7. bölüm · BİR ÖMRÜN GİZLİ YARASI 🥀

5.BÖLÜM 🥀

BYZ ÖZDR

(2016)

Başımı hafifçe kaldırınca, tahtadan yapılmış bir evde olduğumu anladım. Etrafımda yalnızca bir masa, bir koltuk ve üzerinde uzandığım yatak vardı. Başka hiçbir şey yoktu. Ne bir ses, ne bir iz… Sanki hayat buraya uğramamıştı.

Kendimi toparlayıp ayağa kalktım. Emin’in yanına gitmem gerekiyordu. Gitme demişti…Ben nasıl giderdim ondan?Kapının yanına ilerledim.

“Açın kapıyı!” dedim.Ses gelmedi. Kapıyı bir kez daha zorladım. Bu kez açıldı. Ama karşısında kimse yoktu.

İçime çöken huzursuzlukla merdivenlere yöneldim. Aşağı indiğimde, etrafın tamamen camla çevrili olduğunu fark ettim. Camların ardında uzanan yemyeşil görüntü, burada bir ormanın içinde olduğumuzu anlatıyordu.

Camın önünde duran bir adam vardı.
Bana dönmeden konuştu.“Neva Kıranlı…” İmalı, soğuk bir sesti bu.“Kıranlıların ikinci kızı,” diye devam etti. “Şansıma sen düştün.” Kalbim daha hızlı atmaya başladı.

“Emin Yamanlı…” dedi, kısa bir duraksamadan sonra. “Sevgilin mi oluyor?” Cevap vermeme izin vermeden sürdürdü sözlerini.“Eğer öyleyse…”

Bu kez bana döndü.Esmer teni, koyu mavi gözleri vardı. Bakışlarında sinsice bir tatmin geziniyordu.“Başın sağ olsun.” O an, yüzünde çekmem gereken acının keyfi vardı.

Kalbim sıkıştı. Nefesim daraldı. Midem bulanırken, yer ayağımın altından çekilip alındı sanki.

Düşmemek için elimi bir yere uzattım ama tutunacak hiçbir şey yoktu. Gözlerim kararmaya başladığında düşündüğüm tek şey şuydu :

Benim sevdam... Gerçekten kan dökmüştü.
...

Gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey soğuktu.Bu, gecenin soğuğu değildi. Duvarlardan gelen, kemiklere işleyen bir soğuk…

Nefes aldıkça ciğerlerim yanıyordu.
Tavanı gördüm önce. Tahta kirişler vardı. Aralarından sızan loş bir ışık, gözlerimi acıttı. Başımı oynatmak istedim ama yapamadım. Şakaklarım zonkluyordu.

Bileklerimde bir ağırlık hissettim.
Kımıldadım.Metal bir ses çıktı.Gözlerim aşağı kaydı. Ellerim, yatağın kenarına kelepçelenmişti. Kalın, paslı demirler… Ayaklarım da boş değildi. Kaçmam için değil, direnmem için bırakılmıştım sanki. Boğazımdan istemsiz bir ses çıktı.“Emin…”

Sesim bana bile yabancı geldi. Kısık, kırık, neredeyse yok gibiydi.Cevap gelmedi.

Odada yalnız değildim ama yalnız bırakılmıştım. Bunu hissetmek için görmeye gerek yoktu. Hava ağırdı. Bekleyen bir şey vardı. Ya da biri.Kapı gıcırdayarak açıldı.

Aynı adamdı.Elinde bir bardak su vardı. Yavaş adımlarla yaklaştı. Ne acele ediyordu ne de saklanıyordu. Bu ev, bu an, bu çaresizlik… Hepsi ona aitti.

“Uyandın demek,” dedi. “Dayanıklısın. ”Başımı ona çevirdim. Gözlerim yanıyordu ama bakışımı kaçırmadım.

“Emin nerede?” dedim.Adam durdu. Bardaktaki suyu hafifçe salladı.

“İlk sorduğun şey bu mu?” dedi. “Demek doğru yerden yakaladık.”

“Emin nerede?” diye tekrarladım. Sesim titremiyordu. İçimdeki korku, artık titremeyi geçmişti. Adam bardağı masaya bıraktı.

“Hayatta kalmayı düşünmüyorsun,” dedi. “Bu iyi. Yaşayanlar korkar. Sen başka bir yerdesin.”Yaklaştı. Çok yaklaştı.

“Onun yaşayıp yaşamadığını bilmek istiyorsun,” dedi. “Ama bilmek bazen taşımaktan ağırdır.”Kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi.

“Konuş,” dedim. “Ne yaptıysanız bana yapın ama onu—”Sözümü kesti.

“Onu bize bıraktın,” dedi sakince. “Direksiyonu sen çevirdin Neva Kıranlı. Köprüde.”

Bu cümle içimde yankılandı. Defalarca. Her seferinde daha derin bir yerimi yaralayarak.

“Yalan,” dedim. “Onu kurtarmak için—”
“Bazen kurtarmak,” dedi, “daha hızlı öldürür.”
Bir adım geri çekildi. Yüzünde hâlâ o sinir bozucu sükûnet vardı.

“Şimdi dinle,” dedi. “Buradan hemen çıkmayacaksın. Ailene haber gitmeyecek. Emin’e ne olduğunu da… zamana bırakacağız.”

“Sen kimsin?” diye fısıldadım.
Gülümsedi.

“Ben,” dedi, “yarım kalmış hesapların sonucuyum.” Kapıya yöneldi.

“Dinlen,” dedi çıkarken. “Önümüzde uzun geceler var.”

Kapı kapandı.
Kilit sesi duyuldu.
Yalnız kaldım.
Gözlerimi tavana diktim. İçimde tek bir dua yoktu artık. Sadece bir söz vardı.
Eğer Emin yaşıyorsa…
Bu evden sağ çıkacaktım.
Ve eğer ölmüşse…
Bu orman, kanı tanıyacaktı.

...
(1, gün sonra)

Kapı açıldığında başımı kaldırmadım. Artık kim girerse girsin, Emin gelmeyecekti. Bunu kabullenmiştim. İnsan bir şeyi kabullendiğinde, beklemekten vazgeçiyor.

Ayak sesleri durdu.Masaya bir şey bırakıldı.Sesini duydum. Kumaşın tahtaya değen o boğuk sesi.

“Bu senin için,” dedi adam. Sesi her zamanki kadar sakindi. Sanki bir eşya değil de bir anahtar bırakıyordu.Gitmesini bekledim. Kapı kapandı. O zaman baktım.

Ceket. Emin’in ceketi.Tanırdım. Omuz dikişindeki hafif söküğü, sol kolundaki belli belirsiz renk açılmasını… Soğuk havalarda giymeye kıyamadığı, ama beni görünce üstünden çıkarmadığı o ceket.

Şimdi masanın üstündeydi. Ve kanlıydı. Koyu, kurumuş lekeler kumaşın içine işlemişti. Silinmemişti. Silinmek istenmemişti sanki.

Ayağa kalkamadım. Bacaklarım beni taşımıyordu. Sadece ellerim uzandı. Titreyerek.Parmak uçlarımla dokundum. Soğuktu. O an anladım.Bu gerçekti.

Gözlerim ceketin iç kısmına takıldı. Emin’in kokusu hâlâ oradaydı. Deniz, rüzgâr ve biraz da ben. Boğazım yandı.

“Benim yüzümden,” dedim fısıltıyla.
Sesim odaya bile ulaşmadı. Ceketi kucağıma aldım. Kanlı yerine bakmamaya çalıştım ama göz kaçmıyordu. Sanki her leke bana bir şey söylüyordu.

Burada korktun.
Burada bana baktın.
Burada sustun.

Ellerimle kumaşı sıktım. Kan değmiş yerler avucuma geldi. İrkildim. Ama bırakmadım.
“Üşümüştün,” dedim kendi kendime. “Benim yüzümden.”

O gece üstümde bu ceket vardı.Ben üşümeyeyim diye.Şimdi ben yaşıyordum.O ceket… Emin’in yerine üşüyordu.

Gözümden yaş aktı ama ağlamak değildi bu. İçimde bir yer çökmüştü sadece. Sessizce. “Keşke,” dedim, “o gün direksiyona değil de… sana sarılsaydım.”

Ceketi yüzüme bastırdım. Kan kokusu yoktu. Ama yokluğu vardı. O daha ağırdı.İlk kez yüksek sesle söyledim:

“Emin öldü.”
Bu cümle dudaklarımdan çıktığında, içimde bir şey kırıldı.Bir daha tam olmayacak bir şey. Ceketi katladım. Düzgünce. Emin severdi düzgün olmasını.
Sonra kendime şu sözü verdim:
Eğer bu dünyada bir cehennem varsa, Ben onu çoktan hak etmiştim. Çünkü sevdiğim adamı, Hayatta kalmak uğruna .Ölüme bırakmıştım.

...
(2,gün sonra)

Emin’in öldüğünü söylediklerinde ağlamadım.
İnsan bazen ağlayamayacak kadar dolar ya…
İşte öyle bir yerdeydim.

Bir köşede oturuyordum. Tahta duvarlar nefesimi geri itiyordu. Zaman akmıyordu. Sanki her şey Emin’in adıyla birlikte durmuştu.

Ölü.
Bu kelimeyi içimde tekrar ettim.

Ölü.
Ses çıkmadı. Kalbim itiraz etmedi. Sanki çoktan kabul etmişti.Eğer direksiyona atlamasaydım…

Eğer “bırak” diye bağırmak yerine susabilseydim…Eğer onu sevdiğimi bir kez olsun açıkça söylemiş olsaydım… Belki hâlâ nefes alıyor olurdu.
Bana “gitme” demişti.Son sözü buydu.
Gitme. Ben gitmiştim.

Onu asfaltın üstünde bırakıp gitmiştim. “Onu ben öldürdüm,” dedim içimden.

Bu cümleyi ilk kurduğumda boğazım düğümlendi.
İkinci kez kurduğumda içim yandı.
Üçüncüde… artık acı bile hissetmedim.

Kan davası dedikleri şey, meğer benim içimdeymiş.Silah dedikleri, ellerimmiş.Kurşun dedikleri, korkum. Beni sevmekten vazgeçmediği için öldü.

Ben onu sevdiğimi inkâr ettiğim için. “Biz olmazdık,” demiştim. Olmadık zaten. Ama o yine de canını verdi.

Eğer yaşasaydı… Onun gözlerine bir daha bakamasaydım bile razıydım.

Yeter ki yaşıyor olsun. Ama yoktu. Beni korumak için sustu.

Ben onu korumak için yalan söyledim. Ve yalanım, gerçeğinden daha öldürücü oldu.

Annemin yüzü geldi aklıma. Babamın sessizliği.

Oysa kimse bilmeyecekti gerçeği. Emin’i, sevdamla değil… Korkaklığımla kaybettiğimi.

O gece ilk kez şunu düşündüm:Keşke beni kaçıran eller,
O köprüde direksiyona uzanan ellerim olsaydı. O zaman belki…
Bu kadar ağır bir suçla yaşamak zorunda kalmazdım.

Emin öldüyse…Ben de onunla birlikte gömülmüştüm zaten. Sadece nefes alıyordum. Yaşamak denemezdi buna.

...
(1,hafta sonra)

Kapı bu kez sessiz açıldı.Ayak seslerini duymadım. Sanki evin kendisi içeri girmişti.

Adam karşımdaki sandalyeye oturdu. Ne acele etti ne de bakışlarını kaçırdı. Uzun uzun yüzüme baktı. Baygınlıktan yeni çıkmış biri değil, bir dosya inceler gibiydi beni.

“Şimdi,” dedi sonunda, “neden burada olduğunu anlatacağım. Çünkü bilmediğin sürece direnirsin. Bildiğin anda susarsın.”Gözlerimi ondan ayırmadım.

“Ben seni fidye için almadım,” dedi. “Kimseyle pazarlık yapmayacağım.”İçimde bir umut kıpırdadı ama daha doğmadan boğuldu.

“İntikam da değil,” diye ekledi. “O, fazla basit bir kelime.”Ayağa kalktı. Camların önüne yürüdü. Ormanı işaret eder gibi yaptı.

“Bu dağlar,” dedi, “senin sandığın kadar eski değil. Ama kin… kin eskimez.” Başını hafifçe çevirdi.

“Yamanlılarla Kıranlılar arasındaki kan davasını biliyorsun. Sana anlatılan kısmını.” Kalbim sertçe vurdu.

“Dedelerinizin birbirini vurduğu hikâye,” dedi. “Mezarlar, hapishaneler, suskun bayramlar…” Kısa, kuru bir kahkaha attı. “Masal.” Yerimde doğruldum.

“Ne demek masal?” dedim. Bu kez bana döndü. Gözlerindeki mavi daha koyu, daha soğuktu.

“Gerçek şu,” dedi, “ilk kanı ne Yamanlı döktü, ne Kıranlı. O kan, bizim kanımızdı.”
Sustum.

“Benim babam,” dedi, sesi ilk kez sertleşerek, “iki ailenin arasında kaldı. Barışı savunduğu için. Silah taşımadığı için. ‘Ortayı bulmaya çalıştığı’ için.”

Bir adım yaklaştı.“Ve ikinizin büyükleri,” dedi, “onu susturmayı seçti.”

Boğazım kurudu. “Öldü,” dedi.

“Ama ölümü iki aileye paylaştırıldı. Suç bilinçli olarak dağıtıldı. Kin ekildi.”

Nefes alamıyordum.“Siz büyüdünüz,” dedi. "Buğday gibi değil… bıçak gibi.”

“Peki ben?” dedim. “Emin?” Adamın yüzü sertleşti. “Siz,” dedi,

“hesap hatasısınız.” O kelime içime çakıldı. “Hesaplar yapılırken,” diye devam etti, “bir Kıranlı kızıyla bir Yamanlı oğlunun birbirini seçmesi ihtimali yoktu. Sevda… kontrol edilemez.”

Bir an sustu. “Ben seni aldım,” dedi. “Çünkü seni ortadan kaldırmak istemedim.” Şaşkınlıkla baktım.
“Ben seni canlı istiyorum,” dedi. “Çünkü acı, mezardan daha uzun yaşar.”

Dudaklarım titredi. “Emin…” dedim.
Sesim çıkmadı.

Adam gözlerime baktı. Bu kez kaçmadı. “Emin Yamanlı öldü,” dedi.

Cümle kısa, netti. Üzerine konuşulmayacak kadar kesindi. “Taş Köprü’de,” diye ekledi.

“Bazı yollar geri dönmez.” İçimde bir şey çöktü. Ayağa kalkacak hiçbir yanım kalmadı.

“Onu bana borçlu değilsin,” dedi. "Onu, bu düzene borçlusun.”

Sandalyeden kalktı. “Sen burada kalacaksın,” dedi. “Ailen seni ararken Yamanlılar suçlanacak. Kan yeniden hatırlanacak.”

Kapıya yöneldi. “İkinizden biri mezarda,” dedi. “Diğeri hayatta kalarak bedel ödeyecek.”

Durdu. “Bu defter böyle kapanacak.”

Kapı kapandı.
Kilit sesi duyuldu.
Ellerimi sıktım.
Demek bu bir kaçırılma değildi.
Bu…
Bir infazın ardından yapılan düzenlemeydi.
Ve o an şunu hissettim:
Bu adam, Emin’i öldürmemişti sadece.
Beni de onunla birlikte gömmüştü.

...

Kapı kapandıktan sonra uzun süre yerimden kalkamadım.

Kilit sesi hâlâ kulaklarımdaydı. Sanki demir değil, göğsümün içi kilitlenmişti. Nefes almayı denedim ama ciğerlerim yarım çalışıyordu. Hava vardı, ama bana ait değildi.

Emin ölmüştü.

Bu cümle içimde yankılanmadı. Yankılanacak yer kalmamıştı çünkü. Sadece ağır bir boşluk çöktü. Ses çıkarmayan, ama her şeyi ezen bir boşluk.

Yatağın kenarına çöktüm. Dizlerim beni tutmadı. Başımı ellerimin arasına aldım ama düşüncelerim durmadı.

Ben söyledim.Ben direksiyona atladım. Ben git dedim, ben yalan söyledim. Demek ki sevda, kan döküyordu. Haklıydım. Hep haklıydım.

Birden midem kasıldı. Öne doğru eğildim. Kusacak gibi oldum ama çıkacak bir şey yoktu. İçimdeki her şey zaten boşalmıştı.

“Özür dilerim,” dedim fısıltıyla. Kime dediğimi bilmiyordum. Emin’e mi, kendime mi, toprağa mı…

Ayağım masaya çarptı. Bir şey yere düştü. Metal bir ses.

Başımı kaldırdım. Az önce masanın üstünde duran Emin’in ceketi kaymıştı. Yarı açık duruyordu. Kol kısmı yere sarkmıştı.

Titreyerek uzandım. Dokunmak istemiyordum ama dokunmadan da duramıyordum. Ceketi tekrar masaya aldım. Kanlı kısmına bakmamaya çalışarak katlamak istedim.

O sırada fark ettim. Ceketin iç cebi. Açıktı.

Emin o cebi hep kapalı tutardı. Anahtarlarını düşürmemek için. Kaç kez uyarmıştı beni: “Bak bu cep açıksa içim rahat etmez.”

Elim durdu. “Önemsiz,” dedim kendi kendime. “Kazadır.”
Ama elim, istemsizce cebin içine girdi. Boştu. Anahtar yoktu.
Oysa…
Emin o ceketi hiç anahtarsız giymezdi. Kalbim hızlandı ama zihnim hemen bastırdı. Ambulansta çıkarmışlardır. Hastanede almışlardır.

Ölünün cebinde anahtar mı kalır .Bu son cümle içimi yaktı.
Ölü.

Ceketi hızla katladım. Düşünmek istemedim. Düşünmek, ihanetti. Gerçeğe değil, acıya ihanet.
Ceketi göğsüme bastırdım. Başımı üzerine koydum.

“Bak,” dedim sessizce, “haklıydın. Gitmeliydim. Gitmemeliydim. Hiçbirini beceremedim.”

Gözlerim kapandı. Ama uyku gelmedi.
Sadece Emin’in sesi geldi kulağıma. Net değil. Bir anlık. “Anahtar sende mi?”

İrkilerek gözlerimi açtım.Oda aynıydı. Tahta duvarlar, sessizlik, kilitli kapı. Kimse yoktu.

“Nefesimle oynuyorum,” dedim. “Deliriyorum.”

Ceketi yavaşça yanımdan bıraktım. Kendimi yatağa çektim. Dizlerimi karnıma topladım.

Eğer Emin gerçekten öldüyse, bu şüphe niyeydi?Ama sormadım. Çünkü insan bazen gerçeği değil,acıya sadık kalmayı seçer.

Ve ben…O an sadece acıya sadıktı.

...

Emin gözlerini açtığında ilk hissettiği şey acı değildi. Soğuktu.

Göğsünde kurumuş kan vardı; omzunda, içini yakan keskin bir sızı… Nefesi düzensizdi ama yaşıyordu. Bunu fark edecek hâlde bile değildi.

Etrafında dönen sesleri duyamıyordu. Sirenler, bağırışlar, koşuşturan ayaklar… Hiçbiri zihnine ulaşmıyordu. Aklı hâlâ Neva’daydı. Onu son gördüğü an, gözlerindeki korku ve yarım kalan cümlesi zihninde yankılanıyordu.

Ambulansa alındı. İlk müdahale yapıldı. Eller üzerine bastırıldı, sesler kulaklarının kenarından kayıp gitti. Ardından, zamanla yarışır gibi hastaneye doğru hızla yola çıkıldı.

Hastaneye ulaşıldığında kimlik bilgilerinden ailesine ulaşıldı. Bir telefon yetti. Bir cümle. Bir nefeslik sessizlik.

Herkes hastaneye doğru ilerlerken, yalnızca Yamanlılar değil…

Düşman aile olan Kıranlılar da olan biteni öğrenmişti. Ve o gece, aynı koridorlara doğru yürüyen iki aile vardı.

Biri oğlunu kaybettiğini sanıyordu.
Diğeri, bu kaybın adının henüz konulmadığını bilmiyordu.

Hastanenin soğuk ışıkları altında, yıllardır bastırılan kin sesizce yeniden nefes almaya başlamıştı.

...

Hastanenin acil servisinde zaman ilerlemiyor, sadece gerilim katlanıyordu.

Florasan ışıkların altında Yamanlılar bir tarafta, Kıranlılar diğer tarafta dizilmişti. Kimse oturmuyordu. Kimse sakin değildi. Herkes bekliyordu. Ama Kamuran Bey için beklemek diye bir şey yoktu artık.

Kızından hâlâ haber yoktu.“Benim kızım nerede?” diye patladı bir anda.Sesi koridoru yardı.

“Biri bana Neva’nın nerede olduğunu söylesin!”

Ali Bey döndü ona. Yüzü öfkeli, sesi sertti. “Şimdi bunun sırası mı Kamuran?” dedi.

“Benim oğlum ölümle boğuşuyor!” Kamuran bir adım attı. Gözleri kan çanağı gibiydi.

“Benim kızım kayıp!” diye bağırdı. “Kayıp! Senin oğlun burada, ameliyatta. Benim kızım ortada yok!”

“Ne ima ediyorsun sen?” dedi Ali Bey. “Biz mi sakladık kızını?”

“İma etmiyorum!” diye haykırdı Kamuran. “Cevap istiyorum!”

İki adam birbirine yürüdü. Araya girenler güçlükle ayırdı. “Yeter!” diye bağırdı Vural . “Burası hastane!”

“Benim için değil!” dedi Kamuran, kolundan tutan adamı silkerek. “Benim için burası şu an mezarlık kadar sessiz. Çünkü kızım yok!”

Eslem ileri çıktı. Emin’in ablasının sesi titriyordu ama kendini tutuyordu. "Amca,” dedi Kamuran’a bakarak, “Neva’ya da bakılıyor olabilir. Belki başka bir hastaneye…”

“Belkiyle mi avunacağım?” dedi Kamuran. “Ben babayım! Kızımın adını söyleyemediğim bir yerde nasıl durayım?”

“Ben şu an baba değilim, ben kızını kaybetmiş bir adamım.”

Koridorun diğer ucunda Nergis Hanım ameliyathane kapısına bakıyordu. Ellerini göğsünde birleştirmişti. Dudakları dua eder gibi kıpırdıyordu.
“Çıksın…” diye fısıldadı. “Ne olur çıksın…”

Ali Bey eşinin yanına yaklaştı ama gözü hâlâ Kamuran’daydı. "Bak,” dedi, sesi kısık ama keskin.

“Bu işin altından bir şey çıkarsa… iki aile de bunu kaldıramaz.” Kamuran sertçe döndü.

“Altından bir şey çıkacak Ali,” dedi. “Çünkü ortada bir kız var. Ve kimse bana nerede olduğunu söylemiyor.”

Tam o sırada bir hemşire yaklaştı. “Elimizdeki bilgilere göre,” dedi temkinle, “Genç kız ambulansa bindirilmemiş.”

O cümle… Kamuran’ın yüzü kaskatı kesildi.
“Ne demek bindirilmemiş?” dedi yavaşça. “Benim kızım kazadaydı.”

“Evet,” dedi hemşire. “Ama olay yerinden tek yaralı olarak erkek hasta getirilmiş.”

Bahar’ın dizleri titredi. “Neva…” diye fısıldadı.
Kamuran başını kaldırdı. O an sesini yükseltmedi. Bu daha korkutucuydu.
“Eğer kızıma bir şey olduysa,” dedi sakin ama keskin bir tonla, “Bu hastaneden kimse beni durduramaz.”

Koridor boyunca Yamanlı ve Kıranlı adamları daha da yayıldı. Eller yumruk oldu.

Bakışlar sertleşti. Bir yanda ameliyathane kapısı,
bir yanda kayıp bir kız…
O gece hastanede beklenen iki haber vardı.
Biri Emin’den gelecekti. Diğeri Neva’dan.
Hangisi önce gelirse… Dengeler tamamiyle değişecekti...
...

Kamuran Bey, hemşirenin sözlerinden sonra bir daha bağırmadı. Bu, onu tanıyan herkes için en tehlikeli hâliydi.

Başını hafifçe eğdi. Sanki hastane zeminine değil de yıllar öncesine bakıyordu. Sonra yavaşça cebinden telefonunu çıkardı. Kimseyi umursamadan, kimseye açıklama yapmadan.

Ali Bey gözlerini kıstı. “Ne yapıyorsun sen?” dedi.

Kamuran cevap vermedi. Telefonu kulağına götürdü. “Benim,” dedi sakin bir sesle. “Dinleyin beni.”

Koridordaki uğultu azaldı. Herkes farkında olmadan susmuştu.

“Kızım Neva Kıranlı ortada yok,” diye devam etti. “Kazada olduğu kesin. Ambulansa bindirilmemiş.”

Bir an durdu. “Bu saatten sonra polis, hastane, savcı… hiçbiri bana hız kazandırmaz.”

Ali Bey öne çıktı. “Kamuran, burası hastane!” dedi. “Ne yapmaya kalktığını biliyorum. Yapma.”

Kamuran başını kaldırdı, ilk kez Ali Bey’in gözlerinin içine baktı.

“Ben bir şey yapmaya kalkmıyorum,” dedi. “Ben babalık ediyorum.” Telefona döndü. “Herkes yerinden kıpırdasın,” dedi.

“Orman yolu, eski taş evler, dere kenarı… Neva en son neredeyse, oradan başlayacaksınız.”

Bahar’ın sesi titreyerek araya girdi. “Baba…” dedi. “Ne olur… işleri daha da büyütme.”

Kamuran kızına baktı. Bakışı yumuşamadı ama sesi düştü. “Bu iş zaten büyük,” dedi. “Ben sadece geç kalmamaya çalışıyorum.”

Eslem, Bahar’ın yanına geçti.“Biz de geliriz,” dedi. “Birlikte ararız.”

Kamuran başını iki yana salladı. “Hayır,” dedi kesin bir tonla. “Bu iş sizin işiniz değil.”

Telefondaki kişiye son kez konuştu. “Kimseye zarar vermeyeceksiniz,” dedi. “Ben kızımı istiyorum. Sadece kızımı.” Telefonu kapattı.

Koridorun bir ucundan, sanki görünmez bir dalga yayılmış gibi Yamanlı ve Kıranlı adamları hareketlendi. Kimse bağırmıyordu. Kimse tehdit savurmuyordu. Ama herkes ne yapılacağını anlamıştı.

Ali Bey dişlerini sıktı. “Bu yaptığın,” dedi, “yıllardır durdurmaya çalıştığımız her şeyi yeniden başlatır.”

Kamuran cevap vermedi. Ameliyathane kapısına baktı. Sonra boşluğa.

“Eğer kızımın saçının teline zarar geldiyse,” dedi yavaşça,“o zaman bu kan davası yeniden yazılır.”

Nergis Hanım ürperdi. “Allah korusun…” diye fısıldadı.

Bahar’ın gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Neva…” dedi sessizce. “Dayan.”

Kamuran, koridordan çıkarken son kez durdu.

Ali Bey’e bakmadan konuştu. “Bu gece,” dedi, “iki aile değil… iki baba sınanıyor.”
Ve gitti.

Hastanenin kapıları açılıp kapandı. Dışarıda motor sesleri duyuldu. Arabalar ayrıldı.

Geride ameliyathane kapısı,bir kayıp kızın adı ve kimsenin yüksek sesle söylemeye cesaret edemediği bir korku kaldı:

Bu iş artık kimsenin kontrolünde değildi.

...

Kamuran’ın adamları üç gruba ayrılmıştı.
Farlar yanmıyordu. Telefonlar sessizdeydi.

Sadece ayak sesleri ve kuru yaprakların hışırtısı… “Burayı iyi kontrol edin,” dedi içlerinden biri fısıltıyla.

“Eski kulübe buradaydı.”Tahta evin kapısı sertçe açıldı. İçerisi boştu.

Yatak soğuktu. Masa yerli yerindeydi.Ama… bir şey eksikti. “Buradaymış,” dedi biri.

“Yakın zamana kadar.” Duvara yaslanmış bir bardak hâlâ nemliydi.

Ama Neva yoktu. Kamuran’a mesaj gitti:
“İz var. Kız yok.” Kamuran telefonu sıktı.
Çok sıktı.
-
Adam, motoru çalıştırmadan önce durdu.
Etrafı dinledi. Uzakta…
çok uzak olmayan bir yerde bir şeylerin kıpırdadığını hissetmişti.

“Demek başladınız,” dedi kendi kendine. Arka koltuktaki aynaya baktı.

Neva’nın yüzü solgundu. Bilinci kapalıydı.“Erken geldiniz,” dedi soğuk bir sesle. “Ama yanlış yerdesiniz.”
Motoru çalıştırdı. Farları kapalıydı. Araç, ormanın içinden başka bir yola saptı. Kamuran’ın adamları o sırada bir önceki evdeydi.

İki yol… iki zaman… hiç kesişmedi.
...

Yoğun bakımın kapısı kapalıydı. Ama içeriden gelen cihaz sesleri, dışarıdakilerin kalbine tutunuyordu.

Ali Bey duvara yaslanmıştı. Yüzü sertti ama elleri titriyordu. Doktor yeniden çıktı.

“Hayati tehlike atlattı,” dedi net bir sesle. “Uyutuyoruz. Omuz ve baş travması var. Uzun bir süreç.”

Nergis Hanım ağlamadı. Ağlamak için çok yorgundu.Ellerini birleştirdi. Dudakları kımıldadı. “Yaşıyor,” dedi sadece. “Şükür.”

Bu kelime, koridorda yankılandı. Kamuran başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Ali Bey ilk kez sesini yükseltti.
“Bak,” dedi. “Benim oğlum yaşıyor. Ama senin kızın yok.”
Kamuran’ın çenesi kasıldı. “Benim kızım da yaşıyor,” dedi. “Ben hissetmeden ölmez o.”

Feride Hanım koridorun biraz gerisindeydi. Kimseyle tartışmadı.Kimseye bağırmadı. Ama bir sandalyeye oturmuş, ellerini dizlerine koymuştu.

Bakışları boşluğa değil… bir yere bakıyordu. Bahar yanına çöktü. “Anne,” dedi, “Neva bulunacak.”

Feride Hanım başını yavaşça salladı. “Biliyorum,” dedi. “Çünkü o kız korktuğunda susar.Sessizleşir. Ama bırakmaz kendini.” Bir an durdu. Gözleri doldu.

“Ben onu doğururken de sessizdi,” dedi. “Acı çekerken ses çıkarmadı.” Sonra ilk kez sesi çatladı.

“Emin yaşıyor değil mi?” Bahar şaşırdı. “Evet,” dedi. “Herkes biliyor."

Feride Hanım gözlerini kapattı. “Neva bilmiyor,” dedi. Bu bir soru değildi. Kimse cevap vermedi.

Feride Hanım ayağa kalktı. Gözyaşlarını sildi. “Benden saklamayın,” dedi sakin ama keskin bir sesle. “Kızımın kalbi bu kadar acıyı aynı anda taşıyamaz.”
...

Kamuran’ın adamları yeniden dağılmıştı. Bu kez daha sert, daha öfkeliydiler. “Bu iş uzadı,” dedi biri.
“Birileri bizi oynatıyor.” Kamuran arabaya yaslandı. Telefon kulağındaydı.

“İzleri kaybettirdiler,” dedi adam. “Bilinçli.”

Kamuran telefonu kapattı. Gökyüzüne baktı. "Neva,” dedi kendi kendine, “dayan kızım… çünkü döndüğünde herkesin hesabı görülecek.” Emin’in gözleri kapalıydı.

Ama parmakları hafifçe kıpırdadı. Hemşire not aldı. “Bilinç geri dönüyor,” dedi. Ali Bey camın ardından baktı. “Görüyor musun,” dedi fısıltıyla, “daha gitmedi.” Emin yaşıyordu.

Herkes bunu biliyordu. Bir kişi hariç.Neva, karanlık bir evde, bilmediği bir gerçekle uyanmak üzereydi. Ve Feride Hanım şunu anladı:

Bir anne için en büyük korku,çocuğunun acı çekmesi değil… gerçeği yalnız başına öğrenmesidir.

...

ERTESİ GÜN

Işık, Emin’in göz kapaklarının arasına zorla sızdı. İlk hissettiği şey acı değildi. Eksiklikti.

Göğsü hızla kalkıp iniyordu. Nefesi panikti. Elini oynatmak istedi, kolları ağırdı. Boğazında bir şey vardı.

Bir anda gözlerini açtı.Cihazların sesi…
Beyaz tavan…
Yabancı koku…
Sonra bir isim. “Neva—!”

Ses çıkmadı. Sadece boğuk bir hırıltı. Hemşire irkildi.

“Doktor! Uyanıyor!” Emin başını kaldırmaya çalıştı. Başaramadı. Sinirlendi.

“Neva!” dedi bu kez daha sert. “Neva nerede?!”

Ali Bey camın arkasından koşarak geldi.Nergis Hanım’ın elleri titriyordu. “Oğlum,” dedi Ali Bey. “Sakin ol.”

“Sakin mi?!” diye bağırdı Emin. Ses telleri yandı ama umurunda değildi. “Kız nerede? Neva nerede?!”

Hemşire yaklaştı. “Emin Bey, lütfen—”

Kolunu çekti Emin. “Dokunma bana!” “Onu köprüde bıraktım ben! Anlıyor musunuz? Bıraktım!”

Gözleri doldu. Nefesi bozuldu. “Arabadaydı… bağırıyordu…”

“Sonra… sonra sessizlik…” Başını iki yana salladı. “Ben öldüm sandım… Ama o…”

“Neva öldü mü?!” O an, odanın içi çöktü.

Nergis Hanım ağlamaya başladı. Ali Bey’in yüzü bembeyazdı. “Hayır,” dedi Ali Bey. “Ölmedi.”

Emin bir an durdu. Gözleri umutla parladı. “Yaşıyor mu?” dedi fısıltıyla.

Ali Bey cevap vermedi. Sadece gözlerini kaçırdı. Bu, Emin’e yetti. Çığlık attı.

“BULAMADINIZ MI?!” Cihazlar hızlandı.

Doktor içeri girdi. “Bu şekilde devam edersen kendine zarar vereceksin,” dedi sertçe.

Emin dişlerini sıktı.“Zarar görmeyen bir şey mi kaldı bende?”

“Benim kızım yok!” Yatağın kenarına tutundu. “Bırakın beni,” dedi. “Oraya gideceğim. Kendi ellerimle bulacağım.”

Ali Bey eğildi. “Emin,” dedi. “Sen şu an yürüyemezsin.” Emin babasının gözlerine baktı.

İlk kez çocuk gibiydi. “Ben onsuz yürüyemem zaten,” dedi.

...

Vural bey gelip Kıranlı kadınlarını evlerine getirmişti. Rüya ve Rana ablasının odasında oturmuş korkyla bekliyorlardı.

Ablaları onların en çok tartıştığı ama asla birbirlerine kıyamadılarıydı.

"Rana, Neva ablam bir daha gelmezse ne olucak " dedi Rüya

"Saçmalama Rüya ablam geri gelicek" dedi Rana. Böyle desede korkuyordu.

İkisi birbirini teselli ederken çalan kapıya koştu Bahar. Açtığı kağıda Fahri ve Melek vardı.

Melek ağlamktan kızaran gözlerini Bahar'a dikti .

"Bahar abla " dedi. Sesi yalvarır tonda çıkmıştı. Bahar onu kendine çekip hızla sarıldı.

"Benim güzelim gel içeri " Diyerek içeri çekti. Fahri.

"Ben burda kalıyım abla " dedi. Bahar başını sallayıp kapıyı aralık bıraktı .

İkisi içeri girince Aynır hanım gördüğü kızına özlemle baktı. Melek annesine doğru yürüdü . Aynur hanım hızla ayağa kalkıp kızına hasretle sarıldı.

Feride hanım içi buruk bir şekilde ikisine baktı ciğeri yanıyordu resmen evladı nerdeydi bilmiyordu nu onu kahrediyordu.

Acı çekiyordu yanılzdı ve acı çekiyordu.

Melek annesinden ayrılıp yengesine sarıldı. Feride hanım evladına sarılır gibi sarıldı ona.

Yerini tutmazdı ama o bir anneydi.

...

Feride Hanım montunu giymişti. Kimseye bakmadan, kimseye söylemeden kapıya yöneldi.

Adımları kararlıydı. Ama içi titriyordu . Arabaya bindi. Kontağı çevirdi.

Ellerini direksiyondan çekti. Alamadı. Tam kapıyı kapatacakken bir el durdurdu.

Kamuran. “Feride,” dedi. “Nereye?”

Feride Hanım başını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızıydı ama sesi sakindi. “Kızıma,” dedi. “Geç kaldım zaten.”

Kamuran kapıyı kapattı. Anahtarı cebinden çıkardı. “Yalnız gidemezsin.”

“Ben zaten günlerdir yalnızım,” dedi Feride Hanım. “Bunu şimdi mi fark ettin?”

Kamuran’ın sesi çatladı. “Feride, dur.”

“Duramam,” dedi. “Bir anne duramaz.”
Kamuran bir an sustu. Sonra çöktü.“Ben korkuyorum,” dedi. “Onu bulamazsam… seni de kaybederim diye.”

Feride Hanım arabadan indi. Kamuran’ın karşısına geçti. "Ben zaten kızımı kaybettiğim gün öldüm,” dedi. “Şimdi ya onu bulacağım… ya da gerçekten öleceğim.”

Kamuran dayanamadı. Feride Hanım’ı kendine çekti. İlk kez… ilk kez omzuna ağladı.

“Beni bırakma,” dedi. “Sensiz bu savaşın anlamı yok.” Feride Hanım ellerini Kamuran’ın sırtına koydu. Başını göğsüne yasladı.

“Ben savaş istemiyorum,” dedi. “Ben kızımı istiyorum.”

İkisi de sustu.
Bu suskunluk bağırmaktan daha ağırdı.

Feride Hanım fısıldadı: “Neva, gerçeği bilseydi…” “Emin’in yaşadığını bilseydi…”
“Dayanırdı.

Kamuran gözlerini kapattı. “Bilmiyor,” dedi. “Ve şimdilik bilmemeli."

Feride Hanım başını kaldırdı. “O zaman,” dedi, “onu bulmak için ne gerekiyorsa yapacağız.”

Kamuran başını salladı. “Ne gerekiyorsa.”

BÖLÜM SONU🥀