26. bölüm / 28
AŞKIN FRENGİSARI
Bölümler 28Şu an: SARI
- 1 GİRİŞ1.141 kelime
- 2 GERİYE DÖNMEK2.371 kelime
- 3 GEÇMİŞTEN YANSIYAN IŞIK2.416 kelime
- 4 BİLİNMEZLİK2.113 kelime
- 5 SORU İŞARETLERİ2.199 kelime
- 6 HAYALLER3.507 kelime
- 7 HİÇ1.226 kelime
- 8 BABAM2.401 kelime
- 9 ACI2.417 kelime
- 10 ALİN1.916 kelime
- 11 DÜŞÜNCELER1.244 kelime
- 12 SÖYLENMEYENLER1.408 kelime
- 13 AĞLARSAM HER ŞEY BİTER Mİ2.071 kelime
- 14 DUYGULAR2.055 kelime
- 15 BİLMIYORUM1.010 kelime
- 16 ÇARESİZLİK2.034 kelime
- 17 GÖRÜNMEYEN Mİ GÖREMEYEN Mİ1.532 kelime
- 18 ANNEM1.577 kelime
- 19 GÜÇLÜ OLMAK1.868 kelime
- 20 ŞÜPHE1.358 kelime
- 21 VAZGEÇMEK3.526 kelime
- 22 YOKUŞU ÇIKTIĞINDA ZORLUĞUNU UNUTTUN MU1.934 kelime
- 23 HAYIR4.372 kelime
- 24 KİLİDİ KAYBOLMUŞ KAPALI BİR KUTU2.880 kelime
- 25 GERÇEKLERİ BİLMEMEK ÇOĞU ZAMAN DAHA İYİDİR3.770 kelime
- 26 SARI4.137 kelime · Okuduğun bölüm
- 27 ŞEHİT4.346 kelime
- 28 BATAN GÜNEŞ5.676 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Aydınlık içinde de karanlığı tadabilirdi insan
Güneş tepedeyken üşünebilir, inan
Gülen gözlerin ardında
Acılar olabilir can yakan
Hayır istemiyorum insanlar beni anlasın.
Ben istedikten sonra neye yarasın
Gülümsemelerin ardındaki acı
Düşüncelerle bir başka kanasın
☀️
ALİN -5 YIL ÖNCE
Kalbimiz bir kez daha heyecanla attıbildiğinde ve bir kez daha temiz havayı içimize çekebildiğimizde mutlu olmalıydık bence. Nefes almak mutlu olmak için sebepti. Kalbimizin hala heyecanla atabilmesi mutlu olmak için bir sebepti. Bunu romantize etmiyordum ama nefes alabilmek demek hala bizim için bir umut olduğu anlamına gelirdi. Her şeyi değiştirebilmemiz için bize bahşedilmiş nefesimiz vardı. Mutlu ve umutlu olmalıydık çünkü nefes aldığımız sürece her şeyi değiştirmek icin yeni saatlerimiz ve günlerimiz var demekti.
Hayatımda hiç umutsuzluğa düşmemiştim. En başta yanımda ailem vardı. Bu umut etmem için bir sebepti. Nefes alıyordum, gökyüzünü görüyordum, hala gölgesine saklandığım bir gökyüzü vardı. Ne için umutsuzluğa düşecektim ki? Bugün olmazsa yarın yeni bir sayfa açardım kendime.
Yarın olmazsa bir başka sabah doğdururdum güneşi kendim için.
Kendime hep bu sözleri hatırlatmıştım. Ne zaman kötü bir şey yaşasam hatta benim kötü olarak adlandırmayacağım şeyleri yaşasam yarın yeni bir gün olduğunu söylüyordum kendime.
Dışarıda evsiz insanlar vardı çünkü. Aç kalan insanlar, bir adam yüzünden hayatı mahvolan kadınlar, kimsesiz çocuklar vardı.
Savaşlarda ölüp giden binbir can vardı. Ülkeyi için savaşan adamlar, kadınlar kısacası insanlar vardı. Sevip de sevilmeyen. Sevip de kavuşamayan bir çok insan vardı. Ne çok acı vardı dünyanın. Kapılarının ardında. Hal böyleyken bir başarısız olduğum bir ödev için ya da küstüğüm insanlar için umutsuzluğa giremiyordum ya da fazlasıyla üzülemiyordum. Çünkü o insanlar bile o acıların içinde umutla bekliyorlardı belki de. Acı kıyaslanılmazdı ama onların acılarının çıkışı daha engebiliyken dahi umut edebiliyorlarsa benim umutsuz olmam haksızlık olurdu.
O kadar çok acı çekenler vardı ki benim kendi içimdeki küçük sorunlarım yüzünden üzülmem haksızlık olurdu. Evet insan her zaman mutlu olamazdı. Evet insanın üzülmesi de gerekirdi. İnsan her zaman mutlu olacak diye bir şey yoktu.
Ancak insan üzülse dahi kendini sonsuz bir umutsuzluğa kaptırmamalıydı.
Tüm bunların farkında olduğum için bu kadar umutluydum. Tüm bunların farkında olduğum için bu kadar neşeli ve enerjiktim. Aslında sadece bunlar için de değildi. Benim karakterim böyleydi. Binbir türlü aktivite yapardım. Hatta bazen gün içerisinde nefes almaya bile zamanım olmaz gün sanki otuz altı saatmişcesine geçer yine de dolu dolu ve güzel geçerdi.
Anlarımı dolu dolu yaşamak ve öleceğim güne kadar kendime unutulmaz bir sürü an bırakmak beni mutlu ediyordu.
Kütüphaneye giderdim mesela. Kütüphanede ders çalışırdım. Ardından gider basketbol sahasında basket oynardım. Katıldığım dans kursunun dersine giderdim. Tatlı yapardım kitap okurdum. Film izlerdim. Resim çizer bir seyler yazardım. Annemin öğrettiği neyi çalar dururdum bazenleri de.
Arkadaşlarımla vakit geçirirdim. Piknik yapardık bazen. Bazen sahile gider denize girerdik. Bazenleri bisiklet sürmeye çıkardık. Sinemaya ya da tiyatroya giderdik. Öyle ki bir tiyatro kulübüne bile girmişliğimiz vardı Sara'yla beraber.
Bana verilen bu yaşayabilme hakkını en iyi şekilde kullanmalıydım.
Madem bunları yapabilecek imkanım vardı o halde sonuna kadar gitmeliydim.
Öte yandan bu anlarımın bir daha hiçbir zaman gelemeyebileceği düşüncesi ile de her zaman mutlu ve neşeli olurdum. Sürekli üzgün olursam bana verilen yaşama süresini oldukça verimsiz geçirmiş olurdum. Hem hayatın az da olsa güzel yanları varken kötü olan taraflarına odaklanmak kendime yapacağım en kötü şey olurdu.
Mutlu olabilme şansım varsa olmalıydım. Kendimi boş bir umutsuzluk ve karamsarlık içerisine sıkıştıramazdım.
Kendi hayatımın dışındaki kötü şeylerin elbette farkındaydım mutlu olma nedenlerimden biri de buydu ancak hayatın bu kötülüklerine karşı oldukça savunmasızdım. Annem hep "hayatın kötülüklerinin farkında değilsin bir gün üzülmeden ve dağılmandan çok korkuyorum." Derdi.
Oysa ben farkındaydım. Sadece kaçıyordum o kötülüklerden. Sadece o kötülüklerle yüz yüze daha önce çok fazla gelmemiştim. Oysa farkındaydım ama kendimi o kötülüklere kapatıyordum.
Bana annem sürekli dik başlı olmam gerektiğini söylerdi. Özgüvenli ve kararlı ol derdi. Kimseye de kendini ezdirme derdi. Hatta bir sözü vardı. "Eğersen başını akıtırlar gözyaşını." Derdi.
Haklıydı.
Ben de her ne kadar insanlara hep güleç yaklaşan ve yüzündeki gülümsemeyi hiç silmeden biri olsam da onun dediğini yapar.dik durur kararlı tavrımdan ödün vermezdim. Çünkü Annem bir de şöyle derdi. "Kendini ezdirmemen için etrafına sert duvarlar örmeye gerek yok. Sadece sınırlarını aşamayacakları engeller koysan yeter." O ne derse ben onu dikkatle dinlerdim. Başkasına göre boş öğütler gibi gelebilirdi ancak Annem ne derse gerçekten bir bildiği olduğunu düşünürdüm.
Etrafımdaki herkes bana cok cabuk alışırdı. Farklı ortamlara girmeye hiç çekinmeyen sosyal bir insandım. İnsanların çoğu hemen bana ısındıklarını söylerlerdi. Çoğu da çok baska bir enerjim olduğunu.
Hal böyle çevrem de genişti tabi.
Bugün de o çevremdeki insanlardan birkaçı bana birlikte takılmamız için teklif yapmıştı ancak bugün olmazdı. Bugün askeriyeye gidip yaptığım kurabiyelerden Annem ve babama götürmem gerekiyordu.
Asker kızı olduğumu öğrenen bazı kişiler bunun havalı olduğunu söyleseler de bazıları da asker çocuğu olduğum icin benden çekiniyorlardı. Özellikle de ödlek erkekler.
Elimde kurabiyelerin olduğu kapları koyduğum bez çanta ile çağırdığım taksiye bindim. Askeriyeyi tarif edip başımı cama yaslayarak gülümseyerek gökyüzüne baktım. Masmaviydi bugün gökyüzü. Serin bir hava vardı. Rüzgar esiyordu ancak yine de hava güzeldi.
Yüzümde yine derin bir tebessüm
Taksi ilerledi. Yol akıp gitti. Olduğum aracın camından binbir başka hayata sahip insanları izledim. Kimisi gülüyordu, kimisi ağlıyordu kimi boş bakışlarla izliyordu etrafı. Binbir türlü farklı hayat vardı hepsinin kalbinde. Hepsinin kendine ait acıları kendine ait mutlulukları vardı. Bazısı gömüyordu içine. Bazısı gülümsemeye devam ediyordu. Bazısı tutamıyordu acılarını, akıtıyordu gözyaşlarını.
Herkesin hayatı da acısı da mutluluğu da kendine özeldi.
Herkese farklı kaderler farklı hayatlar bahşedilmişti.
Bu bazen nimetti bazen sadece cezaydı.
Aklımdaki düşünceler ile sonunda askeriyeye vardığımızda taksi şoförüne ücreti verip indim. Yıllarımın burada geçtiği askeriyeye baktım. Omuzlarımı daha çok dikleştirdim. Daha kararlı bir duruşa geçtim.
Askerlerin hepsinin ortak özelliği buydu. Kararlı başları, dik yıkılmaz duruşları...
Yıkılmayacaklarından değildi ya. Herkes yıkılırdı sonuçta ancak askerler ellerinden geldiği kadar yıkılmamaya çalışırlardı. Nerede olurlarsa olsunlar yıkılmayacaklarını göstermek istercesine dik tutarlardı başlarını. Yıkılmayacaklarından değildi ancak bu onların cesaretlerini, son damlaya kadar savaşabileceklerini gösteren bit duruştu sanki
Askerlere başlarını eğmek yakışmazdı. Askerler sadece ay yıldızlı bayraklarının altında ya da şehit düşen silah arkadaşlarının yanındayken eğerlerdi başlarını.
Askeriyeye her geldiğimde kendimi ben de öyle durmak zorundaymışım gibi hissediyordum.
Adımlarım kapıya doğru yaklaşırken beni zaten tanıyan Askerlere hafif bir baş selamı vererek askeriye bahçesine giriş yaptım. Ezbere bildiğim yolu yürümeye başladım. hardal sarısı bir tulum onun içine ise tam tersi şekilde güneş sarısı bir tişört giymiştim.
Tulumumun göğüs kısmına yakın yerde tam ortasında çiçekler vardı. Bunları koparılmış şekilde bulmuş ve cebime koymuştum. Hatta sarı olanlardan iki yandan ördüğüm saçlarıma takmıştım.
O kadar güzel hissediyordum ki bugün. Güneş yüzüme vurduğunda yüzümü bir başka tebessüm kaplıyordu.
Bugün de ayrı bir mutluluk vardı. Çok farklı bir his vardı içimde. Farklı ve güzel bir his.
Nedenini henüz bilmiyordum.
Görüşme alanına geldiğimde elimdeki bez çantayı tahta oturaklardan birine koydum ve birkaç adım uzaklaşarak etrafa bakıp annemgili gözlerimle aramaya başladım. Evden çıktığımda onlara yola çıktığımı haber etmiştim.
Zaten askerlerden biri onlara haberi uçurmuş olmalılardı. Üzerimde bakışlar hissettim. Ancak Annem ve babamdan başka bir şeyi önemsemedim o an ve dönüp bakmadım.
Bir süre sonra annem ve babamın farklı yerlerden çıkıp ortada birleşerek yanıma gelmelerine şahit oldum. Yüzümdeki tebessüm büyüdü. Onları görmenin mutluluğu tüm vücuduma yayıldı.
Yanıma geldiklerinde onlara sırasıyla sıkıca sarıldım. Babam her zamanki ciddi ifadesinin yanında ufak bir tebessüm bahşederken annem dik duruşlu sert bakışlarıyla kocaman gülümsemesini gösteriyordu bana.
Annem buydu işte.
İnsanları kendinden uzak tutmak için sonsuz sertliğe değil onların ulaşamayacağı sınırlara sahip olmalısın derdi.
Babam hemen yanımıza geri döneceğini söylerken biz de annemle ayak üstü konuşmaya başlamıştık.
"Nasılsın anne." Dedim en basit şey olarak. Bir o kadar da kimilerinin hiç duymadığı bir soruydu.
"İyiyim kızım her zamanki şeyler asıl sen nasılsın? Sürekli yeni adımlar atan sensin" onun bu dediğine gülerken buldum kendimi. "Ee." Dedim göz kırparak. "Kimin kızıyım."
Annem de bu cevabına güldüğünde annemin arkasında duran biri dikkatimi çekti. Daha önce hiç görmediğim bir askerdi. Yıllardır buraya gelirdim ve çoğu kişiyi tanırdım ancak bu kişiyi tanıdığımı hiş sanmıyordum. Diğer askerlere göre daha az yapılı bir vücudu olsa da yine de yapılı duruyordu. Gözlerimiz kesişti. Onun zaten bana baktığını fark ettim. Gözleri gerçekten sarı mıydı yoksa güneş ışığından mı öyleydi anlayamadım ancak tebessümüm genişledi.
Siyah dağınık saçları vardı. Gözleri dediğim gibi sarı gibi gözüküyordu ama daha önce hiç bu renk bir göz görmemiştim. Bu yüzden güneş ışığından olduğunu düşünüyordum. Zaten çok net de gözükmüyordu.
Keskin yüz hatları vardı. Biçimli bir burna sahipti.
Vücudu yapılı duruşu dikti. Boyu da uzundu. Daha uzun askerler görmüştüm ancak yine de normal bir insan boyuna göre uzun boydaydı. Üzerinde asker üniforması vardı. Karşımda dururken bakışları dalgındı. Gözlerimin içine bakarken garip bir duruşu vardı.
Ben ona tebessüm ettiğimde o da bana gülümsemekten geri duymamıştı. Nasıl desem? Gülümseyince liseli arkadaşlarım gibi çocuksu bir mizaca sahip olmuştu sanki. Sanırım gamzesi vardı. Buradan tam göremiyordum.
Bugün farklı bir his var
İçimde demiştim ya hani. Tam şuan o hissi daha derin hissetmiştim. Sanki kalbimden ruhuma doğru değişik bir köprü kurulmuştu. Karmakarışık ama güzel bir histi.
Rahatsız edici değil.
Gözlerimi ondan çekmeden anneme konuştum. "Şu arkadaki asker kim anne? Onu daha önce hiç görmedim." Annem bu dediğimle kimden bahsettiğimi öğrenmek için arkasını döndü ve adını bilmediğim askere baktı. "O yeni askerlerden biri." Diye cevapladı beni.
Ani gelen bir şekilde kendin bile beklemediğim bir harekette bulundum. "Onunla tanışabilir miyim?"
Annem sorgulamadı. Buyük ihtimal başka bir zamana ertelemişti bunu. Ben ve annemin bakışları hala karşımızdaki askerdeyken içim hala bir hoştu. Yüzümdeki gülümseme hiç azalmazken karşımızdaki asker de sanki ezilip büzülmüştü. Göz temasımız hiç bozulmazken bir bağ oluştu sanki.
Zamanı durdurmak imkansızdı. Zamanı yavaşlatmak ise şuan baktığım adam sayesinde imkanlı hale gelmişti sanki.
Annem bu isteğimi sorgulamadın o askeri ufak bir el işareti ile yanına çağırdı. Karşımdaki adamın şaşırdığını ve yüz ifadesinin sekteye uğradığına an ve an şahit oldum. Yavaş adımlarla bize ilerledi. Adımları sertti. Aynı babamımkiler anneminkiler ve diğer tüm askerlerinki gibi.
Şaşkın ifadesine karşın kararlıydı duruşu. Yanımıza geldiğinde annem elini omzuna koydu. Biz ise birbirimizin gözlerine bakmaya devam ettik. Gözleri gercekten sarıydı. Parlıyorlardı. Bu nasıl bir gözdü? Bu nasıl bir sarıydı? Hayatımda hiç bu kadar güzel tonda sarı görmemiştim. Benim yeşilliklerim onun sarılıklarıyla birleşmişti sanki.
Yeryüzünün yeşili ile gökyüzünün güneşi.
Annem Miran'ı sevmiş olmalıydı. Yoksa elini omzuna koyacak samimiyeti adla göstermezdi. "Bu Miran. Yeni askerlerden biri. Henüz bir hafta önce geldi." Dedi. Adı Mirandı. Sonunda öğrenmiştim.
İsmi kulaklarımda bir melodi gibi tınladı.
Dakikalardır birbirimizden çekmediğimiz gözlerimiz ayrıldı. Ben hala ona bakarken o anneme bakma ihtiyacı hissetmiş olmalıydı. Sanki gözlerimiz birbirinden hiç ayrılmak istememişti. Annem beni gösterdi. "Bu da benim kızım Alin."
Miran bakışlarını tekrar bana çevirdiğinde ben bakışlarımı zaten ondan ayırmamıstım. Gözleri yüzümde gezindi bu ben de bakışlarımı kaçırma isteği uyandırsa da yapmadım. Ona bakmaya devam ederken kendimden uzattım. Elime saf bakışlar atarken öyle masum ve komik duruyordu ki gülmemi tutamadım. Ben gülerken utanarak bakışlarını yere düşürdü ancak bu çok sürmedi tekrar yüzüme baktı.
Gülüşlerimin arasından konuşmayı başardım. "Seninle tanışmayı ben istedim. Annem bu yüzden çağırdı. Çok memnun oldum."
Bu denli açık sözlü konuşmamla kaşları havalandı. Ona uzattığım elime bakıp elimi tuttu ve hafifçe sıktı. Diğer eliyle üniformasının ucuyla oynadığını fark ettim. Küçük bir çocuk gibi stres yapmış görünüyordu. Bu hoşuma gitti. Hoşuma gitmesi de hoşuma gitti.
"Ben de." Diyerek cevap verdi. "Ben de çok memnun oldum.
O gün belki ona aşık olmamıştım ancak ondan fena etkilenmiştim. Çünkü sadece dışını görmüştüm. Kalbinin güzelliğini gördüğümde Ona tutulacaktım. aşık olmam önümüzdeki zamanlarda gerçekleşecekti.
☀️
MİRAN
Ben bir askerdim. Belki de bu yüzden duygusal açıdan daha dayanıklı olmam gerekirdi ki zaten hep duygularımı arka plana atardım. Lakin ne zaman gök gürüldese ne zaman şimşek çaksa kendime engel olamıyor bir krizin
İçinde buluyordum kendimi.
Bu ne olursa olsun geçmemişti.
Annemi kaybettiğim o günün etkisi senelerdir benimleydi. Zihnimi çoğu zaman meşgul eden şeylerden biriydi. Lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadıktan sonra tekrardan salona dönmüştüm. Sara elinde telefonu ile ayakta Vira'nın önünde dururken Vira oturuyordu.
Ben de onun yanına kuruldum. Yeri izlemeye başladım. Boş bakışlarım yerdeyken aklım o kadar uyuşuktu ki.
Sessizlik üçümüz arasında bir üçgen oluşturmuştu. Hiçbir ses yoktu. Normalde sessizliğe bayılan ben şuan sessizlikten ölesiye rahatsız oluyordum. Neyse ki bu çok sürmedi çünkü Vira adımı seslendi. "Miran." Onun dudaklarından çıkan adım çok daha farklı bir tonda geliyordu her zaman kulağıma ve bu hoşuma gitse de bu sefer buna odaklanamadım.
"Efendim."
"Özel hayatını kurcalamak istemem ama bu yaşadıkların, krizlerin normal değil. Hiç psikoloğa gittin mi?"
Derin bir nefes verdim. Sanki çok yürümüştüm de güçsüz düşmüştüm. "Gittim." Dedim. Bunu neden sorduğu barizdi. Krizlerime an ve an şahit olan ve sakinleştiren oydu. Psikolog yardımına ihtiyacım olduğunu düşünüyor olmalıydı. Haksız da sayılmazdı. Sözüme ekleme yaptım. "Ama bunun için değil." Diye bitirdim cümleyi.
Ne için olduğunu sormadım. Zaten sorsaydı ben de buna cevap veremezdim. "Psikoloğunun adı neydi?" Diye sordu onun yerine. Psikoloğumun adı Ayla'ydı. Bunu neden sorduğunu anlamasam da merak etmiş olabilirdi. "Ayla. Ayla Berkin."
Sorgulamamıştım. Zaten buna halim de yoktu.
"Bir şeyler atıştırsan iyi olur." Dedi.
Yüzüne baktım. Gözlerine. Yeşil, görmeyen gözlerine baktım. Gözlerim eskisinden çok daha fazla olan çillerine takıldı. Beyaz yüzünde gezindikten sonra dudaklarına kaydı bakışlarım. Kiraz kırmızısı rengindeki dolgun dudaklarına baktım. Eskiden o dudaklarında sürekli tebessüm gördüğümü düşündüm.
Dakikalardır hiçbir düşünce olmayan zihnimde yalnız bu düşünce yer edindi.
Kırmızı dudaklarına tebessüm çok yakışıyordu oysa. Şimdi dudaklarını gülümserken görmek çok zordu. Yanaklarındaki gamzeyi görmek çok zordu. "Peki." Dedim hiç itiraz etmeden.
Böyle yakından yüzünü görürken nasıl Hayır denilirdi.
"Ben sana bir şeyler hazırlayayım o zaman." Dedi Sara.
"Gerek yok. Ben sadece ekmek yesem de olur."
"Ekmek mi?" Diye şaşkınca sordu Vira. O görmese de omuz silktim. "Evet." Başka ne yiyecektim ki. Zaten canım pek bir şey istemiyordu. "Düz bildiğimiz kuru kuru ekmek?" Diye sordu bu sefer.
"Evet düz ekmek." Diye yineledim ben de. "Saçmalama Miran." diye itiraz etti lakin gerçekten hiç yiyesim yoktu. "Vira lütfen. Zaten canım bir şey istemiyor. Sadece bir ekmek yiyeyim ve en azından sen de rahat et." Kabul etmek istemediği belliydi ama yine de daha fazla itiraz etmedi. "Tamam."
Yanından yavaşça kalktım ve Amerikan mutfağa adımladım. Dilimlenmiş ekmeklerin olduğu kapaklı sepeti açtığımda bakışlarımı onların olduğu tarafa çevirdim. Sara az önce benim oturduğum yere oturmuştu. Fısır fısır konuşuyorlardı.
Beni çok ilgilendirmezdi. Kendi aralarında özelleri vardı.
Sepetten bir dilim ekmek Alıp yemeye başladım. Seslerini daha duyulabilir hale getirdiklerinde Sara'nın "Ben bugün Gece'yi veterinere götüreyim." dediğini duydum. Hemen itiraz ettim. "Ben halledeceğim." Arkadaşımdan rica edecektim. Vira'yı bırakamazdım. "Benim zaten birkaç işim var, dışarı çıkacağım. Gece'yi de o arada götürürüm." Bu dediğiyle ikna olmuştum. Ses çıkarmadım. Bu benim onaylama şeklimdi. Elimdeki ekmeği bir kez daha ısırıp son bir lokma kalmasını sağladım. "Aslında alışverişe gitmek istiyordum." Diyen Vira'ya bakışlarımı çevirdim.
Alışverişe gitmek istiyorsa giderdik. Ona nasıl karşı çıkabilirdim ki. Zaten böyle bir hakkım da yoktu. Ağzımdaki lokmayı yuttum. "Mutfak için mi?" Diyebildim.
Kafasını iki yana sallayarak beni reddetti. "Kıyafet alışverişi."
"Gideriz o halde." Diyerek son lokmayı ağzıma atıp tezgahtaki kırıntıları almak için bir bez alıp tezgahı sildim. Bezi yerine koyduğumda tekrar onlara döndüm.
Sara Vira'nın bileğini tuttu. "O zaman biz hazırlanalım sen de karnını doyur." Dedi. Zaten doyurmuştum. Bir şey demedim yine. Vira ile Sara sessizce yukarı çıkarken ben de dolaptan aldığım sürahiden su doldurarak içmiştim.
Kafamı dağıtmak için belki bu alışveriş iyi gelebilirdi.
☀️
Benim çoğunlukla geldiğim güzel mağazaların olduğu yere geldiğimizde durdum ve Vira'ya çevirdim bakışlarımı.
Üzerinde kahverengi yeşil çiçekleri olan bir elbise vardı. Sarı saçlarını gevşek bir örgü yapmıştı. Arabanın camından vuran güneş ışığı beyaz tenine vuruyor çillerini daha iyi görmemi sağlıyor bu içimde tarif edilmez bir kıpırtı oluşturuyordu. Aynı zamanda gelen ışık yeşil gözlerine da vuruyor tonunu anlatamayacağım yeşilliklerini parlatıyordu.
Onun gözleri parladıkça benim kalbim hızlanıyordu.
Her daim ışıl ışıl olan sarı saçlarının birazı örgüsünden çıkmış yüzüne yapışmışlardı ama bunu hissetmiyor olacaktı ki rahatsız değildi. Bu görüntüsü ile hayran kalınası biriydi. Her şeyden önce güzel kalpli bir insandı.
Geldiğimizi anlayan Vira kemerini açmaya çalışırken zorlandı. Ben de ona yardımcı olmak için elini tuttum ve yavaşça oradan çektim. Vira'nın dudaklarından dökülen derin içi çekişi duysam da bir şey demedim. Dudağımın kenarı hafifçe kıvrıldı.
Kemerini açtım.
Kemerinden kurtulunca kendi başına kapı kolunu bulup açtı. Ben de eşine zamanlı olarak kendi kemerimi çözdüm ve kapımı açarak indim hemen Vira'nın yararına geçtim. Vira da inmişti.
"Vira."
Diyerek ona seslendiğimde geldiğimi fark etmemiş olacaktı ki irkildi. "Efendim."
"İzin verirsen elini tutacağım. Birilerinin sana çarpmasını istemeyiz. "
Evet birilerinin ona çarpmasını istemezdik çünkü bazı hödükler bile bile insanlara çarpıyorlardı. İşte o zaman tam suratlarının ortasına okkalı bir yumruk geçirmek istiyordum. Başıyla beni Onaylayarak konuştu. "Olur. Sorun yok."
Eline uyandığımda parmaklarını parmaklarına kenetlendim. Onunla el ele tutuşmak zihnimde sevgili olduğumuz bir an canlandırırken bu düşünceyi başımı iki yana sallayarak kovdum.
Elleri benimkine göre biraz daha soğuktu. Benim ellerim genelde sıcak olurdu.
Yavaş bir ritimle yürüyüp onu da yanımda yürütmeye başladım. Kafam şimdiden dahi dağılmaya başlamıştı. Bu Vira'nın etkisi olabilir miydi? Aslında konuşmayı hiç sevmeyen ben Vira'nın yanında konuşma arzusuyla doluyordum. Yine öyle oldu ve ben çenemi tutamadım. "Kafanda belirlediğin bir şey var mı."
"Evet var. Sara bana sarı elbisenin çok yakıştığını, eskilerini bırakıp artık yeni bir tane almam gerektiğini söylemişti."
Sarı elbise mi demişti? Sarı elbise zihnimde bir an canlandırdığında hemen ardından başka bir an daha canlandırdı.
İlki o kadar hızlı geçti ki zihnimden.
Vira'yı ilk gördüğümde üstünde yine sarı bir elbise vardı. Yüzündeki kocaman gülümsemesi ile etrafa neşe saçıyor enerjisi ile dikkatleri üzerine çekiyordu. O anlar aklımda dolaşırken dudaklarımdan benden bağımsız bir soru döküldü. "Sarı mı?"
"Evet sarı. Bir şey mi oldu?"
"Yok duyamadım da rengini ondan..."
Yalandı. Duymuştum.
O anlardan kurtulmak ve kalbimi böylesine heyecanlandıran görselden kurtulmak için gökyüzüne baktım. Ancak bu pek başarılı bir yöntem değildi çünkü tam tepedeki gözlerimi alan güneş bana Vira'nın o günkü halini hatta tamamen Vira'yı hatırlatıyordu.
Neyse ki biraz sonra gördüğüm şey ile biraz olsun odağım dağıldı. Bulutlar biraz gri gözüküyordu. Hava güzel olsa da yağmur yağma ihtimali vardı. Umarım yağmazdı. Gerçi benim için yağmur yağması çok sıkıntı değildi. Yağmur yağdığında kriz geçirmiyordum. Evet nefesim daralıyor kötü hissediyor ve ağlamak istiyordum ama kendimi tutabiliyordum. Misal Vira köpeklerini kaybettiğinde yağmur yağıyordu.
Her ne kadar o anlarda kötü hissetsem de bunu dizginleyebilmiştim. Ayrıca tamamen köpeklere odaklanmıştım.
Ancak benim asıl kriz geçirmemi sağlayan şey yıldırımlar ve gök gürüldemeleriydi. Düşününce bile tüylerim diken diken oluyordu. Yağmur durulup tekrar başlayacağı zaman gök gürüldemeye başladığında kriz geçirmiştim.
Daha fazla bunlarla meşgul olmamak için ilk gördüğüm ve iyi olduğunu bildiğim mağazaya girdim ve kendimle beraber Vira'yı da oraya çektim.
Mağazaya girdiğimizde kulaklarıma hafif sesli müzik sesi doldu.
Vira'yı kadın kıyafetlerinin olduğu tarafa yönlendirirken bize yaklaşan ve personel olduğu belli olan kadın ile durdum. "Merhaba efendim isterseniz size yardımcı olabilirim." Kadın kesinlikle iyi niyetliydi ancak biz önce kendimiz baksak daha iyi olurdu.
Vira'nın böyle daha rahat edeceğini düşünüyordum.
"Biz kendimiz bakınalım biraz. İhtiyacımız olursa yardım isteriz." Diye kibar olmaya çalışarak reddettim. "Tabii nasıl isterseniz. Hatta ilginizi çekerse çift kıyafetlerimizde şuan indirim var. Gençler çok seviyorlar."
Gerçekten de bizi çift sanmışlardı. Vira'ya yandan kısa bir bakış attığımda çillerle dolu yanaklarının al al olduğunu fark ettim. Yüzümde hemen bir tebessüm peydah oldu. Onunla çift sanılmak saçma bir şekilde güzel hissettirmişti. "Sağolun belki bakarız."
Dedim biraz da olsa afallamış sesimle. Vira'yı yürütmeye devam ettim. Elbiselerin olduğu yere geldiğimizde incelemeye başladım ama hiç sarı elbise gözükmüyordu. Başka elbiseleri ayrılan bir bölüm var mı diye baktım ancak öyle bir yer de yok gibiydi. Biraz uzağımızdaki personele seslendim. "Kusura bakmayın, sarı elbise yok mu mağazanızda?"
Kadın bana döndüğünde mahcup bir yüz ifadesi takındı. "Maalesef Efendim tüm modellerin sarısı bizde tükendi. Ancak beğendiğiniz bir model olursa başka şubemizden sarı rengini isteyebiliriz." Kafamı sallamakla yetindim.
Burada olmazsa başka yere bakardık. Sonuçta yeni gelmiştik. Vira ya döndüğümde onun sadece durduğunu gördüm. Dalgın gibiydi. "Vira." Diyerek seslendim ancak duymadı. Gercekten de dalgın olmalıydı. Bizim konuştuklarımızı dahi duymamıştı büyük ihtimal.
"Vira duyuyor musun?" Dediğimde düşüncelerinden sıyrıldı.
"Dalmışım." Dedi.
Kaşlarımı çattım. Neye dalmıştı? Nereye dalmıştı?
"İyi misin?"
"Evet sadece dalmışım, sen ne diyordun?"
"Sarı elbise yokmuş ama çok güzel elbiseler var."
Gerçekten de güzel elbiseler vardı. Hepsi birbirinden canlı, güzel elbiselerdi. "Gidelim o halde." Dedi.
"Ama eğer modeli beğenirsen başka şubelerinden Sarı rengini isteyebilirlermiş." Nasıl modelini beğenebilirdim ki diye düşünür gibiydi sanki. Düşünmesine gerek yoktu. Benim ona yardım ederdim. İstersen deneyebilirsin." Dedim onu teşvik etmek için. "Miran dalga mı geçi-" cümlesini tamamlasına izin vermedim.
"Ben senin için güzel olup olmadığını söylerim. Elbise modeli sana güzel olursa sarısını isteriz." Nasıl güzel olmazdı ki. Ona her şey yakışırdı.
Buna emindim.
Sadece ikna olsun diye böyle konuşuyordum.
Reddedecek sandım ancak "Peki." Diyerek kabul etti. İlk gözüme çarpan elbise olan yeşil elbiseyi aldım. İlk bu elbise dikkatimi çekmişti. Oldukça da güzel bir elbiseydi. Eminim ki bu rengi ayrı sarısı ayrı ona yakışırdı.
"Bak bu elbise yeşil bir elbise. İnce askıları var. Dizlerinin biraz üzerine gelir sanırım ama eteği uçuşan bir elbise değil vücudu saran bir model." Bu kadar şeyi nereden biliyordum bilmiyordum.
Sadece gördüğümü anlatmıştım.
Onun da bunu yargıladığına emindim ama kanıtlayamazdım.
Vira'yı kabine götürdüm. Kiliti bulmuş olmalı ki kabin kapısını kilitledi. Kabinde biraz uzakta başka elbiseler bakarken onun sesini duydum. "Miran."
Sesimi her seferinde öylenbir telaffuz ediyordu ki. Sanki bilerek yapıyordu. Oldukça hayran bi tını vardı sesinde. Bu ses tonu her seferinde beni dumura uğratıyordu. "Efendim."
"Bir personel çağırır mısın? Fermuarını kapatamadım."
Etrafa baktım. Kimse yoktu. Az önceki personeller nereye gitmişti? "Personel bulamadım. Hiç mi kapatamıyorsun?" Diye sordum.
"Hayır."
"Ben yardım edebilirim istersen."
Bu teklifi kendim bile yapmayı beklemiyordum. Kendi kendime yutkundum. Neden böyle bir teklifte bulunmuştum. Bir personelin gelmesini beklemek olmaz mıydı? Bazen fazla düşüncesiz konuşuyordum. Oysa konuşurken birkaç kez düşünmem gerekiyordu. "Olur." Diyen sesi zorlukla çıkıyor gibiydi.
Ben kabine doğru yürürken o da kapıyı açmıştı. Kapı çok fazla aralanmadan içeri bir adım attım ve elimi belinden hafifçe tutarak onu biraz öne ittim. Bedenin sıcaklığını hissettim. Kabinin kapısını tekrar kilitlediğimde sadece ikimiz vardık. O ve ben. Karşımızdaki aynadan ona baktım. Üzerinde yeşil elbise ona öyle yakışmıştı ki beyaz teniyle bir bütün oluşturarak peri kızı gibi gözükmesini sağlıyordu. İnce askıları omuzlarını açık bırakıyordu. Onu daha fazla böyle incelemenin rahatsız edici bir şey olacağını düşünerek bakışlarımı aynadan çeksem de harikalığına inanamadım.
Vira gerçek bir peri kızıydı. Fermuarını yavaşça çektim. Vişne ve hafif tatlı bir koku ciğerlerime doldu. Vira'nın kokusu. Saniyeler içinde kafam benden bağımsız boynuna eğildi.
Burnum boynunun hemen yakınında dururken gözlerim kendiliğinden kapandı ve kokusu daha derin bir şekilde ciğerlerime nüfuz etti. Ciğerlerimde çiçekler açtı. "Vira." İsmi dudaklarımdan öylece çıktı. Sadece onun adını seslenmek istemiştim. Bu bir sihirdi. Soluduğum koku bir hayaldi. Vira bir periydi ve bu an gerçekten bir sihirdi. "Hm." Diyen mayışmış sesi kulağıma dolduğunda kalbim bir başka heyecanla attı. İçimde bir şeyler uçuştu. Sanki ruhum tekrar canlandı. Bir sürü hissi aynı anda hissetti. Kendimi kokuya kaptırmışken başımı daha çok eğdiğimin ve burnumu hafifçe boynuna değdirdiğimin farkında değildim. Bunu fark ettiğimde gözlerimi açıp hızlıca doğruldum.
Aynı zamanda bedenimi de geri çektim.
"Dışarı çıkalım öyle bakayım nasıl olmuş." Konuşurken zorlanıyordum.
Bu yaptığım fazlasıyla rahatsız ediciydi. Bunu nasıl yapardım? Kendime nasıl hakim olamazdım?
Kendime kızmaya başladım. Beni etkileyen şey yalnızca görüntüsü değildi. Yalnızca kokusu değildi. Beni etkileyen şey onun Vira oluşuydu. Güzel kalbi. Tatlı düşünceleri. Narin sesi. Eskiden gördüğüm enerjik deli dolu hareketleri. Gözleri. Saçları. Gülümsemesi ve her şeyden daha çok o yaşam dolu halleri yani her seyi ile bu görüntünün sahibinin Vira olması etkilemişti beni.
Her bir şeyi güzeldi. Görüntüsü bu güzelliklerinin arasında en alt sıraya geçecek şey olurdu. Kesinlikle çirkin olduğundan değildi. Görüntünün diğerlerinin yanında çok önemi olmayışındandı.
"Tamam." Dediğinde kapıyı açıp hızlıca çıktım. O da ardımdan çıktı. Biraz uzaklaşıp ona döndüğümde elbiseye ve ona tekrar baktım.
Gerçekten cok güzel duruyordu. Az sonra kanatları çıkacaktı ve peri olduğunu gösterecekti. Güzelliğini anlatmak zordu. Kelime bulmak zordu.
Tek bildiğim kalbimin güzelliğinin her bir hücresine yansıdığıydı.
Karşımdaki Vira değil Alin'di sanki. Şuan karşımda bir güneş misali parlayarak duruyordu.
O güneşti.
Alin'di şuan ve Alin parlak ışıltılı anlamına geliyordu. Yani gerçekten de güneş olduğu kesindi. Girdiği her yeri parlattığı kesindi.
"Çok güzel olmuş" dedim hayranlıkla çıkmasını engelleyemediğim sesimle. Durduramadığım adımlarım ve iç güdülerim ile ona yaklaştım.
Yaklaştıkça kalbimin dengesi şaştı. Tam karşısında durduğumda gevşek örgütüne takıldı bakışlarım. Ne güzel duruyordu saçları. Resim çizerken güneşin etrafına çizdiğimiz çizgiler gibilerdi. Parlak, muazzam. Berrak bir su gibi ışıltıyla salınıyordu omzundan örgülü saçları.
Kendimi durduramayarak elimi uzattım ve örgüsünün ucundaki tokayı çıkarttım. Yetmedi örgüsünü dağıttım ve yumuşak sarı saçlarını serbest bıraktım. Ne kadar saçlarını dağıtırsam kokusu o kadar çok doldu içime. Altın sarısının en güzel tonuydu saçları. Sarının en güzel tonuydu Vira.
Yumuşak saç tutamlarını hafifçe okşayarak elimi çektim.
O an karşımda Vira değil Alin vardı. O an karşımda bu halinin çok daha zıtı olan o kız vardı. Enerjik, umutlu, deli dolu kız vardi karşımda.
☀️
Yaşadığımız anlardan sonra nefesimi ve kalbimi toparlayabilmem oldukça zor olsa da bunun üstesinden gelebilmiştim. Silahlardan, savaşlardan, görevlerden korkmayan bir askerken kalbimden korkmuştum.
İkimizde o anlar hakkında tek bir kelime etmedik. Aramızda bir anlaşma vardı sanki. Ya da ikimizde ne diyeceğimizi bilmiyorduk. Vira'nın Fermuarını geri açtıktan sonra o üzerini değişmek icin kabine gitmişti.
Ben ise bu elbiseyi sarısıyla beraber almak istediğimizi söylemiştim personele. Hazırlamasını ve gelip alacağımızı iletmiştim. Kesinlikle yeşilini de almalıydı. Ona çok yakışmıştı. Kim bilir sarısı nasıl olurdu.
Vira kabından çıkıp yanıma geldiğinde sanki söylememişim gibi sarısını istediğimizi söylemiştik ve mağazadan çıkmıştık. Birkaç mağaza daha gezip eve dönmüştük.
Vira bana bugün dün yaşadığım tüm kötü anları ve aklıma gelen kötü anıları unutturmuştu.
☀️
Arkadaşlar sizden bir ricam var. Lütfen bölümlerin nasıl olduğunu yazar mısınız? Hatta özellikle bu bölüm nasıldı?🙏🏻
Fark ettiyseniz geçen bölüm Miran'dan okuduğumuz yeri bu bölüm Vira'dan, Vira'dan okuduğumuz yeri de Miran'dan okuduk
Bölüm etkileşimi
