24. bölüm · BİR ÖMRÜN GİZLİ YARASI 🥀
21.BÖLÜM 🥀
(2026)
Kapşonlusunu kafasına geçirmiş, kulağındaki kulaklıktan gelen şarkıyla havanın karanlığına rağmen koşuyordu.
Sabahın beşiydi. Gözlerine değmemiş uykunun emaresi yoktu. Günlerdir çalışmaktan ve nöbetlere kalmaktan doğru düzgün uyuyamamıştı. Gözleri uykusuzluğa alışmış gibiydi.
Kendi hızına alışagelmiş şekilde koşuyordu. Zihnine en iyi gelen şeyi yaparken kendini iyi hissediyordu.
Bir süre sonra durup kol saatine baktı. Kırk dakikadır belirli aralıklarla koşuyordu. Adımlarını yavaşlatıp evine doğru ilerledi.
İki katlı evin önünde durdu. Bahçeli müstakil ev, güzel çiçeklerle bezeli; turkuaz ve kiremit renklerinin hüküm sürdüğü bir evdi.
Yavaşça bahçe kapısını açıp içeri girdi. Ardından evin kapısını açarak içeri geçti.
Çıkmadan önce masada bıraktığı dosyalar ve dağınık salon onu karşıladı. Sade ve az eşyalı bu oturma odasını dün gece bu hâle o getirmişti.
Hızla ortalığı toparladı. Ardından duşa girdi. Hızlı bir duşun ardından odasına geçip kot pantolon ve siyah, sıfır kol bir gömlek giydi.
Sonra mutfağa geçti. Melek'in zevkine göre döşenmiş mutfağın düzenine uyum sağlamaya çalışarak kahvaltı hazırlamaya başladı.
Masaya kahvaltılıkları yerleştirirken arkasında küçük adım sesleri duydu.
Arkasını döndü. Kimse yoktu.
Küçük bir kahkaha sesi duyunca yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Diğer tarafa döndü. Orada da kimse yoktu.
Bu kez gülümsemesi büyüdü. Dizlerine sarılan elleri tutup kendine doğru çevirdi.
"Kim varmış burada?" derken küçük çocuğun yanaklarından öpüyordu.
"Teyze, dur!" diyen Atlas cebelleşiyordu ama Neva durmuyordu.
"Seni küçük yaramaz. Teyzeyle uğraşırsan böyle olur." diyerek onu kucağına aldı.
"Yaa teyze, ben artık dokuz yaşındayım. Beni kucağına alma!" diye bağırıyordu.
Neva onu umursamadan masaya oturttu.
"Sen otur da şu kahvaltını yap, yoksa annen Pokémon'lu pasta yaptırmaz." dedi.
"Of of... Annem de hep tehdit, hep tehdit. Hiç örnek ebeveyn değil." diyen çocuk, yüzüne bıkmış bir ifade yerleştirmişti.
Neva onun bu hâline alışmış şekilde bakıyordu. Onun sevdiği peynirlerden tabağına koyarken bir düşme sesi geldi.Neva buna da alışmıştı. "Annem geldi," diyen Atlas'a gülerek karşılık verdi.
"Teyzecim, şşşttt annen duymasın," derken kıkırdıyordu. Melek, başı ovalayarak içeri girdi.
"Of ya, gece hiç uyuyamadım," dedi.
"Geceden kalma yine," dedi Neva. Masaya oturmuş, ekmeğe tereyağı sürüyordu.
"Öf, ne gecesi ya," diyerek Melek de masaya oturdu.
Neva çilek reçelini tereyağının üzerine sürüp Atlas'a uzattı.
"Teşekkürler teyze," diyerek ekmekten ısırdı.
Melek uzanıp oğlunun saçlarından öptü.
"Günaydın bebeğim," dedi.
Atlas gülümseyerek, "Günaydın annecim," dedi.
O kahvaltısını ederken Melek Neva'ya döndü.
"Kızım, dün dört yüz kişilik bir davet için yemek organize ettik. Saat birdi eve geldiğim," dedi ve yorgunluğunu belli edercesine koltuğa yayıldı.
"Bugün ne yapacaksınız?" diye sordu Neva.
"Bugün oğlumla bowling oynamaya gideceğiz," dedi Melek.
Atlas ellerini çırparak, "Sonra da annem beni kebap yemeye götürecek," dedi.
Neva gülümseyerek konuştu:
"Bu olmamış kızım."
Melek, "Çok biliyorsun," der gibi çatalını peynire batırdı.
"Doğru ama kızım, milletin çocuğu pizza ister, hamburger ister; senin çocuğun kebap istiyor," dedi ve durdu.
"Kebap istiyorum teyze," dedi Atlas.
"Öf, biz özgürsek o da özgür," dedi Melek.
Neva çalan telefonuna ilerleyip telefonu açtı. Arayan annesiydi.
"Anne," diyen Neva ile Feride Hanım gülümsedi.
Telefondan başını uzatan Atlas, "Ananne, bugün ben doğdum!" diye bağırdı.Feride Hanım’ın gülüşü büyüdü.
"İyi ki doğmuş benim oğlum," dedi.
"Ananne, biz oraya geleceğiz biliyor musun?" dedi Atlas.
"Neden oğlum?" diyen Feride Hanım’ın sesinde hafif bir korku vardı.
"Teyzemin işi varmış, o yüzden," dedi Atlas.
Atlas’a kızgın bir bakış atan Melek ile ona kızgın bakan Neva, telefona döndü.
"Anne, sonuçlar açıklanacak , bir hafta sonra geleceğiz " diyerek açıkladı Neva.
"Tamam o zaman, ben kollarımı şimdiden sıvayayım," diyerek el sallayıp telefonu kapattı.
"Atlas, sürpriz olacaktı," dedi Melek.
Atlas mahcup şekilde başını eğdi.
"Özür diliyorum annecim, bilmiyordum," dedi.
Melek yumuşadı, bu kez Neva konuştu:
"Olsun bebeğim, hem ananenin böreğinden de yiyebileceğiz."
"Hadi, bugün bowling oynamaya gidecekler," diyen Melek, oğlunun saçlarından öpmüştü.
Oğlu babası gibiydi. Onun gibi yumuşacık saçları ve aynı kokuya sahipti.
Gözleri babası gibi derin bakardı. Melek bu benzerliği bir hediye gibi görüyordu. Çünkü o adama hâlâ aşıktı.
İçinde sönmeyen bir ateş gibiydi Fahri; her yanına daha çok yayılıyordu.
"Onu Fahri gibi seviyorsun," dedi Neva.
Melek anlamaz gibi baktı.
"Sen oğlunu sadece anne olarak değil, bir baba gibi de sevmeye çalışıyorsun," diye ekledi Neva.
Melek yerinde dikleşti.
"Neva, ben kimseyi ardımda bırakmadım," dedi.
"Ama Fahri çocuklarından habersiz," dedi Neva.
Melek’in aklına gelen Defne ile gözleri doldu.
"Ben kimseyi terk etmedim Neva. O mektupta ‘aldır’ dediği çocuklarımı dünyaya getirdim," dedi. Sonra dudaklarını ısırdı. Acıyla yutkunarak devam etti:
"Defne’mi toprağın altına koyduğumda bile kimsem yoktu benim."
Neva duraksadı. Çok haklıydı. Ailesi yanında olmak istemişti, olmuştu da; ama Melek annesinin göğsüne yatıp ağlamak istemişti. Babasının kucağında görmek istediği torunu, dayısının kucağına vermişti.
Dayısı da yengesi de o çocuğa zarar vermemek için her şeyi yapmış, onu asla torunlarından ayırmamışlardı.
"Allah razı olsun yengem ve dayımdan ama kimsem Fahri’ydi Neva," dedi Melek. "Pişman olduğum tek bir an yoktu ama..."
Durdu. İçinde yükselen ateş boğazını yaktı.
"Defne..." dedi, bir ah gibi, bir of gibi. İçindeki kırgınlık tek bir kelimede taştı.
"Özür dilerim Melek," dedi Neva.
Melek gülümseyip Neva’nın eline uzandı.
"Ben sana çok teşekkür ederim Neva," dedi.
Onlar yirmi dokuz senedir birlikteydiler. Doğdukları anda başlayan bu dostluk, bir an olsun bozulmamış, aksine daha da derinleşmişti.
Melek masadan kalkıp odaya gidince Neva hızla toparlandı. Masadakileri tezgâha koyup mutfaktan çıktı.
Anlaştıkları temizlikçinin geleceği için odalara geçti. Üzerine kot ceketini alıp çantasına uzandı. İçindeki eşyaları kontrol edip odadan çıktı.
"Atlas, Melek, ben çıkıyorum," dedi.
Atlas koşarak odadan çıktı ve Neva’nın önünde bir tur döndü.
Neva onu gülümseyerek izledi.
"Of be, yakışıklıya bak," diyerek yanağından makas aldı. "Beyefendi, sizinle gelmek için önemli bir işim var, haberiniz olsun."
Atlas kocaman bir gülümsemeyle özgüvenli bir şekilde konuştu:
"Sağ olun, aynaya bakınca ben de öyle diyorum."
Neva başını "sen gidi" der gibi sallayıp saçlarını karıştırdı.
"Teyze yapma," diyen Atlas huysuzca kaçtı.
"Akşam görüşürüz," dedi Neva.
"Geç kalma," diyen Melek’e gülümseyerek karşılık verdi Neva.
Evden spor ayakkabılarını giyip çıktı. Evin önünde duran kendi arabasına bindi.
Babası, üniversiteden mezun oldukları gün Melek’e ve ona hediye etmişti. Ankara’nın dar sokaklarında ilerleyerek hastaneye vardı.
Uzmanlık eğitime aldığı hastahane bir araştırma hastanesiydi. Giriş imkânı çok zordu ve Neva zor olanı başarmıştı.
Arabasını park edip hastaneye doğru ilerlerken yanında Efe ona muazzam bir gülüşle bakıyordu.
"Nasılsın?" dedi Efe
"Nöbetten çıkmış gibiyim," dedi Neva.
"Öyle mi?" dedi Efe "O kadar kötü yani," dedi.
"Valla şu uzmanlığımı alayım, rahatlayacağım," dedi Neva.
"Az kaldı kızım," dedi Efe.
"Benim ömrümden on yıl daha gitti, otuz artık," dedi esprili bir şekilde.
"Kaz ayakların çıkmış, oradan anlıyoruz otuz olduğunu," dedi Efe.
"Aşk olsun," der gibi baktı Neva. "Efe, ayıp," dedi. "Biz hiç senin gözlerinin altı sarkmış diyor muyuz?" diye ekledi.
Efe teessüf eder gibi baktı.
"Alındım, gücendim," diyerek hastaneye girdiler.
Uzmanlık eğitime için asistanlığını yaptığı uzman doktorun yanına ilerlerken Efe ile vedalaştı ve odasında önlüğünü giydi.
Nalan Hanım, meslektaşı Egemen Bey ile bilgisayar ekranındaki görüntü üzerine tartışıyordu.
Neva kapıyı tıklatıp içeri girdi.
"Günaydın hocam."
Nalan Hanım başını kaldırıp hafifçe gülümsedi.
"Günaydın Neva. Gel."
Neva masaya yaklaşınca ekrandaki görüntü dikkatini çekti.
Rahmin bulunduğu bölgede düzensiz bir kitle vardı.
Egemen Bey ekrana bakmaya devam etti.
"PET sonucunda paraaortik lenf nodları da tutulmuş."
Neva sessizce görüntüyü inceledi.
"Serviks sınırını tamamen aşmış hocam."
Nalan Hanım başını salladı.
"Evet."
"Kemoterapi almış."
"Evet."
"Radyoterapi de uygulanmış."
Nalan Hanım derin bir nefes verdi.
"Ne yazık ki tümör beklediğimiz yanıtı vermemiş."
Odadaki sessizlik birkaç saniye sürdü.
Neva görüntüden gözlerini ayırmadan konuştu:
"Cerrahi sınırlar temizlenebilir gibi durmuyor."
Egemen Bey sandalyesine yaslandı.
"Biz de aynı noktadayız."
Nalan Hanım dosyayı kapattı.
"Artık bu saatten sonra hastaya gerçekçi konuşmak zorundayız."
Neva başını kaldırdı.
"Hastalığı tamamen ortadan kaldırabilecek bir ameliyat şansı yok."
Nalan Hanım yavaşça başını salladı.
"Amacımız yaşam süresini uzatmak ve ağrıyı en aza indirmek."
Neva dosyayı eline aldı.
"Hastanın yaşı?"
"Kırk iki."
Neva’nın içi istemsizce burkuldu.
Dosyanın kapağını kapatırken yalnızca tek bir cümle kurabildi:
"Çok genç..."
...
"Neva, ben çıkıyorum," diyen Nalan Hanım kapının önünde ceketini giyiyordu.
"Tamam hocam," derken ekledi: "Nilüfer Hanım doğum sancısı başlarsa—"
Sözünü kesen Nalan Hanım başını salladı.
"Nilüfer Hanım senin hastan Neva. Doğurması gerekirse onu sen yapacaksın."
Yüzünde oluşan güven Neva’yı gülümsetti.
"Sağ olun hocam," dedi.
Nalan Hanım yanına yaklaştı.
"Sen bunu hak ettin Neva. İki yıldır yanımdasın ve seni iyi yetiştirdiğimi bana göster."
"Bundan emin olabilirsiniz hocam," dedi Neva.
Nalan Hanım emin bir gülümsemeyle odadan çıkarken ardında kendinden emin bir Neva bırakmıştı.
Neva bu hastaneye 25 yaşında girmişti. 10 ay Pratisyen hekim olarak çalıştı sonra ise dört sene boyunca kadın doğum uzmanlığı için asistanlık yapıyordu. Bu süreçte birçok hasta görmüştü; doğumda hayatını kaybedenler, acil serviste kaybettikleri, 8–12 saatlik nöbetler… Hepsini hatırlamak onun en iyi bildiği şeylerden biriydi.
İşte bundan bir kaç gün önce borad sınavına girmişti. Ve emindi ki bu sefer de başaracaktı.
Uzman Kadın Doğum Dr. Neva Kıranlı'ydı.
Bu sınavla birlikte jinekolog unvanını alıcaktı.
Bu unvan, onun daha beş yaşındayken “iyileştirdiğine” inandığı ananesinin armağanıydı.
Dosyalara dalmışken kapı açıldı.
"Neva hocam, Nilüfer Başer… efüzyon!" diyerek kapıdan giren asistanın sesi sertti; aciliyet belliydi.
Neva bir anda ayağa kalktı.
"Servikal dilatasyon kaç?"
Asistan hızlıca yanıt verdi:
"Altı santim. Sancılar düzenli ama fetal kalp atımları düşmeye başladı."
Neva’nın bakışları keskinleşti.
"Fetal distress mi?"
"Evet hocam, değişken deselerasyonlar var."
Neva hiç beklemedi.
"NST?"
"Non-reassuring."
Kısa bir sessizlik oldu.
Neva monitör ekranına hızlıca baktı.
"Pozisyon değiştirin, sol lateral."
Hemşireye döndü:
"Oksijen verin, 10 litre maske."
Asistan ekledi:
"Hocam, suyu da geldi; mekonyum var."
Neva’nın yüzü ciddileşti.
"Mekonyumlu amniyon sıvısı…"
Kafasını hafifçe salladı.
"Bebek stres altında."
Hızlıca karar verdi:
"Hazırlanın."
Asistan bir an duraksadı.
"Sezaryen mi hocam?"
Neva gözünü ekrandan ayırmadan konuştu:
"Evet. Acil sezaryen."
Oda bir anda hareketlendi.
"Anesteziyi çağırın."
"Ameliyathane hazır olsun."
"Kan grubu ve crossmatch?"
"Alındı hocam!"
Neva hastanın yanına gitti.
Nilüfer Başer sancı içinde nefes alıyordu.
Neva sesini yumuşattı:
"Nilüfer Hanım, bebeğiniz şu an stres altında. Hızlıca doğuma almamız gerekiyor."
Kadın panikle sordu:
"Bebeğime bir şey mi oldu?"
Neva bir saniye durdu.
Ama sesi netti:
"Şu an risk altında ama müdahale edeceğiz."
Kadının eli titriyordu.
Neva elini hafifçe tuttu.
"Güvendesiniz. Yanınızdayım."
Bir anlık sessizlik…
Sonra Neva ayağa kalktı.
Maskesini takarken sesi tamamen değişti.
Artık duygusal değil, tamamen cerrahiydi.
"Ameliyathaneye."
Işıklar açıldı. Steril örtüler yerleştirildi. Monitörler çalışıyordu.
"Anestezi verildi."
"Sterilizasyon tamam."
Neva bisturiyi eline aldı.
"Başlıyoruz."
İlk kesi yapıldı.
"Cilt açıldı."
"Subkutan geçildi."
"Fasya açılıyor."
"Uterus görünüyor."
Kısa bir sessizlik.
"Bebek geliyor."
Neva tamamen odaklandı.
"Hazır olun."
Bir saniye…
İki saniye…
"Çıktı!"
Bir bebek sesi ameliyathaneyi doldurdu.
Neva’nın gözleri kısa bir an bebeğe kaydı ama sesi sabitti:
"Apgar?"
"6–8 hocam."
"Solunum?"
"Düzeliyor."
"İyi."
Plasenta çıkarıldı.
"Kanama?"
"Kontrol altında."
Neva derin bir nefes aldı.
"Tamam, kapatalım."
Katlar tek tek kapatıldı.
Son dikiş atıldı.
"Bitti."
Bir anlık sessizlik oldu.
"Anne ve bebek stabil."
Neva gözlerini kapattı.
Sadece bir saniye.
Sonra maskesinin altında hafifçe nefes verdi.
"Güzel…"
...
Ameliyathaneden çıkıp derin bir nefes aldı. Yanına yaklaşan adama gerekli bilgileri verdikten sonra koridordan uzaklaştı.
Attığı her adımda, aklının bir köşesinden imkânsız aşkının her bir hatırası geçiyordu.
Kahkahalarının gözyaşlarına dönüştüğü günler birer birer gözlerinin önüne geliyordu.
Telefonunun sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Cebinden çıkarıp ekrana baktığında "Abim" yazısını görünce yüzünde derin bir gülümseme belirdi.
"Abicim," dedi. Sesindeki mutluluk gerçekti.
"Güzelim, buraya geliyormuşsunuz. Annemi görmeniz lazım," dedi. Sesinde eğlenen bir tını vardı. "Mutfakta üçüncü dünya savaşı var. Rana en son almış çocuğunu kaçırıyordu."
Neva gülerek başını salladı.
"Atlas söyleyince telaşlandı. Bilirsin onun telaşını."
"Tabii bilirim. Otuz beş yaşına geldik, hâlâ sabahları süt içiyoruz," dedi Baha.
Neva kahkahasını tutmaya çalışarak konuştu.
"Abi, anneme söyle lahana sarması yapsın. Atlas çok seviyor."
Baha güldü.
"Geç kaldın. İki tencere sardı bile," dedi. Sonra ekledi: "Atlas ne yapıyor?"
Neva'nın yüzündeki gülümseme biraz soldu.
"İyi ama bu aralar annesinden gizli babasının ses kayıtlarını dinliyor. Sürekli bana onu soruyor."
Üzüldüğü sesinden bile anlaşılıyordu.
Baha kısa bir süre sustu.
"Babası iki sene önce çıktı, Neva."
Neva koridorun ortasında duraksadı.
Şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
Çünkü ona yirmi yıl denmişti.
İki yıl, yirmi yılın yanında imkânsız derecede kısaydı.
"Eslem abla kurtardı değil mi?" diye sordu.
Baha'nın gülümsemesi büyüdü.
"Evet. Eslem sayesinde kurtuldu. Hem de masummuş."
"Peki sen nasılsın? Hâlâ durumlar kötü mü?" diye sordu Neva.
Baha derin bir nefes verdi.
"Ben onu, o da Serhat itini sevmeye devam ediyor."
Neva üzgün bir gülümsemeyle başını eğdi.
"Şu Yamanlı kardeşlerin bize yaptığına bak be... Biz yıkılacak insanlar mıydık?"
Yarasıyla dalga geçiyordu.
Psikoloji derslerinde öğrendiği savunma mekanizmalarından biriydi bu.
"Neva, Emin ile Buse—"
Neva hemen sözünü kesti.
"Abi söyleme. Şu an öğrenmek, topladığım bütün parçaları dağıtır."
Baha anlayışla sustu.
"Peki. Ama buraya geldiğinde gitmek istemeyeceğin şeyler olabilir."
Neva kaşlarını çattı.
"Nasip abi. Bilirsin, on senedir nasip diyorum."
Baha gülümsedi.
Tam o sırada uzaktan bir ses duyuldu.
"Baha! Annem çağırıyor!"
Ablasının sesini duyan Neva'nın gülümsemesi büyüdü.
"Herkese selam söyle," dedi.
"Sen de Atlas'ı öp. Melek'e de selam söyle."
Neva vedalaşıp telefonu kapattı.
Ailesini çok özlemişti.
On yıl boyunca ailesi sayısız kez yanına gelmişti.
Ama o, Karadeniz'e on yıldır adım atmamıştı.
Bu ani karar biraz Atlas içindi.
İş bahaneydi.
Dinleyici olarak katılmayı teklif eden Neva'ydı.
Çünkü Melek korkuları yüzünden kaçmıştı.
Şimdi olması gerektiği gibi olacaktı.
Sonuçta on yıldır "nasip" dememiş miydi?
Şimdi de gideceği şehirde nasibini yaşayacaktı.
Dönmenin ya da dönmemenin kararını ise zamanı geldiğinde verecekti.
Hastanenin bahçesine çıktı.
Bir banka oturdu.
Saatlerce...
Birisi onu çağırana kadar orada kaldı.
Düşündü.
Her şeyi...
Herkesi...
Ardında bıraktığı on yılı ve yaşadığı on yılın her bir gününü.
Her zamanki gibi uzun uzun düşündü.
...
Hastane odasında, son dakika işi çıkan arkadaşının rica etmesi üzerine devraldığı nöbetin ilk saatleriydi.
Neva'nın elinde bir kupa papatya çayı vardı. Sürekli kahve içmekten yorulan bedeni, sonunda biraz olsun dinlenmek istemişti.
Özellikle son birkaç gündür kendini fazlasıyla bitkin hissediyordu. Sanki bedeninin her hücresi dinlenmek için yalvarıyordu.
Kapı açıldı ve Efe dinlenme odasına girdi. Kendini Neva'nın oturduğu koltuğun yanındaki koltuğa bıraktı.
"Abi, yemin ederim bu kadar zor olacağını bilsem tıp falan seçmezdim."
Gözlerini kapatmış, gelecek cevabı bekliyordu.
Neva gülümseyerek ona baktı.
"Ne okurdun peki?"
"Ne okuması be?" dedi Efe. "Dedemin çerezci dükkânında otururdum vallahi."
Neva hafifçe güldü ve ayağa kalktı.
"Kahve mi, papatya çayı mı?"
Yorgun arkadaşına biraz olsun iyi gelmek ister gibiydi.
"Terbiyemle kahve içerim. Ne o öyle abidik gubidik çaylar?"
Neva kaşlarını kaldırdı.
"Maço maço tavırlar..."
Kupasını masaya bıraktı, Efe'nin yanına gidip onu hafifçe sarstı.
"Pis şeytan, çık arkadaşımın içinden."
Başına hafifçe vurunca Efe söylenmeye başladı.
"Dur kızım, saçımı bozuyorsun."
Neva gülerek arkasını döndü. Kahve makinesine gidip bir fincan kahve hazırladı ve Efe'ye uzattı.
"Sanki saçın düzgünken bir şeye benziyorsun."
Tekrar koltuğuna oturup telefonunu eline aldı.
Melek: Geç gelme demiştim.
Neva: Sanki keyfimden gelmiyorum.
Melek: Öf... Seninle konuşmak istiyorum. İşte biliyorsun.
Neva: Tamam, sabah konuşuruz.
Melek: Uykun yok mu?
Neva: Erkeksizlikten benimle flört etmeye başladın.
Melek: Saçmalama Neva.
Neva: Sustum anneciğim.
Neva telefonu kapatıp başını koltuğun arkasına yasladı.
Çok uykusu vardı.
Sadece birkaç dakika uyuması bile ona iyi gelecekti.
Üzerine örtülen battaniyenin sıcaklığıyla gözlerini kapattı ve derin bir uykuya daldı.
Aradan biraz zaman geçmişti ki koltuğun şiddetle sarsıldığını hissetti.
"Neva!"
Efe telaşla omuzlarından tutmuş onu uyandırmaya çalışıyordu.
Neva korkuyla gözlerini açtı. Hâlâ ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Efe'nin elini burnuna bastırdığını fark etti. Kafasını öne eğerken fazla telaşlıydı.
Bir süre sonra elini çekti.
"İyi misin güzelim?"
Neva doğrulmaya çalıştı.
"İyiyim."
"Dur, kalkma."
Efe hemen yanına çömeldi.
"Ne oldu bana?" diye sordu Neva.
"Üzerini örttükten sonra yanına oturdum. Bir baktım, battaniyeye kan damlıyor."
Neva derin bir nefes verdi.
"Öf... Uykusuzluktandır."
Efe'nin yüzündeki endişe geçmiyordu.
"Kızım, sabah ilk iş kanına bakalım. Gerekirse bütün testleri yapalım."
Neva ona küçük bir tebessümle baktı.
"Sakin ol. İyiyim. Üç gündür doğru düzgün uyumuyorum. Sürekli kahve içiyorum. Büyük ihtimalle ondandır."
"Ama Neva..."
Neva sözünü nazikçe kesti.
"Lütfen... Eğer bir daha olursa ne gerekiyorsa yaparız. Ama şu an gerçekten iyiyim."
Efe istemeyerek de olsa başını salladı.
İkisi de ayağa kalktı.
Neva, önlüğüne bulaşan kanı görünce değiştirmek için odasına doğru yürüdü.
Her adımında başı biraz daha dönüyordu.
Ama bunu kimseye belli etmek istemiyordu.
Neva, farkında olmadan büyük bir bilinmezliğe doğru yürüyordu.
Hayat ona bugüne kadar pek gülmemişti.
Şimdi ise sanki elindeki son tebessümü de ondan almaya hazırlanıyordu.
...
Bahar arkasını dönüp evine doğru yürürken güneş yavaş yavaş batıyordu. Annesine yardım etmek için iki sokak arkadaki eve gitmiş, ancak akşama doğru dönebilmişti.
"Sevgilim," diye seslendi içeri girerken. Üzerindeki hırkayı çıkarıp arka bahçeye doğru ilerledi.
"Ferhat!" diye bu kez daha yüksek sesle seslendi.
Bahçeye çıktığında, kızıyla birlikte bir kediyi seven eşini gördü. Bir süre onları gülümseyerek izledi.
Ela Derin, kucağındaki kediyi severken merakla sordu:
"Baba, bu kedinin annesiyle babası nerede?"
Kocası kızına baktı.
"Gerçeği mi söyleyeyim, yoksa seni mutlu edecek şeyi mi?"
"Bana her zaman gerçeği söyle baba."
Kızının bu bilmiş hâli, çocukluğunu hatırlattı.
Bir gün babasına,
"Bu çiçek güneşe bakıyorsa neden ayçiçeği diyorlar?" diye sormuştu.
Babası ise gülümseyerek,
"Senin adın da Ay ama güneş seni soldurmuyor, değil mi?" demişti.
Anısından sıyrılan yeniden eşine ve kızına döndü.
"Anne ve baba kediler, yavrular büyümeye başlayınca yanlarından ayrılırlar."
Ela Derin'in yüzü düştü.
"Neden peki?" diye sordu. Ardından kısık bir sesle,
"Baba, bu çok korkunç." kızını kollarına çekip öptü.
"Ama onların doğası böyle, güzelim."
Ela Derin babasına biraz daha sokuldu.
"Baba, siz hiç gitmeyin olur mu?"
Tam o sırada Bahar yanlarına geldi.
"Bakalım burada neler konuşuluyor?" dedi gülümseyerek.
Ela Derin annesine doğru koşup bacaklarına sarıldı.
"Hoş geldin anne!"
"Hoş buldum güzelim."
Bahar kızının yanaklarını öpüp doğruldu. Ela Derin'in elini tutarak Alphan'ın yanına geldiler.
"Anne, babam bana kedi getirdi!" dedi heyecanla.
Bahar kaşlarını çatıp eşine baktı.
"Ama bu üçüncü kedimiz."
Alphan omuz silkti.
"Ama kızımız çok mutlu oluyor."
"O zaman eve girmeyecekler."
"Neden anne?" diye sordu Ela Derin.
Bahar kızının seviyesine eğildi.
"Çünkü Çinko ile Cino için bu çok sağlıklı olmaz, değil mi anneciğim?"
Ela Derin başını salladı.
"Anladım anneciğim."
Kedisini yeniden kucağına aldı.
Bahar eşinin yanına gelip kollarının arasına girdi.
"Ferhat Bey, siz artık bir dursanız mı?"
Alphan hemen itiraz etti.
"Bahar, bana Ferhat deme ya."
"Konumuz bu mu sevgilim?"
"Halis mulis Alphan'ım ben."
Bahar gülümseyip kocasının yanaklarını sıktı.
"Tamam, benim halis mulis Alphan'ım."
"Pişşt... Dur bakalım. Bizim burada bir ağırlığımız var."
Bahar gülerek kollarını boynuna doladı.
"Geçen kızınla yaptığın çay saati geldi aklıma."
Alphan gururla gülümsedi.
"Kızım için her şeyi yaparım, bilirsin."
Bahar kaşını kaldırdı.
"Öyle mi kocam bey?"
Kollarını çekip birkaç adım geri attı.
"O zaman ben de seninle küstüm. Bakalım benim için ne hâllere girebiliyorsun."
Arkasını dönüp eve doğru yürümeye başladı.
"Bahar, yapma ya!" diye seslenen Alphan da peşinden gitti.
Bahar omuz silkerek mutfağa girerken, arkasında ne yapacağını bilemeyen bir adam vardı.
Yıllar geçmiş, acılar yaşanmış, kayıplar verilmişti. Ama tüm bunlara rağmen birbirlerine tutunarak gerçek bir aile olmayı başarmışlardı.
Ve en önemlisi...
Yeniden mutlu olmayı öğrenmişlerdi.
...
Evladını göğsüne çekmiş, parmaklarını yumuşakça saçlarında gezdiriyordu. Sevdiği adamın aynısı olan o kokuyu içine çekiyor, gözlerini kapatıyordu.
Özlem...
Derin, tarifsiz bir özlem sarıyordu içini. Sevda, bütün benliğini usulca sarıp sarmalıyordu.
Fahri'yi ardında bırakmak onun için hiçbir zaman mümkün olmamıştı.
Çünkü onun bir parçası göğsünde uyuyordu.
Diğer parçası ise her geçen gün kalbinde biraz daha büyüyordu.
"Anne..." dedi Atlas.
"Efendim annem?" diye karşılık verdi Melek.
Atlas başını hafifçe yana eğdi.
"Bana yine babamı anlatsana."
Melek gülümsedi, oğlunun saçlarına bir öpücük kondurdu.
"Fahri'nin saçları kömür karasıydı." Bir an durup derin bir nefes aldı. "Gözleri... Toprak gibiydi. İçine bakınca kaybolurdun. Kokusu da senin kokun gibiydi. Saçları da seninkiler kadar yumuşacıktı."
Atlas'ın gözleri heyecanla parladı.
"Bana çok mu benziyor?"
Melek, oğlunun masum heyecanına gülümsedi.
"Hayır oğlum..." dedi usulca. "Sen ona çok benziyorsun."
Bir süre sustu. Sonra anılarının kapısını araladı.
"Babanı ilk gördüğümde çok küçüktüm. Kepçe kulakları vardı. Belki hatırlamazdı ama karşı köyden ona taş atan o yaramaz kız bendim."
Atlas kıkırdadı.
"O beni on dört yaşındayken fark etti. Ben ise onu çok daha önce kalbimde büyütmeye başlamıştım. Baban çok neşeliydi. Çok güler, çok konuşurdu. Yanındayken insanın içi huzurla dolardı."
Yüzündeki gülümseme, gözlerindeki hüznü saklayamıyordu.
"Anne..."
"Efendim?"
"Babam ne zaman gelecek?"
Melek'in yüreği sızladı.
"Bilmiyorum..." dedi kısık bir sesle. Ardından, sebebini kendisinin de bilmediği bir umutla ekledi:
"Belki... çok yakındır."
Söylediği cümleyi ancak bitirdiğinde fark etti.
Atlas heyecanla doğruldu.
"Gerçekten mi?"
Melek gülümsedi ve başını salladı.
İçine doğan o tarif edemediği his, bunun doğru olduğuna inanmasını istiyordu.
Atlas yeniden annesinin göğsüne sokulup gözlerini kapattı.
Melek ise yıllar öncesine, onu son kez gördüğü güne gitti.
(2016)
Melek, mahkeme salonunun önünde bekliyordu.
Tek bir umudu vardı...
Sevdiği adamı bir kez daha görebilmek.
Belki son kez...
Belki de sonsuza dek.
Bilmiyordu.
Tek istediği, ellerini tutmaktı.
Gözlerinin içine bakmak...
Boynuna sarılıp bütün dünyadan saklanmaktı.
Fahri ona git demişti.
"Mutlu ol," demişti.
Ama onsuz mutluluğun nasıl bir şey olduğunu bilmiyordu Melek.
Mahkeme salonunun kapısı açıldı.
İlk çıkan Neslican Hanım oldu.
Melek'i görür görmez öfkeyle üzerine yürüdü.
"Seni öldürürüm, katilin kızı!"
Saçlarına yapışan kadının öfkesiyle Melek acıyla geriye savruldu.
İki eli refleksle karnını korudu.
Ama sanki bunu kimse görmüyordu.
Kenan Bey güçlükle Neslican Hanım'ı geri çekerken, Melek gözyaşları içinde yeniden kapıya döndü.
O sırada Fahri çıktı.
Bileklerinde kelepçeler vardı.
İki polis kolunda yürüyordu.
Göz göze geldiler.
Polislerin adımları bile o an yavaşlamış gibiydi.
Melek iki gündür o kapının önünden ayrılmamıştı.
Bir adım bile...
Gidememişti.
"Fahri!"
Tam ona doğru koşacakken Neslican Hanım'ın sesi yankılandı.
"Yirmi yıl ceza aldı!"
Bir gün bile ayrı kalamadığı adamdan...
Yirmi yıl...
Nasıl ayrı kalacaktı?
Koştu.
Kimse engel olamadan kollarını Fahri'nin boynuna doladı.
"Git Melek."
"Gidemem Fahri."
"Aldır o bebeği... ve git."
Melek'in kolları yavaşça iki yanına düştü.
"Hayır..." diye fısıldadı.
Fahri yürümeye başlayınca polisler de onunla birlikte ilerledi.
Melek peşinden koştu.
Çıkış kapısına kadar...
Belki vazgeçer diye bekledi.
"Gitme," der diye bekledi.
Cezaevi aracına bindirilene kadar bekledi.
Ama tek bir kelime bile duymadı.
Araç hareket etmeden hemen önce son kez göz göze geldiler.
İşte o an...
Yaşadıkları bütün güzel anılar, ikisinin arasına örülen görünmez bir duvara dönüştü.
Araç uzaklaşırken Melek dizlerinin üzerine çöktü.
Tam o sırada, haberi alır almaz gelen Neva arabasından inip ona doğru koştu.
"Melek!"
Neva'nın sesi, Melek'in pantolonuna bulaşan kanı görünce korkuyla titredi.
"Melek, bana bak! Benimle kal."
Ama Melek onu duymuyordu.
Dudaklarından dökülen tek cümle vardı.
"Git dedi..."
...
Neva evin önüne arabasını park edip indi. Yavaş adımlarla kapıya doğru yürürken mide bulantısı ve baş dönmesi hâlâ devam ediyordu.
Tek istediği uyumaktı.
Bedeni, sanki biraz daha ayakta kalırsa tamamen yıkılacakmış gibi hissediyordu.
Kapıyı sessizce açtı.
Melek ile Atlas hâlâ uyuyordu. Onları uyandırmamak için sessizce odasına geçti.
Üzerindekileri çıkarıp duşa girdi.
Kısa süren duşun ardından pijamalarını giydi. Saçlarını kurutmaya bile hâli yoktu.
Yatağına uzandı.
Dizlerini karnına çekip karşısındaki duvara boş gözlerle bakmaya başladı.
Bedeni ateşler içindeymiş gibi titriyor, kalbi göğsünden çıkacakmışçasına çarpıyordu.
Gözlerini kapattığında onu gördü.
Yeşile çalan gözleri...
Rüzgârın savurduğu kumral saçları...
Kendisine doğru uzanan bir el...
On yıldır her gece rüyalarına giren o adam...
Tam elini tutacakken her defasında kaybolan o yabancı.
On yıldır tek bir gece bile huzurla uyuyamamıştı.
Her rüyasında ona biraz daha yaklaşıyor, tam dokunacakken onu yeniden kaybediyordu.
Neva gözlerini açmadan, titreyen bedeniyle saatlerce öylece yattı.
Ta ki alnında bir el hissedene kadar.
"Neva..."
Melek'in kısık sesiyle gözlerini araladı.
"Kahvaltıyı hazırladım. Bir şeyler ye, sonra yine uyursun."
Neva zorlanarak doğruldu.
"Saat kaç?"
Başındaki zonklama dayanılmaz hâle gelmişti. Uykusuzluk ona hiç iyi gelmiyordu.
"On."
Neva şaşkınlıkla doğruldu.
Dört saattir bu yatakta, uyku ile uyanıklık arasında gidip gelmişti.
Ama ona sanki yalnızca birkaç dakika geçmiş gibi geliyordu.
"Hadi."
Melek'in ardından odadan çıktılar.
Neva kahvaltı masasına doğru ilerlerken Atlas koşarak yanından geçti ve sandalyeye oturdu.
"Günaydın Neva teyze."
Neva gülümseyerek çocuğun saçlarını karıştırdı.
"Günaydın yakışıklı. Okula gidecek misin bugün?"
Atlas yüzünü buruşturdu.
"Bana kalsa gitmeyeceğim ama annem..."
"Atlas, duyuyorum!" diye seslendi Melek mutfaktan.
Otoriter sesi duyulunca Atlas hemen sustu, yüzünü asarak Neva'ya baktı.
Neva gülümseyip hafifçe eğildi.
"Seni kaçırmamı ister misin?" diye fısıldadı.
"Gerçekten mi teyze?"
Neva gülümseyerek başını salladı.
"Tabii. Annenden izin alırım. Hem okulun da son haftaları, kızmaz."
Atlas heyecanla yerinden zıpladı.
"Yaşasın!"
Tam o sırada mutfaktan çıkan Melek, ikisine de şüpheyle baktı.
Neva ile Atlas aynı anda masum bir gülümsemeyle ona döndüler. İkisi de hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyordu.
"Melek'ciğim..." dedi Neva, sesini uzatarak.
Melek ne söyleyeceğini anlamış gibi başını iki yana salladı.
"Atlas Bey, sizden onu kaçırmanızı istedi galiba."
Neva hemen itiraz etti.
"Ben değil, Atlas istedi."
Atlas da başını hızla salladı.
"Evet!"
İkisi de aynı anda masum masum gülümseyince Melek kahkaha attı.
"Akşam da beni kaçırırsın artık."
Neva kaşını kaldırdı.
"Olur."
Melek muzipçe gülümsedi.
"Ama beni uçuracaksan kabul ederim, bebeğim."
Neva duyduğu cümleyle kahkahasını tutamadı.
"Tamamdır, anlaştık."
Elini Atlas'a uzattı.
Atlas da avucuna şap diye vurdu.
"İşte benim teyzem!"
Önüne konulan pankekleri büyük bir iştahla yemeye başladı.
Neva ile Melek de sofraya oturunca Atlas yeniden söze girdi.
"Bowling oynamaya gitmeyelim."
"Nedenmiş bakalım?" diye sordu Neva.
Melek de dikkatle oğluna baktı.
"Çünkü ben oynamayı bilmiyorum."
Melek hemen araya girdi.
"Ama dün çok güzel oynamıştın anneciğim."
Atlas yine de ikna olmuş görünmüyordu.
Neva gülümseyerek yeni bir fikir attı ortaya.
"O zaman önce hastaneye uğrarız. Efe abini de alırız, sonra hep birlikte gezeriz."
Atlas'ın gözleri parladı.
"Bir de biliyor musun?" diye devam etti Neva. "Efe abinin dedesinin kebapçıları varmış."
Atlas heyecanla yerinden doğruldu.
"Efe abi, doğum günüme gelen abi mi?"
Neva başını sallayınca Atlas hızla kahvaltısını bitirmeye başladı.
"Bittiii!"
Neva gülerek ayağa kalktı.
"Hadi bakalım, hazırlanıyoruz."
İkisi birlikte odalarına giderken Melek masada tek başına kaldı.
Sessizce onları izliyordu.
Hazırlanıp karşısına geldiklerinde de...
Yanaklarını öpüp birlikte evden çıktıklarında da...
Yerinden kıpırdamadı.
Sadece gülümsedi.
Ama o gülümsemenin ardında büyük bir yorgunluk vardı.
Çok yorulmuştu.
Hem de bunu kelimelerle anlatamayacak kadar...
Uzun süre aynı yerde hareketsiz oturdu.
Düşünceler boğazına düğümlendikçe çayından küçük bir yudum aldı.
Son zamanlarda hayatındaki her şeye aynı şekilde karşılık veriyordu.
Düşünüyor...
Ve susuyordu.
BÖLÜM SONU 🥀
