40. bölüm · Ay ve Güneşin Gölgesinde
40. BÖLÜM: BİR GÜNLÜĞÜN GÖLGESİ VE DERİN YARA
Gece, o gece odasında huzursuz bir uykunun koynundayken, sabaha karşı aniden ter içinde ve nefes nefese uyandı. Zihninde tanımlayamadığı, içini kemiren devasa bir huzursuzluk vardı; sanki varlığına ait en hayati parça elinden sökülüp alınmış gibi hissediyordu. Yatağından fırlayıp her zaman kilitli tuttuğu gizli çekmecesine koştu. Günlüğünü almak, o deri kaplı defterin dokusuna sığınmak ve zihnini kavuran fırtınaları satırlara dökmek zorundaydı. Ancak parmakları boş çekmecenin soğuk ahşabına değdiğinde kalbi duracakmış gibi tekletti. Çekmeceyi, rafları, dolapların en ücra köşelerini dağınık bir telaşla altüst etti ama yoktu. Günlüğü ortada yoktu.
Zihni, geçmişin en karanlık kancalarıyla acımasızca sarsıldı. Babasının yıllar önce kulağına bir zehir gibi fısıldadığı o nefret dolu tehdit kulaklarında yeniden yankılandı: “Seni yok ederim, izini bile bırakmam, elindeki her şeyi alırım!”
Panik, dev bir dalga gibi Gece’nin üzerine çöktü. Nefesi daraldı, göğsü sıkıştı; bu, sıradan bir korku değil, ruhunu boğan ve şuurunu kapatan bir cinnet haliydi. “Beni buldular... Evime girdiler, her şeyimi aldılar...” diye fısıldadı dehşet içinde. Gözleri kararan, etrafı tamamen bulanık gören Gece, odanın ortasındaki büyük makyaj aynasına doğru sendeleyerek adımladı. Aynanın üzerindeki eşyaları çılgınca iterken, devasa ayna aniden dengesini kaybedip devrildi ve binlerce parça halinde yere çakıldı. Odanın içi sivri cam kırıklarıyla doldu.
Aynanın dökülen keskin camlarından birini paniğin ve şuurunu kaybetmiş olmanın verdiği şiddetle kavramaya çalışırken, keskin kenar sol elini ve bileğini son derece derin bir şekilde biçti. Sıcak kan, beyaz halının üzerine kesintisiz bir nehir gibi akmaya başladı. Fiziksel acıyı bile hissetmeyecek kadar algısını yitiren Gece, can havliyle kendisini dışarıya, evin önündeki soğuk bahçeye attı; birkaç adım attıktan sonra çimlerin üzerine yığılıp kaldı.
Güneş sahil kasabasının üzerine doğarken, Damla telefonundan defalarca Gece’yi aramış ama hiçbir yanıt alamamıştı. İçini kemiren tuhaf bir huzursuzlukla arabasına atlayıp Gece’nin evine geldi. Kapının kilitli olmadığını görünce içeri girdi; salondaki dağınıklığı, yerdeki kırık ayna parçalarını ve koridordaki kan izlerini gördüğü an kanı dondu.
“Gece!” diye feryat ederek bahçeye koştu. Genç kadını sol bileği ve eli kanlar içinde, renksiz bir şekilde çimlerin üzerinde yatar halde buldu. Gözyaşları içinde hemen çantasından çıkardığı şalıyla bileğini sıkıca bağlayıp kanamayı durdurmaya çalıştı. Titreyen elleriyle telefonu kaptığı gibi önce ambulansı, ardından acıdan ve korkudan nefesi kesilen bir sesle Yaz’ı aradı.
Yaz, telefonun diğer ucundaki o panik dolu çığlığı duyduğu an dünyası başına yıkıldı. Tıbbi çantasını kapıp evden nasıl çıktığını bilemedi; dakikalar içinde Gece’nin kapısına dayandı. Bahçeye koştuğunda gördüğü manzara bir hekim olarak bile kilitlenmesine neden oldu.
Hızla Gece’nin yanına çömeldi. Profesyonel refleksleriyle bileğindeki kanamayı kontrol altına aldı, acil müdahale setini açıp hızla damar yolu açtı ve gereken tıbbi desteği sağladı. Uzun ve gerilimli uğraşlar sonucunda Gece, zayıf bir iniltiyle gözlerini araladı.
Gözlerini açar açmaz karşısında endişeyle titreyen Yaz’ı gören Gece, zihnindeki o halüsinatif kabusla birlikte sayıklamaya başladı:
“Günlüğüm... Onu aldılar... Evime girdiler, beni buldular Yaz... Ben bittim...”
Yaz, Gece’yi hayata döndürmenin o fiziksel rahatlamasını yaşarken, içini kavuran bambaşka bir ateşle sarsıldı. Çünkü o günlüğü Gece’yi kurtarmak için kendisi almıştı; fakat o günlüğün yokluğu, genç kadının az kalsın canına mal oluyordu. Gece’nin gözlerindeki o masum ve çaresiz korkuya baktıkça, yüklendiği bu devasa sırrın ağırlığı altında ezildi.
