3. bölüm · BİR ÖMRÜN GİZLİ YARASI 🥀

2. BÖLÜM 🥀

BYZ ÖZDR

(2016)

Vural Bey’in sert sesi bahçede yankılanınca evdekiler bir anda dışarı döküldü.

Kamuran Bey önce Vural Bey’in elindeki tüfeğe baktı. Ardından onun baktığı yöne… Çaylıkların arasından hızla uzaklaşan Fahri’ye. Yüzü bir anda gerildi.

“Ula ne yapıyorsun sen?” diye bağırdı öfkeyle.

Vural Bey’in göğsü nefesle kabarıp iniyordu. “Ne yapayım Kamuran? Kızımın camına tünemiş o uşak!”

Kamuran Bey bir adım yaklaştı. “Ya vursaydın? O zaman ne olacaktı?” diye çıkıştı.

“Ölümden mi korkacağım Kamuran?” dedi Vural Bey sertçe.

Kamuran Bey’in sesi daha da yükseldi. “Kork biraz Vural! Kaç can gitti bu köyden, biliyor musun sen?”

Vural Bey’in yüzündeki öfke bir anlığına başka bir şeye dönüştü. Acıya.“Benim de canım gitti Kamuran,” dedi ağır bir sesle. “Birini daha vermem. Sen verir misin?”

Bu sözler havada asılı kaldı. Aynur Hanım derin bir nefes aldı. İçine çöken o eski acı yine kalbine saplanmıştı. O da vermemiş miydi canını toprağa?

Kendi elleriyle koymamış mıydı oğlunu o soğuk mezara? İki adamın büyüyen kavgasını durduran yine o oldu.

“Kendinize gelin beyler,” dedi sert ama yorgun bir sesle. "Düşman onlar… siz burada birbirinizi yiyorsunuz.”

Sözleri herkesin üstüne bir ağırlık gibi çöktü. Kimse bir şey demedi.
Sessizce eve girdiler.

Evdeki herkes odalarına çekilirken Vural Bey ile Aynur Hanım doğruca Melek’in odasına yöneldi.

Kapıyı açtıklarında Melek yatağının kenarında oturuyordu. “Melek,” dedi Aynur Hanım yumuşak bir sesle.“Gel kızım, otur şöyle.”

Küçük berjer koltuğa geçti. Melek de karşısına oturdu. Tam o sırada arkasında duran babasının elini omzunda hissetti.

Vural Bey’in sesi ağırdı. “Abin neden öldü biliyorsun değil mi?” Melek’in kalbi sıkıştı.

“Onlar yüzünden öldü,” dedi Vural Bey. “Bu işlerden hep uzak duran abini öldürdüler.”

Sesi sonlara doğru kısılmıştı. Aynur Hanım gözlerini kaçırdı. İçine çektiği her nefes sanki göğsünü yakıyordu.

“Anneni üzdüğünün farkındasın değil mi Melek?” dedi Vural Bey. Sesinde açık bir tehdit vardı. “Bir daha o uşağı dibinde görürsem seni bu şehirden gönderirim.”

Aynur Hanım da konuştu. Sesi kırılmıştı. "Ben bir evladımı daha veremem toprağa Melek…”

Melek başını kaldıramıyordu. Sanki bütün dünya bir anda omuzlarına yüklenmişti. Anne ve babası cevabını bile beklemeden odadan çıktı.

Bağırmamışlardı. Ama söyledikleri sözler Melek’in içine derin bir yara gibi saplanmıştı.

Oturduğu yerde ürperdi. İşte o an…
Bu uyarının son nokta olduğunu anladı.

...

Okulun son haftalarıydı. Kimsenin okula gitmek istediği yoktu ama annelerimizin zoruyla yine de geliyorduk.

Yanımda oturan Melek başını sıraya koymuş uyuyordu. En nefret ettiği şey erken kalkmaktı.

Dün babasından yediği azar da cabasıydı. Oyüzden bugün uyumasına ses çıkarmıyordum.

Arkamda oturan Emin ile Fahri bir şey hakkında hararetle konuşuyorlardı. Ama o kadar hızlı konuşuyorlardı ki ne dediklerini anlayamıyordum.

Bir anda Melek başını kaldırdı.
Arkasına döndü. “Ben izin alıp çıkacağım,” dedi. "Arkamdan gel.”

İçime bir huzursuzluk düştü. Ama o çoktan sınıftan çıkmıştı. Fahri de arkasından çıkınca kalbim hızla atmaya başladı.

“Bunların yapacağı işe…” diye söylenen Emin’e döndüm. Ona dönmem onun da şaşırmasına neden olmuştu.

“Kuzenine söyle,” dedim. “Kuzenimden uzak dursun. İki köyden de birbirine hayır gelmez.”

Emin gözlerini devirdi. "Neva… bana dönmüşsün, bunu mu konuşacağız?”

“Seninle anca bunu konuşabiliriz Yamanlı,” dedim. Sesim istemeden sertleşmişti. “Biz düşmanız. Her gün birinin ölüm haberi gelir oldu evimize.”

Sözlerim yüzünü düşürdü. “Bir gün bizim köy… bir gün sizin. Yetmedi mi bu kadar cana?” Başımı iki yana salladım.

“Yetmedi mi?”

Emin’in sesi bu kez çok daha yorgundu. “Neva… bitmez mi?”
O an içim acıdı. “Biter belki…” dedi.
“Ama sana olan bu hislerim sence yalan mı?”

Sesi neredeyse fısıltıydı.“Emin,” dedim. “Kendimizi kandırmak için çok geç artık.”

“Olsun,” dedi. “Ben seni ömrümün sonuna kadar beklerim.”

İstemeden alay ettim. "Tabii… ömrümüz bu iki köyde kısa olduğu için beklemen kolay olur.”

Bu sözüm onu güldürdü.
Sinirlendim. “Niye gülüyorsun Emin? Komik mi?”

“Ölsem üzülür müsün diye düşündüm,” dedi. “Komik geldi bir an.”

Sözleri içimi burktu. Ölmek… Bizim yaşımız için çok erkendi. Ama burada öyle değildi.

“Üzülürüm Emin,” dedim. "Hem de çok üzülürüm.”

Yüzüne yayılan gülümseme garipti.
Önüme döndüğümde saçlarımın ucunda elini hissettim.

Bir şey hissetmem gerekiyordu belki.
Ama içimde tarif edemediğim başka bir şey vardı.
Kıpır kıpır bir şey.

...

Yangın merdiveninin kapısının önünde bekleyen Melek’i görünce Fahri şaşkınlıkla yaklaştı.

“Ne oldu Melek? Baban çok mu kızdı?” diye sordu.

Melek birkaç saniye sessiz kaldı. Gözleri dalgındı ama içinde tuhaf bir kararlılık vardı.

“Paran var mı senin?” diye sordu birden.

Fahri kaşlarını çattı. “Ne?”

“Cevap ver Fahri.”

Fahri hâlâ ne demek istediğini anlamıyordu ama yine de cevap verdi.

“Var tabii. Zenginiz kızım biz,” dedi yarı şaka yarı ciddi bir tonla.

Melek derin bir nefes aldı.
Sanki içindeki bütün cesareti o nefesle toplamıştı.

“Kaçalım o zaman.”

Fahri birkaç saniye onu sadece izledi. “Ne dedin sen?”

“Kaçalım,” dedi Melek bu kez daha net. “Benim de param var. Önce evleniriz… sonra okuruz. Belki başka bir şehre gideriz. Kimsenin bizi tanımadığı bir yerde yaşarız.”

Fahri bir anda kahkaha attı. “İyi misin sen Melek?” dedi. Elini Melek’in alnına koydu. “Ateşin mi var güzelim?”

Melek başını iki yana salladı. “Hayır Fahri. İyiyim… hem de çok iyiyim.”
Gece boyunca bunu düşünmüştü.
Uyuyamamıştı.

Bu kararın doğru olup olmadığını bilmiyordu ama bir şeyden emindi.
Fahri’den ayrı gitmek istemiyordu.

“Babam beni buradan gönderecekmiş Fahri,” dedi. Sesi bu kez daha kırılgandı. “Ya ayrılacağız… ya da birbirimize kavuşmak için herkesi karşımıza alıp evleneceğiz.”

Fahri’nin yüzündeki gülümseme yavaşça silindi. Ciddileşti. Bir süre hiçbir şey söylemedi.

Sonra derin bir nefes aldı. “Kabul ediyorum,” dedi.

Melek şaşkınlıkla ona baktı. "Ne?”

“Ver kimliğini,” dedi Fahri. “Evlenelim Melek. Senden ayrılamam.”

İkisi de ne kadar büyük bir karar verdiklerini tam olarak anlayamayacak kadar gençtiler.

Bu karar onları belki büyük bir pişmanlığa sürükleyecekti.

Belki de birbirlerinden hiç ayrılmayacaklardı. Ama girdikleri yolun ne kadar zor olduğunu henüz bilmiyorlardı.

...

Eve giden yolda yürürken arkamdan gelen Emin’in farkındaydım. Adımlarını duymamak mümkün değildi zaten.

Bir süre sessizce yürüdüm. Ama sonunda dayanamayıp durdum.
“Beni daha ne kadar takip
edeceksin?” diye sordum arkamı dönmeden.

Emin’in sesi hemen arkamdan geldi.
“Benimle sevdaluk edene kadar peşindeyim.”

Dudaklarımın kenarında istemsiz bir gülümseme oluştu. Ama ona göstermemek için hemen bastırdım.
Arkamı dönüp ona baktım.

“Sevdaluk edince gideceksin yani?” dedim, sesime sahte bir duygusallık katarak.

Bir an şaşırdı. Sonra gözleri parladı.
“Edecek misin?” dedi.

Ben de onun oyununa katıldım.
“Gidecek misin?” dedim.

Çantamı omzumdan çıkarıp ona uzattım. Biraz kullanmak benim de işime gelirdi.

Emin çantayı aldı ama gözlerini benden ayırmadı. “Gidemiyorum,” dedi.“Hep gittiğim yollara sen çıkıyorsun.”

Bu sözlere istemeden gülümsedim.
“Yani benim suçum mu bu he?” dedim.

Tam o anda Emin bir adım daha yaklaştı. Bir anda dibimde bitmişti.
Duraksadım.

Eli koluma dolanmıştı. O an gözüm bileğindeki saate takıldı. Saat durmuştu.

“Durmuş,” dedim. “Zamanımı durdurduğunu mu düşünüyorsun?”

Emin hafifçe başını salladı. “Yok,” dedi. “Zaman sende duruyor zaten.”

Bir an nefes almak zorlaştı. Çok yakındı. Kokusunu duymak aklımı karıştırıyordu.

Bir adım geri çekilmek istedim ama yapamadım. “Seninlr sevdaluk etmeyecem Emin,” dedim. "Pes edersen iyi olur.”

Emin’in yüzünde hafif bir gülümseme vardı. “Ömrümün sonuna kadar bekleyecem demiş miydim?” dedi.

Gözlerimi devirdim. “Başka bir klişe bul Emin,” dedim.

Elinden çantamı çekip hızla yürümeye başladım. Ama o yine arkamdan geliyordu.

Sessizce.
Israrla.

Ta ki köyün girişine kadar. Orası bizim köyün sınırıydı.

Onun için…
Ölüm demekti.

Ve işte bu bizim hayatımızın gerçeğiydi. Acı gerçeğimiz.

...

(1,hafta sonra)

Nikâh salonunun önünde dururken Melek korkuyla titriyordu. Titremese bile Fahri de en az onun kadar gergindi.

İkisi de birer ergen gibi davrandıklarını düşünüyordu ama bunu söylemeye korkuyorlardı.

Çünkü ayrılma korkusu, yaptıkları şeyi kendilerine haklı göstermeye yetiyordu.

“Melek…” dedi Fahri sakin bir sesle. Sanki ona güven vermek istiyordu.“Şimdi vazgeçersen sana kızmayacağımı bilmeni isterim.”

Melek bir an düşündü. Kararı saniyeler içinde verdi.“Eğer pişman olacaksan sen git,” dedi.

Sesi Fahri’nin aksine gergin ve sertti. İçindeki korku her şeyi tersine çeviriyordu.

Fahri ona sıcak bir gülümsemeyle baktı.“Ben seninle ilgili verdiğim hiçbir karardan pişman olmam Melek,” dedi. Bir an durdu, sonra yumuşak bir sesle devam etti. “Belki yaşadıklarımız için çok erken… ama geç kalmak daha kötü değil mi?”

Melek gözlerini sıkıca kapattı. Babası… annesi… abisi… Hepsi gözlerinin önüne geliyordu. Kısa bir pişmanlık dalgası kalbine dokundu. Ama hemen ardından Fahri’yi düşündü. İki seçenek arasında sıkışıp kalmıştı.

Fahri de ondan farklı değildi.
Bir yanda çok sevdiği kadın, diğer yanda ailesi vardı. Ya birbirlerini seçeceklerdi…
Ya da ailelerini.

“Melek,” dedi Fahri. “Şimdi seçmezsek ömrümüzün sonuna kadar ayrı kalacağız.”
Melek gözlerini daha da sıktı. Yanaklarından yaşlar süzülmeye başladı.

O sırada Fahri’nin soğuk parmaklarını yanağında hissetti. Gözlerini yavaşça açtı.

“Erken olsa da kabul Fahri,” dedi titrek bir sesle. “Evlenelim… ve sonuçlarına birlikte katlanalım.”

Fahri onu sımsıkı sarıldı.
“Tamam Melek,” dedi. “Senin isteğin neyse o olacak.” Saçlarından öptü. "Ve biz… ikimiz el ele savaşacağız.”

Oysa onlar daha on dokuz yaşında iki gençti.
Evliliğin bir çocuk oyuncağı olmadığını anlamak için fazla küçüktüler.

El ele nikâh salonuna girerken, aslında kaçamayacakları bir hayatın içine yürüdüklerini bilmiyorlardı.

O gün titrek bir “evet” ile evlendiler.
Ama onları bekleyen şeyden henüz haberleri yoktu.

“Kaç yaşına geldim, bu eve ekmeği hâlâ ben alıyorum!” diye söylendi Neva.

Televizyondaki güzellik programını izleyen Rana gözlerini bile ayırmadı. "Abla lütfen susar mısın? Dinleyemiyorum.”

Neva sinirle ona döndü.
“Şimdi senin kafanı patlatacağım Rana!"

Rana sırıtıp omuz silkti.
“Gel de patlat.”

Bu söz Neva’nın sabrını taşırdı. Ayağındaki terliği çıkarıp Rana’ya doğru koştu. Her zamanki gibi Bahar yine aynı tepkiyi verdi.

“Koşmayın! Toz kalkıyor!” diye bağırdı. İkisi aynı anda bahçeye fırladı. Rana’yı kovalayan ablasından ikizini kurtarmak isteyen Rüya hortumu kaptığı gibi Neva’yı ıslatmaya başladı.

"Rüya dur! Vallahi geliyorum bak!” diye bağırdı Neva. Bir anda sırılsıklam olmuştu. Elbisesi üzerine yapışmıştı.

Bunun öcünü almak ister gibi hortumu hışımla Rüya’nın elinden aldı.Ama Rüya’yı ıslattığını sanırken bahçeye yeni çıkan ablasını hedef almıştı.

“Neva! Yedim seni!” diye bağırarak peşinden koştu. Neva da hortumu savurarak kardeşlerini boydan boya ıslattı.

Bahçede kahkahalar yükseliyordu.
Bu sesleri duyan Kamuran Bey ile Feride Hanım kapıda durmuş çocuklarını gülerek izliyordu.

Sanki bir anda herkes küçülmüştü.
Hepsi bu bahçede oynayan küçük çocuklara dönüşmüştü. Kamuran Bey’i gören Bahar hızla babasına koştu.

“Hayır Bahar—” demesine kalmadan o da sırılsıklam olmuştu. Herkes gülüyordu.
Rüya ile Rana bağırmaya başladı.
“Annemi de ıslat!”

Bu sefer hortum Kamuran Bey’in eline geçmişti. Feride Hanım’ı kollarının arasına aldı.
Kaçmasına izin vermeden hem onu hem de çocuklarını ıslatmaya başladı. Bahçede kahkahalar yankılanıyordu.

Koskoca köyün reisi, çocuklarıyla birlikte çocuk olmuş gibiydi. “Tamam hadi,” dedi Feride Hanım gülerek.

“Hasta olmadan üstümüzü değiştirelim.”
Bu söz üzerine Kamuran Bey önden eve yürüdü. “Emret hatun,” dedi gülerek.

Feride Hanım utançla kızardı. "Kamuran sus, utandırma beni.”

Hepsi gülerek eve girdi. Bahçede yalnız kalan Neva, tam arkasını dönecekken bir ıslık sesi duydu.

Hemen yerden bir taş aldı. "Kimsin ula?” diye bağırdı. Etrafına bakınırken bahçeye çıkan Emin’i gördü.

Ama fark etmesi bir saniye geç oldu.
Taşı çoktan fırlatmıştı.

Neva’nın gözleri korkuyla büyüdü.
“Emin!”Neva’nın gözleri korkuyla büyüdü.

Taş Emin’in alnına çarpınca tok bir ses çıktı. Emin bir anda geri sendeledi.

“Elini kolunu savurma Neva!” diye homurdandı ama sesi çok da sert değildi.

Neva koşarak yanına geldi.
“Ben… ben seni görmedim!” dedi panikle.
Emin elini alnına götürdü. Parmaklarının arasından hafif bir kan sızıyordu.

Neva’nın yüzü bembeyaz kesildi.
“Kanıyor!” dedi korkuyla.

Emin hafifçe gülümsedi.
“Taş atarken düşünseydin onu.

Neva telaşla etrafına baktı.
“Dur, dur… bekle.”

Elinin tersiyle Emin’in elini alnından çekti.
“Bırak bakayım.” Emin itiraz etmedi. Başını biraz eğdi. Neva’nın parmakları titriyordu.
Elbisesinin ucuyla kanı silmeye çalıştı.

“Çok mu acıyor?” diye sordu kısık bir sesle.
Emin gözlerini ondan ayırmadan baktı.

“Acımıyor.”

Neva kaşlarını çattı. "Yalan söyleme.”
Emin hafifçe gülümsedi.

“Sen dokununca acımıyor.” Neva bir an duraksadı. Kalbi hızlandı .Hemen geri çekildi.

“Boş konuşma Emin.” Emin bir adım daha yaklaştı.

“Boş değil.” Neva başını iki yana salladı.
“Sen niye buraya geldin yine?”

Emin omuz silkti. "Seni görmeye.”

Neva gözlerini devirdi. “düşman köye mi ? ”

“düşman köye " dedi Emin, aklından geçeni söyledi.

“Niye?” Merakla sordu Neva.

Emin bir an sustu. Sonra çok sakin bir sesle konuştu. "Çünkü başka yerde duramıyorum.”

Neva bu sözlere cevap veremedi. Bahçenin etrafında rüzgârın sesi dolaşıyordu.
Bir süre ikisi de konuşmadı.

Sonra Neva yeniden Emin’in alnına baktı. “Gerçekten çok kanıyor,” dedi.

Emin hafifçe güldü. "Merak etme, ölmem.”
Neva sinirlendi.

“Ölmekten başka şaka bilmiyor musun sen?”
Emin gözlerini ona dikti.

“Sen demedin mi ölüm bize erken geliyor diye "
Kinayeli şekilde konuştu Emin.

Neva bir an sustu. Sonra istemeden konuştu.
“Sana geç gelsin Emin, sana ölüm hiç uğramasın " dedi.

Emin’in yüzüne yavaş bir gülümseme yayıldı.
“İşte bu yeter bana Neva " dedi .

Neva sinirle başını çevirdi. Ama yanakları kızarmıştı. Emin bunu fark edince daha da yaklaştı.

“Neva…” dedi Emin sanki büyülü bir şeye seslenir gibi.

“Ne var?” dedi Neva aksice.

“Taşı biraz daha sert atsaydın belki daha çok ilgilenirdin benimle.”

Neva şaşkınlıkla ona baktı. Sonra elindeki taşı yeniden kaldırdı. "Bir tane daha atayım mı?”

Emin kahkaha attı. “Bu sefer kaçmam.”

Ama ikisi de biliyordu.
Bu kavga gibi görünen şey…
Aslında başka bir şeydi.
Ve ikisi de bundan kaçamayacaktı.

...

El ele tutuşmuş, iki köyün tam ortasında duruyordu Fahri ile Melek. Şimdi hangi köye gireceklerdi?

Bunu düşünmek akıllarına bile gelmemişti.
Ebedî düşman iki köyün çocukları önce sevdalanmış, sonra da evlenmişlerdi.

Ama daha ilk saatlerde kendilerini bir çıkmazın içinde bulmuşlardı. Üstelik en mantıklı olanı yaptıklarını sanarak…

“Melek…” dedi Fahri. Melek elini bırakınca Fahri anlamazca ona döndü.

“Efendim?” dedi ve yeniden elini tuttu.
Melek sıkıntıyla konuştu.

“Evlendiğimizi bir süre saklayalım.”
Fahri bir şey söyleyecekken Melek hemen devam etti. “Biz evlendikten sonrasını hiç konuşmadık. Ne yapacağımıza karar verene kadar saklamak en doğrusu.”

Fahri düşündükçe içi daralıyordu. “Tamam Melek… sen nasıl istersen,” dedi sonunda.
Elini kaldırıp Melek’in saçlarını geriye itti. Sonra yanaklarını avuçlarının arasına aldı. “Sakın üzülme,” dedi yumuşak bir sesle. "Hallederim ben. Tamam mı?”

Melek gülümseyerek başını salladı. “Tamam.”

Birbirlerine son kez sarıldılar.
“Seni seviyorum,” dedi Melek.

Fahri gözlerinin içine baktı.“Ben de senin için yaşıyorum Melek. Bunu unutma, tamam mı?”

“Tamam,” dedi Melek.

Arkasını dönüp yürümeye başladı.
Fahri bir süre arkasından baktı.

Melek arada bir dönüp bakıyordu ama Fahri’nin arkasını döndüğünü hiç görmedi.
Çünkü Fahri…
Melek’i ardında bırakıp gidecek biri değildi.

Odamda oturmuş kitabımı okuyordum.
Sessizlik en sevdiğim şeydi. Bu evde ve bu köyde pek mümkün olmasa da…

Yarılamış olduğum kitabın içinde kaybolmuştum sanki. Bu yüzden kapıyı kırarcasına açıp içeri giren ablamı duymamıştım.

“Neva!” diye bağırınca irkilerek kendime geldim.

“Öf ya! Bu evde bana hiç rahat yok mu?” diye söylendim.

“Kes be,” dedi ve heyecanla devam etti.
“Babam izin verdi Neva! Akşama Alphan tanışmaya geliyormuş!”

Heyecanla yerimde doğruldum.
“Yaşasın! Ablam evleniyor!” dedim. "Hadi koş, hazırlan sen!” diyerek elimle onu kovalar gibi yaptım.

Başkasının alınacağı bu harekete ablam sadece kaşlarını kaldırdı.“Kalk Neva. Anneme yardım edeceksin.

Sinirle nefes verdim. “Eee sen ne yapacaksın peki?”

“Dediğini yapacağım.” Anlamazca kaşlarımı çattım. “Hazırlanacağım,” dedi.

O odadan çıkarken ben de söylenerek ayağa kalktım. Evin telaşına katıldım.

Tam o sırada Melek içeri girdi. Ona ters bir bakış atıp yanına yürüdüm.

“Neredeydin sen?” diye sordum.

Melek korkuyla gözlerini kaçırdı. "İşim vardı,” dedi.

İnanmamıştım. Ama şimdi sorgulamanın zamanı değildi.

“Biz imkânsızlığımızda kalalım,” dedim imalı bir şekilde. "Ablam evlilik yoluna giriyor.”

Melek sanki bayılacak gibi oldu. Üstünü başını çekiştirdi. "Çok sevindim,” dedi. “Üzerimi değiştireyim, yardım ederim.”

O giderken arkasından mırıldandım. " Çıkar kokusu yakında…”

Melek’in anlamadığı şey tam da buydu.
O, hâlâ masallar diyarında yaşadığımızı sanıyordu.

Ama bizim hayatımız…
İmkânsız prenses ile şövalyenin aşkı değildi.
Ne masallar diyarında yaşıyorduk…
Ne o bir prensesti…
Ne de Fahri bir şövalyeydi.

Biz…
İmkânsız aşkları dibine gömen Karadeniz’in çocuklarıydık.
Ve şimdiye kadar…
Koca Karadeniz’e karşı gelen kimse görülmemişti.

BÖLÜM SONU 🥀