23. bölüm · AŞKIN FRENGİ
HAYIR
Bazı şeyleri dillendirmek, dillendirmeye çalışmak hatta düşünmek bile insana acı verirdi, insanı yorardı.
İnsan her ne zaman o içinden çıkmayacağını bildiği düşünce gelip aklına kurulsa yine büyük bir yorgunluk hissederdi ruhunda. Sadece düşünmekle dahi yaralardı bazı şeyler.
Geçmişi açmak beni kesinlikle yaralayacak en büyük şeydi. Geçmişi düşünmek dahi bana büyük acı verip büyük yükler emanet ediyordu.
Çünkü gecmiş kapanmayan yaramdı.
Geçmiş benim çözümlenmemiş ve içimde hala çözüme kavuşmamış derin bilinmezliğimdi. Kapanmayan yaralar ve bilinmezlikler hiçbir zaman terk etmezlerdi ve sonsuza kadar sizi rahatsız etmeye devam ederlerdi. Aklınızda hep bir soru işareti olarak dururlardı. Her an yüzeye çıkıp sizi içine çekebilirlerdi.
Benim geçmişim de aynen böyleydi.
Köpeklerimin bulunmasının rahatlığını yaşıyorken Miran'ın benimle konuşmak istemesi biraz beni korkutmuştu. Saçma geliyor olabilirdi ama geçmişimle ilgili herhangi bir şey beni deli gibi korkutuyordu. Diyeceklerinden korkuyordum. Söyleyeceklerinden korkuyordum. Yüzüme vuracağı gerçeklerden korkuyordum. Kendi ağzıyla zaten bildiğim gerçekleri itiraf etmesinden korkuyordum.
Kendi içimde bir şekilde kabullendirdiğim ama inanmak istemediğim gerçeklerin tam da onun ağzından çıkacak olmasından korkuyordum.
Kalbim bu korkuyla deli gibi atarken kendimi dik durmaya zorlamıştım. Kabul etmek istememiştim ama o an vücudum bana itaat etmemişti. Ağzımdan bir itiraz sözcüğü çıkamamıştı. Sessizliğimi bir onay olarak algılamıştı Miran.
Lakin tüm hücrelerimle reddediyordum.
Beş yıldır olduğu gibi çekip gitse olmaz mıydı? Hiç karşıma çıkmasa ve yüzüme bakmasa. Bir hiçmişim gibi beni önemsemese.
Miran beni unutsa olmaz mıydı?
Keşke unutsaydı.
Öte yandan benimle gerçekten geçmiş hakkında mı konuşacaktı yoksa çok farklı bir şey için mi konuşmak istiyordu diye düşünmeden de edemiyordum. Eğer gerçekten benimle başka bir konuda konuşacaksa boşuna endişelenmiş ve korkmuş olacaktım. Umuyorum ki boşuna endişelenmiş olurdum. Oturmama yardım ederek beni oturtmuştu kendisi de yanımda oturuyor olmalıydı.
Konuşmasını beklerken saniyeler dakikalar, dakikalar saatler gibi geçti.
Kalbimi acıtacak sözleri bana yine büyük ızdırap çektirecek bir yavaşlışlıkla yaklaştı.
Sessizdi.
Sessizdim.
Konuşmadı.
Konuşmadım.
Aramızda bir sessizlik vardı. Lakin aramızda büyük bir gürültü vardı.
Aramızda söylenmesi gereken bir sürü söz vardı. Ancak Aramızda hiç dile getirilmemesi gereken bir çok söz vardı.
Miran vardı. Ben vardım. Ama biz yoktuk. Sadece o ve ben vardı.
Dakikalardır stresten parmaklarımla oynuyorken görmeyen gözlerime karşıt zihnime sürekli onun gözlerinin ve gülümsemesinin görüntüleri yerleşiyordu. Bundan memnun muydum? Hayır ve evet. Ne düşündüğümü bile bilmiyordum. Düşünüyordum ama farkında değildim. Beynim uyuşuktu. Sadece düşünmeye yarıyordu anlamaya değil.
Her şeyin ortasında bir de az önceki Miran'ın krizi vardı. Onun o haldeki seslerini duymak bile benim kalbimi sızlatırken onu görseydim neler olacağını düşünemiyordum. Neden öyle olmuştu? Neden Miran öyle bağırmıştı? Kime bağırmıştı? Neden o hale gelmişti? Miran'ın da yaraları vardı. Miran'ın da içinde bir çıkmazı vardı.
Onun da kurtulamadığı bir acısı vardı.
Onunla ilgili bu durum beni oldukça etkilemişti. Kendi kendime onun da benim için böyle hissedip hissetmediğini sormuştum.
Hissetmemiş olmalıydı. O hissetmese de ben hissetmiştim. O da iyi değildi ben de.
İçimdeki düşünce savaşının ortasındayken onun konuşması ile düşüncelerimi duyamaz oldum. "Bak Vira, seni rahatsız mı ediyorum bilmiyorum ama gördüklerime kalırsa benden rahatsız oluyorsun. Eğer gerçekten benden rahatsız oluyorsan ve ben etrafındayken kötü hissediyorsan babanla konuşurum."
Niye böyle bir şey demişti ki şimdi? Bir şey mi duymuştu? Bu onun benim yüz ifademden gördüklerinden çok daha fazlasından ibaretti.
Ondan rahatsız oluyor muydum? Oluyordum. Kesinlikle rahatsız oluyordum. Onun yaptıklarından sonra böyle hiçbir şey olmamış tavırlarından, utanmadan bana aşkını anlatmasından, gözlerimin çok güzel olduğunu söylemesinden ve en önemlisi de bu kadar yanımdayken bir o kadar uzağımda olmasından rahatsız oluyordum.
Kötü de hissediyordum. Sürekli onun gözlerini ve gülüşlerini düşünmek zorunda kalıyordum. Ve bu bana gerçekten kötü hisdettiriyordu.
En nihayetinde gözlerimin katiliydi ve onunla ilgili düşüncelerim bana kötü hissettiriyordu.
Her şeye rağmen kalbimdeki Alin tarafı ona hala saf bir aşk ile bağlıydı. Saf bir sevgi saf bir hayranlık. Alin'in ona olan aşkımı benim de çözümleyemediğim bir şeydi.
Alin, Miran ile ilgili hissettiği her duyguya dahi aşıktı.
Ona hissettiği nefrete dahi.
Bu takıntı mıydı? Hayır. Bu takıntı değildi. Ona takıntılı olsaydım onu elde etmek isterdim. Ona takıntılı olsaydım içimde bir kısım ona bu kadar kızgın ve kırgın olmazdı. İnsan sevdiğine kırılırdı. Takıntılı olduğuna değil. Onu hiçbir zaman da elde etmek istememiştim. Çünkü aşk bu değildi. Tamam beraber olalım istemiştim. O da beni sevsin bana aşık olsun benim ona baktığım gibi baksın istemiştim. Bana baktığında o da heyecanla dolsun istemiştim. Ama bunların hiçbiri olmasa da ben onu yine uzaktan severdim. İşte bu aşktı.
Takıntılılık ise zorlamak.
Ona bir cevap vermem gerektiğini fark ettim. Düşüncelerime zıt olarak döküldü sözlerim ağzımdan. "Hayır Miran. Senden rahatsız olmuyorum. Babamla konuşmana gerek yok."
Yapamıyordum işte. Gitsin istiyordum. Git diyemiyordum.
"O zaman ben neden öyle görüyorum?"
"Sen yanlış görüyorsun."
Derin bir nefes aldığını işittim. "Benim yakınında olduğum her an düşüncelisin. Yüzünde tanımlayamadığım Bir ifade var. Vira ben kimseyi rahatsız etmek istemiyorum. Böyle bir amacım yok. Eğer rahatsız ediyorsam bunu söylemekten çekinmemelisin." Eğer bakabilseydim tam şuan onun gözlerinin en derinine bakardım ve derdim ki "neden Miran neden yaptın? Neden gelmedin? Neden hiçbir şey söylemedin?"
Ama bakamadım. Zaten bakamamın sebebi de bakmak istediğim adamdı.
Bu zıtlığın farkındalığı beni yağmur altında evsiz kalmış bir çocuk gibi sarstı.
"Söylediğim gibi Miran. Senden rahatsız olmuyorum. Neden böyle düşündüğünü bilmiyorum. Yüzümde nasıl bir ifade gördüğünü de bilmiyorum."
Ve ekledim. "Çünkü farkındaysan kendimi dahi göremiyorum ve yüzümdeki herhangi bir ifadeden de ufaktan dahi haberim yok."
Benim için üzülmesini değil bana yaptıkları için üzülmesini istedim. Ama bana yaptıkları için beş yıl boyunca üzülmeyen bu adama ne kadar etkili ederdi bundan pek emin değildim.
Konuşmadı. Belki de konuşamadı. Konuşmamızın orada bittiğini düşünüp ayağa kalktım. "Vira." Onun da ayaga kalktığını yakınımdan gelen sesi ile anladım. Onunla böyle yakın olmak kalbimi hızlandırdı fakat bu olmamalıydı. Kalbim onun için böyle hızlı atmamalıydı. Attı. Bunun için de bir şey yapamadım.
Diyeceklerinin önüne geçtim. "Az önce neden öyle kötüleştin?" Bunu belki de sormamam gerekirdi. Sormuş bulundum.
Zaten Miran hala o andan sıyrılmış gibi değildi. Sesi hala hafif titrek ve kötü geliyordu. Gök gürültüsü ve yağmur damlaları sesleri kesildiğinden beri daha iyi gibiydi. "Sadece... eskiden kalma bir şey. Önemi yok" konuyu kapatmak isteyen bir hali vardı. Onu zorlayacak ve damarına basacak değildim. Onun yaptığı her şeye rağmen ben onun kalbinin kırılmasına ve acı çekmesine dayanamazdım.
Başımı peki dercesine salladığmda ismimi tekrar dile getirdi. "Vira." Bu ismi onun dudaklarından duymak gerçekleri bana en yalın haliyle gösteriyordu. Az önce söyleyeceği her ne ise onu tamamlamak istiyordu belli ki. Ağzımdan yalnız "efendim" kelimesi çıkabildi. Birkaç saniye sonra onu kendime daha yakın hissettim. Nefesi yüzüme vurdu. Çok mu yakındık?
Bunu bile bilememek canımı yaktı.
"Yakınız ama uzağız. Kafamda bir sürü soru var ama sormaya cesaretim yok. Söyleyeceğim bir sürü şey var ama tepkilerine karşı çok büyük korkum var" nefesi yüzüme vururken odaklanmak zordu. Tüm bunlar yetmezmiş gibi nefesi daha da yaklaştı. Nefesini dudaklarımda hissettim. Her an birbirlerine değebileceklermiş gibi... yutkundum. Öylece kaldım. yanağı yanağıma hafifçe sürtündü.
İçim titredi.
Kalbim dahi deli gibi titredi.
Bu sefer nefesi kulağıma vurdu. "Sarılabilir miyim? Lütfen." Sesi masum sığınmak isteyen bir çocuk gibi çıkmıştı. Az önce yaşadıklarından sonra kendine gelememiş olmalıydı. Birilerinin ona teselli vermesi gerekiyor gibiydi. Hayır demeliydim. Ama bu kadar yakınımdayken doğru düşünmek ne kadar imkanlıydı ki. Her bir hücrem etkisiz haldeydi. Şuan hiçbir şey bilmiyordum.
Konuşamasam da başımı olumlu anlamda salladım. Bunu istiyordum çünkü.
Ona sarılmayı gerçekten istiyordum.
Sıcacık sarılmaları çok seven ben en çok Miran'a sarılmak istiyordum yıllar önceden beri. Geçen sefer sarıldığımızda da buna büyük bir istek duyuyordum. Şimdi de.
Kolları belime dolandı. Başının omzumda olduğunu hissettim. Nefesini boynumda. Kolları belimi önce belli belirsiz sardı. Sonra Kolları sıkılaştı.
Birkaç saniye hareketsiz kaldım. Sonra ise kollarım sanki olması gereken yer orasıymış gibi bedenine sarıldı. Onun kadar sıkı sarılmadım. Utandım. Gururuma yediremedim. Çekindim.
Ne sarılmasını ne de az önce söylediği sözleri anlamlandıramadım. Sadece sarılmaya odaklanmak istedim.
Kokusu ciğerlerime doldu. Deniz ve nane kokusu karışımı ciğerlerime dolarken icimdeki duygu karmaşası ile derince nefes aldım. Saçlarına dokunmak istedim. Eskiden hep baktığım ellerimi tutamlarının gezdirmek istediğim her bir teline dokunmak istediğim saçlarına uzanmayı diledim. Yapmadım tabi. Ellerimi sırtında yumruk haline getirdim. Kokusunu da doya doya içime çektim. Huzur hissettim sanki. O an bitmesin istedim.
Her şeye rağmen.
O ana odaklanmış ve o anda kalmış iken önce Miran'ın kolları gevşedi. Sonra da çekildi. Üşüdüm. Issız hissettim. Yalnız hissettim. Bomboş hissettim. Beş yıldır nasıl bilinmezlik içinde isem tekrar o hisse sarıldım. Miran'dan sonra bu hisse tekrar sarılmak istemedim.
"Teşekkür ederim. Çok teşekkür ederim."
O teşekkür etti ama ben konuşamadım. Sessizce o odadan ayrıldım. Odadan çıkıp uzaklaşana kadar bacaklarım beni taşıdı ama sonrasında bana ihanet edip daha fazla dayanamadılar. Bir anda kendimi yerde buldum. Kollarım kendi gövdeme sarıldı. Az önce Miran'ın kollarının olduğu yere kendi kollarım dolandı bu sefer.
Hayır ağlamayacaktım. Zaten ağlamak da gelmiyordu içimden.
Göz pınarlarım ağlamaktan kurumuştu. Gözlerimi elimden alan adam gözyaşlarımı da elimden almıştı.
Derin nefesler alarak ayağa kalktım. Kafamı dağıtmam gerekiyordu. Az önceki andan soyutlanmam gerekiyordu. Odama çıktım. Öyle hızlı çıktım ki ne ara merdivenleri bitirdiğimi dahi anlamadım. Odama girdiğimde elimle yoklayarak komidinime ulaştım.
Çekmeceyi kendimden bağımsız bir şekilde hızlıca açtım. Çekmeceden tek bir şey aldım. Ses kayıt cihazı. Eskiden o kadar çok günlük tutar ve içimi dökmek için kısa hikayeler yazardım ki hayat biçimim haline gelmisti.
Çok severdim çok eglenirdim.
Görme engelli kaldıktan sonra ise bu benim icin biraz zorlaşmışti. Sara bana bu ses kayıt cihazını almıştı. Telefona da kaydedebilirdim. Ama o beni düşünmüştü. Sesli bir günlüğüm olsun istemişti.
Tüm her şeyimi bu cihaza kaydediyordum.
Ağladığımı güldüğümü -ki bu pek gerçekleşmiyordu uzun zamandır-
Her şeyi kaydediyordum. Yatağa oturdum cihazı açtım ve aklımda tasarlamadığım sadece içimden geçen kelimeleri sözlere döktüm.
"Tarih yirmi haziran cumartesi. Gece vakitlerindeyiz. Miran bugün kriz geçirdi. O sanki çok yaralı. İçinde aynı benimki gibi zincirleyemediği bir acı var. Onun da karanlık bir tarafı var. Ne olduğunu bilmiyorum ama o iyi değildi. Onun için üzüldüm ve bunu yapmaktan nefret ettim. Onun için üzüldüm ve kalbimden nefret ettim. Benimle konuşmak istedi. Korktum. Çok korktum. Öyle korktum ki geçmişle ilgili konuşmasından. Gerçekleri bir de onun ağzından duymaktan öyle korktum ki. Ağzından geçmişle ilgili bir söz çıkarmaması için içimden yalvardım." Nefeslenme ihtiyacı hissettim ve devam ettim.
"O ise sadece ondan rahatsız olup olmadığımı sordu. Zaten neden geçmişi açsındı ki? Ondan ne bekliyordum? Bunca zamandır geçmiş hakkında tek kelime etmeyen bir adamdı o. Şimdi mi konuşacaktı eskileri? Şimdi mi dile getirecekti gerçekleri? Ondan rahatsız olmadığımı söyledim ama bu bariz bir yalandı. Ondan rahatsız oluyorum. Ondan o kadar rahatsız oluyorum ki etrafımdayken ondan nefret edememek ve bir şekilde onu düşünmem beni çıldırtıyor. Sürekli bana sanki hiçbir şey yapmamış gibi konuşmasından rahatsız oluyorum. "
Yavaşça yatağa uzandım. "Buna rağmen ondan bu kadar rahatsız olmama rağmen ona yalan söyledim. Yalan söylemekten nefret eden ben hiç düşünmeden ona yalan söyledim. Rahatsız olmuyorum dedim. İnanmadı. Israr ettim. Yetmedi bana sadece birkaç santimetre uzaklıktaydı. Nefesi yüzüme vuruyordu. Nefesi dudaklarıma vuruyordu... kulağıma hayran olduğum sesi ile fısıldadı. Sarılmak istedi. Sanki o an bir çocuk gibiydi. Yaşadığı krizi anlatamayan emareleri vardı Sesinde. Kabul ettim. İçim yandı. Kalbim ezildi. Beynim durdu. Her bir hücrem işlevsiz hale geldi. Bugün ona sarıldım. Bugün bana sarıldı. Sıkıca... bana sıkıca sarıldı."
Elim kalbime gitti.
"Bana yakın ama bir o kadar uzak olduğumuzu söyledi sormaktan korktuğu seyler olduğunu söyledi. Sanki o... suçsuz gibiydi. Ne yapacağımı bilmiyorum. Onu düşündükçe, onunla ilgili her detayı düşündükçe ve az önceki anları aklıma getirince deliriyorum. Delirecek gibi oluyorum. Kendimi artık bipolar gibi hissediyorum. Her gün o kadar farklı şeyler oluyor ki ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Ve o etrafımdayken her şey çok daha zor hale geliyor. Her şeye rağmen ona aşık kalmaya devam ediyorum... en çok da bundan yaralanıyorum."
Artık söyleyeceklerimin sonuna geldiğimde ve içimdekileri fazlasıyla sözlere döktüğümde kayıt cihazının tuşuna basarak kaydı bitirdim. Elimdeki cihazı yatağa koydum.
Beynim artık bir şeyleri sorgulamaktan çok sıkılmıştı. Ben de düşünmekten.
Her şey beş yıl olduğu gibi olsaydı keşke. O karşıma hiç tekrar çıkmasaydı. Çünkü onun gelmemesine ve bir açıklama yapmamasına öylece alışmıştım.
Şimdi her şey benim için çok zordu.
Az kalmıştı. Çok az.
Eğer biraz daha böyle giderse patlayacaktım. Ve korktuğum duymaya çekindiğim her ne varsa önemsemeyip merak ettiğim her bir soruyu soracaktım ona. Bunu bir yandan çok fazla istemek bir yandan ise bunu asla istememek nasıl oluyordu bilmiyordum ama oluyordu işte.
Öte yandan ona sorduğum sorulardan sonra basit saçma bahaneler ardına saklanmasından korkuyordum. Salak bir insan değildim. Onun saçma bahanelerine öylesine hemen inanmazdım. Onca yıl beklediğim açıklama saçma birkaç sebeple kapanamazdı.
Yavaş yavaş uyku bastırırken tekrardan yağmur yağacağını haber eden bir gök gürültüsü duydum. Uykumdan yavaş yavaş tekrar sıyrılırken Miran'ın geçirdiği kriz geldi aklıma. Hayır diye bağırışları...
Sanki bulunduğumuz ortamda değilmişcesine sayiklamaları.
Ayağa kalktım. Umurumda dahi olmaması gereken şey umurumda oldu. Zaten kendime söz geçiremiyordum Miran konusunda. Odamdan her zamanki ezbere bildiğim yolu uygulayarak çıktım, merdivenlerden inerken bir gök gürültüsü daha duyuldu.
Uzun ve büyük bir gök gürültüsü.
Miran'ın bağıran sesini duydum. Aynı şeyleri söylüyordu. "Hayır lütfen."
Ellerim merdiven trabzanlarını daha sıkı tutarken inmiştim sonunda. Her adımımda Miran'ın yaklaşan seslerini duyuyordum. "Hayır"diyordu yine. "Lütfen" diyordu.
Ağlıyordu. Sesinden belliydi. Odanın önüne geldiğimi ellerimle yoklayarak anladığımda kapının kolunu bulup izin istemeden girdim.
Zaten Miran'ın beni fark edecek hali yoktu. Öyle ki kendi kendine konuşmaya devam ediyordu. Bir ileri bir geri gidiyor elleriyle kulaklarını kapatıyor deli gibi bagırıyor aynı zamanda da ağlıyordu.
"Lütfen lütfen." Ağlayan sesi kesik nefes seleri ve iç çekişleri kalbimde kendi acılarımdan daha büyük bir şekilde kendini gösterdi. Kalbim sızladı. Kalbime bir sürü darbe aldım. Bir çok şeye üzüldüm bir çok kez acılarımın altında kaldım.
Ancak ilk defa böyle bir acı hissettim.
Sevdiğim adama kendimden daha çok üzüldüm.
Onun bana yaptıklarına rağmen
☀️
MİRAN- GEÇMİŞ
Bazı insanlar doğdukları andan itibaren şanslı bir şekilde dünyaya gelirler. Bazıları şansı sonradan bulurlar. Bazılarına ise şans hiç uğramaz.
Ben de şüphesiz şansın uğramadığı kişilerden bir tanesiydim.
Yedi yaşlarındaydım. Her sabah uyandığımda korkuya sarıldığım, her nefes alışımda korku hissettiğim günlerdeydim. Bir babam vardı. Baba kelimesinin hiç yakışmadığı, insan tabirinin yanında bir hiç olan babam. Kalbi olmayacak kadar vicdansız, vicdan yoksunu olacak kadar gamsız, yaptıklarından utanmayacak kadar duygusuz bir adamdı. Kendisi bir vatan hainiydi.
Askeriye revirinde bir doktor olarak çalışıyordu. Lakin bunun tek nedeni çıkarları içindi. Anlaştığı terörlere bilgi uçurmak, askeriyeden bir şeyler araklamak için orada çalışıyordu. Sırf askeriye revirde çalışmak için bir sürü şey yapmıştı.
Bunu da telefonda bir adamla konuştuğu sırada duymuştum.
Babamın bunu yapmasının tek sebebi paraydı. Babam için tek önemli olan şey varsa yoksa paraydı. Varlığı paraydı. Onun için para dediğinizde akan sular dururdu. Kendi ülkesine vatan hainliği yapacak kadar kansız ve açgözlüydü. O küçük yaşımda dahi yaptıklarının hepsinin farkındaydım. Onunla konuşmazdım. Benimle pis bir şekilde konuşmaya çalışsa da cevap vermezdim. Çünkü onun aksine vatanımı ve milletimi o yaşımda dahi severdim.
Onunla konuşabileceğim bir karakteri yoktu. Çoğu zaman konuşsam da ona ters cevaplar verirdim. Her ne kadar bunun sonuçları iyi olmasa da ve benim vücudumda morarıklar oluşsa da ters bir çocuktum. Ve çocuklar en ufak küçük sözle insanları sevebiliyorken hiçbir şekilde bu adamı sevemiyordum. Büyük bir nefret duyuyordum. Parayı neden bu kadar önemsiyordu anlamıyordum. Para neydi ki? Neden ailesine ve sevgiye önem vermiyordu da paraya önem veriyordu? Küçükken para konusu asla anlayamadığım bir şeydi.
Haberlerde gördüğüm o dik başlı, ağır cüsseli, göğüslerini geren başlarını havaya kaldıran kararlı bir o kadar ciddi yüz ifadesine sahip askerleri seviyordum. Babamdan iyi insanlar oldukları belliydi. Babamdan daha çok kalpleri olduğu belliydi.
Babamdan daha vicdanlı oldukları belliydi.
Babamın sevmediği birinin iyi olduğuna inanıyordum. Babam askerleri sevmiyordu. Öyleyse askerler iyiydi. Babam vatanı sevmiyordu. Öyleyse bu vatan en güzel topraklara, en güzel gökyüzüne, en güzel denizlere sahipti.
Seveceğim şeylere hep babamın sevip sevmeme durumuna göre karar veriyordum.
Ona gülümsemezdim. Normalde de gülümsemezdim zaten. Ona bakmazdım.
İçimde bir çocuk neşesi yoktu. Hiç olmamıştı. Onun yüzünden çocuk neşesi, cocuk heyecanı bana hiç uğramamıştı. Çocuksu, parıltılı bir bakışım olmamıştı.
Doğum günüm için heyecanlandığım bir gün olmamıştı.
Yeni oyuncak bir araba almak için heveslendiğm olmamıştı.
Kalbim hiç heyecanla çarpmamıştı çocukken.
Yine her zamanki günlerden birindeydim. Uyanmıştım. Bir odam yoktu. Salonda yatıyordum. Çünkü teröristlerden aldığı parayı bize değil baska şeylere harcayan bir babam vardı. Baba denilebilirse.
Koltuktan kalkıp gözlerimi ovusşturarak lavaboya girdim ve yüzümü yıkadım. Sonra da her zaman. Olduğu gibi gidip koltuktaki örtüyü katlayıp yastıkla beraber yerine götürdüm. Sorunluluklarım vardı. Yedi yaşındaki bir çocuğun ne gibi bir sorumluluğu olabilirdi ki.
Benim vardı.
Mutfağa gittiğimde annemi gördüm.
O da babamın kurbanlarından bir tanesiydi. Babamla ailesinin zoruyla evlendiğini biliyordum. Üstelik o adamdan bir çocuğunun olmasini istemediğini de biliyordum.
Bu yaşımda bunları bilmemeliydim.
Her şeye rağmen babama rağmen beni doğurduğunu da biliyordum.
O adamdan istenmediğim bir şekilde olmam gayet normaldi. Yine de bu her zaman beni üzmüştü. Bunu bildiğimi annem bilmiyordu. Üzüldüğümü de göstermezdim zaten. Düz ifadesiz bir çocuktum. Gülümsemem gerekirdi öyleki.
En güzel en değerli yaşlarımda arkadaşlarımla oynamam gereken zamanda saçma bir hayat yaşıyordum.
Ne annem ne ben babamı şikayet edemiyorduk. Ben zaten böyle bir şey yapamazdım ama anneme de bu fırsat sunulmuyordu. Telefonu yoktu. Şehirden uzak bir köyde yaşıyorduk. Köydeki kimseyle konuşmazdık. Babam kimseyle konuşmamıza izin vermezdi. Bu yüzden kimse de bizi tanımazdı.
Sadece ben köy okuluna gidip gelirdim. Birkaç kez öğretmenlerime babamın yaptıklarıyla ilgili bir şeyler anlatmak istemiştim ancak nafile. Babam hayal gücü çok büyük bir çocuk olduğumu söyleyerek yalandan gülmüş sonra da beni eve getirip evire çevire dövmüştü.
Neredeyse ağzımdan kan gelene kadar... çünkü o kan tadını ağzımda hissetmiştim.
Yedi yaşındaki bir çocuk kan tadını nasıl bilebilirdi?
Babam bana öğretmişti.
Annemin de birkaç denemesi olmuştu. Komşulardan telefonlarını rica edip babamı ihbar etmek istemişti. Lakin kimse ona telefonunu vermemiş üstelik babam da evden çıktığını öğrenmiş ve annemi de dövmüştü.
Görünmeyen yerleri.ize vurmak için çaba da serf etmezdi. Yüzümüze de vururdu. Onun utanması olmadığını biliyordum.
Annemin yanına gidip arkasından dizlerine sarıldım. Annem irkildi. İrkilmesinin sebebi o adamdı. Bunun da farkındaydım.
Bana döndü ve gülümsedi. Ellerini saçlarıma atıp okşadı. Gülümseyen yüzüne baktım. O gülümsedi ancak ben gülümseyemedim.
Annemin gülümsemesi o kadar güzeldi ki. Gözleri parlıyordu. Gözleri kısıkıyordu. Onu öyle gördüğümde sadece benim içim kıpır kıpır oluyordu.
"Günaydın oğlum." Dedi annemin güzel sesi. Annemin sesi ne kadar güzel ise babamınki de bir o kadar iğrençti.
"Günaydın anne." Dedim ve onun elindekileri alıp masaya koydum. Sonrasında da sandalyeye yerleştim. Annem çayları doldururken babam girdi mutfağa.
Kirli sakalları, siyah karışmış saçları, ortalama cüssedeki bedenine giydiği beyaz atleti uykudan uyandığını belli eden kısık gözleriyle ve o pis suratıyla karşımdaydı. Oturdu. Ona bakarken o da bana baktı. Göz göze geldik. Kalbimde bir endişe kıpırtısı oldu ama alışmıştım onunla ilgili her şeye. "Ne bakıyorsun öyle kaşlarının altından." O diyene kadar ona öyle kötü baktığımı dahi fark etmemiştim. Ona bakmaya devam ettim. Ona bakmazdım demiştim ya hani.
Bakmazdım. Ama bugün benim doğum günümdü. benim dünyaya gelme sebebim bu adamdı. Ona karşı içimde, küçük bedenimde öyle bir sinir vardı ki gözlerinin en içine baktım.
"Sana diyorum lan. Ne bakıp duruyorsun öyle."
O da sinirlenmişti. Eline aldığı çatalı sıktığını gördüm. Annem elini omzuma koydu. Yavaşça okşadı. "Oğlum hadi kahvaltını yap." Normalde gözlerimi ondan çekmek istemiyordum. İnatçı da bir çocuktum. Babam kızarken hep öyle söylerdi.
Annem üzülmesin onun canı sıkılmasın diye çektim gözlerimi masanın üzerindeki çay bardağıyla bakıştım.
"Sabah sabah sinirlerim oynadı yine." Diye söylendi babam.
Kahvaltı etmeye başladık. Her zamanki huzursuz, kötü, neşeden uzak kahvaltılarımızdan biriydi. Ben doyup kalkacağım sırada babam yine konuştu. "Çayımı doldurman için illa benim mi söylemem lazım." Başlıyordu yine boş yere anneme kızma seansları.
"Görmemişim. Dolduruyorum şimdi." Annem kalkıp bardağı alacağı an elini itti. "Bırak." Dedi. "İstemem artık."
Hem öyle diyordu hem öyle.
Ne zaman böyle yapsa annemi koruma içgüdüsü ile onun önüne geçerdim. Kendimi koruyamazdım. Annem bazen beni korumaya çalışırdı ama ona vurduğunda annem de bir şey yapamazdı. Sonuna kadar önüne geçmeye çalışırdı, geçemezdi. Bense sadece durup beni dövmesini beklerdim.
Annem beni korumaya çalışırdı ben onu.
"Doldurayım. Çay var daha. Seversin sen." Kalktı annemi kolundan sıkıca tutup çekti yüzüne yüzüne konuştu. "İstemiyorum demedim mi." Dedi annemin kolunu dahcoçok sıkarak.
Hızla ayağa kalktım.
Yanlarına gittim elini annemin kollarından çekmeye çalıştım. "Bırak annemi. O bir şey yapmadı." Diyerek elini cekiştirdim.
Bakışları hızla bana döndü elinin tersiyle beni savurduğunda yere düşmüştüm. Sinirle annemi bırakıp bana geldi. O gelirken ben dayağa a kalktım. Dikkati annemden bana çekilmişti. Bu iyiydi.
Annem bugün dayak yemeyecekti.
En azından bugün canı acımayacaktı. Bugün vücuduna yeni bir morarıklık eklenmeyecekti.
Tam karşımda durup bana edildiğinde bu sefer annem onu kolundan tutup çekmeyçalıştı i ama o hiç beklemeden koca eliyle bir tokat yapıştırdı yanağıma. Tekrar yere düşmüştüm. Küçücük bedenim onun kocaman eliyle indirdiği ağır tokata dayanamamıştı. Kulağım deli gibi çınlıyordu. Yanağım uyuşmuştu. Annem başıma gelip hızla bir elimi tuttu. Bir eliyle de saçlarımı okşadı. Gözleri doluydu. Görüyordum.
Bu gözyaşlarının sebebinin babamın bana vurması olduğunu da biliyordum. Üzülmemeliydi. Kurtarmıştım onu. Dayak yemeyecekti.
Üzülmemeliydi.
Annemin kahramanı olmuştum ben. Tıpkı bu vatanın kahramanı olan babamın nefret ettiği askerler gibi...
Annem bana bir şeyler derken kulağım öyle acıyordu ki onu duymuyordum. Zaten annemi de babam aniden kaldırdı. Annemi itip beni tuttu. Tişörtümü ensesinden tutup bir çöp gibi çekiştirmeye başladı beni.
Ağzımı açabiliyor muydum? Hayır. Sadece annemin koştuğunu ve ağlayarak bir seyler dediğini görüyordum.
Kulağımdaki acıdan daha büyük bir sekilde boy göstereseşey ise küçük kalbimdeki acıydı.
Belki kulağımdaki ağrı geçerdi ama kalbimdek ağrı geçer miydi bilmiyordum.
Babam beni dışarı attı. Dizlerim taşlara sürtününce sıyrıldı kanamaya başladılar. Ağlayacabilirdim ama ağlamak dshai gelmedi içimden.
Ağlayabilecek bir ruhu bile bırakmamıştı bu adam bende.
Ağlardım ama kimsenin görmediği kuytu köşelerde Ağlardım. Ağlardım ama sesim çıkmasın diye ağzımı yastığa bastıra bastıra Ağlardım. Ağlardım ama annemin babam yüzünden beni banyo dahi ettirmediği zamanlarda tek başıma banyo ederken Ağlardım.
Kimse görmesin isterdim. Güçlü sansınlar istedim beni.
Eğer babam beni güçsüz görürse belki beni daha çok döverdi.
Kendimi buna inandırmıştım.
Özgürce ağlamama bile engelleyen bu adamdı.
Dizlerimin yara oldugu yetmezmiş gibi bir gök gürültüsü duyuldu.
Uzun. Gür. Korkunç bir gök gürültüsü.
Babam kapıyı kapattı.
Yağmurla günde evsiz kalan o çocuktum.
Ben orada kaldım. Annemin seslerini duyuyordum. Ağlıyordu. Bir şeyler diyordu. Babam bağırıyordu. "Sus." Diyordu. "Kapa çeneni" o korkunç sesin ne dediğini anlamamak mümkün değildi. Annem yalvarıyordu.
Dakikalar sonra evden çığlıklar duyuldu. Annemin çığlıklarıydı. Kalktım hızlıca. Kapıya doğru koşmak istedim. Küçük bedenim biraz ilerledikten sonra Yorgunca kaplaklandı yine yere.
Annemin bir çığlığı daha duyuldu.
Annem ölüyor muydu? Olamazdı. Annem ölemezdi.
Beni seven tek kişi oydu.
Annem ölemezdi. Annem olmazsa ben napardım. Annem olmazsa ben bu adamla nefes dahi alamazdım.
Olmazdı. Annem gidemezdi.
Bırakamazdı beni. Öylece bırakamazdı bu adamla beni. Hayır gidemezdi.
Tekrar ayağa kalktım, kapıya yürüdüm. Ben kapıya yürürken birkaç kez daha düştüm. Yine de o kapıya ulaştım. Küçük ellerindeki tüm güçle vurdum kapıya. "Baba! Özür dilerim. Baba söz bir daha bir sey yapmayacağım. Anneme bir şey yapma baba. Lütfen... Lütfen." Gök tekrar gürledi. En sert şekilde gürledi bu sefer. Titredim. Korktum. Daha sert vurmaya çalıştım kapıya. "Baba lütfen. Hayır lütfen hayır."
Çığlıklar kesilmişti. Nolmuştu anneme? Bırakmıştı değil mi annemi?
Cama gittim perde çekiliydi. Göremedim. Sadece tülün arasından görünen kırmızı renkli bir sıvı gördüm yerde.
Kan.
Annemin kanı.
Bu sefer pencereye vurdum. "Hayır. Lütfen lütfen hayır lütfen."
Yedi yaşındaki çocukların arkadaşlarıyla top oynaması gerekirdi. Yedi yaşındaki çocukların düşünecek bir derdi olmaması gerekirdi. Yedi yaşındaki çocukların anneleri onların saçlarını rahatça okşamalıydı.
Benim annem hiç rahatça saçımı okşayamamıştı. Her gün ev işi yapardı. Üç tane koyunumuz vardı. Onları otlatmaya çıkarırdı. Babam gelmeden yemek yapması gerekirdi. Gider yemek yapardı. Yanıma gelip saçımı oksamaya başladığında babam gelirdi. Ona da laf edeceğini bilirdi. Kalkardı. Üzülmeyeyim diye gülümserdi.
En çok da kendisi üzülürdü.
Gök gürüldemeleri ardı ardına geldi. Ellerim artık titremeye başlamıştı. Vuramıyordum bile.
Kalbimdeki korku annem içindi. Kalbimdeki korku bu gök gürüldemesindendi. Kalbimdeki korku hiçbir duygu barındırmayan adamaydı.
Kapıya tekrar gittim. Kapının önüne çöktüm. "Hayır" dedim titreyen sesimle.
Gök gürledi. Ardından gökyüzünden yağmur damlaları yeryüzüne düşmeye basladı. Öyle hızlı öyle çok yağıyordu ki. Titredim. Korkuyla kollarımı kendime sardım. Annemi düşündüm. Onun parlak gulümsemesini, onun mükemmel sesini.
Bugün aban son kez gülümsemişti.
Bugün bana son kez bakmıştı.
Küçücük kalbim cok büyük bir acıyla kasıldı. Bedenim bu acıyla ne yapacağını bilemedi.
Daha çok titredim.
Hem korkudan hem üşümekten.
Islandım.
Hem korkudan hem yağmurdan.
"Lütfen" dedim bir kez daha. Artık gözyaşlarım akıyordu. Yağmur gözyaşlarımı saklardı. Zaten artık babamın beni ne kadar döveceği de umurumda değildi.
Sadece annemi istiyordum.
Orada ıslandım.
Orada korktum.
Orada ağladım.
Orada acı çektim.
Annem öldü. Ben ruhumu kaybettim. Annem öldü. Ben ruhumu bıraktım. Annem öldü. Benim ruhum öldü.
Ben ağladım. Gök ağladı. Benim ağlamam şiddetlendi. Yağmur şiddetlendi. Ben anneme ağladım. Gökyüzü anneme ağladı.
Donacaktım. ölecektim. Tir tir titriyordum. Sayıklıyordum. "Hayır."
"Lütfen." Demeye devam ediyordum. Kimse duymuyordu. Köyün en uzak evinde yaşıyorduk. Kimse duymuyordu.
Bizi hiçbir zaman kimse duymamıştı.
Şimşekler çaktı. Her bir köşe şimşeklerle aydınlanırken benim ruhum sadece karanlıktı.
O gün ben ruhuma veda ettim.
O gün ruhumun hiçbir zaman süslü olamayacağını anladım.
O gün ben annemi kaybettim.
☀️
MİRAN
insanın güzel günlerini unutması hep daha kolay olurdu. Kötü günlerini ise unutması neredeyse imkansız.
İnsan tam geçti, bitti, unuttum dediğinde o kötü an tekrar gelir yerleşirdi zihnine, kalbine, her bir hücresine. Benim kötü anılarım beni hiç bırakmamışlardı. Hiç geçtiğine inanma fırsatını dahi sunmamışlardı bana. Hep zihnimdelerdi. Her zaman kalbimde bir ur olarak kalmışlardı. Hiç bana musmutlu günler yaşatmamışlardı. Ne zaman kahkahalarla gülmüştüm bilmiyordum. Çünkü hiç öyle gülmemiştim. Yüzümde oluşan yarım gülümsemeler dışında ne zaman beni kocaman gülümsetecek bir an olmuştu? Hiç olmamıştı. Olmayacağını biliyordum. Olmayacaktı. Ben dünyaya sadece acı çekmek gelmiştim. Ben dünyaya başkalarının mutluluğunu izlemek için gelmiştim. Ben bir pislikten dünyaya gelmiştim.
Yine gök gürlüyordu. Yine şimşekler çakıyordu. Gök o günkü kadar griydi. Grinin en koyu tonu...
Kalbim zihnime gelen o anlarla delicesine atıyordu. Gözlerimden yaşlar o günkü gibi akıyordu. İçimde o günkü korku vardı. O anki burukluk, o anki acı vardı içimde. Hiçbir zaman bu hisler bırakmamışlardı ki beni. Ellerim yine titremeye başlamıştı. Sadece ellerim değil kalbimde bir kuş gibi titriyordu. Bu kadar güçsüz olmayı sevmiyordum. Ama sevdiğim şeyler de beni çok bulmuyordu. O kadar içli ağlıyordum ki hıçkırık tutmuştu. Yerde oturuyordum ama etrafımdaki hiçbir şeyden haberdar değildim.
İçim sızlıyordu. Her yerim sızlıyordu. O gün vücudum nasıl sızlıyorsa öyle her yerim sızlıyordu. Annemi istiyordum. Annemi özlemiştim.
Benim annem neredeydi? Benim annem o gün ne kadar acı çekmişti? Cok mu yanmıştı canı? Çok mu yakmıştı canını? Kurtulacağı umudunu taşımış mıydı? Yoksa ölürken yine beni mi düşünmüştü?
Bu düşünceler zaten yangın yeri olan kalbime su dökmek yerine daha çok harladılar.
Kül oluyordum ve toplayacak kimsem yoktu.
Gök gürlemeleri ardı ardına geliyordu.
Ben ne ellerimin ne de bedenimin titremesinin önüne geçemiyordum. Hatta ne yaptığımın bile farkında değildim. "Hayır" dediğimi duyuyordum sadece kendimin. "Lütfen" diyordum. Bu kelimeleri
Kaç kez söylemiştim. Kaç gece aklımda dönmüşlerdi bilmiyordum. Ancak kendime engel olamayıp dediğim tek kelime bunlardı kendimi kaybetmiştim. Ne yaptığımın hiç farkında değildim. Yaptıklarımın hepsi benim isteğim dışındaydı. Kulaklarım o günkü gibi uğulduyordu.
Çığlık sesleri duyuyordum. Kendi bağırma seslerimi. Babamın seslerini. Aynı sesler kulaklarımda çınlayıp duruyordu. Durduramıyordum. Hayır durduramıyordum.
Bu çınlamaların ve bağırmaların içinde tek bir ses ilişti kulağıma Vira'nın sesi. Zaten o ana kadar da ne ellerimle kulaklarımı kapattığımın farkındaydım. Ne kollarımı cizdiğimin ne ayağa kalkıp delirmiş gibi oradan oraya yürüdüğümün. Hatta mırıldanma sandığım sesimle bağırarak "hayır" dediğimin bile farkında değildim.
