kıvrıldı.

Neva da gözyaşlarının arasından gülümsedi.

“Sen hasta olsan da yatmazdın abla.”

Bahar ona baktı.

Neva'nın sesi bu kez daha yumuşaktı.

“O yüzden hemen kalkman lazım.”

Bahar hafifçe güldü.

“Emir mi veriyorsun doktor hanım?”

Neva'nın gülümsemesi bir anda kayboldu.

“Hayır.”

Bir adım daha yaklaşıp ablasının elini tuttu.

“Bu sefer rica ediyorum.”

Bahar kardeşinin eline baktı.

Neva'nın parmakları titriyordu.

“Bir kere de bizi dinle.”

Bahar'ın gözleri doldu.

Neva devam edemedi.

Boğazındaki düğümü yutmaya çalıştı.

Sonra başını eğip ablasının elini dudaklarına götürdü.

“Çünkü seni kaybetmekten çok korktum.”

Odanın içindeki sessizlik bir anda değişti.

Bahar gözlerinden akan yaşları durduramadı.

“Ben de korktum.”

Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.

Neva hemen ona yaklaştı.

“Biliyorum.”

Bahar başını salladı.

“Hayır... bilmiyorsun.”

Gözleri karnına kaydı.

“Ben... bir de onu öğrendim.”

Neva'nın bakışları Bahar'ın elinin bulunduğu yere indi.

Bahar'ın eli hâlâ karnındaydı.

“Daha bugün öğrendim,” dedi titreyen sesiyle.

“Çocuğum olduğunu...”

Neva'nın gözleri yeniden doldu.

Yatağın kenarına oturdu.

Bahar'ın elinin üzerine kendi elini koydu.

“Artık biliyorsun.”

Bahar ona baktı.

Neva hafifçe gülümsedi.

“Ve artık tek başına değilsin.”

Kapının yanında duran Baha sessizce onları izliyordu.

Alphan ise Derin'i kucağında tutarken gözlerini kaçırdı.

Çünkü Neva'nın söylediği şey yalnızca Bahar için değildi.

Hepleri için geçerliydi.

Artık hiçbirinin korkusunu tek başına taşımasına izin vermeyeceklerdi.

Bahar başını kardeşinin omzuna yasladı.

Neva onu kollarının arasına aldı.

Bu kez Bahar ağlamadı.

Sadece gözlerini kapattı.

Ve yıllardır alıştığı gibi güçlü durmaya çalışmak yerine...

Bir süreliğine kardeşlerinin arasında güçsüz kalmasına izin verdi.

...

Fahri, izlediği videoların ardından odadan çıktı.

Omuzlarına çöken yük nefes almasını bile zorlaştırıyordu. Ama asıl yükü yıllardır Melek tek başına taşımıştı.

Kapı kapandığında odada yalnız kalan Melek, karşısındaki duvara boş gözlerle bakmaya devam etti.

Bağırmak istiyordu...

Ağlamak...

Fahri'ye hesap sormak...

Sonra da hiçbir şey olmamış gibi ona sarılmak.

Ama yerinden bile kıpırdayamıyordu.

Çünkü biliyordu...

O adam ona bir kez dokunsa, yıllardır ayakta tutmaya çalıştığı bütün duvarlar yıkılacaktı.

Gözlerini sıkıca kapattı.

On dört yıl öncesine...

Lisenin ilk gününe dönmek istedi.

"Belki..." diye geçirdi içinden.

"Belki seni hiç sevmezdim."

Ama bu düşünce sadece birkaç saniye yaşayabildi.

Çünkü ne olursa olsun...

O, Fahri'yi deliler gibi seviyordu.

Saatler ağır ağır geçti.

Yan odadan gelen boğuk bir ses, Melek'in gözlerini açmasına neden oldu.

Sessizce ayağa kalktı.

Koridorda yankılanan sesi takip etti.

Bir kapının önünde durdu.

Kapıyı yavaşça araladığında gördüğü manzara, yüreğine saplanan bir hançer gibi canını yaktı.

Fahri yere çökmüştü.

Bir dizini kendine çekmiş, sırtını duvara yaslamıştı.

Başını da duvara bırakmış, hıçkırıklarını tutamıyordu.

Elindeki yarısı boş şişe, kendini alkole teslim ettiğini anlatıyordu.

Melek yavaş adımlarla yanına geldi.

Sessizce dibine oturdu.

Göz göze geldiler.

Fahri'nin gözlerinde pişmanlık, özlem ve tarifsiz bir acı vardı.

Melek'in gözlerinde ise yıllardır sakladığı yorgunluk...

Konuşmadan birbirlerine baktılar.

Sanki yılların bütün cümleleri o bakışların içine sığmıştı.

Bir anda Fahri başını Melek'in göğsüne yasladı.

Melek olduğu yerde donup kaldı.

Tam o anda evin sessizliğini uzaktan gelen bir şarkı doldurdu.

"Toparladım kendimi ben..."

"Sevinme hiç boşu boşuna..."

Melek'in bütün bedeni titredi.

Sanki yıllardır dimdik duran kemikleri aynı anda kırılmıştı.

Kollarını kaldıracak gücü bile yoktu.

Ama söz konusu Fahri olunca...

İçinde kalan son gücü de topladı.

Yavaşça kollarını kaldırdı.

Ve sevdiği adamı sardı.

"Hatta bir saray bile yaptım..."

"İçimdeki sen boşluğuna..."

Fahri, yıllardır ilk kez gerçekten sığınıyordu.

Başını Melek'in göğsüne gömmüş, çocuk gibi ağlıyordu.

Melek gözlerini kapattı.

Ağlamak istiyordu.

Ama gözyaşları bile çıkacak yolu bulamıyordu.

"Sadece bir kere sordum içimden sana..."

Kaç kez gitmişti Fahri'nin kapısına...

Kaç kez sadece sarılmasını istemişti...

Ama o adam bir kez olsun kollarını açmamıştı.

Şimdi ise bütün ağırlığıyla ona sığınıyordu.

Melek usulca konuştu.

"Kızımız öleli on yıl oldu, Fahri..."

Sesi neredeyse fısıltıydı.

"Defne... Bir öksüz gibi gömüldü."

Fahri'nin titreyen bedeni bir anlığına durdu.

Şarkının sözleri evin içinde yankılanmaya devam ediyordu.

"Yer mi yoktu dizlerinde..."

"Şu başımı koydurmadın..."

Melek'in cümlesi ise bütün şarkının önüne geçti.

Bir annenin yıllardır içinde taşıdığı ağıttı bu.

Affedemediği hayata...

Ve en çok da, yanında olmayan adama yakılmış sessiz bir ağıt...
...

Bahar o gece hastanede kalacaktı.

Babası kızının yanına geldiğinde onu bırakmak istememişti. Fakat Alphan'ın yanında olduğunu görünce daha fazla ısrar etmeden, içi elvermese de sessizce eve dönmüştü.

Alphan ve Bahar geceyi birlikte geçirecekti.

Derin ise Rana teyzesiyle kalmak istemişti.

Bahar'ın başına gelenleri düşündükçe küçük kızın gözlerindeki korku bir türlü geçmiyordu. Annesinin yanında kalmak istese de o gece hastanede uyumasına izin verilmemişti.

Alphan'ın ailefertleri de geçmiş olsun demek için hastaneye uğramış, biraz olsun içleri rahatladıktan sonra konağa dönmüşlerdi.

Herkes gittikten sonra Bahar ve Alphan odada baş başa kalmıştı.

Alphan, Bahar'ı kendine çekmiş, başını göğsüne yaslamıştı.

Bir eliyle saçlarını okşuyor, diğer eliyle elini tutuyordu.

İçinden durmadan şükrediyordu.

Karısı yanındaydı.

Kızı iyiydi.

Ve doktor bebeğin kalp atımının olduğunu söylemişti.

Şimdilik bunlar yeterdi.

Ama Bahar'ın içi tufan gibiydi.

Kardeşi...

Bebeği...

İkisinin de başına bir şey gelme ihtimali onu korkutuyordu.

Üstelik korkularını dile getirmeye bile çekiniyordu.

Alphan'ın göğsüne biraz daha sokuldu.

“Alphan...”

“Efendim?”

Bahar sustu.

Söylemek istediği onca şey vardı ama hiçbirini dile getiremiyordu.

Alphan saçlarını okşamaya devam etti.

“Buradayım.”

Bahar gözlerini kapattı.

İlk kez o gece, korkusunu biraz olsun bırakmasına izin verdi.

---

Aynı saatlerde herkes Kıranlı Konağı'na geçmişti.

Aras'ın uçuşu olduğu için Rana da o gece burada kalmaya karar vermişti.

Kızlara Bahar ablasının odasını vermişti.

Derin ve Kumsal, dedelerinin etrafına toplanmış, bütün günün korkusunu unutmuşçasına onunla oyun oynuyordu.

Feride Hanım kapının eşiğinde durup onları izledi.

İstemeden gülümsedi.

Kamuran Bey kızların hazırladığı masanın başına oturmuş, bacak bacak üstüne atmıştı.

Kucağında Erdem vardı.

Çocukların ona verdiği oyuncak kahveyi büyük bir ciddiyetle içiyordu.

Asıl komik olan ise saçına taktıkları küçücük tokaydı.

Kamuran Bey farkında bile değildi.

Derin dedesine ciddi ciddi bakıp uyardı.

“Dede, kahveyi öyle içme. Çabuk bitiyor.”

Kamuran Bey bardağı elinde tutup şaşkınlıkla torununa baktı.

“Nasıl içeyim çocuğum?”

Derin cevap vermeden önce Kumsal araya girdi.

“De-de... hup!”

Sanki nasıl içmesi gerektiğini gösteriyordu.

Kamuran Bey başını salladı.

“Tamam Kumsal kızım, tamam.”

Feride Hanım kendini tutamayıp güldü.

“Ne yapıyorsunuz siz burada?”

Kamuran Bey ona dönüp gülümsedi.

“Çocuklar kahve ikram etti. İçiyoruz.”

Feride Hanım masaya baktı.

“Çocukların yaptığı kahveyi mi?”

“Ne varmış? Çok güzel.”

Derin hemen itiraz etti.

“Dede hepsini içti!”

Kamuran Bey göz kırptı.

“İçtim tabii. Ayıp olurdu.”

Feride Hanım başını iki yana salladı.

“Uyku vaktiniz geldi.”

Derin ve Kumsal aynı anda itiraz etmeye başladı.

“Ama anneanne—”

“Daha uyumayacağız!”

Kamuran Bey sözlerini kesti.

“Neneniz ne derse o.”

Feride Hanım kaşlarını kaldırdı.

“Ne nenesi Kamuran?”

Kamuran Bey ona baktı.

“Hı?”

“Ben hâlâ otuz gösteriyorum.”

Kamuran Bey hiç düşünmeden cevap verdi.

“O öyle hatun da sıfatlar değişmez.”

Feride Hanım gözlerini devirdi.

“Öyle olsun.”

Kızları tek tek yatağa yatırdı.

Onların üzerini örttükten sonra odadan çıktı.

Kamuran Bey ise ortada, iki yanında torunlarıyla kalmıştı.

Kızlara masal anlatmaya başlamıştı.

Feride Hanım kapıyı kapatırken gülümsemesini tutamadı.

Tam merdivenlere yönelmişti ki Neva'yı gördü.

Neva kapının ucunda durmuş, babasını izliyordu.

Bir anda eski günler geldi aklına.

Annesi ne kadar kızarsa kızsın, babası her gece onların odasına gelir, uyumaları için birbirinden saçma hikâyeler uydururdu.

Bazen kahraman olurdu.

Bazen ejderha.

Bazen de çocukların istediği herhangi bir şey...

Neva burukça gülümsedi.

Babası hâlâ aynıydı.

Kızları uyutan Kamuran Bey bir süre sonra yataktan yavaşça kalktı.

Önce Derin'in saçlarından öptü.

Sonra Kumsal'ın üzerini düzeltti.

Tam kapıya yöneldiğinde Neva'yı gördü.

Gülümsedi.

“Neden buğulu gözlerin?”

Neva başını hafifçe yana eğdi.

“Sizi görünce kıskandım.”

Kamuran Bey kollarını açtı.

“Gel bakayım buraya.”

Neva yanına gitti.

Babası onu kolunun altına çekti.

“Sana da masal anlatırım.”

Neva güldü.

“Ben büyüdüm baba.”

“Bana göre hâlâ küçüksün.”

Birlikte merdivenlerden aşağı inmeye başladılar.

Tam o sırada kapı açıldı.

Baha eve girdi.

İkisini görünce başını kaldırdı.

“Lan eşek sıpası, Bahar nasıl?”

Neva'nın yüzündeki tebessüm biraz soldu.

“İyi baba, iyi.”

Baha rahat bir nefes aldı.

Neva birkaç saniye sustu.

Sonra babasına baktı.

“Sizinle bir şey konuşmak istiyorum.”

Baha'nın yüzündeki ifade değişti.

“Ne oldu?”

“Gel aslanım.”

Koca adam Baha'yı kolunun altına aldı.

“Konuşalım.”

Üçü birlikte salona doğru ilerledi.

Daha birkaç adım atmışlardı ki Rüya yerinden fırladı.

“Yaa, ben de!”

Rana hemen arkasından seslendi.

“Bir şeyin de içine girme Rüya!”

Ama Rüya çoktan babasının kollarına koşmuştu.

“Ben de geleceğim.”

Rana başını salladı.

“Zaten geleceksin.”

Feride Hanım mutfaktan seslendi.

“Sırnaşmanız bittiyse çay soğuyor.”

Hep birlikte salona geçip koltuklara oturdular.

Kamuran Bey Neva'ya baktı.

“Anlat aslanım.”

Neva başını eğdi.

Baha ise derin bir nefes aldı.

Feride Hanım, oğlunu ilk kez bu kadar sıkıntılı görüyordu.

İçinden sessizce besmele çekti.

Baha ellerini birbirine kenetledi.

“Benimle değil... Neva'yla alakalı.”

Kamuran Bey'in bakışları doğrudan kızına döndü.

Baha'nın sesi titredi.

“Neva'nın ameliyat olması gerekiyor.”

Odanın içindeki bütün sesler kesildi.

Az önce gülüşen Rüya sustu.

Rana'nın yüzündeki tebessüm kayboldu.

Feride Hanım'ın elindeki çay bardağı havada kaldı.

Herkesin bakışı Neva'yı buldu.

Neva başını eğmişti.

Kimsenin yüzüne bakmıyordu.

Ve o an...

Hepsi bunun kötü bir şaka olmadığını anladı.

Baha güçlükle devam etti.

“Beyninde bir tümör varmış.”

Feride Hanım'ın yüzü bembeyaz oldu.

“Neva...”

Baha devam etti.

“Mete, ileri derecede olmadığını ve ameliyatla çıkarılmasının mümkün olabileceğini söyledi.”

Odadaki tek konuşan Baha'ydı.

Diğer herkes, duyduklarını zihninde tekrar tekrar anlamlandırmaya çalışıyordu.

Ve Bahar'ın sabah söylediği cümleler birer birer yerlerine oturmaya başladı.

“Neva hasta.”

O zaman hiçbiri nedenini anlayamamıştı.

Şimdi hepsi anlıyordu.

Neva başını hâlâ kaldırmıyordu.

Sanki herkesin gözlerindeki korkuyu göreceğini biliyor ve ondan kaçıyordu.

Feride Hanım'ın dudakları titredi.

“Neva...”

Neva cevap vermedi.

Kamuran bey ona baktı.

“Bana neden söylemedin?”

Neva yavaşça başını kaldırdı.

Gözleri dolmuştu.

“Ne söyleyecektim baba?”

Sesi sakindi.

Fazlasıyla sakindi.

“Size gelip ‘Beynimde tümör var, ameliyat olacağım’ mı diyecektim?”

Feride hanımın yüzü düştü.

“Evet.”

Neva'nın kaşları hafifçe çatıldı.

“Baba...”

“Evet kızım.”

Feride hanımın sesi bu kez daha sertti.

“Bunu bize söyleyecektin.”

Neva'nın gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

“Size söylemeye korktum.”

Bu cümle konağın üzerine ağır bir sessizlik gibi çöktü.

Kamuran Bey'in bakışları kızına takıldı.

“Sen mi korktun?”

Neva ona baktı.

Kamuran Bey'in sesi titriyordu.

“Sen... bizim korkacağımızı düşündüğün için mi sustun?”

Neva cevap veremedi.

Kamuran Bey ayağa kalktı.

Birkaç adımda kızının karşısına geldi.

Neva başını yeniden eğdi.

Babası iki eliyle kızının yüzünü tuttu.

“Bana bak.”

Neva istemese de gözlerini kaldırdı.

Kamuran Bey'in gözleri dolmuştu.

“Sen ne zamandır bunu tek başına taşıyorsun?”

Neva dudaklarını birbirine bastırdı.

“Bir süredir.”

“Ne kadar?”

Neva cevap vermedi.

Bu kez Feride Hanım dayanamadı.

“Neva...”

Sesi kırılmıştı.

“Kızım, ne zamandır biliyorsun?”

Neva gözlerini kapattı.

“Trabzon'a gelmeden önce.”

Feride Hanım'ın eli göğsüne gitti.

Baha derin bir nefes aldı.

Rüya'nın yüzündeki bütün neşe silinmişti.

Rana ise kardeşine bakıyordu.

Biraz önce babasının kollarına girmek için yarışan o neşeli kızın yerinde, şimdi gözleri dolu bir kadın vardı.

“Peki neden bize söylemedin?” diye sordu Rana.

Neva bu kez ona baktı.

“Çünkü siz böyle olacaktınız.”

Rana'nın gözünden bir damla yaş süzüldü.

“Nasıl?”

“Böyle.”

Neva eliyle etrafını gösterdi.

“Bana bakıp korkacaktınız. Her nefesimi takip edecektiniz. Her başım ağrıdığında kötü bir şey olduğunu düşünecektiniz.”

Sesi titremeye başladı.

“Ben sizin korkunuzu taşımak istemedim.”

Baha başını iki yana salladı.

“Sen bizim kızımızsın.”

Bir adım yaklaştı.

“Biz senin korkunu taşımayacaksak kimin korkusunu taşıyacağız?”

Neva'nın gözlerinden yaşlar süzüldü.

Kamuran bey kızını kendine çekti.

Neva bir an direnmedi.

Sonra babasının göğsüne kapandı.

Babası onu sıkıca sardı.

“Bir daha böyle bir şeyi tek başına yaşamayacaksın.”

Neva'nın omuzları titredi.

“Baba...”

“Buradayız kızım.”

Baha da yanlarına geldi.

Elini kızının sırtına koydu.

“Biz buradayız.”

Feride Hanım daha fazla dayanamadı.

Onlara sarıldı.

Ardından Rüya...

Sonra Rana...

Bir anda Neva, yıllardır bildiği o kolların arasında kaldı.

Koca konakta herkes birbirine sarılmıştı.

Kimse ne söyleyeceğini bilmiyordu.

Çünkü bazı haberlerin karşısında insanın söyleyecek sözü kalmıyordu.

Bir süre sonra Neva başını kaldırdı.

“Ameliyat olacağım.”

Baha'nın kolları biraz daha sıkılaştı.

“Mete, tümörün ileri derecede olmadığını söyledi.”

Neva konuşurken gözlerini bir noktaya dikmişti.

“Ameliyatla alınabileceğini düşünüyorlar.”

Feride Hanım hemen sordu.

“Ne zaman?”

“Çok yakında.”

“Ne kadar yakın?”

Neva cevap vermeden önce kısa bir süre sustu.

"On gün içinde.”

Feride Hanım'ın yüzü buruştu.

Kamuran Bey gözlerini kapattı.

Rüya dudaklarını ısırdı.

Rana ise ağlamamak için başını çevirdi.

Neva hepsine baktı.

“Ben iyiyim.”

Kamuran bey hemen başını salladı.

“Hayır.”

Neva şaşkınlıkla babasına baktı.

Kamuran bey gözlerinin içine baktı.

“Bunu söyleme.”

“Baba...”

“İyi değilsin diye seni daha az sevmeyeceğiz.”

Neva sustu.

Kamuran bey kızının saçlarını okşadı.

“Güçlü olmak zorunda değilsin.”

Sesi yumuşamıştı.

“Biz senin aileniz.”

Kamuran Bey derin bir nefes aldı.

“Ameliyata da beraber gideceğiz.”

Neva hafifçe gülümsedi.

“Ameliyathaneye benimle giremezsiniz.”

“Kapısına kadar geliriz.”

Bu kez Neva'nın gülümsemesi biraz daha büyüdü.

“Biliyorum.”

Feride Hanım kızının ellerini tuttu.

“Bahar sabah ne demişti?”

Neva annesine baktı.

Feride Hanım'ın gözlerinden yaş akıyordu.

“‘Neva'ya iyi bakın’ demişti.”

Neva'nın gülümsemesi kayboldu.

“Bahar biliyor muydu?”

Baha başını salladı.

"Düşmeden önce öğrendi.”

Neva derin bir nefes aldı.

“Bana hastahane de o yüzden kızdı.”

“Niye?”

“Size söylemediğim için.”

Rana ağlamaklı bir gülümsemeyle başını salladı.

“İyi yapmış.”

Neva ona baktı.

Rana burnunu çekti.

“Çünkü biz de şimdi sana kızacağız.”

Neva'nın gözleri doldu.

Rana kollarını açtı.

“Sonra da sarılacağız.”

Neva daha fazla dayanamadı.

Ayağa kalkıp kardeşine sarıldı.

Rana onu sımsıkı tuttu.

“Bir daha bizden kaçmak yok.”

Neva başını kardeşinin omzuna yasladı.

“Tamam.”

“Yalnız kalmak yok.”

“Tamam.”

“Doktor ne derse onu yapmak var.”

Neva hafifçe güldü.

“Tamam.”

Rüya da yanlarına sokuldu.

“Ben de varım.”

Rana gözyaşlarının arasından güldü.

“Sen zaten her şeyin içindesin.”

“Evet.”

Rüya ikisine birden sarıldı.

“Çünkü ben kardeşiyim.”

Konağın içinde o gecenin ağırlığını bir anlığına dağıtan küçük bir tebessüm yayıldı.

Ama kimse gerçeği unutmuyordu.

Neva'nın önünde bir ameliyat vardı.

Ve Kıranlı ailesi, yıllardır yaptıkları gibi bu kez de aynı yerde duracaktı.

Birbirlerinin yanında.

Neva'nın korkusunu ondan almak için değil...

O korkuyla birlikte onun yanında yürümek için.
...

(1, hafta sonra)

O gecenin ardından Melek, oğlu ile kaldığı odadan hiç çıkmadı.

Atlas annesinin yanından ayrılmıyordu. Fahri ise onların kapısının önüne yemek bırakıyor, sonra sessizce geri çekiliyordu.

Onlara yaklaşmaya korkuyordu.

Çünkü onlara daha fazla zarar vermekten korkuyordu.

Bu yüzden sadece birkaç adım uzaklarında duruyor, ama yanlarına yaklaşmaya cesaret edemiyordu.

Atlas, annesinin göğsüne uzanmıştı. Normalde yerinde duramayan, sürekli hareket eden, enerjisi hiç bitmeyen bir çocuktu. Bu sessizlik ona ağır geliyordu.

"Annecim..."

Melek ona bakıp hafifçe gülümsedi.

"Dinliyorum annem."

Atlas doğruldu.

"Babam bizi sevmiyor mu?"

Melek'in kaşları çatıldı.

"Hayır. Seni çok seviyor."

Sesi yumuşaktı.

"Sen onun canısın."

Atlas annesinin gözlerinin içine baktı.

"O zaman beni neden hiç görmek istemedi?"

Melek cevap vermeden devam etti.

"Eskiden çok uzaktaydı. Ama şimdi hemen yanımızda."

Melek derin bir nefes aldı.

"Ben ve baban biraz tartıştık. O yüzden bize biraz zaman tanıyor."

Atlas dudaklarını büzdü.

"Akşam birlikte yemek yiyelim anne."

Melek şaşkınlıkla ona baktı.

"Ama Atlas..."

"Anne..." dedi küçük çocuk. "Benim de ailem olsun istiyorum."

Bu cümle Melek'in içini acıttı.

Yüzünü eğdi.

Sessizce başını salladı ve yataktan kalktı.

"Sen şimdi geldiğimizde gördüğümüz ablanın yanına git. Ben babanla konuşacağım."

Atlas başını salladı.

"Tamam annecim."

Sonra odadan koşarak çıktı.

Melek, oğlunun arkasından derin bir nefes aldı.

Güçlü olmak zorundaydı.

Fahri'nin çalışma odasının önüne geldiğinde kalbi hızlanmaya başladı.

Birkaç saniye kapının önünde durdu.

Derin nefesler aldı.

Sonra kapıyı açtı.

Fahri onu karşısında görünce şaşkınlıkla baktı.

Melek onun bakışlarını önemsemeden konuştu.

"Akşam yemek yiyeceğiz."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Üçümüz birlikte."

Masaya doğru ilerledi ve tam karşısında durdu.

"Aile olmamız gerekiyor. Oğlumuz için."

Fahri yavaşça ayağa kalktı.

Ona doğru birkaç adım attı.

Aralarındaki mesafe neredeyse yok olmuştu.

Melek nefesini tuttu.

Kalbi hızla çarpıyordu.

Yıllar sonra ilk kez bu kadar yakındı ona.

"Melek..."

Fahri'nin sesi bir özür gibiydi.

Bir yalvarış gibiydi.

Melek gözlerini kaçırmadan konuştu.

"Fahri, zor duruyorum ben."

Sesi titremiyordu.

"Sana hesap sormamak için zor duruyorum. Yapma."

Fahri'nin gözleri doldu.

"Sor o hesabı Melek."

Sesi acıyla çıktı.

"Al hak ettiğin bütün cevapları."

Melek acı bir tebessüm etti.

"Öyle mi?"

Başını hafifçe eğdi.

"Hangisini Fahri?"

Sesi yorgundu.

"Hangisinin hesabını sorayım?"

Bir an sustu.

"Annemin mi? Babamın mı? Abilerimin mi? Senin mi?"

Nefesi kesildi.

"Kızımın mı?"

Odanın içine ağır bir sessizlik çöktü.

"Hangisinin hesabını sorayım Fahri?"

Bağırmıyordu.

Ama sesi, yıllardır içinde tuttuğu binlerce çığlığı taşıyordu.

"Annem ve babam öldü benim Fahri."

Gözleri doldu.

"Annemi abim öldürdü."

Sesi kırıldı.

"Üçünü birden kaybettim ben."

Fahri yutkunmakta zorlandı.

"Melek..."

Ama Melek onun sözünü kesti.

"Ne Melek ya?"

Sesi ilk kez yükseldi.

"Ne Melek?"

Gözlerinden yaş akmıyordu.

Ama içindeki acı her kelimesinde hissediliyordu.

"Oğlumu doğurduğumda, kızımı gömdüğümde yirmi yaşıma girmeme sadece bir ay vardı."

Sesi titredi.

"Yalnızdım Fahri."

Bir adım geri çekildi.

"Çevremde insanlar vardı ama ben sensizdim."

Fahri'nin yüzündeki acı derinleşti.

"Ne olduğunu açıklamadan bıraktın beni."

Sesi kısıldı.

"Daha bir gün önce sarıldığın kadını, bir gün sonra bırakıp gittin."

Fahri gözlerini kapattı.

"Mecburdum."

Sesi kırılmıştı.

"Birine söz vermiştim."

Melek acıyla güldü.

"Eğer verdiğin sözler benden ve son şansımdan daha önemliyse..."

Söyleyeceği şey boğazında düğümlendi.

Sonra vazgeçti.

Sadece fısıldadı.

"Baba ol Fahri."

Gözlerinin içine baktı.

"Sadece baba ol."

Ağlamadı.

Tek bir damla gözyaşı bile dökmedi.

Arkasını dönüp odadan çıktı.

Kendi odasına geldiğinde kapıyı sertçe kapattı.

Sinirle kolunu kapıya vurdu.

Ve o anda...

Her şey durdu.

Yere çöktü.

Gözlerinden süzülen yaşlar bir anda çoğaldı.

Hıçkırarak ağlamaya başladı.

Fahri'nin karşısında bile ağlamamıştı.

Ama şimdi...

Sadece koluna değil, yıllardır taşıdığı bütün acılara ağlıyordu.

"Melek..."

Fahri yanına geldiğinde onunla birlikte yere çöktü.

"İyi misin?"

Sesinde korku vardı.

Melek başını kaldırmadan konuştu.

"Kolum acıyor."

Fahri biliyordu.

Acıyan kolu değildi.

Ama sustu.

"Fahri..."

Sesi hıçkırıkların arasında kayboldu.

"Kolum çok acıyor."

Fahri gözlerini kapattı.

Onun ne demek istediğini biliyordu.

"Tamam güzelim."

Melek'i kendine çekti.

Sıkıca sarıldı.

"Geçti güzelim."

Ama sesi kendisi bile inanmıyordu.

Çünkü korkuyordu.

"Geçmiyor..."

Melek'in sesi sadece bir fısıltıydı.

"Çok acıyor."

Ve Fahri ilk kez onun yıllardır taşıdığı acının ağırlığını gerçekten hissetti.

...

Trabzon'da geçirdiği bir haftanın ardından Neva kalmaya karar vermişti.

Zaten günlerdir doğru düzgün ulaşamadığı Melek'ten yalnızca tek bir mesaj gelmişti.

“Kalıyoruz.”

Başka da hiçbir şey yazmamıştı.

Kararını verdikten kısa bir süre sonra başvurduğu hastanelerden birinden olumlu dönüş almış, göreve başlaması onaylanmıştı.

Hastalığını ablası sayesinde artık herkes öğrenmişti. Bu nedenle tedavi süreci de başlamıştı. Ameliyat günü bile belirlenmişti.

Kalbi ağzında atıyordu.

Ailesinin üzerine titrediğini görmek ise bu durumu onun için daha da zorlaştırıyordu.

Başhekim kısa bir tanıtımın ardından odadan ayrıldığında Neva, yeni odasına ilk kez tek başına girdi.

Büyük ve ferah bir odaydı.

Bir köşesinde çalışma masası, diğer tarafta kitaplık vardı.

Duvarın yanında ise iki kapı bulunuyordu. Biri lavaboya, diğeri ise hastalarını muayene edeceği odaya açılıyordu.

Masanın üzeri bomboştu.

Her şey yeni kokuyordu.

Sanki bu oda da onun gibi yepyeni bir başlangıç yapıyordu.

Kucağındaki kutuyu masanın üzerine bıraktı.

Arabasındaki diğer koliler çoktan odaya taşınmıştı.

Dolabını yerleştirmek için kapağını açtığında şaşkınlıkla durdu.

İçeride beyaz bir kutu vardı.

İlk başta unutulmuş bir şey olduğunu düşündü.

Fakat kutunun üzerinde kendi adını görünce yüzünde küçük bir tebessüm oluştu.

“Neva.”

Kutuyu heyecanla alıp masasına geçti.

Kapağını açtı.

İlk olarak içindeki kartı eline aldı.

«“Güzel kızımız Neva... Hayattaki tüm başarılarınla gurur duyuyor, seni çok seviyoruz. Yeni görevin kutlu olsun. Bu kutunun içindekiler, çıktığın bu yeni yolda sana şans getirsin.

Annen ve baban.”»

Notu göğsüne bastırdı.

Gözlerini birkaç saniye kapattıktan sonra usulca masaya bıraktı.

Kutunun içinden beyaz doktor önlüğünü çıkardı.

Yakasında küçük harflerle işlenmiş yazıyı görünce gözleri doldu.

Uz. Dr. Neva Kıranlı

Dudaklarını ısırarak ayağa kalktı.

Önlüğünü üzerine geçirdi.

Aynanın karşısına geçti.

O an...

İçindeki beş yaşındaki kız çocuğunun sevincini hissetti.

Yıllar önce kendine verdiği sözü tutmuştu.

Uzun uzun kendini izledi.

Tam o sırada dolabın üzerine iliştirilmiş küçük bir not dikkatini çekti.

“Çekmeceyi aç.”

Gülümsemesi biraz daha büyüdü.

Demek ki sürpriz henüz bitmemişti.

Hemen çekmeceyi açtı.

İçinde ağır bir kutu vardı.

Kutuyu masanın üzerine koydu. Kapağını açmadan önce üzerindeki notu okudu.

«“Canımız Neva... Bu da dört kardeşinden. Seni çok seviyoruz.”»

Kutuyu açtığında nefesi kesildi.

İçinde gök mavisi bir stetoskop vardı.

Üzerine zarif harflerle işlenmişti:

Uz. Dr. Neva Kıranlı

Gözlerinden süzülen birkaç damla yaşa sıcacık bir tebessüm eşlik etti.

Stetoskopun ucunda küçük bir zambak figürü sallanıyordu.

Yanında ise birbirinden zarif minik aksesuarlar vardı.

Kendisine benzeyen karikatür bir doktor...

Minik bir stetoskop...

Mesleğini simgeleyen birbirinden güzel küçük detaylar...

Hepsini tek tek eline alıp uzun uzun inceledi.

Sonra daha fazla dayanamayarak telefonunu çıkardı.

Ailesindeki herkesi tek tek aradı.

Annesini...

Babasını...

Kardeşlerini...

Hepsine ayrı ayrı teşekkür etti.

Her konuşmada sesi biraz daha neşelendi.

Kalbi ilk kez uzun zamandır bu kadar huzurlu atıyordu.

Çünkü ailesi...

Hayattaki en büyük gücüydü.

Tam telefonu yerine koyduğu sırada kapı çalındı.

“Buyurun.”

Kapı açıldı.

Daha önce hiç görmediği genç bir asistan içeri girdi.

Elindeki çiçek buketini Neva'ya uzattı.

“Bunlar size geldi hocam.”

Neva buketi alırken gülümsedi.

“Teşekkür ederim.”

Genç kadın odadan çıktı.

Neva elindeki bukete baktı.

Mavi zambaklar...

Kalbinin ritmi bir anda değişti.

Mavi zambak...

Emin demekti.

Titreyen parmaklarıyla kartı açtı.

Nefesi hızlandı.

Dudaklarını usulca ısırdı.

Kartta yalnızca tek bir cümle yazıyordu.

«“Gözlerini göğsüme kazıdığım kadın... Başaracağına bir an bile şüphe etmedim. Seninle gurur duyuyorum, Lü'betü'l-aynım.”»

Neva kartı avuçlarının arasına aldı.

Gözlerini kapattı.

Yıllar geçmişti...

Mesafeler değişmişti...

Hayatlar değişmişti.

Ama bazı insanlar...

Kalpten hiç gitmiyordu.

...

Üçlünün oturduğu masada sessizlik hâkimdi. Atlas, annesi ve babasını uzun süre sonra bir arada gördüğü için şaşkındı.

Melek bu ortamda derin bir endişe hissediyordu. Fahri ise tedirgindi. Oğluna nasıl yaklaşacağını bilmiyordu.

"Atlas mısır yemez," diyen Melek'le Nesrin Hanım durdu. Fahri bunu aklına yazarken,

"Başka neyi sevmezsin Atlas?" diye sordu Fahri.

Melek'in istemsizce gülmesiyle Fahri ona döndü.

"Bizimle paylaşmak ister misin Melek?" dedi.

Melek rahatça gülerek doğruldu.

"Geç kalınmış bir tanışmayı izlemek komik," dedi.

Fahri sabır çekip ona döndü.

"Öyle mi Melek? Seninle de yeni tanışıyor gibiyiz," dedi.

Melek bu sözüne daha çok güldü.

"İstemezsin gibi geldi bana," dedi.

Sesindeki kinaye Fahri'yi deliye çeviriyordu.

Özlemişti kadını. Çok özlemişti. Sarıp sarmalamak, kokusuna sığınmak istiyordu. Ama karşısındaki kadın artık eski Melek değildi.

"Anne, ben başka neyi sevmem?" diye soran Atlas'la ikisi de kahkaha attı. Sinir harbinin ortasında gülen Melek, onun kahkahasına gülen Fahri...

Dışarıdan bakanlar mutlu bir aile görüyorlardı. Ama içeride durum hiç de öyle değildi.

"Sen bilmiyor musun?" diyen Fahri'ydi.

Atlas utangaç bir gülümsemeyle konuştu.

"Annem hazırlar, ben onun koyduğu şeyleri yerim," dedi.

Melek kaşlarını çattı.

"Annem, bulaşıkları beraber yıkıyoruz; onu atlama," dedi ve Fahri'ye döndü. "Baban centilmen bir erkek görsün."

Fahri yüzünü buruşturdu. Melek durmadan taş atıyordu.

"Oğlum, annen seni benim gibi yetiştirmiş," dedi.

Atlas şaşkınca,

"Seni de annem mi büyüttü?" dedi.

Fahri abartarak konuştu.

"Tabii, her şeyi annen öğretti. Annen benim şansım," dedi.

Melek'in kalbi hızlanırken yüzü asıktı. Ne olursa olsun ona gülmeyecekti. Oğluna gülerdi ama babasına gülmeyecekti.

"Baba, o zaman neden hemen gelmedin?" dedi.

Fahri duraksadı.

Bu çocuk büyümüş de küçülmüş gibiydi.

Melek, hadi cevap ver, der gibi sessizce ona baktı.

Fahri dişlerini sıkıp gülümsedi.

"Ben anneni kaybettim," dedi.

Melek gözlerini devirdi.

"Onu aradım, taradım, bulamadım. O sırada sen büyüdün," diyerek abartılı konuşmaya başladı.

"Evet, baban bizi seferler düzenleyip aradı," dedi Melek.

Sesindeki alay Fahri'yi deliye çeviriyordu.

"Gerçekten mi?" diyen Atlas'ın babasına hayran olduğu açıkça belliydi.

"Bir nevi," dedi Fahri.

"Gerçek tabii oğlum. Seferlerde aldığı yaralar hâlâ göğsünde duruyor," dedi Melek, gözlerini devirerek.

"Anne, neden bizimle dalga geçiyorsun?" dedi Atlas.

Şaşkındı. Annesini hiç böyle görmemişti.

"Annen haklı. Üçünüzü de göğsüme sakladım. Almaya çalışanların izi hâlâ duruyor," dedi.

Melek etkilendiğini belli etmeden güldü.

"Baban şair gibi oğlum. Allah bilir kimlere okudu bunları," dedi.

Fahri sinirle dilini dudaklarında gezdirdi. Gülümsemesi bile çaresizdi.

Bu kadına ölüyordu.

Onu son gördüğünde genç bir kızdı Melek.

Şimdi ise karşısında kendinden emin, yaralarını saklamayan güçlü bir kadın duruyordu.

Bu hâli onu hem hayran bırakıyor hem de çıldırtıyordu.

Kaşını kaldırıp konuştu.

"Melek."

Sesinde hem özlem hem de çaresizlik vardı.

"Fahri," dedi Melek, meydan okur gibi.

"Siz çok yakışıyorsunuz," dedi Atlas.

Heyecanlıydı. Mutluydu.

"Düğünümüzün baş konuğu sen olacaksın oğlum," dedi Fahri.

Melek gülümsedi.

Fahri ona döndü.

"Önce oğlumun kimliğinde Yamanlı yazacak," dedi.

"Fahri, seni üzmek istemem ama bu istediklerin imkânsız," dedi.

Fahri ona şaşkınlıkla döndü.

"Neden? Bunu benden neden esirgedin Melek?" dedi.

Sesine korku karışmıştı.

"Fahri, Atlas'ın kimliğinde de, benim kimliğimde de Yamanlı yazıyor," dedi.

Fahri'nin kulakları uğuldadı.

Kalbi hızlandı.

Boşanmışlardı.

Annesi öyle söylemişti.

"Boşandık biz," dedi.

Sanki bunu Melek'e değil, kendine söylüyordu.

"Annem ve Ali amcam söyledi."

İnanmak istemiyordu.

Kendisine bu kadar büyük bir yalan söylenmiş olmasını kabullenemiyordu.

"Biz hiç boşanmadık Fahri. Seni asla ama asla bırakmadım ben," dedi.

Ve ekledi:

"Doğurduğum gün kapınıza geldim Fahri. Nüfusta senin adın yazacaktı ama sen hiçbir şeyden haberdar olmayacaktın. Bunu kabul ettim."

Fahri başını yere eğdi.

Bu kadının onu bunca yıla rağmen hiç bırakmamış olmasına mı yansınmalıydı...

Yoksa onu bırakıp gitmek zorunda kalan kendisine mi...

BÖLÜM SONU 🥀