14. bölüm / 16
Beş Kuruş13-Güzelim?
Bölümler 16Şu an: 13-Güzelim?
- 1 Tasarım ve Giriş73 kelime
- 2 1-Mahalle Sabahı1.070 kelime
- 3 2-Tesadüf1.760 kelime
- 4 3-Bir Hırka Meselesi2.323 kelime
- 5 4-Güvenmek1.208 kelime
- 6 5-Karma Geçmiş1.340 kelime
- 7 6-Acı Geçmiş1.133 kelime
- 8 7-Yaz Akşamı1.442 kelime
- 9 8-Bir Şarkının İçinde1.244 kelime
- 10 9-Angels or Devıls1.005 kelime
- 11 10-Garip Bir Gün1.629 kelime
- 12 11-Sanırsın Her Şey Yolunda2.158 kelime
- 13 12-Bir Şey Yok, Değil mi?2.301 kelime
- 14 13-Güzelim?2.842 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 14-Kızıl Yalanlar4.120 kelime
- 16 15-Göz yaşları3.391 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İnsan birinden uzaklaşmaya karar verdiğinde bunu bir sabah uyanıp yapmıyordu. En azından ben öyle yapmamıştım.
Önce mesajlarına biraz geç cevap veriyordum. Sonra buluşmak için verdiğim sözleri erteliyordum. Onun anlattığı şeyleri dinlerken aklım başka yerlere kayıyordu. Bir zamanlar sesini duymak için bahaneler aradığım kızın, şimdi telefonum ekranında beliren adını görünce içimde tuhaf bir sıkıntı oluşuyordu.
Bengi Rüya Dinçer.
Adını rehberime kaydettiğimde hiçbir şey ifade etmiyordu bu isim. Sonra her şey değişmişti. Gülüşü, konuşurken heyecanlanması, bir şey anlatırken ellerini kullanması, güldüğünde gözlerinin kenarında beliren küçücük çizgiler… Bunların hepsini ezberlemiştim.
En azından öyle sanıyordum. Çünkü insan birini gerçekten tanıdığını düşündüğünde bile kendine yalan söyleyebiliyordu. Ben kendime çok uzun zamandır yalan söylüyordum.
Telefonum masanın üzerinde titredi.
Bengi Rüya 🤍
Ekrana baktım.
Günaydın, sevgilim. Bugün okuldan sonra görüşebilecek miyiz? Sana anlatacağım çok şey var.
Dudaklarım istemsizce birbirine bastırıldı. Güzelim, Bu kelimeyi ona ilk söylediğimde yüzünün aldığı hâli hatırlıyordum. Gözlerini kaçırmış, yanakları kızarmış, sonra da beni dünyanın en saçma insanıymışım gibi azarlamıştı. Oysa hoşuna gitmişti.
Bunu biliyordum.
Şimdi aynı kelimeyi ona yazarken parmaklarımın ucunda hiçbir heyecan yoktu. Bakarız, güzelim. Bugün biraz işim var. Gönderdim. Telefonu ters çevirdim. İşte bu kadar kolaydı.
Bir zamanlar bütün günümü güzelleştiren bir kıza, artık görüşmek istemediğimi söylemenin dolambaçlı bir yolunu bulmuştum. Üstelik kendimi kötü hissetmemek için cümlenin sonuna bir de o kelimeyi eklemiştim.
Güzelim.
Bazen insanın en büyük korkaklığı, karşısındakine hâlâ onu sevdiğini düşündürecek kadar nazik davranmasıydı. Ben korkaktım. Bunu biliyordum.
Ama henüz kendimle yüzleşecek kadar cesur değildim.
Derin Soylu'yla ilk kez gerçekten konuştuğumuz günü hatırlıyordum.
Okulun açıldığı ilk haftaydı. Öğretmen, dönem boyunca hazırlamamız gereken proje ödevlerini açıklamış, ardından isimlerimizi eşleştirmişti. Benimle Derin aynı gruba düşmüştük.
O sırada bunun yalnızca birkaç hafta sürecek sıkıcı bir ödev olduğunu düşünmüştüm. Derin ise sınıftan çıkarken yanıma gelip dosyasını göğsüne bastırmıştı.
"Kuzey, proje için ne zaman çalışalım?"
"Bilmem. Bu hafta bir ara bakarız."
"Bir ara değil. Teslim tarihine kadar beklemek istemiyorum."
Kaşımı kaldırmıştım.
"Bu kadar hevesli olman beni korkutmalı mı?"
Gülmüştü.
"Senin gibi son güne bırakan biriyle çalıştığım için hevesli olmak zorundayım."
Ona verecek bir cevabım olmamıştı. İlk buluşmamız okul kütüphanesindeydi. Sonra öğretmenin istediği kaynakları bulmak için birlikte çalışmaya başladık. Bazen ders çıkışında bir kafeye gidiyor, bazen okulun boş sınıflarından birinde oturuyorduk.
Başlarda Derin yalnızca proje arkadaşım olmuştu. Bengi'yle ilk kez el ele tuttuğum gün bile Derin'in benim için ne kadar önemsiz olduğunu söyleyebilirdim.
O gün Bengi'nin avucunun içindeki küçücük elini tuttuğumda parmaklarımın titrediğini hatırlıyordum. Ona bakıp gülümsemiştim.
"Heyecanlandın mı, güzelim?"
"Senin yüzünden!"
"Ben ne yaptım?"
"Bir de bilmiyormuş gibi soruyorsun!"
Gülmüştüm. Sonra elini biraz daha sıkı tutmuştum. O anlarda Bengi'ye karşı hissettiğim şeyin gerçek olduğuna inanmıştım.
Belki de gerçekten öyleydi. Ama bazı hisler, insan onları korumak için hiçbir şey yapmadığında kendi kendine yok olmuyordu. İnsan onları kendi elleriyle öldürüyordu. Benim yaptığım buydu.
Derin'le aramızdaki şeyin ne zaman değiştiğini tam olarak söyleyemem.
Belki bir akşam proje dosyasını bitirmek için okulun yakınındaki kafede otururken… Belki bana güldüğünde gözlerimin bir an fazla uzun süre onun yüzünde kalmasıyla…
Belki de bir gün Bengi'yle buluşmamı iptal edip Derin'le çalışmaya gittiğimde, bunun düşündüğüm kadar büyük bir mesele olmadığını kendime anlatmamla.
O gün Bengi beni bekliyordu. Bunu sonradan öğrendim. Okulun çıkışında buluşacaktık. Birlikte sahile inecek, onun günlerdir anlatmak istediği bir şeyi dinleyecektim.
Ama Derin'in proje dosyasında bir sorun çıkmıştı. En azından bana öyle söylemişti.
"Kuzey, bugün mutlaka bakmamız gerekiyor. Yarın öğretmene göstereceğiz."
Telefonumu elime alıp Bengi'ye yazmıştım. Bugün gelemeyeceğim, güzelim. Bir iş çıktı. Bengi hemen cevap vermişti.
Önemli bir şey mi oldu? İyi misin?
Bir süre ekrana baktım. Bengi her zamanki gibi önce beni düşünüyordu.
Kendisine verdiğim sözü tutmadığımı sorgulamadan önce iyi olup olmadığımı merak etmişti.
İyiyim, merak etme.
Ardından bir kalp göndermiştim. O da bana bir tane göndermişti. Telefonu cebime koyup Derin'in yanına gitmiştim.
O gün yalnızca proje çalışmıştık. Kendime bunu defalarca söyledim.
Yalnızca proje çalışmıştık. Ama ertesi hafta da Bengi'yle buluşmamı iptal ettiğimde, sebep yine Derin olmuştu.
Bir sonraki hafta Bengi'nin mesajlarına geç cevap verdiğimde, yine Derin'leydim. Ve bir süre sonra onunla geçirdiğim saatler, Bengi'yle geçirdiğim saatlerden daha fazla olmaya başladı.
Bunu fark ettiğimde durabilirdim. Bengi'ye karşı dürüst olabilirdim.
Derin'le arama mesafe koyabilirdim.
Ama hiçbirini yapmadım. Çünkü Derin'in yanında kendimi farklı hissediyordum.
Beni sorgulamıyordu. Geç cevap verdiğim mesajlar için üzülmüyor, buluşmalarımız iptal olduğunda gözleri dolmuyordu. Benimle aynı hızda konuşuyor, aynı şeylere gülüyor, bazen tek bir bakışıyla ne demek istediğimi anlıyordu.
Bengi ise beni önemsiyordu. Fazlasıyla. Belki de en büyük fark buydu.
Bengi'nin sevgisi, ona karşı bir sorumluluğum olduğunu hatırlatıyordu. Derin'in yanındaysa sorumluluklarımı unutabiliyordum.
Ve ben, unutmayı seçmiştim.
"Yine mi Bengi?"
Derin'in sesiyle başımı kaldırdım. Okulun yakınındaki kafede oturuyorduk. Önümüzde proje dosyası, bilgisayar ve yarısı içilmiş iki kahve vardı. Telefonumda Bengi'nin mesajı açıktı.
Bugün seni çok özledim. Akşam biraz konuşalım mı?
Derin, ekranı görmüş gibi hafifçe gülümsedi.
"Ne olmuş?"
"Bir şey yok."
"Kuzey, senin bir şey yok dediğin her şeyin arkasından başka bir şey çıkıyor bunu artık ikimizde biliyoruz."
Telefonu masaya bıraktım.
"Bengi konuşmak istiyor."
"Sen de?"
Cevap vermedim. Derin başını hafifçe yana eğdi.
"Onunla konuşmak istemiyorsun."
"Öyle bir şey söylemedim."
"Söylemene gerek yok."
Bir süre birbirimize baktık. Derin'in gözlerinde meydan okuyan bir ifade vardı. Beni köşeye sıkıştırmaya çalışmıyordu. Daha kötüsünü yapıyordu. Bana kendimi anlatma fırsatı veriyordu. Ve ben, anlatacaklarımın doğru olmasından korkuyordum.
"Bengi iyi biri," dedim sonunda.
Derin'in yüzündeki gülümseme silindi.
"Ben onun kötü biri olduğunu söylemedim Kuzey."
"Poyraz benim en yakın arkadaşlarımdan biri. Bengi de onun kardeşi."
"Yine aynı şey."
"Ne?"
"Onun hakkında konuşurken hep Poyraz'ı söylüyorsun. Bengi'yi değil."
Çenem kasıldı.
"Çünkü konu bu değil."
"Peki, konu ne?"
Bakışlarımı kaçırdım. Derin sustu.
O sessizlikte kendime soramadığım sorunun cevabını biliyordum. Bengi'yi seviyor muydum? Bir zamanlar sevdiğimi düşünüyordum.
Ama şimdi onunla konuşmak yerine Derin'in yanında kalmayı seçiyordum. Bengi'nin sesini duymak yerine mesajlarını erteliyordum. Birlikte geçireceğimiz zamanı başka birine veriyordum.
İnsan sevdiği birine böyle davranır mıydı?
Belki davranabilirdi. Ama ben artık bu davranışları açıklamak için sevgi kelimesinin arkasına saklanmak istemiyordum.
"Bilmiyorum," dedim.
Derin'in gözleri yüzümde gezindi.
"En azından ilk defa dürüst bir cevap verdin."
Bu cümle canımı sıkmıştı. Çünkü haklıydı. Bengi'den uzaklaşmamın yalnızca Derin'le ilgisi yoktu. Bunu söylemek, yaptığım şeyi daha az kötü hâle getirmiyordu.
Bengi'yle birlikteyken hayatımın başka bir yöne doğru ilerlediğini hissediyordum. Onun hayalleri vardı. Dans etmek istiyordu. Arkadaşlarıyla saatlerce konuşuyor, en küçük şeylerden mutlu oluyor, geleceği hakkında heyecanla planlar yapıyordu.
Ben ise bazen onun anlattıklarını dinlerken kendimi o hayatın içinde göremiyordum.
Bunu ona hiç söylemedim. Çünkü onun gözlerindeki mutluluğu söndürmek istemiyordum. Daha doğrusu, kendimi kötü biri gibi görmek istemiyordum.
İnsan bazen karşısındakini üzmemek için değil, kendisiyle yüzleşmemek için susardı. Benim sessizliğim de öyleydi.
Bengi'nin yanındayken onun sevgisine karşılık vermem gerektiğini hissediyordum. Bana sarıldığında sarılmalı, beni özlediğini söylediğinde aynı şeyi söylemeli, gözlerimin içine baktığında ona güvenebileceği bir insan olduğumu hissettirmeliydim.
Bir zamanlar bunları yapmak içimden geliyordu. Sonra görev gibi hissettirmeye başladılar.
Ve ben, bir zamanlar kendi isteğimle yaptığım şeyleri artık yapmak istemediğimi fark ettiğimde bile Bengi'ye gerçeği söylemedim.
Çünkü o Poyraz'ın kardeşiydi. Mahallede birlikte büyüdüğüm insanların hayatının içindeydi. Onu üzmek, yalnızca bir ilişkiyi bitirmek anlamına gelmeyecekti. Poyraz'ın yüzüne bakmam gerekecekti. Lavin'in sorularını cevaplamam gerekecekti. Bengi'nin arkadaşlarının karşısına çıkacaktım. Bütün bunlarla uğraşmak istemiyordum.
Bunu kendime bile itiraf etmek istemesem de gerçek buydu. Bengi'yi yanımda tutuyordum. Çünkü onu kaybetmenin sonuçlarından korkuyordum. Ama onu kaybetmemek için de hiçbir şey yapmıyordum.
O akşam Bengi'yle buluştuk.
Buluşmayı ben teklif etmemiştim. Gün boyunca mesajlarıma kısa cevaplar vermemden sonra, konuşmak istediğini söylemişti. Ben de daha fazla ertelememek için kabul etmiştim. Sahilde oturuyorduk.
Bengi'nin saçları rüzgârda yüzüne savruluyordu. Birkaç kez saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı, sonra bana döndü.
"Bir şey sorabilir miyim?"
"Tabii."
"Son zamanlarda bana karşı bir şeyin mi değişti?"
Soruyu bekliyordum. Yine de duyduğumda içimde bir şey gerildi.
"Neden böyle düşünüyorsun?"
Omuzlarını hafifçe kaldırdı.
"Eskisi gibi değilsin."
"Yoğun olduğum için olabilir."
"Biliyorum, ama…"
Sustu. Bengi, bir şey söylemek istediğinde bazen kelimelerini seçmek için uğraşırdı. O sırada kaşlarının ortasında küçük bir çizgi oluşurdu. O çizgiyi ezbere biliyordum.
"Eskiden gün içinde ne yaptığını anlatırdın," dedi. "Şimdi sormasam anlatmıyorsun. Buluşalım diyorum, bir işin çıkıyor. Yanına geldiğimde de sanki gitmemi bekliyormuşsun gibi hissediyorum."
İçimden derin bir nefes aldım.
"Bengi, abartıyorsun."
Söylediğim anda yüzündeki ifade değişti. Beni suçlamıyordu. Kavga çıkarmıyordu. Yalnızca bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyor ve bunun ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Ben ise ona gerçeği söylemek yerine kendi hislerinden şüphe etmesini sağlıyordum.
"Belki de," dedi yavaşça. "Son zamanlarda biraz hassasım zaten."
Başını eğip gülümsedi. Beni rahatlatmaya çalışıyordu. Kendi canı yanarken bile beni rahatlatmaya çalışıyordu. Elini tuttum.
"Her şey yolunda, güzelim gerçekten."
Ona bu kelimeyi söylediğimde gözleri yeniden yüzüme kalktı. Bir anlığına eski Bengi'yi gördüm. Bana güvenen, yanımda mutlu olan, en küçük sevgimi bile kalbinin en güzel yerine koyan Bengi'yi.
"Gerçekten mi?" diye sordu.
"Evet."
Yalan söyledim. Bengi başını omzuma yasladı. Ben de kolumu omuzlarına doladım. Denizin sesi aramızdaki sessizliği dolduruyordu. Bengi'nin parmakları elimi tutarken hafifçe hareket ediyordu. Bir süre sonra konuşmaya başladı.
"Dün Lavin'le dans kulübünü konuştuk. Öğretmen yeni bir gösteri hazırlamak istiyormuş. Eğer kabul edilirse çok güzel olacak."
"Öyle mi?"
"Evet! Bir de Sima'nın aklına inanılmaz bir fikir geldi ama onu sana anlatmayacağım, çünkü kesin dalga geçersin."
Gülümsemeye çalıştım.
"Ben senin fikirlerinle dalga geçmem."
Bengi başını kaldırıp bana baktı.
"Geçiyorsun."
"Tamam, bazen."
Güldü. O gülüşü duyduğumda içimde tanıdık bir şey kıpırdadı. İşte buydu.
Bir zamanlar onunla birlikteyken hiçbir şeyi düşünmek zorunda kalmadığımı hissederdim. Şimdi ise her güzel anın arkasından suçluluk geliyordu. Bengi yeniden başını omzuma yasladı.
"Seninle böyle oturmayı özlemişim."
Gözlerimi denize çevirdim. Ben de özlemiş miydim? Eskiden olsa cevabım hiç düşünmeden evet olurdu.
Şimdi ağzımdan tek kelime çıkmadı.
Bengi bunu fark etmedi. Ya da fark etti ama belli etmedi.
Onu eve bıraktığımda Poyraz kapının önünde bizi bekliyordu.
"Bunlar da teşrif etti," dedi bizi görünce. "Kuzey, kardeşimi kaçırıp geri getirmek için bu kadar mı bekledin?"
Bengi hemen itiraz etti.
"Abi, beni kaçırmadı! Kendim gittim."
"Sen zaten kendin gidiyorsun, mesele o."
Bengi gözlerini devirdi.
"Çok komiksin."
Poyraz güldü, sonra bana döndü.
"Yarın basket var. Geliyorsun, değil mi?"
"Gelirim."
"İyi. Kerem de gelecekmiş. Oğuz'a da haber veririm."
Bengi'nin yüzü aydınlandı.
"Oğuz da mı gelecek?"
Soruyu duyduğumda ona baktım.
"Muhtemelen," dedim.
"Harika! Ona geçen gün attığım basketi anlatacağım."
Poyraz kaşlarını kaldırdı.
"Sen mi basket attın?"
"Evet!"
"Potanın altından topu yanlışlıkla içeri düşürmüş olmayasın?"
"POYRAZ!"
Kahkaha attım. Bengi'nin yüzü kızardı ama o da gülmeye başladı. Birkaç saniyeliğine her şey eskisi gibiydi.
Poyraz'ın yanında büyümüş küçük kız, mahalledeki arkadaşlarımız, basket maçları, bitmeyen şakalar…
Bengi bu dünyanın bir parçasıydı. Belki de kendimi ona karşı hissettiğim şeylerin gerçek olduğuna inandırmamın bir sebebi de buydu.
Onu kaybetmek istemiyordum. Ama onu gerçekten istiyor muydum?
O gece eve dönerken aklımda kalan soru buydu. Ve cevabını biliyordum.
Yalnızca kabul etmek istemiyordum.
Derin beni gece aradı. Telefonu açtığımda odama yeni girmiştim.
"Ne yapıyorsun?" diye sordu.
"Evdeyim."
"Bengi'yle görüştün mü?"
Bir an sustum.
"Evet."
"Nasıl geçti?"
"Normal."
Derin güldü.
"Kuzey, senin normal dediğin şeyleri gerçekten merak ediyorum."
Yatağın kenarına oturdum.
"Ne istiyorsun?"
"Yarın projeyi bitirelim diyorum. Öğretmen artık son hâlini görmek istiyor."
"Tamam."
"Sonra da biraz otururuz."
Bu cümle havada asılı kaldı. Bir süre konuşmadık. Derin'in benimle geçirdiği zamanın yalnızca proje ödevinden ibaret olmadığını artık ikimiz de biliyorduk. Aramızda adı konmamış bir şey vardı. Ben o şeyin adını koymaktan kaçınıyordum.
Çünkü bir adı olursa yaptığım şeyin de bir adı olacaktı.
İhanet.
"Bengi'yle ilişkin ne olacak?" diye sordu Derin.
Gözlerimi kapattım.
"Bu konuyu konuşmak istemiyorum."
"Neden?"
"Çünkü bilmiyorum."
"Onu seviyor musun?"
Soru, beklediğimden daha ağır geldi.
Bir zamanlar bu sorunun cevabını biliyordum. Şimdi kendime bile güvenemiyordum.
"Eskisi gibi değil," dedim.
Derin bir süre sustu.
"Öyleyse neden hâlâ onunla birliktesin?"
Cevap vermedim. Çünkü o cevabı telefonda söylemek bile kendimden nefret etmeme yetebilirdi. Poyraz'ın kardeşi olduğu için. Herkesin bizi birbirimize yakıştırdığı için.
Bengi'nin bana güvenmesi yüzünden onun gözlerinde kötü biri olmak istemediğim için. Ve belki de bir zamanlar onu gerçekten sevmiş olduğumu kabul etmek, şimdi ona yaptığım şeyi daha da acımasız hâle getirdiği için.
"Yarın görüşürüz," dedim.
Telefonu kapattım. Bir süre karanlık odada öylece oturdum. Sonra Bengi'nin mesajını açtım.
Eve geldin mi?
Ardından bir mesaj daha gelmişti.
Bugün için teşekkür ederim. Seni seviyorum, Kuzey. İyi geceler. 🤍
Ekrana uzun süre baktım. Seni seviyorum. Bu iki kelimeyi bana söylerken ne kadar içten olduğunu biliyordum.
Bengi yalan söylemiyordu. Ben söylüyordum. Parmaklarımı klavyenin üzerine yerleştirdim.
Ben de seni seviyorum, güzelim. İyi geceler.
Göndermeden önce durdum. Sonra mesajı sildim. Yeniden yazdım.
İyi geceler, güzelim.
Gönderdim. Telefonu bıraktım.
Ona seni seviyorum dememiştim.
Bunu fark etmemesi için de güzelim kelimesini kullanmıştım.
İçimdeki suçluluk, kendime bulduğum bahanelerden daha ağırdı. Ama ertesi gün yine Derin'le buluşacaktım.
Yine onun yanında kalacaktım. Yine Bengi'ye bir şey söylemeyecektim.
Çünkü bazen insan yaptığı yanlışın farkında olduğu hâlde onu yapmaya devam ediyordu. Benim hikâyem de tam olarak buydu.
Ertesi gün Derin'le okulun yakınındaki kafede buluştuk. Proje dosyasını bitirdik. Sunumun son slaytlarını düzenledik, kaynakçayı kontrol ettik ve öğretmene göndermek için dosyayı hazırladık. İşimiz bittiğinde Derin bilgisayarı kapattı.
"Sonunda," dedi. "Bunu bir daha yapmak istemiyorum."
"Sen olmasan muhtemelen hâlâ ilk slaytta olurdum."
"Farkındayım."
Güldü. Ben de güldüm. Bir süre sonra sohbet başka yerlere kaydı. Okuldan, arkadaşlarımızdan, gelecek planlarından konuştuk. Derin bana çocukken ne olmak istediğimi sordu.
"Basketbolcu olmak," dedim.
"Şaşırmadım."
"Sen?"
"İnsanların beni hafife alamayacağı biri olmak."
Cevabı üzerine ona baktım. Derin gülümsemiyordu. İlk defa, kendinden emin görünüşünün arkasında başka bir şey olduğunu hissettim. İnsanların ona nasıl baktığını önemsiyordu. Kazanmak istiyordu. Bir şeyin en iyisi olmak, onun için yalnızca bir başarı değildi. Belki de kendisini kimseye ezdirmemek için bulduğu bir yoldu.
"Bence zaten hafife alınacak biri değilsin," dedim.
Derin başını kaldırdı. Bakışlarımız birkaç saniye boyunca birbirine takıldı. Sonra elini masanın üzerinde benim elime yaklaştırdı.
Elimi çekebilirdim. Bunu yapmak için hiçbir engelim yoktu. Ama çekmedim. Derin'in parmakları elime değdiğinde içimde bir heyecan yükseldi.
Bengi'yle ilk kez el ele tuttuğumda hissettiğim heyecana benzemiyordu.
Daha farklıydı. Daha yabancı. Ve belki de bu yüzden, kendimi ona kaptırmak daha kolaydı.
"Bir şey soracağım," dedi Derin.
"Sor."
"Bengi'yle gerçekten mutlu musun?"
Bu kez cevap vermek için uzun süre düşünmedim.
"Hayır."
Kelime ağzımdan çıkar çıkmaz aramızdaki her şey değişti.
Derin elimi tuttu. Ben de elini bırakamadım. Bunu yapmamam gerektiğini biliyordum.
Bengi'yle hâlâ birlikteydim. O kız dün gece bana seni seviyorum demişti.
Ben ise başka bir kızın elini tutuyordum. Derin yüzüme baktı.
"Öyleyse neden hâlâ onunlasın?"
Bu kez başımı eğmedim.
"Poyraz'ın kardeşi olduğu için."
Cümleyi söylediğimde içimde bir şey koptu. Çünkü bu, kendime bile itiraf etmek istemediğim gerçekti. Bengi'yle birlikte olmaya devam ediyordum çünkü ayrılmanın sonuçlarından korkuyordum. Onun kalbini kırmaktan değil yalnızca; Poyraz'la aramın bozulmasından, arkadaşlarımın bana farklı bakmasından, mahallede herkesin konuşmasından…
Bengi'yi koruduğumu düşünerek kendimi avutuyordum. Oysa yaptığım tek şey, gerçeği öğrenmesini geciktirmekti. Derin'in gözleri yüzümde gezindi.
"Bu ona haksızlık."
"Biliyorum."
"Peki, ne yapacaksın?"
Cevap vermedim.
Derin biraz daha yaklaştı.
"Kuzey, ben senin ne istediğini biliyorum."
Kalbim hızlandı.
"Derin…"
"Bana bir şey söylemek zorunda değilsin."
Ama elimi hâlâ bırakmıyordu. Ve ben de onun elini bırakmıyordum.
Bir süre sonra kafeden çıktık. Hava kararmaya başlamıştı. Arabaların sesleri, kaldırımda yürüyen insanların konuşmaları, uzaktan gelen müzik birbirine karışıyordu.
Derin yanımda yürüyordu. Bir anda durdu. Ben de durdum.
"Benimle olmak istemiyorsan söyle," dedi.
Ona baktım.
"İstiyorum."
Bu kelimeyi söylediğim anda artık kendime yalan söyleyemeyeceğimi anladım. Derin yüzüme baktı.
"Ya Bengi?"
Gözlerimi ondan kaçırdım.
"Onunla konuşacağım."
"Ne zaman?"
"Yakında."
Derin'in dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi.
"Umarım."
Sonra elini yeniden elime uzattı. Bu kez parmaklarını tuttum. Birkaç saniye öyle kaldık. Aramızdaki mesafe azaldı. Derin bana baktı. Ben de ona. Aramızdaki mesafe azaldığında dudaklarımızı birleştirdim.
Bir anlığına dünya sustu. Ama içimdeki suçluluk susmadı. Çünkü dudaklarım başka bir kızın dudaklarındayken aklımda Bengi vardı. Bengi'nin bana sahilde sorduğu soru…
Son zamanlarda bana karşı bir şeyin mi değişti?
Evet, değişmişti.
Hem de onun anlayabileceğinden çok daha fazlası. Derin'den ayrıldığımda bir adım geri çekildim.
"Bu, aramızda kalsın," dedim.
Derin'in yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.
"Beni saklayacak mısın?"
"Hayır. Sadece…"
Cümleyi tamamlayamadım. Sadece Bengi'nin öğrenmesini istemiyordum.
Sadece Poyraz'ın bana yumruk atmasını istemiyordum. Sadece herkesin beni, olduğum kişi olarak görmesini istemiyordum. Sadece yaptığım şeyin sonuçlarıyla yüzleşmek istemiyordum.
Derin başını hafifçe yana eğdi.
"Ne kadar süre, Kuzey?"
Ona cevap veremedim. Çünkü bir süre sonra diye diye, kendime ayırdığım zamanın içinde Bengi'ye ait olan her şeyi tüketiyordum. Ve en kötüsü, bunun farkındaydım. O gece eve döndüğümde Bengi'den yeni bir mesaj vardı.
Yarın okuldan sonra birlikte yürüyelim mi? Uzun zamandır doğru düzgün vakit geçiremiyoruz n'olurrr.
Mesajı okudum. Sonra Derin'in birkaç dakika önce gönderdiği mesaja baktım.
Bugün için pişman mısın?
İki ayrı ekran. İki ayrı hayat.
Birinde beni seven, bana güvenen bir kız vardı.
Diğerinde ise yanında olmak istediğim başka bir kız.
Ve ikisinin ortasında, hiçbir şey yapmadan durduğumu sanan ben.
Önce Derin'e cevap verdim.
Hayır.
Sonra Bengi'nin sohbetine döndüm.
Uzun süre yazmadım. Ekranın üstünde onun gönderdiği mesaj duruyordu.
Birlikte yürüyelim mi?
İçimden bir ses, artık bunu yapmamam gerektiğini söylüyordu. Bengi'yle her buluştuğumda ona biraz daha yalan söylüyordum. Her güzelim dediğimde, her elini tuttuğumda, her şey yolundaymış gibi davrandığımda…
Ama yine de ona gerçeği söyleyemedim.
Yarın bakarız, güzelim. Biraz işim olabilir.
Gönderdim. Telefonu bıraktım. Sonra kendi kendime, her şeyin bir şekilde yoluna gireceğini söyledim.
Bengi'nin üzülmeyeceğini…
Poyraz'ın öğrenmeyeceğini…
Derin'le aramızdaki şeyin bir şekilde çözüleceğini…
Sanki insan bir başkasının kalbini kırmadan önce bütün sonuçları önceden hesaplayabilirmiş gibi. Sanki Bengi'nin kalbi, benim kaçtığım her şeyin dışında kalabilirmiş gibi. O gece uyuyamadım. Çünkü ilk kez, yaptığım şeyin yanlış olduğunu bilmekle onu yapmaya devam etmek arasındaki farkı gerçekten anladım.
Ben kötü bir şey yapmıştım. Ve ertesi sabah uyandığımda da bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmayacaktım. Çünkü artık mesele, Bengi'yi sevip sevmediğimden daha büyüktü. Mesele, ona gerçeği söyleyecek kadar dürüst olup olamayacağımdı. Ve ben henüz dürüst değildim.
Bengi'nin hayatında bir zamanlar en güvendiği kişi bendim. Şimdi ise onun henüz bilmediği en büyük yalanıydım.
Bölüm etkileşimi
