27. bölüm · BİR ÖMRÜN GİZLİ YARASI 🥀

23. BÖLÜM 🥀

BYZ ÖZDR

(2026)

Beşiğin içinde yatan küçücük bebeğin başında oturan küçük kız, kardeşini izliyordu.

Herkes ona kardeşine benzediğini söylemişti. Kardeşiydi sonuçta... Elbette benzeyecekti.

"Anne..." diye seslendi Kumsal.

Rana başını çevirip kızına baktı.

"Kardeşinin beşiğinin içinde ne yapıyorsun bakalım?" diye sordu gülümseyerek.

Kumsal,minicik elini kardeşinin saçlarından çekti.

"An-ne... Tardeşim çok yoruldu," dedi bazı harfleri eksik söyleyerek.

Rana'nın yüzüne yumuşacık bir tebessüm yayıldı.

"Anneciğim, senin yanında yorulur mu hiç?"

Kumsal başını iki yana salladı.

"An-ne... Ba-ba gel."

"Babanın uçuşu var kızım. Daha gelemez."

Masal iki elini havaya kaldırıp uçak yaptı. Babasının öğrettiği gibi ağzıyla uçak sesi çıkararak odanın içinde döndürmeye başladı.

Tam o sırada kapının önünde duran adam, yüzündeki tarifsiz gülümsemeyle onları izliyordu. Elindeki oyuncak uçağı havada dolaştırıp aynı sesleri çıkararak içeri girdi.

Kumsal onu görür görmez gözleri parladı.

"Ba-ba!" diye sevinçle bağırdı.

Aras bir kolunu karısının beline dolarken diğer eliyle oyuncak uçağı kızına uzattı.

O sırada beşikteki minik bebek ağlamaya başlayınca Rana oğluna yöneldi.

"Kocam gelmiş... Hoş gelmiş," diyerek Aras'ın yanaklarına birer öpücük kondurdu.

Kumsal ise kıskançlıkla beşikten çıkmaya çalışıyordu.

"Ba-ba... Ben..."

Oğlunun ağlamasına dayanamayan Rana onu kucağına aldı. Kumsal ise hâlâ babasına ulaşmaya çalışıyordu.

Aras eğilip kızını da kucağına aldı.

"Ba-ba... Hoş del..."

Kızının söyledikleri Aras'ı gülümsetti. Yanaklarından öpüp onu sımsıkı sarıldı.

Rana sahte bir kıskançlıkla gülümsedi.

"Benim de oğluşum var. Kıskanın bakalım."

Diyerek oğluna sıkıca sarıldı.

Kumsal dayanamadı, annesine döndü.

"An-ne... Sen de del."

Rana kahkaha atarak onların yanına geldi.

Dördü birden birbirlerine sarılıp hasret giderirken Aras, karısının saçlarına sevgiyle bir öpücük kondurdu.

Birlikte büyüdüğü kadınla şimdi birlikte iki güzel çocuk büyütüyordu.

Hayat, sonunda onlara da en güzel yüzünü göstermişti.

Kalpleri aynı ritimde atmayı, aynı anda gülmeyi öğrenmişlerdi.

Ve en önemlisi...

Acıyı da mutluluğu da el ele yaşamayı, birbirlerine tutunarak öğrenmişlerdi.

...

Rüya, oturduğu koltukta sıkıntıyla ofladı.

Bugün kaçıncı kez bir teyzeye evlenmek istemediğini anlattığını çoktan unutmuştu.

Kendi kendine söylenerek önündeki dosyaları doldurmaya devam etti.

Onu izleyen gözlerden ise habersizdi.

Taha, kapının önünde durmuş sevdiği kadını izliyordu.

Onun her hâline hayrandı.

Sadece inatçılığı bazen sabrını zorluyordu.

Kapıyı usulca tıklatıp içeri girdi.

Rüya başını kaldırır kaldırmaz yüzü aydınlandı.

Sanki bütün yorgunluğu bir anda uçup gitmişti.

Hızla ayağa kalkıp boynuna sarıldı.

"Canım sevgilim benim."

Taha gülümseyerek kollarını beline doladı.

"Yoruldun mu sen?"

Yumuşacık sesi, Rüya'nın bütün gerginliğini alıp götürüyordu.

"Çooook..."

Kelimeyi uzatarak söyledi.

Taha onu kolayca kucağına aldı.

Rüya'nın ayakları yerden kesilince istemsizce gülümsedi.

Birlikte koltuğa oturdular.

Taha elindeki poşeti masanın üzerine bıraktı.

"Bak sana ne getirdim."

Rüya merakla poşetin içine baktı.

"Tavuklu pilav!"

Gözleri çocuk gibi parladı.

Taha gülümseyerek ikinci poşeti çıkardı.

"Yanına da turşu."

Rüya dudaklarını büzüp ona baktı.

"İyi ki benim sevgilimsin."

Taha sandalyesini yanına çekti.

"Seni sevmek benim en güzel alışkanlığım."

Rüya gülümseyerek pilavını açtı.

Yemeğe başlamıştı ki Taha sessizce ayranını açtı.

Pipetini takıp önüne koydu.

Turşu kabını da açıp uzattı.

Rüya'nın içini ısıtan şey tam da buydu.

Taha sevgisini büyük sözlerle değil, böyle küçük ama ince düşünülmüş hareketlerle gösteriyordu.

Bir süre sonra saçlarının yüzüne düştüğünü fark etti.

Bileğindeki tokayı çıkarıp nazikçe Rüya'nın saçlarını topladı.

"Teşekkür ederim."

Rüya gülümseyerek yemeğine devam etti.

Saat epey ilerlemişti.

Nöbetin yoğunluğundan acıktığını bile fark etmemişti.

Yemeği bitince Taha sessizce masayı topladı.

Çöpleri attı.

İçecekleri kaldırdı.

Sonra tekrar gelip yanına oturdu.

Rüya başını onun omzuna yasladı.

Konuşuyor...

Gününü anlatıyor...

Taha ise onu bölmeden dinliyordu.

Bir eli sevdiği kadının saçlarında usulca dolaşıyordu.

Bir süre sonra Rüya'nın sesi yavaşladı.

Kelimeler birbirine karıştı.

Ve sonunda tamamen sustu.

Uyuyakalmıştı.

Taha yüzünde belli belirsiz bir tebessümle yan taraftaki ceketini aldı.

Üşümesin diye üzerine örttü.

Sonra hiç kıpırdamadı.

Sevdiği kadın uyanana kadar, sessizce saçlarıyla oynamaya devam etti.

...

Gözlerini açmakta zorlanıyordu Neva. Sanki göz kapaklarının üzerine tonlarca ağırlık çökmüştü.

Başucunda çalan alarm, ısrarla kalkması gerektiğini söylüyordu. Ama uyku, uzun zaman sonra onu yeniden kollarının arasına almış gibiydi.

Hiçbir şey hatırlamıyordu. Tek hissettiği, beynini çepeçevre saran zonklayıcı baş ağrısıydı.

Yatak hafifçe sarsılınca üşüdüğünü sandı. Bir an, yanında biri varmış gibi irkildi. Korkuyla gözlerini tamamen açtığında saatlerdir susmadan çalan alarmı bile yeni fark etti.

Yan tarafına döndüğünde Melek'i ve onun kollarına sokulmuş Atlas'ı gördü. Alarmdan rahatsız olan Atlas uykusunda huzursuzca kıpırdanıyordu.

Etrafına bakınca Melek'in odasında olduğunu anladı.

Beyni, geceden kalan görüntüleri birer birer önüne getirmeye çalıştı. Fakat anılar paramparçaydı; birbirine tutunamayan kırık cam parçaları gibi... Hiçbiri ona net bir cevap vermiyordu.

Derin bir nefes alıp yataktan kalktı. Banyoda yüzünü yıkayıp hazırlandıktan sonra mutfağa yöneldi. Şiddetli bir kahveye ihtiyacı vardı.

Mutfağa girer girmez gördüğü kişi karşısında birkaç saniye duraksadı.

"Abi..."

Şaşkın sesi mutfakta yankılanınca Baha başını kaldırıp ona baktı. Kaşlarını kaldırarak sırıttı.

"Prenses Hazretleri sonunda uyandı."

Neva yüzünü buruşturdu.

"Ne diyorsun sen?"

"İyi misin?" diye sordu.

Baha başını salladı.

"Çok iyiyim. Neden olmayayım ki?"

Ardından alaycı bir ifadeyle devam etti.

"Kardeşim beni bütün mahallenin ortasında rezil etti. Daha nasıl olayım?"

Neva iki eliyle başını tuttu.

"Abi... Başım çatlıyor."

"Hiçbir şey hatırlamıyorsun, değil mi?"

Neva korkuyla başını salladı.

Normalde ikisinden biri fazla içmez, diğeri mutlaka sahip çıkardı. Ama bu kez ikisi de kontrolü kaybetmişti.

Baha kahvesinden bir yudum aldı.

"Kendinin prenses olduğunu bütün mahalleye ilan ettin."

Neva gözlerini kapattı.

"Hatta durmadan, 'Biri beni öptü.' diye bağırıyordun."

Neva utançla yüzünü ellerinin arasına gizledi.

Baha gülümseyerek anlatmaya başladı.

...

"Neva! Yolun ortasında ne yapıyorsun?" diye seslendi Baha.

Neva iki elini dudaklarına götürüp heyecanla konuştu.

"Öptü..."

"Kim öptü?"

"Beni öptü."

"Kim?"

Neva kocaman gülümsedi.

"Prensim."

Baha birkaç saniye öylece kaldı.

Beklediği cevap bu değildi.

Yüzünü buruşturup kardeşine baktı.

"Neva... Korkarak soruyorum. Bu prens kim?"

Neva gözleri ışıldayarak etrafı işaret etti.

"Şuradan gitti."

Baha, kardeşinin hayal gördüğüne iyice inanmıştı. Omzundan nazikçe tuttu.

"Hadi, eve gidiyoruz."

Neva hemen elini üzerinden silkti.

"Bana inanmıyor musun sen?"

Sonra iki kolunu açıp bütün sokağa bağırdı.

"Prensesim ben ya!"

"Tamam güzelim. Hadi."

Baha onu yürütmeye çalışırken Neva bu kez daha yüksek sesle bağırdı.

"Sen zalim kral mısın be!"

Baha sonunda pes edip sesini yükseltti.

"Yürü bakalım Prenses, zindana!"

Neva irkilerek birkaç adım attı. Sonra aniden durdu.

"Beni kucağında taşır mısın abi?"

"Neden?"

"Yoruldum..."

Masum çıkan sesi, Baha'nın bütün öfkesini söndürdü.

Derin bir iç çekerek eğildi, kardeşini bacaklarının altından tutup kucağına aldı.

"Başımın belası..."

Neva başını abisinin omzuna yaslayıp mırıldandı.

"En iyi abim..."

Baha istemsizce gülümsedi.

İkisi eve girdiğinde Neva'yı koltuğa dikkatlice oturttu. Ardından mutfağa geçip kahve hazırladı.

Tek amacı bu iki afacanın ayılmasını sağlamaktı.

Elinde fincanlarla salona döndüğünde ise karşısındaki manzara onu hem sinirlendirdi hem de güldürdü.

Melek çoktan uyumuştu.

Neva da onun yanına kıvrılmış, derin bir uykuya dalmıştı.

Baha başını iki yana salladı.

"İkiniz de gerçekten başıma belasınız..."

...

Melek duydukları karşısında kahkahalara boğulurken, Neva utançla yüzünü elleriyle kapattı.

"Bunlar benim bilinçli yaptığım şeyler miydi sizce?" diye sitem etti.

"İşte orası ayrı mesele." dedi Baha, omuz silkerek.

Melek hâlâ gülümseyerek arkasını döndü. Tam mutfaktan çıkacakken Baha'nın sesiyle durdu.

"Melek Hanım... Bir dakika."

Melek yeniden ona döndü. Yüzüne masum bir gülümseme yerleştirdi.

"Buyurun abicim, sizi dinliyorum."

Baha'nın yüzündeki tebessüm yavaşça kayboldu.

"Kızım... Sen annesin."

Sesindeki ciddiyet mutfağın neşesini bir anda susturdu.

"Ya Atlas'a bir şey olsaydı? Sen o hâlde çocuğunun yanına nasıl gidecektin?"

Melek'in gülümsemesi silindi. Başını önüne eğdi.

Söyleyebileceği hiçbir şey yoktu.

Baha haklıydı.

"Abi..." diye söze girdi Neva.

Baha, onun sözünü nazik ama kararlı bir tavırla kesti.

"Siz artık yirmi dokuz yaşında iki genç kadınsınız. Ne yaptığınıza karışamam."

Kısa bir an sustu.

"Ama sorumluluğunu taşıdığınız bir çocuk varken biraz daha dikkatli olmanızı rica edebilirim."

Bu kez sesi sert değildi.

Yalnızca onları düşünen bir ağabeyin sesi vardı.

İki genç kadın da aynı anda derin bir nefes verdi.

Neva kaşlarını çatarak abisine baktı.

"Abi, önce insanı geriyorsun."

Melek de gülerek devam etti.

"Sonra da boşu boşuna gerdiğin için olgun abi moduna geçiyorsun."

Baha iki genç kadına sırayla baktı. Dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı.

"Eee..."

Omuz silkti.

"Ağabeylik biraz da böyle bir şey."

Mutfağı yeniden kahkahalar doldurdu.Neva abisinin yanına ilerleyip yanaklarını sıktı.

"Sen neden geldin bakalım?" diye sordu.

Baha kinayeli bir gülümsemeyle cevap verdi.

"Babam gönderdi."

Sonra omuz silkti.

"'Git, şu iki salağı bana getir,' dedi."

Neva hemen yüzünü buruşturdu.

"Babam öyle bir şey demez."

Baha sadece gülmekle yetindi.

"Baha abi, hiç tedirgin etmeye çalışma. Öyle dediğine inanmıyoruz." diyen bu kez Melek'ti.

"Tamam, birebir öyle dememiş olabilir." dedi Baha. "Ama sizi almak için beni gönderdi."

"Niye? Biz kendimiz gelemiyor muyuz?" diye sordu Neva asi bir tavırla.

Baha alayla güldü.

"Pek de kendiniz gelebilecek gibi durmadığınız için."

Neva gözlerini devirip arkasını döndü.

"Abi, kahvaltıyı hazırla. Çok özledim."

Bunu söyleyerek odasına doğru ilerledi.

Baha arkasından homurdanırken Neva odasına girip hâlâ üzerinde duran elbiseyi çıkardı.

Krem rengi kalem eteğini ve kısa blazer ceketini giydi. Saçlarını sıkı bir at kuyruğu yaptı, hafif bir makyajla yüzüne canlılık kattı.

Aynaya son kez bakmak için yaklaşınca istemsizce parmaklarını dudaklarının üzerinde gezdirdi.

İçine tarif edemediği bir his yerleşmişti.

Kendini uzun zamandır hissetmediği kadar güzel hissediyordu.

Nude tonundaki rujunu sürdü. Aynadaki yansımasını dikkatle inceledi. Krem takımın içinde zarif görünüyordu. Kahverengi stilettolarını giydi, aynı renkteki evrak çantasını koluna taktı.

Son olarak, her zaman boynunda taşıdığı kolyesini almak için çekmeceye uzandı.

Ama kolye yerinde yoktu.

Bir anda bütün çekmeceleri telaşla karıştırmaya başladı.

İçine düşen korku, sanki Emin'i kaybedecekmiş gibi ağırdı.

Tam o sırada Baha'nın sesi odadan yükseldi.

Derin bir nefes aldı.

Evde olmalıydı.

Sonra arardı.

Kendini bu düşünceyle sakinleştirip odadan çıktı.

Mutfağa girer girmez onu ilk fark eden Atlas oldu.

Küçük çocuk sandalyesinin üzerinde ayağa kalktı.

"Neva teyze, çok güzel olmuşsun."

Neva gülümseyerek yanına gitti.

"Teşekkür ederim, bebeğim."

Atlas'ın yanağını öptü.

Atlas da centilmence eğilip Neva'nın yanağına bir öpücük kondurdu.

"Ne demek teyzeciğim."

Sonra yerine oturup kahvaltısına devam etti.

"Baha dayı, beni bugün okula sen götürür müsün?"

Neva masaya otururken Baha gülümseyerek sordu.

"Neden bakalım aslanım?"

Atlas büyük bir ciddiyetle cevap verdi.

"Hava atacağım."

Melek gülerek oğluna baktı.

"O hava bizimle atılmıyor mu?"

Atlas başını iki yana salladı.

"Herkes senin annem olduğunu biliyor."

Melek ne demek istediğini anlamaya çalışırken Atlas devam etti.

"Ama yakışıklı dayım çok dikkat çeker."

Neva kahkahasını tutamazken Melek şaşkınlıkla oğluna baktı.

Baha ise gururu okşanmış bir ifadeyle arkasına yaslandı.

"Çocuk daha şimdiden farkında."

Sonra Atlas'a göz kırptı.

"Tamam aslanım, seni ben götürürüm."

Neva gülümseyerek abisini süzdü.

Ailenin çoğu gibi babasına benziyordu.

Keskin yüz hatları, uzamaya başlayan kumral sakalları ve babaannesinden miras kalan yeşil gözleriyle gerçekten dikkat çeken bir adamdı.

"Abicim, bu egon beni deli ediyor."

Baha hiç düşünmeden cevap verdi.

"Benim de hoşuma gidiyor."Neva kahvaltısını hızla bitirdikten sonra ayağa kalktı.

"Ben kaçtım. Bugün bana bol bol dua edin."

Baha gururla kardeşine baktı.

"Bütün şans seninle olsun, güzelim."

Neva gülümseyerek yanına gitti, yanağından öptü.

Melek de tebessüm ederek konuştu.

"Seni seviyorum, bebeğim. Umarım her şey istediğin gibi olur."

Neva onu da öptükten sonra Atlas'ın yanına ilerledi.

"Canım senden yana, teyzeciğim."

Neva gülümseyip yanaklarını sıktı.

"Benim de canım senden yana, şekerim."

İkisini de öpüp kapıya yöneldi.

Tam çıkacakken Atlas peşinden koştu.

"Teyze..."

Sesi neredeyse fısıltı gibiydi.

Neva eğildi.

"Efendim canım?"

Atlas etrafına bakıp biraz daha yaklaştı.

"Teyze... Gece camdan bir şey gördüm."

Neva merakla gülümsedi.

"Ne gördün?"

Atlas heyecanla fısıldadı.

"Sen birini öpüyordun."

Neva'nın gözleri bir anda fal taşı gibi açıldı.

"Kimi?"

Sesi kendine bile yabancı gelmişti.

Atlas omuz silkti.

"Bilmem ki. Sadece ikinizi gördüm."

Bir an durdu.

"Ama oğlanın saçını gördüm."

Neva'nın kalbi hızlanmaya başladı.

"Hangi renkti?"

"Işıkta turuncu gibi görünüyordu."

Neva istemsizce dudaklarını ısırdı.

Kalbi göğsüne sığmıyordu.

"Bu aramızda kalsın olur mu?"

Atlas tek gözünü kapatıp ciddi ciddi düşündü.

"Bana gelirken bir kedi alırsan kalır."

Neva şaşkınlıkla güldü.

"Atlas, annen öldürür bizi. Kedilerden çok korkuyor."

Atlas anlayışla başını salladı.

"O zaman..."

Bir süre düşündü.

"Bisikletimi yenilersen olur."

Neva başını salladı.

"Tamam. Akşam sana yeni bir bisiklet alacağım."

Atlas sevinçle ellerini çırptı.

"Yeşil olsun. Zili olsun. Tekerlerinde ışık olsun. Bir de..."

Neva gülerek sözünü kesti.

"Tamam tamam. İstek listesini bana mesaj atarsın."

Atlas elini uzattı.

Neva da ciddiyetle onun elini sıktı.

"Anlaşma sağlandı."

Ardından teyzesinin yanağına bir öpücük kondurdu.

Neva gülümseyerek saçlarını karıştırdı.

"Hadi bakalım, şimdi kahvaltına dön."

Arabasına binip hastaneye doğru yola çıktı.

Bugün, uzmanlık yeterlilik sınavının sonucu açıklanacaktı.

Telefonuna gelen e-postayı gördüğünde kalbi hızla atmaya başlamıştı.

Ama sonucu tek başına görmek istemiyordu.

Hayatındaki en büyük destekçilerinden biri olan Nalan Hanım'la birlikte açacaktı.

Hastanenin önüne aracını park edip hızla içeri girdi.

Merdivenleri neredeyse koşarak çıktı.

Kapıyı açtığında Nalan Hanım onu görünce gülümsedi.

"Mail geldi mi?"

Neva heyecanla başını salladı.

"Geldi."

Nalan Hanım gurur dolu gözlerle ona baktı.

"Hadi... Açalım."

Neva derin bir nefes aldı.

Bilgisayarın başına geçti.

E-postayı açtı.

Gözleri satırlarda ilerledi.

«"Sayın Dr. ..., Kadın Hastalıkları ve Doğum Yeterlilik (Board) Sınavı'nı başarıyla tamamlamış ve 'Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı' unvanını almaya hak kazanmıştır."»

Bir an için zaman durdu.

Neva'nın omuzlarından yılların yükü sessizce indi.

Gözlerinden yaşlar süzülürken dudaklarına gururlu bir tebessüm yerleşti.

Nalan Hanım onu sımsıkı kucakladı.

"Tebrik ederim, Neva."

Onun da gözleri dolmuştu.

Neva'nın sesi titriyordu.

"Çok teşekkür ederim..."

Başarmıştı.

Altı yıllık tıp eğitiminin, yıllar süren asistanlığın, uykusuz nöbetlerin, bitmeyen sınavların ve verdiği tüm emeğin karşılığını almıştı.

Artık o sadece bir asistan değildi.

Neva, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı olmuştu.

Artık kendi hastaları, kendi odası ve kendi sorumlulukları olacaktı.

Hayalini kurduğu yere sonunda ulaşmıştı.

...

Kendini toparlayıp odadan çıktı.

Koridorun karşısında onu bekleyen Efe'yle göz göze geldi.

Yüzünde her zamanki o kendinden emin gülümsemesi vardı.

Kollarını iki yana açtı.

"Sayın uzmanım..." dedi gururla. "Karşınızda Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı duruyor."

Neva'nın yüzü yeniden aydınlandı.

Koşup Efe'nin boynuna sarıldı.

Efe de gülerek ona karşılık verdi.

"Kız, biraz yavaş..." dedi gülerek. "Kısmetimi kapatıyorsun."

Neva kahkahayla geri çekildi.

"Uzman Bey, siz zaten yaşlandınız."

Efe elini göğsüne götürüp alınmış gibi yaptı.

"Olur mu öyle şey?"

Sonra boğazını temizleyip ezberlediği metni büyük bir ciddiyetle okumaya başladı.

«"Sayın Dr. ..., Beyin ve Sinir Cerrahisi Yeterlilik (Board) Sınavı'nı başarıyla tamamlamış ve 'Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı' unvanını almaya hak kazanmıştır."»

Metni bitirince gururla göğsünü kabarttı.

"İşte... Bu cümle bütün emeğe değer."

Neva kahkahasını tutamadı.

"O zaman ilk hastan için bol şans."

Efe sırıttı.

"İlk hastam sensin."

Neva şaşkınlıkla bir adım geri çekildi.

"Ne?"

"Hiç öyle bakma." dedi Efe. "Yıllardır çektiğin baş ağrılarını ben tedavi edeceğim."

Neva gözlerini devirdi.

"Of... Tamam be."

İkisi yan yana yürüyerek Efe'nin uzmanlık eğitimini tamamladığı kata çıktılar.

Koridorun sonundaki odanın kapısında Kemal Bey onları bekliyordu.

Neva'nın adımları yavaşladı.

Az önce yaşadığı heyecan yerini tatlı bir strese bırakmıştı.

Çünkü Kemal Bey, Efe'nin yıllarca yanında yetiştiği, hem saygı duyduğu hem de çekindiği hocasıydı.Kemal Bey, Efe'nin uzattığı dosyayı kapatıp önce onu, sonra Neva'yı gururla süzdü.

"Tebrik ederim."

İkisi de aynı anda teşekkür etti.

Kemal Bey gülümsedi.

"Artık asistan değilsiniz. İkiniz de benim meslektaşımsınız."

Neva'nın gözleri doldu.

"Bu cümleyi sizden duymak..."

"Kolay kazanılmadı." dedi Kemal Bey. "Hak ettiniz."

Efe boğazını temizledi.

"Hocam, aslında geliş amacımız Neva."

Kemal Bey'in bakışları ciddileşti.

"Dinliyorum."

Efe konuşmaya başladı.

"Son birkaç aydır devam eden baş ağrıları var. Son haftalarda sabahları daha belirgin olduğunu söylüyor. Ara ara mide bulantısı yaşıyor, zaman zaman bulanık görüyor. Birkaç kez de denge kaybı ve unutkanlık tarif etti. Biz de bununla ilgili değerlendirme yapmak istiyorduk."

Neva tam doğrulacağı sırada başı döndü.

İstemsizce elini masaya koyarak dengesini sağladı.

Efe hemen yanına yaklaştı.

"Neva?"

"İyiyim..." dedi başını tutarak. "Sanırım dünkü gecenin etkisi."

Kemal Bey kaşlarını çattı.

"Başın ne zamandır ağrıyor?"

"Birkaç aydır... Ara ara oluyordu."

"Sadece bugün değil yani?"

"Hayır."

"Sabahları daha mı şiddetli?"

Neva başını salladı.

"Evet. Özellikle son haftalarda."

"Mide bulantısı?"

"Bazen."

"Görmende bulanıklık, çift görme ya da ışık çakmaları oldu mu?"

"Çift görme olmadı ama ara sıra bulanık görüyorum. Hep nöbetlerden olduğunu düşündüm."

"Ellerinde uyuşma, güç kaybı ya da denge problemi?"

"Dengemi birkaç kez sebepsiz yere kaybettim."

"Unutkanlık?"

Neva bu kez cevap vermeden önce kısa bir an sustu.

"Eskisine göre arttı."

Odadaki hava bir anda ağırlaştı.

Efe'nin yüzündeki gülümseme tamamen silinmişti.

"Hocam, biz de bu yüzden değerlendirme yapmak istedik."

Kemal Bey masasından kalktı.

"İyi düşünmüşsünüz."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Belirtilerin yoğun çalışma temposuna bağlı olma ihtimali var. Uzun nöbetler, uykusuzluk ve stres bunların bir kısmını açıklayabilir."

Bilgisayarın başına geçti.

"Ama bunu varsayamayız."

Tetkikleri istemeye başladı.

"Önce ayrıntılı bir nörolojik muayene yapacağız."

Ardından ekrana bakarak ekledi.

"Kan tahlilleri, göz dibi muayenesi ve kontrastlı beyin MR'ı istiyorum."

Neva'nın kalbi hızlanmaya başladı.

"Hocam..."

Kemal Bey sakin ama net bir ses tonuyla konuştu.

"Neva, bunları istemem seni korkutmak için değil."

Gözlerinin içine baktı.

"Bir hekim olarak açıklayamadığımız baş ağrılarını hiçbir zaman görmezden gelemeyiz. Çoğu zaman sonuçlar düşündüğümüzden daha basit çıkar. Ama emin olmamız gerekir."

Efe sessizce Neva'nın omzuna dokundu.

"Merak etme."

Neva derin bir nefes aldı.

Hayatı boyunca onlarca hastaya tetkik istemişti.

Ama ilk kez, istenen tetkiklerin kendi adıyla yazıldığını görmek, içinde tarif edemediği bir korkunun filizlenmesine neden oluyordu.

...

Efe, Neva'yı zorla oturttuğu tekerlekli sandalyeyi bir sağa bir sola sallayarak koridorda ilerletiyordu.

İlk durakları kan alma ünitesiydi.

"Resmen beni rezil ediyorsun." diye söylendi Neva.

Efe onu duymazdan geldi.

Şu an önemli olan Neva'nın ne düşündüğü değildi.

Önemli olan onun iyi olmasıydı.

Neva, bu hastanede tanıştığı ilk arkadaşıydı.

Sayısız nöbeti birlikte geçirdiği, en kötü günlerinde omzuna yaslandığı dostuydu.

Şimdi sıra ona gelmişti.

Kan alma odasına girdiklerinde Efe görevli hemşireye döndü.

"Kanı ben alacağım."

Efe'yi tanıyan Sedef Hemşire gülümseyerek geri çekildi.

"Tabii hocam."

Neva istemeye istemeye kan alma koltuğuna oturdu.

"Umarım elin hafiftir."

Efe kendinden emin bir gülümsemeyle cevap verdi.

"Kesinlikle."

Sedef Hemşire kahkaha attı.

"Hocamın ilk anımı görseydiniz böyle konuşmazdınız."

Neva merakla ona baktı.

"Neden?"

"İlk geldiğimde kendini hemşire diye tanıttı. Bir hastadan kan almaya çalışırken heyecandan damarı bulamayıp adamı perişan etmişti."

Neva korkuyla Efe'ye döndü.

"Tamam... Sen benden uzak dur."

Efe gözlerini devirdi.

"Abartmayın canım."

Malzemeleri hazırlayıp Neva'nın kolunu nazikçe tuttu.

İğneyi görünce Neva gözlerini sımsıkı kapattı.

Bir süre bekledi.

"E hadi, yapsana."

Cevap gelmeyince yavaşça gözlerini araladı.

Efe çoktan tüpleri doldurmaya başlamıştı bile.

Neva şaşkınlıkla baktı.

"Yalancı! Hani elin ağırdı?"

Efe omuz silkti.

"Kızım, sence benim herhangi bir konuda kötü olma ihtimalim yüzde kaç?"

Neva istemsizce güldü.

"Şu egonu bir gün tedavi edeceğim."

"Önce sen iyileş."

Efe son tüpü de doldurup iğneyi çıkardı.

Pamuğu bastırdıktan sonra tekrar tekerlekli sandalyeye oturttu.

"Hadi."

Birlikte alt kata indiler.

Sırada kontrastlı beyin MR'ı vardı.

MR odasının kapısına geldiklerinde Efe durdu.

İçeri girmedi.

Girmek istemedi.

Çünkü o görüntüler ekrana düştüğü anda ne gördüğünü anlayabilecek kadar iyi biliyordu.

Ve bugün...

Bunu öğrenmeye hazır değildi.

Neva ise sessizce sedyeye uzandı.

İçinde korkudan çok umut vardı.

Belki de bütün bunların nedeni sadece yorgunluktu.

Belki de birkaç gün dinlenmesi yetecekti.

O ihtimale sıkı sıkıya tutunuyordu.

Tetkikler saatler boyunca sürdü.

Kan tahlilleri...

Göz dibi muayenesi...

Nörolojik değerlendirme...

Ve kontrastlı beyin MR'ı...

Her birinde Efe, Neva'nın yanından bir an olsun ayrılmadı.

...

İkili, tetkik sonuçlarını beklerken odada sessizce oturuyordu.

Bir süre sonra Neva ayağa kalktı.

Efe kaşlarını kaldırarak ona baktı.

"Nereye?"

"Atlas'a söz verdim." dedi Neva. "Bisiklet istedi."

Efe gülümseyerek ayağa kalktı. "Kerataya bak sen." Montunu alırken ekledi. "Hadi, gidelim."

"Gelmek zorunda değilsin."

Efe kaşlarını çattı. "Kemal Hocadan fırça yememi mi istiyorsun?"

Neva anlamamış gibi baktı ."Ne alaka?"

"Ya yolda başın döner, düşersin ya da bayılırsın?" Omuz silkti. "Sonra da 'Neden yalnız gönderdin?' diye ilk beni azarlar."

Neva gülümseyerek başını salladı.
"Tamam, tamam. Gel o zaman."

Birlikte hastaneden çıktılar. Neva'nın arabasında bu kez direksiyona Efe geçti.

Yola koyulduklarında birkaç dakika sessizlik oldu.

Sonra Efe gözlerini yoldan ayırmadan konuştu.

"Neva..."

"Hı?"

"Korkuyor musun?"

Neva camdan dışarı baktı. "Neden korkayım ki?"

"Bunca tetkik istendi."

Neva omuz silkti. "Sanki ilk kez istediler." Sonra hafifçe gülümsedi. "Hem bizim oralarda bir söz vardır."

"Neymiş?"

"Nasip. Bilir misin?"

Efe ciddi bir ifadeyle başını salladı. "Yok, ben münafığım." Bir an durdu. "Aman... Dedem bunu duymasın."

Neva kahkahasını tutamadı. "Of Efe, güldürme beni."

Kısa süre sonra bir bisiklet mağazasının önünde durdular.

İkisi birlikte içeri girdi.

Neva çocuk bisikletlerinin olduğu bölüme yöneldi.

"Şimdi ne arıyoruz?"

"Yeşil olacak."

Efe başını salladı. "Tamam."

"Zili olacak."

"Peki."

"Tekerleklerinde de ışık olacak."

Efe gülmeye başladı. "Paşamın istek listesine de bak sen."

Neva da gülerek rafların arasında dolaştı.

Bir süre sonra bir bisikletin önünde durdu.

"İşte bu."

Bisiklet tam Atlas'ın tarif ettiği gibiydi.

Yeşildi.

Zili vardı.

Tekerleklerinde renkli ışıklar bulunuyordu.

Efe bisikleti inceleyip gülümsedi.

"Yakışır paşaya."

Neva kasaya doğru ilerlerken Efe başka bir reyonun önünde durdu.

Birkaç dakika sonra elinde bir kutuyla döndü.

Kutunun içinde kask, dizlik ve kolluk seti vardı.

Neva ona gülümseyerek baktı.

"Teşekkür ederim."

Efe hemen itiraz etti. "Sana değil." Kutuyu kaldırıp gülümsedi. "Atlas'a."

Neva gülmeye başladı. "Tamam, ver. Onu da ben ödeyeyim."

Efe başını iki yana salladı. "Olmaz."

"Niye?"

"Bu benim hediyem." Sonra gururla ekledi. " Hem bu fikir benim aklıma geldi. Biraz da övünme hakkım olsun."

Neva ne kadar itiraz etse de Efe kararından vazgeçmedi.

Ödemelerini yapıp mağazadan çıktılar.

Bisikleti ve güvenlik ekipmanlarını arabanın bagajına yerleştirdiler.

Sonra hastaneye dönmek yerine yakındaki bir kafeye geçmeye karar verdiler.

Çünkü ikisi de biliyordu...

Telefonlardan birine düşecek o mesaj, günün geri kalanını tamamen değiştirecekti.

...

Bahar, özenle doğradığı sebzeleri tavaya eklerken bir yandan da tahta kaşıkla yemeği karıştırıyordu.

Karşı tezgâhta salata hazırlayan eşine, neden başladığını çoktan unuttuğu tatlı bir küslüğü sürdürüyordu.

Tam o sırada mutfağın kapısı açıldı.

"Anne!"

Elinde resim kâğıtlarıyla içeri giren Derin'i gören Bahar olduğu yerde kaldı.

Kıvırcık saçları birbirine dolaşmıştı.

İnce elbisesinin askılarından biri omzundan düşmüş, yüzü ve elleri rengârenk boyalara bulanmıştı.

Bahar derin bir nefes aldı.

"Annem... Sen savaştan mı çıktın?"

Alphan, anne kızın hâlini gülümseyerek izliyordu.

En sevdiği manzara onlardı.

Derin masum masum başını iki yana salladı.

"Anne, savaşa falan girmedim ki."

Sonra büyük bir ciddiyetle ekledi.

"Boya kalemim kırıldı."

Bahar gözlerini kapatıp ağlayacakmış gibi konuştu.

"Kızım... Bu kaçıncı boya kalemi?"

Alphan hemen araya girdi.

"Alırız. Babası kızına kurban olsun, yine alırız."

Bahar dönüp eşine sert bir bakış attı.

"Alphan, şımartma şu çocuğu."

Babası yüzünden Derin geçen hafta bahçeden bulduğu böcekleri eve sokmaya çalışmıştı.

Bahar izin vermeyince de sanki dünyası başına yıkılmış gibi ağlamıştı.

Derin dudaklarını büzdü.

"Ama kırıldı, anne."

"Ama kırmasaydın, kızım."

Sonra iç çekerek başını salladı.

"Ben Neva teyzeni çok kınadım. Ondan böyle oldun sen."

Derin'in gözleri bir anda parladı.

"Teyzeme mi benziyorum ben?"

Bahar gülümseyerek başını salladı.

"Evet."

Derin sevinçle ellerini çırptı.

"Yaşasın! Ben teyzeme benziyorum!"

Alphan gülerek kızına baktı.

"Ee, neden bu kadar sevindin bakalım?"

Derin elindeki resimleri babasına uzattı.

"Çünkü teyzem çok güzel resimler çiziyor."

Sonra gururla ekledi.

"Ben de onun gibi çizeceğim."

Bahar ile Alphan aynı anda gülümsedi.

Neva'nın çocukluğundan kalan o renkli ruh, yıllar sonra küçük Derin'de yeniden hayat bulmuş gibiydi.

...

Neva ve Efe hastaneye girdiklerinde koridor her zamankinden daha sessiz geliyordu.

Yavaş adımlarla Kemal Bey'in odasına doğru ilerlediler.

Neva dışarıdan sakin görünmeye çalışıyordu.

Ama göğsündeki kalp, sanki kaburgalarını kırıp dışarı çıkacak kadar hızlı atıyordu.

Kendini sakinleştirmeye çalışıyor, derin nefesler alıyordu.

Fakat korkusu, mantığından daha güçlüydü.

Kapının önünde durdular.

Neva titreyen eliyle kapıyı usulca tıklattı.

"Gelin."

Kemal Bey'in tok sesi içeriden duyulunca ikisi birlikte odaya girdi.

Kemal Bey masasının başındaydı.

Yüzünde tek bir duygu okunmuyordu.

Sakin bir hareketle karşılarındaki koltukları işaret etti.

"Oturun."

Neva ile Efe sessizce yerlerine oturdular.

Odadaki sessizliği yalnızca bilgisayarın tuş sesleri bozuyordu.

Kemal Bey önündeki tetkikleri tek tek incelemeye başladı.

Kan tahlilleri...

Göz dibi muayenesi...

Nörolojik değerlendirme...

Ve son olarak kontrastlı beyin MR görüntüleri...

Neva'nın nefesi daralmaya başladı.

Kalbi korkuyla göğsünü sıkıştırıyordu.

Yanında oturan Efe, sessizce elini uzatıp onun elini tuttu.

"Buradayım." der gibiydi.

Neva ona belli belirsiz bir tebessümle karşılık verdi.

Gözlerini yeniden Kemal Bey'e çevirdi.

Kemal Bey son görüntüyü de dikkatle inceledi.

Derin bir nefes aldı.

Sonra gözlüğünü çıkarıp masanın üzerine bıraktı.

Bakışlarını iki genç doktora çevirdi.

Ve konuşmaya başladı.Kemal Bey birkaç saniye daha ekrandaki görüntülere baktı.

Odadaki sessizlik giderek ağırlaşıyordu.

Sonunda derin bir nefes alıp bilgisayarı onlara doğru çevirdi.

"Öncelikle şunu söyleyeyim." dedi sakin bir sesle. "Kan tahlillerinde endişe verici bir bulgu yok. Nörolojik muayenende de ciddi bir güç kaybı ya da acil müdahale gerektirecek bir durum saptamadık."

Neva istemsizce rahat bir nefes aldı.

Kemal Bey devam etti.

"Ancak kontrastlı beyin MR'ında göz ardı edemeyeceğimiz bir bulgu var."

Efe'nin parmakları Neva'nın elini biraz daha sıkı kavradı.

Kemal Bey görüntüde belirli bir alanı işaret etti.

"Beynin sağ frontal bölgesinde kontrast tutan, sınırları belirgin bir kitle görüyoruz."

Odadaki sessizlik yeniden çöktü.

Neva'nın dudakları aralandı.

"Kitle..."

Kemal Bey başını yavaşça salladı.

"Evet."

Kısa bir an sustu.

"Görüntüleme bulgularına göre bunun bir tümör olma ihtimali yüksek."

Neva'nın boğazı düğümlendi.

"İyi huylu mu... kötü huylu mu?"

Kemal Bey dürüstlüğünü bozmadı.

"Bunu yalnızca MR görüntüsüne bakarak kesin olarak söyleyemeyiz."

Dosyayı kapatıp ikisine de baktı.

"Şu an elimizdeki bulgular, beyninde bir tümör olduğunu düşündürüyor. Kesin tanı; ameliyatla alınacak ya da biyopsiyle örneklenecek dokunun patoloji incelemesinden sonra konulur."

Neva gözlerini ekrandan ayıramıyordu.

Kemal Bey yumuşak bir ses tonuyla devam etti.

"Bu süreçte seni yalnız bırakmayacağız."

Efe ilk kez konuşabildi.

"Boyutu hocam?"

Kemal Bey tekrar görüntüye baktı.

"Yaklaşık üç santimetre."

Odadaki sessizlik bu kez hiçbirinin bozamayacağı kadar ağırdı.

Neva duyduklarını zihnine sığdıramıyordu.

Sanki odadaki bütün sesler bir anda uzaklaşmıştı.

Kalbi atmayı unutmuş gibiydi.

Kulaklarında tekdüze bir uğultu vardı.

Kemal Bey'in dudakları hâlâ hareket ediyordu ama söylediği hiçbir kelime artık ona ulaşmıyordu.

Birkaç saat önce...

Hayatının en mutlu günlerinden birini yaşamamış mıydı?

Yıllarca emek verdiği uzmanlık eğitimini tamamlamıştı.

Hayalini kurduğu unvanı almıştı.

Geleceğe umutla bakıyordu.

Şimdiyse...

Tek bir cümle, bütün hayallerinin üzerine ağır bir gölge gibi çökmüştü.

Mutluluk ona gerçekten bu kadar uzak mıydı?

Aklına ilk annesi geldi.

Sonra babası...

On yıldır dönmediği o eve, bu haberle nasıl dönecekti?

Onlara nasıl söyleyecekti?

"Beynimde tümör var..."

Bu cümleyi kendi içinde bile kuramıyordu.

Gözleri yavaşça doldu.

Ama ağlamadı.

Dudaklarını dişlerinin arasına alıp gözyaşlarını geri tutmaya çalıştı.

Çünkü o, yıllardır hastalarına güçlü durmayı öğreten bir doktordu.

Fakat ilk kez...

Güçlü kalmak, ona bu kadar ağır geliyordu.

BÖLÜM SONU 🥀