4. bölüm / 16
Beş Kuruş3-Bir Hırka Meselesi
Bölümler 16Şu an: 3-Bir Hırka Meselesi
- 1 Tasarım ve Giriş73 kelime
- 2 1-Mahalle Sabahı1.070 kelime
- 3 2-Tesadüf1.760 kelime
- 4 3-Bir Hırka Meselesi2.323 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 4-Güvenmek1.208 kelime
- 6 5-Karma Geçmiş1.340 kelime
- 7 6-Acı Geçmiş1.133 kelime
- 8 7-Yaz Akşamı1.442 kelime
- 9 8-Bir Şarkının İçinde1.244 kelime
- 10 9-Angels or Devıls1.005 kelime
- 11 10-Garip Bir Gün1.629 kelime
- 12 11-Sanırsın Her Şey Yolunda2.158 kelime
- 13 12-Bir Şey Yok, Değil mi?2.301 kelime
- 14 13-Güzelim?2.842 kelime
- 15 14-Kızıl Yalanlar4.120 kelime
- 16 15-Göz yaşları3.391 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bazı akşamlar insanın aklında kalmak için büyük bir olaya ihtiyaç duymazdı.
Birinin sana uzattığı hırka yeterdi.
Bir cümlenin ortasında sesinin değişmesi, kalabalığın içinde yalnızca bir kişiye bakman ya da herkes gülerken senin neden güldüğünü bile unutman yeterdi.
Benim için o akşamın başlangıcı, Lavin’in kapımı çalmasıyla oldu.
“Bengiii!”
Yatağımda yüzüstü uzanmış, telefonumun ekranına boş boş bakıyordum. Aslında ekranda hiçbir şey yoktu. Sadece kilit ekranındaki Kuzey’in bulunduğu eski bir grup fotoğrafına bakıyordum.
Fotoğrafta herkes farklı bir yere bakıyordu.
Arda kameraya dil çıkarıyordu.
Poyraz sanki fotoğraf çekildiğini sonradan fark etmiş gibi kaşlarını çatmıştı.
Kerem elindeki topu tutuyordu.
Kuzey ise başını hafifçe yana çevirmiş, gülüyordu.
Oğuz yoktu o fotografta çünkü o abimlerin aksine benim hayatıma geç dahil olmuştu.
Ben o fotoğrafı neden hâlâ sakladığımı bilmiyordum.
Biliyordum aslında.
Ama insan bazı şeyleri kendine itiraf edince, onların gerçek olmasından korkuyordu.
“Bengi, kapıyı aç!”
“Geliyorum!”
Telefonu yatağın üzerine bıraktım. Üzerimdeki pembe eşofman takımının üstünü düzelttim, saçlarımı elimle biraz toparladım ve kapıyı açtım.
Lavin, elinde iki tane meyve suyuyla karşımda duruyordu.
“Hazırlan.”
“Nereye?”
“Dışarı.”
“Bu kadar açıklayıcı olduğun için teşekkür ederim.”
“Rica ederim. Sahile gidiyoruz.”
“Kimler?”
Lavin dudaklarını büzdü.
“Bizimkiler.”
“Bizimkiler derken?”
“Poyraz, Kuzey, Arda, Sima, Aleyna, Kerem… Oğuz da gelecek.”
İçimdeki bütün heyecan bir anda yer değiştirdi.
Kuzey’in adı geçtiğinde kalbim hızlanmıştı ama Oğuz’un adı araya girince yüzümdeki ifade değişti. Bunu Lavin fark etmiş olacak ki gözlerini kıstı.
“Ne oldu?”
“Hiç.”
“Bengi.”
“Ne var?”
“Senin ‘hiç’ dediğin şeylerin yüzde doksanı bir şey.”
“İstatistik mi tutuyorsun?”
“Senin üzerinde tutuyorum.”
Meyve suyunu elimden aldı, odama girip yatağın üzerine bıraktı.
“Çabuk hazırlan. Hava güzel.”
“Ben daha yeni uyandım.”
“Sen zaten her gün yeni uyanmış gibi davranıyorsun.”
“Çünkü uyuyup yapacak çok şeyim var.”
“Mesela?”
“Uyumak.”
"Ay sağol Bengi ya çok yardımcı oluyorsun bu aralar.”
“Biliyorum.”
Lavin başını iki yana sallayıp güldü. Ben de dolabın önüne geçtim. Ne giyeceğimi seçmek normalde beş dakikamı alırdı. O gün ise dolabın karşısında gereğinden fazla durdum.
Çünkü aklımda tek bir soru vardı.
Kuzey orada olacak mıydı ya acaba iptal ederse?
Olacağını biliyordum. Ama insan hoşlandığı birinin karşısına çıkmadan önce, bunu defalarca düşünmeden duramıyordu.
Sonunda açık renkli bir kargo pantolon, beyaz bir tişört ve ince bir ceket giydim. Saçlarımı açık bıraktım. Aynaya baktığımda kendimi beğenip beğenmediğime karar veremedim.
“Çok mu uğraşmış gibi duruyorum?”
Lavin kapının kenarından bana baktı.
“Hayır.”
“Çok mu normal?”
“Bengi, sen zaten anormalsin.”
“Teşekkür ederim.”
“İltifat ettim.”
“Nasıl yani?”
“Senin normal olmanı beklemiyorum. O yüzden ne giyersen giy, sana yakışıyor.”
Dudaklarını birbirine bastırdı gülmemeye çalışıyordu.
Lavin’in bu cümlesine gülümsedim. Sonra çantamı aldım.
“Gidelim.”
Merdivenlerden inerken Poyraz’ın sesi duyuluyordu.
“Bengi, geç kalıyoruz!”
“Daha aşağı inmedim!”
“Onu fark ettim zaten salak o yüzden çağırıyorum hani.”
Salona geldiğimde Poyraz kapının yanında ayakkabılarını giyiyordu. Üzerinde siyah bir tişört, açık renkli bir pantolon vardı. Her zamanki gibi sanki bütün mahalle onun sorumluluğundaymış gibi acele ediyordu.
Lavin onu görünce bir an durdu. Çok kısa bir andı. Ama ben fark ettim.
Poyraz başını kaldırıp Lavin’e baktı.
“Sen de mi geliyorsun?”
“Evet.”
“Üşürsen söyle.”
Lavin’in yüzündeki ifade değişti.
“Üşümem.”
“Akşam serin olur.”
“Olursa söylerim.”
“Tamam.”
Lavin gözlerini kaçırdı.
Ben ise ikisinin arasındaki bu kısa konuşmayı izlerken içimden gülmemek için kendimi zor tuttum.
Poyraz hiçbir şeyin farkında değildi.
Lavin ise Poyraz’ın söylediği iki kelimeyi bile bütün gün düşünebilecek durumdaydı.
“Ne sırıtıyorsun?” diye sordu Poyraz.
“Hiç.”
“Senin hiçlerin de çoğaldı.”
“Sen de mi istatistik tutuyorsun?”
“Lavin tutuyor, ben de ondan öğrendim.”
“Harika. Hepiniz benim üzerimden birleşmişsiniz.”
Poyraz kapıyı açtı.
“Çıkın artık.”
Dışarı çıktığımızda hava gerçekten güzeldi. Güneş batmak üzereydi. Mahallenin sokaklarına turuncu bir ışık yayılmış, binaların gölgeleri kaldırıma uzamıştı.
Sahile yürürken Lavin sürekli telefonuna bakıyordu.
“Ne yapıyorsun?” diye sordum.
“Mesajlara bakıyorum.”
“Kimin mesajlarına?”
“Kimsenin.”
“Lavin.”
“Bengi.”
“Poyraz mı yazdı?”
“Hayır.”
“Yazmasını mı bekliyorsun?”
Lavin bana dönüp kaşlarını kaldırdı.
“Sen de Kuzey’i bekliyorsun.”
“Ben kimseyi beklemiyorum.”
“Senin bütün günün Kuzey’i beklemekle geçiyor.”
“Abartma.”
“Sabah fotoğrafına bakıyordun.”
Adımlarım yavaşladı.
“Sen nereden biliyorsun?”
“Telefonun elimdeydi.”
“Ne zaman?”
“Sen saçını yaparken.”
“Telefonumu mu kurcaladın?”
“Kurcalamadım. Ekran açıktı.”
“Lavinnn!”
“Ne var? Fotoğrafta Kuzey vardı.”
“Başka kimse yok muydu?”
“Vardı. Ama sen yalnızca Kuzey’e bakıyordun.”
Bir süre cevap vermedim.
Lavin’in sesi yumuşadı.
“Bengi, gerçekten hoşlanıyorsun ondan, değil mi?”
Bu soru daha önce de sorulmuştu.
Ama her seferinde başka türlü hissettiriyordu.
Çünkü bazı duygular insanın içinde uzun süre kaldığında, onları söylemek daha kolay değil, daha zor oluyordu.
“Evet,” dedim sonunda.
Lavin’in yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.
“Ne zamandır?”
“Bilmiyorum.”
“Nasıl bilmiyorsun?”
“Uzun zamandır.”
“Peki o biliyor mu?”
“Sanmıyorum.”
“Hiç belli etmedin mi?”
“Ben mi? Hayır.”
“Belki o da senden hoşlanıyordur.”
“Lavin.”
“Ne?”
“Böyle şeyler söyleme.”
“Neden?”
“Zaten aklımdan gitmiyor üzülmek istemiyorum sadece.”
“Biraz daha aklına girsin o zaman.”
“Daha fazla girmesine gerek yok.”
Lavin koluma girdi.
“Bazen insanın aklında olan şey, hayatında da olsun istiyor.”
Bu cümleye cevap veremedim.
Çünkü ben de tam olarak bunu istiyordum.
Sahile vardığımızda diğerleri bankların olduğu yerde toplanmıştı. Sima, Arda’nın yanında oturuyordu. Aleyna elindeki cips paketini Kerem’den saklamaya çalışıyordu. Poyraz onları görünce başını iki yana salladı.
“Daha gelmeden kavga mı ettiniz?”
“Kerem cipsimi aldı,” dedi Aleyna.
“Sen de benim içeceğimi aldın,” dedi Kerem.
“Çünkü cipsimi aldın.”
“Ben de içeceğini aldım.”
“Çünkü sen hırsızsın.”
“Sen de hırsızsın.”
“Ben haklı bir hırsızım.”
Arda gülmeye başladı.
Sima başını onun omzuna yasladı.
“Bunlar hiçbir zaman düzelmeyecek.”
“Düzelmesinler,” dedi Arda. “Böyle daha eğlenceli.”
Kuzey biraz ileride, denize bakan korkuluğun yanında duruyordu.
Üzerinde koyu renkli bir tişört vardı. Saçları rüzgârla hafifçe dağılmıştı. Bir eli cebindeydi. Diğer eliyle telefonunu tutuyordu.
Onu gördüğüm an, bütün konuşmalar uzaktan gelen seslere dönüştü.
Kuzey başını kaldırdı. Göz göze geldik. Bu kez hemen bakışlarımı kaçırmadım. O da kaçırmadı. Sonra hafifçe gülümsedi. Sanki beni gördüğüne gerçekten sevinmiş gibi.
“Geldiniz,” dedi.
Poyraz omzuna vurdu.
“Biz bekletmedik umarım.”
“Yok. Siz biraz geç kaldınız sadece.”
“Bengi yüzünden.”
“Benim yüzümden değil,” dedim hemen.
Kuzey bana baktı.
“Bence de senin yüzünden değil.”
Kalbim, hiç gereği yokken hızlandı.
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim."
Herkes sahile doğru yürümeye başladı. Arda ve Sima önde, Aleyna ile Kerem arkada tartışıyordu. Poyraz, Lavin’in yanında yürüyordu. Ben ise bir süre grubun ortasında kaldım.
Kuzey yanıma geldi.
“Bugün nasılsın?”
“İyiyim.”
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
“Dün biraz dalgın gibiydin.”
“Dün mü?”
“Basketbol sahasında.”
“Yok, değildim.”
Kuzey bana baktı.
“Bengi.”
“Ne?”
“Bazen insanın dalgın olduğunu anlamak için çok dikkatli olması gerekmiyor.”
Gülümsedim.
“Belki sadece uykum vardı.”
“Senin her şeye bir bahanen var.”
“Çünkü her şeyin bir açıklaması olabilir.”
“Peki, Bana bakarken dalgın olmanın açıklaması ne?”
Bir anda yürümeyi bıraktım.
Kuzey de durdu.
“Ben sana bakmıyordum.”
“Eminmiyiz?"
“Evet.”
“Sen de Lavin gibi konuşmaya başladın.”
“Lavin’den öğrenilecek çok şey var.”
“Mesela?”
“İnsanları utandırmak.”
“Bunu zaten iyi yapıyorsun.”
Kuzey’in gülüşü biraz daha belirginleşti.
Sonra bakışları yüzümden uzaklaşıp denize döndü.
“Bir şey sorabilir miyim?”
“Sor.”
“Birinden hoşlanıyor musun Bengi?”
Soruyu duyduğum anda içimdeki bütün sesler sustu.
Kuzey bunu öylesine sormamıştı.
En azından bana öyle gelmemişti.
“Bu soru neden geldi şimdi?”
“Merak ettim.”
“Kimden hoşlandığımı mı merak ettin?”
“Evet.”
“Niye?”
“Çünkü bazen birinin aklının başka yerde olduğunu fark ediyorum.”
“Benim aklım başka yerde mi?”
“Bazen.”
Denize baktım.
“Evet,” dedim.
Kuzey’in yüzündeki ifade değişmedi ama dikkatinin tamamen bana döndüğünü hissettim.
“Kimden?”
“Tanıdığın biri.”
“Mahalleden mi?”
“Evet.”
“Okuldan mı?”
“Evet.”
“Ben tanıyor muyum?”
“Tanıyorsun.”
Kuzey bir süre düşündü.
Sonra gülümsemesi yavaşça kayboldu.
"Bizden biri mi?”
“Evet.”
“Arda mı?”
“Hayır.”
“Kerem mi?”
“Hayır.”
Kuzey’in bakışları üzerimde kaldı.
“Ben?”
O an ne söylemem gerektiğini bilmiyordum.
Yalan söyleyebilirdim.
Gülüp geçebilirdim.
Konuyu değiştirebilirdim.
Ama uzun zamandır içimde tuttuğum bir şeyi, tam karşımdayken yine saklamak istemedim. Sesim titredi.
“Evet,” dedim.
Kuzey’in yüzündeki ifade bir süre okunmadı.
Sanki duyduğu şeyi anlamaya çalışıyordu.
Ben ise kalbimin sesini herkesin duyacağından korkuyordum.
“Ne zamandır?” diye sordu.
“Uzun zamandır.”
“Bunu neden hiç söylemedin bana Bengi?”
“Çünkü söylemek kolay değil koktum Kuzey.”
Kaşlarını çattı.
“Benden mi çekindin?”
“Biraz.”
“Neden?”
“Çünkü senin ne düşüneceğini bilmiyordum.”
Kuzey başını hafifçe eğdi.
“Peki şimdi?”
“Şimdi de bilmiyorum.”
Bu kez güldü ama alay eder gibi değil. Daha çok, benim dürüstlüğüm karşısında ne yapacağını bilemediği için.
Rüzgâr biraz sert esti. Üşüdüğümü fark ettiğimde kollarımı göğsümde birleştirdim.
Kuzey bunu gördü.
“Üşüdün mü?”
“Biraz.”
“Ceketini giy.”
“Üzerimde.”
“Benimkini giy.”
“Sen üşümez misin?”
“Ben iyiyim.”
Kuzey ceketini çıkarıp bana uzattı.
“Al.”
“Gerek yok.”
“Bengi.”
“Gerçekten—”
“Üşüyorsun.”
Cümlesi sert değildi ama tartışmaya açık da değildi.
Ceketi aldım. Üzerime geçirirken kumaşın sıcaklığını hissettim. Kolları bana biraz uzun gelmişti. Ellerimi içine sakladım.
Kuzey bana baktı.
“Oldu mu?”
“Oldu.”
“Güzel.”
“Teşekkür ederim.”
“Önemli değil.”
Ama benim için önemliydi.
Çünkü Kuzey’in ceketi üzerimdeydi.
Çünkü kokusu hafifçe kumaşa sinmişti.
Çünkü az önce ona hoşlandığımı söylemiştim ve o, bundan sonra ne yapacağını bilemediği hâlde beni üşümekten korumayı düşünmüştü ilk defa bunu yaşıyordum. Bir süre yan yana yürüdük. Bu kez konuşmadık.
Sessizlik garip değildi. Aksine, ilk defa susmak beni rahatsız etmiyordu.
Biraz ileride Poyraz’ın Lavin’e kendi hırkasını verdiğini gördüm.
Lavin önce almak istemedi.
“Ben üşümüyorum.”
Poyraz hırkayı onun omzuna bıraktı.
“Ellerin buz gibi.”
“Sen nereden biliyorsun?”
“Az önce içeceği tutarken gördüm titriyordun Lavin al şunu.”
Lavin hırkayı üzerine geçirdi.
“Sen de üşüyeceksin.”
“Ben alışığım.”
“Ben de alışığım.”
“Lavin.”
“Ne?”
“Giy işte.”
Lavin’in yüzünde öyle bir gülümseme oluştu ki, onu daha önce hiç görmemişim gibi hissettim.
Poyraz ise hiçbir şey olmamış gibi denize bakıyordu.
Bazen bir insanın habersiz yaptığı şey, karşısındaki için bütün akşamın en önemli anı olabiliyordu. Lavin’in Poyraz’a bakışını izlerken bunu düşündüm.
Sonra Kuzey’in sesiyle kendime geldim.
“Pişman oldun mu?”
“Neye?”
“Bana söylediğin şeye.”
Başımı ona çevirdim.
“Hayır.”
“Emin misin?”
“Evet.”
“Çünkü istersen hiçbir şey olmamış gibi davranabiliriz.”
“Sen öyle mi istiyorsun?”
Kuzey bir süre cevap vermedi.
Sonra bana döndü.
“Hayır.”
Kalbim yeniden hızlandı.
“Peki ne istiyorsun?”
“Bilmiyorum.”
Bu cevabı beklemiyordum.
Ama dürüst olduğu için hoşuma gitti.
“Ben de bilmiyorum,” dedim.
“Sen benden hoşlanıyorsun.”
“Evet.”
“Ben de senden hoşlanıyor olabilir miyim diye düşünüyorsun.”
“Düşünüyorum.”
“Peki ya ben de senden hoşlanıyorsam?”
Nefesimi tuttum.
Kuzey bakışlarını kaçırmadı.
“Ne- Ne zamandır?” diye sordum.
“Bilmiyorum.”
“Sen de mi bilmiyorsun?”
“Bazı şeylerin ne zaman başladığını anlamıyorsun. Bir gün fark ediyorsun.”
“Nasıl fark ettin?”
Kuzey denize baktı.
“Seninle konuşurken zamanın nasıl geçtiğini fark etmemeye başladım.”
Gülümsedim.
“Bu çok klişe.”
“Biliyorum.”
“Başka?”
“Sen güldüğünde, neden güldüğünü merak ediyorum.”
“Bu da biraz garip.”
“Senin hakkında merak ettiğim çok şey var.”
“Mesela?”
“Bir şeye üzüldüğünde neden hemen belli etmediğin.”
“Ben belli etmiyorum.”
“Evet.”
“Belki güçlü görünmek istiyorumdur.”
“Güçlü görünmek zorunda değilsin.”
Bu cümle, bütün akşam duyduğum en anlamlı şeydi.
Çünkü Kuzey bunu söylerken bana acımıyor, beni küçümsemiyor ya da olduğumdan farklı biri gibi görmüyordu. Sadece, kendimi saklamak zorunda olmadığımı söylüyordu.
“Sen de her şeyi belli etmiyorsun,” dedim.
“Benim de sakladığım şeyler var.”
“Mesela?”
“Mesela şu an sana ne söylemem gerektiğini bilmiyorum.”
“Bence bildiğin şeyi söyle.”
Kuzey bana döndü.
“Benden hoşlandığını bilmek güzel.”
“Güzel mi?”
“Evet.”
“Başka?”
“Bunu duyduğuma sevindim Bengi.”
Yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu.
“Sen de benden hoşlanıyor musun?”
Kuzey bu kez hemen cevap verdi.
“Evet.”
Dünya yerinde duruyordu.
Deniz aynı şekilde dalgalanıyordu.
Arkadaşlarımız birkaç metre ileride hâlâ gülüyordu.
Ama benim için o an, bütün akşamın ortasına çizilmiş ince bir çizgi gibiydi.
Öncesi vardı.
Bir de sonrası.
“Emin misin?” diye sordum.
Kuzey gülümsedi.
“Bunu ikinci kez sormana gerek yok.”
“İnsan bazen duyduğuna inanamıyor Oğuz şuan garip hissediyorum.”
“Ben de uzun zamandır söylemek için doğru zamanı bekliyordum.”
“Doğru zaman bu muydu?”
“Bilmiyorum sanırım evet.”
Güldüm.
Kuzey de güldü.
Ama bu kez aramızdaki sessizlik başka türlüydü. Artık saklanan bir şey yoktu. En azından ikimizin arasında.
Bir süre sonra diğerlerinin yanına döndük. Aleyna bizi görünce gözlerini kıstı.
“Nerede kaldınız?”
“Yürüdük,” dedim.
“Ne konuştunuz?”
“Deniz hakkında.”
“Deniz mi?”
“Evet.”
Kuzey hiç düşünmeden başını salladı.
“Deniz hakkında.”
Aleyna ikimize baktı.
Sonra yüzünde şüpheli bir gülümseme oluştu.
“Tabii.”
Lavin hemen yanıma geldi. Poyraz’ın hırkası hâlâ üzerindeydi.
“Ne oldu?”
“Hiç.”
Lavin kaşlarını kaldırdı.
“Bengi.”
“Sonra anlatırım.”
“Şimdi anlat.”
“Hayır.”
“Bengiii!”
“Lavin.”
Kuzey yanımızdan geçerken hafifçe gülümsedi.
Lavin önce ona, sonra bana baktı. Bir şey anlamıştı. Ama bu kez üstüme gelmedi. Sadece koluma girdi.
“Sonra konuşacağız.”
“Biliyorum.”
“Çok uzun konuşacağız.”
“Biliyorum.”
“Ben sana demiştim.”
“Ne dedin?”
“Belki o da senden hoşlanıyordur.”
Başımı öne eğip güldüm.
“Bunu yüzüme karşı söyleme.”
“Neden?”
“Çünkü utanıyorum.”
Lavin’in gözleri büyüdü.
“Ne?”
“Sonra anlatırım.”
“Bengi!”
“Lavin, bağırma.”
“Sen bana şimdi bunu söyleyip susamazsın.”
“Susarım.”
“Susamazsın.”
“Bak, sustum.”
Lavin beni kolumdan çekiştirirken Poyraz uzaktan seslendi.
“Lavin, düşürme kızı.”
“Ben onu düşürmüyorum!”
“Bengi’yi çekiştiriyorsun.”
“Çünkü önemli bir şey oldu!”
Poyraz bana baktı.
“Ne oldu?”
“Hiçbir şey.”
Kuzey hemen araya girdi.
“Bengi üşüyordu, ceketimi verdim.”
Poyraz başını salladı.
“İyi yapmışsın.”
Sonra Lavin’in üzerindeki hırkaya baktı.
“Sen de üşüyor musun?”
Lavin’in yüzü bir anda kızardı.
“Hayır.”
“İyi, sevindim"
Poyraz bunu söylerken o kadar sıradan davranmıştı ki Lavin’in yüzündeki ifadeyi görmesem, onun için ne kadar büyük bir şey olduğunu anlamazdım.
Akşam ilerledikçe hava daha da serinledi. Hepimiz sahildeki banklara oturduk. Arda Sima’nın saçlarını rüzgârdan korumaya çalışıyor, Aleyna Kerem’le hangi yemeğin daha güzel olduğu konusunda tartışıyor, Poyraz ise herkesin bir şey yiyip yemediğini kontrol ediyordu.
Ben Kuzey’in yanında oturuyordum.
Ceketi hâlâ üzerimdeydi. Kuzey bir ara koluma baktı.
“Ceketi geri vermeyecek misin?”
“Vereceğim.”
“Ne zaman?”
“Bilmiyorum.”
“Senin bu kelimeyle ciddi bir bağın var.”
“Sen de çok kullanıyorsun.”
“Benden mi öğrendin.”
“Belki.”
Kuzey güldü.
Ben de onun yanında otururken, ilk defa bir şeyi fazla düşünmeden mutlu olabildiğimi fark ettim.
Kuzey’den hoşlanıyordum.
O da benden hoşlanıyordu.
Henüz hiçbir şeyin adı konmamıştı.
Ama bazı başlangıçlar, isimlerinden önce insanın içinde yer ederdi.
O akşam eve dönerken Kuzey’in ceketini hâlâ üzerimde taşıyordum.
Lavin yanımda yürüyordu. Poyraz birkaç adım önümüzdeydi. Mahallenin ışıkları birer birer yanıyordu.
Lavin kulağıma eğildi.
“Şimdi anlat.”
“Ne anlatayım?”
“Kuzey’le ne konuştunuz?”
“Hoşlandığını söyledi.”
Lavin yürümeyi bıraktı.
“Ne?”
“Benden hoşlandığını söyledi Lavin.”
Lavin iki eliyle ağzını kapattı.
“Şaka yapıyorsun.”
“Hayır.”
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
“Bengiiiii!”
“Bağırma.”
“Ben sana demiştimmmm!”
“Evet, dedin.”
“Ben biliyordummmm!”
“Sen herkesin benden hoşlandığını söylüyorsun.”
“Ama bu kez haklı çıktım.”
“Bir kere.”
“Bir kere yeter.”
Gülerek yürümeye devam ettik.
O gece odama girdiğimde Kuzey’in ceketini çıkarıp yatağımın üzerine bıraktım.
Bir süre ona baktım.
Sonra telefonumu elime aldım.
Ekranda yeni bir mesaj vardı.
Kuzey: Ceket sende kalmasın. Yarın alırım.
Mesaja baktım.
Gülümsedim.
Ben: Belki vermem.
Cevabı çok geç gelmedi.
Kuzey: O zaman yarın tekrar konuşmak için bir bahanem olur Bengi :).
Telefonu göğsüme bastırdım.
Bazen insanın hayatında hiçbir şey değişmemiş gibi duruyordu.
Ama birinin senden hoşlandığını öğrenince, bütün dünya başka bir yer olurdu.
Ben o gece ilk defa Kuzey’i düşünürken yalnızca uzaktan sevmiyordum.
Artık onun da beni düşündüğünü biliyordum.
Ve bu, bir hırkanın sıcaklığından çok daha fazlasıydı.
Belkide bir yanılgıydı, bunu zaman gösterecekti.
Bölüm etkileşimi
