AŞKIN FRENGİ kitap kapağı

28. bölüm / 28

AŞKIN FRENGİ

BATAN GÜNEŞ

Vaveyla Yazarı: Rainbooks 💗

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 28Şu an: BATAN GÜNEŞ

O zamanlar aşktan daha büyüktü içimdeki duygular
Gözlerim narin ruhuna çarptığında bilinmedik bir hisle sarmalanırdı sabahlar
Gece gündüzü gündüz onu beklerken
Ne çabuk geçti o zamanlar

Bir ben vardı onunla varolan ve onunla yaşamayı göze alan
Gözlerimi açtığımda
Ne o vardı ne de o aşk içimi saran

☀️

Hatırlıyordum da lise
zamanlarımda annem gibi havacı bir asker olacağımı hayal ederek odamı uçak ve gökyüzü posterleri ile donatırdım. Broşürler ve resimler asardım duvarlarıma. Hatta bu da yetmezmiş gibi odamın penceresinin hemen yanına gökyüzü ve uçak resmi çizmiştim. Saatlerce uğraşmıştım. Annem ise hiç kızmamış çok güzel olduğunu söylemişti. Hatta onların odasına da çizmemi istemişti. Çizmiştim tabiki.

Annem ve ben.
Biz gökyüzüne aşık iki kişi.

Annem ve babam sayesinde askerliğe o kadar hayrandım ki. Zaten hayran olunması gereken bir meslekti ancak annem ve babam asker olmasaydı bu denli hayran olabilir miydim bilmiyordum. Şehit olmayı ne kadar çok istediğinden bahseden anneme hep kızsam da askerlik hayalleri kuran Alin'in de şehit olma gibi istekleri vardı...

Annem istediği şeye kavuşmuştu. Ancak belki de bu en istemeyeceği şekilde olmuştu. Kızıni görme engelli bir halde bırakıp gitmek istemezdi buna emindim. O şehit olmayı çok istiyordu. Lakin biliyordum ki beni göremez bir halde bırakıp gitmeyi de hiç istememiş olmalıydı. Gerçi o da o şehit olduktan sonra babamın kızına bu kadar uzak davranacağını düşünmemiş olmalıydı. Nasıl düşünebilirdi ki? Ben bile hala akıl sır erdiremiyordum. Bir keresinde tüm cesaretimi toplayıp belki de yıkılmayı göze alıp onun karşısına geçmiş ve neden böyle davrandığını sormak istemiştim.

Lakin ona seslendiğimde ve birkaç kelime ettiğimde beni öyle susturmuştu ki tüm cesaretim buharlaşıp uçmuştu.

Bir daha da zaten karşısına geçecek gücü de cesareti de kendimde bulamadım.

Şimdi yanımda, annemin karşısında benimle beraber otururken ona ne diyeceğimi bilmiyordum. Ona bir şey demeyip cevapsız bırakarak annemi meraklandırmak istemiyor -sanki karşımızdaymışçasına- ancak yanıma hiç gelmeyip benimle konuşmayan bir adamın bu samimi yaklaşımına da cevap veresim gelmiyordu.

Ben her ne kadar annem anlamasın diye düşünsem de ait olduğu yerden, gökyüzünden bizi zaten görüyor ve her şeyi biliyor olmalıydı.

Yine de onun yanında babama ters davranmak istemiyordum. En azından eski günlerimiz için.

Bu yüzden hiç cevap vermeden annemin toprağını okşamaya devam ettim. Artık gözyaşlarım yoktu. Yanımdaki babama değil de anneme odaklanmaya çalıştım. O umurumda değildi. Umurumda olması gereken annemdi. Toprağı okşayan parmaklarımla babamın parmakları belli belirsiz temas etti. O ufak temasla vücudumun kasıldığını sonradan fark ettim. Elimi çekmek için hareket ettirecekken bu sefer eli elimin üzerine kapandı.

Sıcak elinin hissini o an annemin mezar toprağının üzerinde hissettim.

Ailemiz "neredeyse" yine birlikte olduğu o anda.

Göğsümden ağzıma doğru yükselen sorular ve aklımda dönüp dolaşan patlama hissi vücudumu esir aldı. Kalbim karmaşık hislerle atışını yavaşlattı. Daha önce hiç hissetmediğim bir öfke vücudumu esir aldı. Neye kızgındım? Babama mı? Hayata mı?

Kesinlikle babama kızgındım.
Sadece kızgın değil kırgındım da.

Lakin hayır bu kırgınlıktan çok daha fazlasıydı.

Kendimi sakinleştirmek için içimden telkinler verdim. Annem için az önce inanılmaz bir şekilde üzgünken simdi bunun yanında bir de öfke hissediyordum. Bu duygu karmaşası her an burada çok büyük bir patlamaya yol açmama sebep olabilirdi. Her an onun yüzüne karşı bağıra bağıra dökebilirdim içimdekileri. Sahi cesaretimi toplamışken bu ne kadar da iyi olurdu. Sonuçta şuanda onun diyeceklerinden korkmuyordum. Öfkem cesaretimi de beraberinde getirmişti.

Ama şehitlikte olmazdı işte. Bunca şehit askeri rahatsız etmeye hakkım yoktu. Annemin yanında olmazdı. Onu üzmeye hakkım yoktu.

Bu yüzden elimi sadece sertçe çektim. Mezar taşını bulup son bir kez okşadıktan sonra toprağa eğilip annemle vedalaştım. "Yine geleceğim anne." Göğsümü sıkıştıran hisse karşı derin bir nefes aldım. "Seni çok seviyorum." Toprağı son bir defa öperken yerimden kalktım. Önce ellerimi çırptım sonra dudağımı elimin tersi ile sildim. Hala oturduğunu bildiğim babamı arkamı dönerek hemen geride bırakmak istiyordum.

Öyle de yaptım. Arkamı döndüm. Ona sırtımı çevirdim.

Aynı bunca zamandır onun bana yaptığı gibi döndüm sırtımı ona.

Bir adım attım ancak durdum. Dilime kadar gelen sözleri bırakmadan gitmek istemedim. Hele de vücudum bu denli öfke ile sarılı iken.

Ona dönmeden konuştum. "Toprağını okşadığın kadın yaşıyor olsaydı sana, kızına sırtını döndüğün için büyük öfke duyardı."

Kurduğum sözlerin ağırlığı benim bile üzerime çökerken onun bu sözlerin altında nasıl da kaldığını düşünmek zor değildi. Dik durmaya çalışarak ve kendimi tutmaya devam ederek ilerledim.

Zaten Miran da yanıma gelmişti. "Gidiyor muyuz?" Dedi şaşkın bir tını ile. Haklıydı. Ben de bu kadar erken gitmek istemezdim. Öyle öfkeliydim ki ağzımı açsam can yakacaktım. Yandığım kadar yakacak, canımın yandığı kadar üzecektim.

Belki de bunun olması gerekirdi ama yeri burası değildi.

Belki de artık gerçekten patlama zamanım gelmişti.

Ağzımdan zehir akıtmak istemediğim için başımı sallamakla yetindim. "Ben çiçekleri ve suyu götüreyim o zaman." Yine sadece başımı sallamakla yetindim ve ezberlediğim şehitliğin çıkışına adımladım.

☀️

Dünyanın en kötü hissi bilinmezlikti. bilmemek. sürekli düşünmek. akılda biriken soru işaretleri. ihtimaller. Cevapsız sorular.

İnsanı yavaş yavaş yiyip bitiren insanın içinde oldukça bitirmeye ve yok etmeye devam eden o his. İnsanın içini sürekli karamsarlık ile kaplayan iyi şeyleri düşünceleri ile yok eden karmaşık his.
Bir insan bilinmezlikle dolu hislere sahip ise başka bir şeye ihtiyacınız yoktu onu bitirmek için. Bilinmezlik zaten onu günden güne bitirirdi. Aynı frengi hastalığı gibi.

Frengi hastalığı da tedavi edilmediği sürece ölümcül olurdu.

Bilinmezlik de tedavisi olmadığı sürece sizi ölüme götürebilirdi. Sizi bitirebilirdi.

Yıllardır bilinmezlikler beni öyle bir sarmıştı ki bir türlü kurtulamamıştım. Düşünmüştüm çıkışa varmaya çalışmıştım bilinmezliklerden kurtulup gerçeklere sarılmak istemiştim.

Özlediğim bir şey daha varsa o da saf gerçeklerdi.

Gerçeklere olan özlemim uzun zaman önce ölmüş bir insanın yokluğunu hissetmek gibiydi benim için.

Düşündüklerim beni her saniye daha katlanılmaz düşüncelere ve daha büyük bir öfkeye itiyordu. İçimde kaynayan alev gibi sözcükler büyüyor büyüyor ve her defasında daha çok alev alıyorlardı. Bu sayede İçimde büyük bır alev topu duruyordu. Öyle yanıyordum ki her an dışarı çıkarabilirdim içimdekileri. Öyle ki kendimi tutsam da bır süre sonra bunu da yapamayacak, hatta yapmak istemeyecektim. Eve vardığımızda Miran yine saçma sapan yardım edeyim tekliflerini falan sunsa da onu cevapsız bırakıp tek başıma yürümüştüm.

Eve girdiğimizde ilk yaptığım şey mutfağa gidip kendime bir su doldurmaktı. Belki içimdeki kor yangını böyle söndürebilirim diye düşündüm. doldurduğum suyu içerken birazının çenemden boynuma doğru akmasını umursamadım.

Yuttuğum her bir damla su da biraz daha hayal kırıklığına uğradım. Çünkü içimdeki alev suyun söndüremeyeceği kadar kudretli ve yorgun bir insanın gerçek arzusu ile doluydu. Yarım saat kadar önce üzüntüden ve ağlamaktan titreyen ellerim bu sefer sinir harbi ile titriyordu. Bu sefer ki üzgünken olduğundan çok daha kontrol edilemezdi. Elimdeki bardağı ilk gelen yere koyduğumda evi ezbere bilsem dahi o an aklım o kadar karmakarışıktı ki bardağı nereye koyduğumu dahi bilmiyordum. titreyen ellerimi eşofmanıma bastırırken uyuşmuş zihnim ıle birkaç adım attım.

Zihnimde birçok şey belirdi. Düşmeden önce Miran ile konuşmam. Düştükten sonra son kez gördüğüm buğulu yüzü. Onu ilk gördüğüm an. Annemin şehit olduğu haberini aldığım gün. Babamın benimle ilişkisini yavaş yavaş kestiği tüm zamanlar ve Miran'ın gelip yanlışlıkla oldu diyerek özür dilemesini beklediğim saatler, günler, haftalar. Adımlarım güçlü değildi. Sendeleyerek attığım birkaç adımla nereye gittiğimi dahi bilmiyordum. Tüm bunlar neydi? Ben nasıl bir soru işaretinin yamacındaydım? Tüm bu olayların açıklaması neydi? Hangi olaydı benim yitip giden ömrümün sebebi?

Kaç gecem bunları düşünerek geçmişti? Kaç saatim heba olmuştu? Hayallerle donattığım hayatımın kaç hayali kurumuş bir çiçek gibi ezilmişti ayaklarımın altında?

Neden bu zamana kadar bir kere olsun isyan etmemiştim? Bir kez olsun Sorgulamamıştım? Neden susmuştum?

Korkmuştum çünkü. Miran'ın benden nefret ettiğini söylemesinden onun için ne kadar değersiz olduğumu, özürü dahi hak etmediğimi, bilerek düşürdüğünü söyleyeceği sözlerinden Korkmuştum. Korkmuştum. Babamın seni artık sevmiyorum diye yüzüme yüzüme haykırmasından Korkmuştum.

Gerçeklere hasret olan ve gerçekleri arzulayan ben uzaklaştırmıştım en çok onları kendimden. Düşmemiştim gerçeklerin ardına. Tam tersine daha çok uzaklaştırmıştım. Belirsizlik duygusundan nefret edip bu duygu yüzünden yitip giderken kendimi bu duyguya en çok hapseden de bendim aslında.

Nereye gitmişti enerjik Alin? Çıkış yolu arayan Alin. Parlayan parıldayan ve etrafını her daim parlatan Alin nereye gitmişti?

Ben onu yine kendi isteğimle bırakmıştım işte. Annem öldüğünde ve babamla ilişkimiz kesildiğinde, ben yalnız hissetmeye başladığımda bulamamıştım artık kendimde güç. Ve bırakmıştım Alin'i. Bırakmıştım her şeyi. O zamana kadar taşıdığım tüm umudumu söndürmüştüm. Evet bunu ben yapmıştım. Şimdiye kadar kendime itiraf edemesem de her şeyi kendıme yapan bendim.

Ben kendimi bitirmiştim.

Önce kendi içimdeki sonsuz umudu söndürüp artık Alin değilim gibi saçma bahanelerin ardına saklanarak yapmıştım bunu. Sonra kimseden yaptıklarının açıklamasını istemeyerek, korkarak, susarak ve yutarak her bir kelimemi.

Tüm vücudumu esiri altına alan bu düşünce fırtınası en başta tam kafamda büyük bir ağrı hissetmeme neden oldu. Sonra kalbimin atışını öyle bir hissettim ki vücudum bile sarsıldı. Bu kendime yaptığım itirafların ağırlığıydı. Farkındaydım.

Yaşadığım derin, ıssız öfke beni öyle kölesi yapmıştı ki o an ne düşündüğümü bilmiyordum. Düşündüklerime ve hareketlerime hakim olamıyordum.

Tüm bunların arasında bir sarsak adım daha attığımda düşecek gibi oldum ve elimi attığım bir yere tutundum. Tutunduğum yerin neresi olduğunu dahi bilmiyordum. Beynimde artık yankılanan tek şey ismimdi. Vira Vira ve Vira. Bir süre devam ettiğinde ve ben kendimi toparlamaya çalıştığımda aslında ismimin Beynimde yankılanmadığını fark etmiştim. Bu Miran'dı. "Vira duyuyor musun?" dediğini daha net işittim bu sefer. Boğazımdan yakıcı bir his geçti. Bu az sonra dilimden dökülecek, içimde fokurdayan kelimeler kadar yakıcı bir histi. Bu kez kendimi tutmaya çalışmadım. Zaten bunu yapamazdım. Kontrolüm o kadar benden bağımsızdı ki bu imkansızdı. Konuşmadan önce söyleyeceklerimi düşünmedim. Kalbimden akıp da dilime ulaşacak her bir vebalı kelimeyi kabul ettim. "Ne var? Ne ne? Ne Vira ne!?"

Konuşacak olsa da hiç izin vermedim "Gerçekten kendinde bana Vira diyecek yüzü bulabiliyor musun. Eğleniyor musun mesela bunu yaparken? Nasıl da bitik olduğumu görüp gülüyor musun? Gurur duyuyor musun şaheserinle he? Ama seni tebrık ederim hiç senin kadar yüzsüzünü görmemiştim. Sen benimle konuşabiliyorsun ya. Adımı söyleyebiliyorsun. Hiçbir şey olmamış gibi davranabiliyorsun." Bu noktada elim önce kendi kalbime gitti. "Hiç mi acımıyor ya şuran? Hiç mi vicdan yok sende? Bir nebze olsun sızlamıyor mu? Ya karşında her bir gün kıvranarak acı çekiyorum. Ben işkenceye uğruyorum. Kalbim senin her bir saçma hareketinle daha da yavaşlıyor ve şuan duracak anladın mı beni?" bu noktada elimi bir kez kalbimin üzerine vurdum. sonra elimi uzatıp ona dokundum ve hiç uğraşmadan kalbinin üzerine bastırmış oldum avcumu. Avcumun içine kalp atışları doldu. "Ama hayır. Senin kalbin taş bile olamayacak kadar duygusuz. Sahi sen üzülmek nedir bilir misin?"

Duraksadım.

"Söylesene Miran sen vicdan nedir, merhamet nedir bilir misin? Sen duygusuzsun. Kalpsizsin. Ben seni bekledim. Bir açıklama yapmanı bekledim. Bir özür dilemeni bekledim. Senin için ayırdığım her bir saniye hayatımın en gereksiz anlarıydı oysa."Kalbine koyduğum elimle onu gücüm yettiği kadar ittirdim . "Sen duygusuz bir varlıktan başkası değilsin. İnsan diyemiyorum sana ben. Duygusuz birinin İnsan olabileceğini düşünmüyorum çünkü. Duygusuz biri hayvan bile olamaz bence. Sen bir hiçsin Miran. Belki de hiç bile olamayacak birisin." arkaya doğru attığım bir adımda merdivenin tam önünde olduğumu fark etmemiştim ve merdiven basamağına takılmamla arkaya doğru düşecekken beni bileğimden tuttu. Ancak sonra hemen elini kolumdan çekti.

"Bir hiç olsan bile kendi içimde seni bir hiç yerine koymamak için çok uğraştım ama hayır artık sen benim içimde de benim için de tam bir hiçsin." Yutkundum. Söylediğim sözlerin farkında değildim. Öfkemin kölesiydim. Sadece benim canım nasıl yandıysa onunkini de yakmak istemiştim. Söylediğim sözler aslında kendime de kabullendirmeye çalıştığım şeylerdi. Artık onun benim için bir hiç olmasını istiyordum. Ona bu ağır sözleri söyledim çünkü söyleyeceği şeyleri daha sert yüzüme vursun ki ondan gerçekten nefret edip artık aşkımı yok edeyim istedim.

"Söyle." Dedim az öncekinden hiç bir farkı olmayan sadece öfkeden biraz daha arınmış hissizliğe biraz daha yaklaşmış bir tonla. "Anlat neden yaptın? neden gelmedin? neden ittin?" İki elimi gözlerime kapattım. "Neden gözlerimin katili oldun anlat."

Hayatımda hiç böyle bir sessizliğe maruz kalmamıştım. Öyle sessizdi ki etraf. Sanki sözlerimin ağırlığı sis bulutu gibi aramıza inmişti. Huzurlu bır sessizlik değildi. Dünyanın en huzursuz hissiydi. "Vira ben..." diye duraksayan sesiyle konuştuğunda ses tonu catallaşmış ve titrekti.

Ağlıyor muydu?

"Ben." dedi tekrar ve bir kez daha.

"Ben neyden bahsettiğini bilmiyorum."

Gerçekten ağlıyordu. Nasıl neyden bahsettiğimi bilmiyordu? Benimle dalga mı geçiyordu? Şimdi de benimle dalga geçerek mi beni üzmeye çalışıyordu? Bir kez daha ona lanet ettim. Bir kez daha ona olan aşkıma lanet ettim.

"Benimle dalga mı geçiyorsun Şimdi de? Yine kalbimi kırıp beni üzmeye mi çalışıyorsun. Bu sefer sana kanmayacağım Miran. Bugün tüm her şeyi anlatacaksın." Ben yüksek sesle bağırmama rağmen o hiçbir şey demedi. Öyleki az önce dediklerim onu büyük etkilemiş olmalıydı. Konuşamıyordu bile. Bu canımı yaktı. Buna bile izin vermedim. Ben bugün nihai sonucu istiyordum. "Anlat hadi. Anlat benden ne kadar nefret ettiğini. Sana aşkla, hayranlıkla bakan gözlerime ne kadar kör olduğunu, sarı gözlerini her gördüğümde güneşi içime almışım hissini nasıl ellerimden aldığını anlat. Beni o merdivenlerden nasıl ittiğini, Her bir basamaktan yuvarlanışımı nasıl seyrettiğini, seyrederken ne kadar zevk aldığını anlat."

Soluklanmak zorunda kaldım. Çünkü dediklerim bile beni ve kalbimi yormuştu. Dakikalardır öfkem sayesinde sahip olduğum dik duruş çaresiz bir korku sızısı ile sarsıldı.

"Neden yaptığını söyle mesela. Beni gözlerimin karanlığına ittikten sonra bir özür dahi dilemeye gelmediğinde ne kadar umursamadığını anlat. O gün o rütbe töreninde beni itmek için yukarı çıkıp yüzüme gülümseyip o gülümsemenle beni sarhoş ettikten sonra nasıl ittiğini anlat. Anlat Miran. Hepsini anlat. Duymaya hazırım. Yalanları değil sadece gerçekleri."

☀️

MİRAN -RÜTBE TÖRENİNDEN BİR HAFTA ÖNCESİ

Gelmeye hiç bir zaman gücenmediğim ve gelirken ne kadar yorgun olursam olayım bir of tanesi bile çekmediğim askeriyenin kapılarına doğru adımladım. Yürürken bastığım küçük taşlar ayakkabıma batıyor bu beni çok etkilemiyordu. Askeriyeye dışarıdan bakan birisi burayı nasıl görürdü bilmiyordum ancak ben hayalini kurduğum yeri görüyordum.

Ben sığınağımı görüyordum.
Evimi görüyordum.
Emeklerimi görüyordum.

Beni bir hiç olmaktan kurtaran o şeyi görüyordum ben. Beni hiç olmaktan kurtarıp vatanı için çabalayan bir insan yapan o yeri görüyordum.

kapıda duran ve tanıdığım arkadaşlarımdan olan askerlere bir baş selamı verip askeriye bahçesine giriş yaptım. Bugün hava bunaltıcı bir derecede sıcaktı. Güneş yoktu. Bulutlar vardı ancak buna rağmen bile oldukça sıcaktı. Etrafa çok bakınmadan karşımdaki bakışlarım ile tek hedefime adımladım. Yusuf komutanın odasına. Buraya gelmeden önce beni aramış ve askeriyeye geldiğimde ilk önce onun yanına uğramamı söylemişti. Anlamasam da çok üzerinde durmamıştım. Sonuçta ben kendimden emindim.

Bir şey yapmadığımı, Bir kusurum olmadığını biliyordum. En azından mesleğimde. Bu yüzden endişelenmedim.

İki gündür askeriyeye gelmiyordum. Belki de beni bilgilendirmesi gereken bir konu vardı. Yusuf ve mavi komutanı her gördüğümde özellikle de Mavi komutanı gördüğümde zihnimde tek bir kişi ve aklımda tek bir isim beliriyordu. Kalbim o kişiyi düşününce hep kontrolüm dışı hızlanıyordu. O kişi Alin'di. bitmek bilmez enerjisi ile etrafına neşe ve ışık saçıyordu. Ne vakit onu görsem yüzünde hep kocaman bir tebessüm o olmasa dahi küçük, hafif bir gülümseme oluyordu. Saçları bazen omuzlarından parlayarak salınıyor bazen bir örgü halinde oluyor bazen de topuz şeklinde duruyorlardı.

Her türlüsü ona yakışıyordu ancak en çok açık iken güzeldi Saçları. Böylece güneşin altında daha çok parlıyorlardı.

Etrafımda olduğunda bana bakmasa dahi benim farkında olduğum enerjisi ona doğru çekilmek istememe yol açıyordu. Onu ilk gördüğümde de böyle olmuştu. Gözlerim sadece onda takılı kalmak istemişti.

Ben geceydim.
Karanlıktım.

O ise gündüzdü.
Aydınlıktı.

Karanlığından sıkılan biri olarak onun aydınlığı beni cezbediyordu.

İlk karşılaşmamızda hissettiklerim sadece bir etkilenmeydi. Sonuçta onu tanımadan aşık olamazdım ancak onunla sohbeti ilerletip biraz daha tanıştıkça ve vakit geçirdikçe içimdeki karanlığımın dağıldığını hissetmiştim. Onun ışığının içime sızdığını fark etmiştim. Sanki ben bir noktadaydım etrafım bomboştu ve karanlıktı. Alin ile tanışmaya başladıkça ve onu tanıdıkça onun ışığı etrafımı aydınlatmıştı ve aslında etrafımın boş olmadığını sadece kendi karanlığımdan göremediğimi fark etmiştim. Ve o zaman demiştim ki. "Aşk buysa ben aşık olmuşum ve aşk buysa ben sadece bu kadına aşkımı emanet etmek istiyorum."

Onun hislerini bilmemek beni arada sırada korkuya soksa da karşı karşıya geldiğimizde birbirinden ayrılmayan gözlerimiz ve birbirimize bahşettiğimiz tebessümler aramızda karşı konulmaz bazı duygular olduğunu bana hissettiriyordu.

Ne zaman göz göze gelsek ikimiz de çekemiyorduk bakışlarımızı. Ben ona hayranlıkla bakarken onun da bana yeşil, ışıldayan gözlerle bakması dünyanın en güzel hissiydi.

Birbirimize gülümsediğimizde gelen o çok yorulmuşum da artık dinlenebilirmişim hissi dünyanın en güzel hissiydi.

Alin ne zaman aklıma gelse işte böyle odağım kayıyordu. Öyle ki odanın önüne geldiğimden bile bir haberdim. Komutanımın içeride olduğunu düşünerek kapıyı tıklattım ve karşıdan duyduğum "Gel" Sesi ile kapıyı açıp içeri girdim. Ovuşturduğu alnından elini çekip kafasını kaldırdığında bana baktı ve dik duruşuna geçti. "Gel Miran. kapat kapıyı."

Anlam veremesem de sorgulamadım. Bir kere komutanımdan tokat yemiştim. Birkaç mermi kaybettiğim için. Daha doğrusu kaybetmediğim mermiler için. Arkadaşım kaybetmişti o mermileri. Kuzey. Lakin eğer onun kaybettiğini söyleseydim izin gününde cezaya kalabılirdi. İzin gününde hasta annesinin yanına gidecekti. Bu yüzden ben üstlenmiştim suçunu. Varsın o annesine gitsindi. Askeriyede birkaç merminin dahi lafı olurdu. Mermi sayımı yapılırdı. Tek bir mermi dahi değerliydi.

Lafın kısası yine komutanımdan öyle bir tokat yemek istemezdim ancak bir kabahatım olduysa da sonuçlarına katlanırdım.

Sadece tokatla da kalmamıştı zaten o ceza. İzin gününde cezaya kalan kişi ben olmuştum.

Kapıyı kapatıp masanın tam karşısında durdum elimi anlıma koydum "Emredin komutanım."

"Rahat ol asker." demesıyle duruşumu bozdum. "Ayakta kalma otur."

Artık sadede gelse iyi olurdu zira hiç meraklı olmayan ben konunun ne olduğunu olağan üstü bir şekilde merak ediyordum. geçip oturduğumda lafa nereden gireceğini bilemez bir tavrı vardı. Konuşmaya başlamadan önce derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı. "İki gündür burada olmadığın için seni bir hafta sonra yapılacak önemli operayonumuz hakkında bilgilendirmek istedim. Daha yenisin. Bu ilk operasyonun." Evet tahmin ettiğim şeydi. Beni bir şey hakkında bilgilendireceğini ön
gormustum.

Zaten kuzey bir operasyon olacağından bahsetmişti ancak içeriğini anlatmamış detayları komutandan alabileceğimi söyleyip bana operasyon hakkında bilgi vermemişti. Bu benim ilk büyük operasyonum olacaktı. İçimde derin bir mutluluk vardı.

Başımı salladım devam etmesi için. "Dinliyorum komutanım."

"Bazı askerlerimizi rehine verdiğimizi biliyorsun. Onları kurtarmak için birkaç operasyon yapsak da hedefimize ulaşamadık. Onları şehit ettiklerini düşünmüştük ancak bize ulaştılar."

Biraz duraksadı.

"Bizden mühimmat istediler." Buraya kadar geldiğinde teröristlere hissettiğim nefret ve öfke gün yüzüne çıktı. Küçüklüğümden itibaren aşina olduğum terörist kavramı beni bu dünyada en çok tiksindiren ve öfkelendiren şeydi. Milletime zarar veren her bir candan nefret ediyordum.

"Napacağız peki komutanım."

"Önemli nokta şu ki muhimmatları herhangi bir asker ile göndermemizi istemiyorlar." Kaşlarımı çattım. Öylesine bir vatandaşla gönderip kimsenin canını tehlikeye atamazdık. Büyük ihtimalle kendilerini riske atmak istemedikleri için askerle göndermemize karşılardı. Kendilerini koruma altına alıyorlardı.

Akıllıcaydı.

"Öylesine bir vatandaşla gönderip kimseyi tehlikeye sokamayız komutanım."

Amacım komutanın işine karışmak değildi sadece fikirlerimi belirtiyordum o zaten operasyonu çoktan kurmuştu.

Beni onaylayarak başını salladı. "Öyle. Lakin zaten Öylesine bir vatandaş istemiyorlar. Benim için önemli birini istiyorlar. Kızımı."

Kızını?
Alin'i
Güneş kızını
Aşık olduğum kadını
Aydınlığımı getiren kızı.

Artık ona nasıl baktığımı bilmiyordum ancak vücudum bunun düşüncesiyle irkildi. Hiç hissetmediğim bir korku hissettim. Bu korkuyla derin bir şekilde yutkundum ve aynı korkunun beni nefessiz bıraktığını hissederek su aradım. Bu korkunun içimde bir yangın başlattığını hissettim. Masadaki sürahiden bardağa doldurduğum suyu susuz kalmış bir insan kadar hızlı içtim. Belki içimdeki kor yangını böyle söndürebilirim diye düşündüm. Yuttuğum her bir damla suda biraz daha hayal kırıklığına uğradım. Çünkü içimdeki alev suyun söndüremeyeceği kadar kudretli ve korkan bir insanın yüreğindeki ince sızı kadar büyüktü.

Korkumu dışarı vurmamaya çalıştım ancak elimde sıkı sıkıya tuttuğum bardak birden ellerimden tuzla buz oldu.

Avucumda kalan ufak cam parçalarına baktım. İçimdeki korku biraz daha büyüdü. İnce ince sızladı kalbimin atışını sağlayan damarlar.

Omzuma dokunan eli hissettiğimde ani bir şekilde başımı kaldırdım. Yusuf komutanla göz göze geldik. "Sen iyi misin? Bir şey mi oldu?" Yüzüne bakarken kendimi ve korkumu dizginlemeye çalıştım. İçime düşen o lanet olası karamsarlık ve kötü his beni içine hapsederken bunu yapmak biraz zordu. Ama her zaman ki gibi kendimi biraz olsun tutmayı başardım.

Başımı belli belirsiz salladım. "İyiyim komutanım. Özür dilerim, toplarım ben hemen." Avucumdaki camları masaya doğru hafifçe silkelerken yerdeki camları eğilip toplamaya başladım ancak komutanımın omzumdaki eli bu kez kolumu tuttu.

"Bırak sonra toplarız şimdiki konumuz daha önemli."

Her ne kadar o konuya geri dönmek istemesem de doğruldum. Elim de zaten ufak çizikler olmuştu. Lakin nasırlı, kuru ellerimde hissedebileceğim bir acı değildi.

Çok daha fazlasına alışıktım.

"Peki komutanım." Demekle yetindim. Yerine geri dönerken bakışlarımı odanın her yerinde gezdiriyordum ki gözlerimdeki tedirginliğin farkına varamasındı. "Kendilerini garanti altına almak istiyorlar. Eğer istediklerini kızımla yaparsam hata yapma lüksünü düşünemeyeceğimi biliyorlar..." dizlerimde duran elimle ritim tutmaya başladığımın farkında değildim. Bahsedilen şey Alin'in ölebileceği ihtimalini taşıyan bir sözleşmeydi. Benim bu sözleşmeyi kabul etmek gibi bir niyetim yoktu. Bana fikrimin sorulup sorulmaması önemli değildi. Alin'in hiçbir şeyi olmam umurumda değildi. Karşımdakinin komutanım olması hiç mi hiç umurumda değildi. Alin o adamların on metre uzağında bile olamazdı. Onun ışıl ışıl neşeyle savrulan saçlarından tek bir tel dahi kopamazdı.

O böyle karanlık şeylere alet edilemeyecek kadar parlaktı.

"Kabul ettim. Lakin tabi ki bir planımız va-"

"Nasıl kabul ettiniz? Ne demek kabul ettiniz komutanım." Duyduğum şeyin dehşetle aniden ayaklandım. Ayaklarımın altında ezilen cam parçalarını hissettim.

Kontrol edemediğim sesimin yüksekliğinden haberdar değildim. "Nasıl kızınızı böyle bir tehlikeye atarsınız? Bahsettiğiniz kişi Alin. Onu böyle tehlikeli bir işe nasıl bulaştırırsınız? O böyle bir işin ortasında bıraka-"

Sözümün kesilmesini sağlayan şey yüzüme sertçe inen tokattı. Öyle sertti ki başım yana düşmüş hafifçe sendelemiştim. Komutanımın dev cüssesinden ne bekliyordum ki.

Başımı hala kaldırmazken beynimde dönüp dolaşan şey yalnızca Alin'e olabileceklerdi. Ona zarar gelmesi, onun üzülmesi, korkması ya da herhangi olumsuz bir şeyin onunla ilgili kısımları...
Binbir ihtimal beynimde döndü dolaştı zihnimdeki her bir düşünce az önce yana savrulan başım gibi oradan oraya savruluyordu.

Kalbimi bir el tutuyor ve avucunda ezdikçe eziyordu. Ben boğulmuyordum kalbim boğuluyordu.

Başımı hafifçe kaldırmayı sonunda başardığımda karşımda öfkeden deliren ve bana bakışlarıyla alev saçan bir adet Yusuf komutan vardı. Ondan bu noktada korkmam gerekebilirdi. Ancak hayır korkmadım. Korkum bu noktada yalnızca Alin için Göğsümü sıkıştırıyordu. "Sen kime sesini yükseltiyorsun Miran? Kime karşı geliyorsun sen? Saygını takın karşımda."

Tek bir geri adım atmadım. Dediklerinde haklıydı. Evet belki de saygısızlıktı. Hatta komutanıma karşı gelemezdim bunun da farkındaydım. Ama söz konusu Alin'di. Kendimi nasıl frenleyebilirdim ki?

"Komutanım bakın onu oraya gönderemeyiz." Öyle sinirlenmişti ki alnındaki damar belirginleşmişti. Yumruklarını sıktığını da fark edebiliyordum. Her an yüzüme bir yumruk indirebilirdi. "Kız benim kızım. Komutan olan da benim. Yani senin fikirlerine ihtiyacım yok Miran." Hiç mi korkmuyordu Alin'in başına bir şey gelmesinden? Ona inanamıyordum bir baba nasıl buna izin verirdi?

"Sessizce oturup operasyonu dinle ya da şimdi bu odayı terk et ve operasyona katılma."

Kesinlikle katılacaktım. Madem Alin'i bu tehlikeye atacaktı. O zaman ben de operasyonda bulunacaktım. Sessiz kalırken operasyonu anlatmaya devam etti. "Bunların hiçbirinden eşimin yani Mavi komutanının haberi yok. Olsa zaten buna izin vermez. Ancak biz askerlerimiz için mecburuz. Zaten Alin'i de öylece onların kucağına atmayacağız. Kontrollü bir operasyon olacak."

Bu yine de içimi rahatlatmaya yetmedi. Mavi komutanı anlatırsam belki o komutanıma vazgeçirirdi ama bir tarafta da askerlerimiz vardı.

"Takas için eşimin rütbe töreni olacağı günü seçmişler. Yani haberleri var. Bu demek oluyor ki içimizde bir hain bulunuyor. O kişiyi bulmaya çalışıyorum sen de dikkat et."

Hain mi? İşler iyice garipleşmeye başlıyordu.

"Töreni öğrendikleri için bilerek o günü seçtiler. Alin'i onların kucağına gönderecektik ve dikkatimiz onlarda olmayacaktı. Ben de düşündüm ve onlara istediklerini vermeye karar verdim." Kendimi tutamıyordum. Ne kadar uğraşsam da itiraz etmeden duramıyorum. "Ama komu-"

"Sus da dinle Miran. Rütbe törenini yapacağız. Hem de askeriyede değil. Böylece büyük bir operasyon düzenlediğimizi fark etmeyecekler dikkatimizin çoğunluğunun onlarda olmadığını düşünüp rahat davranacaklar." Açıkçası ben onların mühimmat karşılığı askerlerimizi vereceğine inanmıyordum... "Alin'e de bu operasyondan son ana kadar bahsetmeyeceğiz. Böylece o da rütbe törenine bir süre katılacak. İçimizdeki hain her adımı onlara ulaştıracak. Biz ise gayet rahat bir görüntü vereceğiz zaten Alin ve Mavi'nin en son haberi olacağı için bu biraz daha kolay olacak. Stresli ve odaklı bir görünüm verirsek başka planlarımız olduğunu anlarlar. İnanacaklarını düşünüyorum çünkü hem kızıma zarar gelmesini istemeyeceğimi biliyorlar hem de askerlerimizi önemsediğimizi. Onlar bilmeyecek ama biz Alin törenden ayrılmadan önce ona her şeyi anlatıp çelik yelek giydirecek üzerine kamera dinleyici ve takip cihazı yerleştireceğiz önlem amaçlı. Mühimmatları da onlara vermeyeceğiz. Kutuların üstlerini mühimmatla altlarını da başka şeylerle dolduracağız onlar ise istediklerini verdiğimizi zannedecekler. "

Alin'i daha da tehlikeye attığımızın farkında değil miydi? Komutan olmak böyle bir şey miydi?

İnsan kendi canını ortaya koyarken daha az düşünürdü. Canı olan insan söz konusu olduğunda ise beyni susmak bilmezdi.

Peki komutanım nasıl canı olan insan için bu kadar çabuk bir kararda bulunabilmişti.

O operayonu anlatırken bir yanım full odak onu dinleyip Alin'e bir şey olmaması için operasyonun tüm detaylarına dikkat ederken ve kendi düşüncelerini sunarken diğer tarafım yalnızca Alin'i düşünüyordu.

☀️

O gün gelmişti.

Kalbim yıllar önce o yağmurlu günde anneme bir şey olacağı korkusuyla nasıl atıyor ve sızlıyorsa aynen bugün de öyle atıyor ve sızlıyordu.

O gün annemi kaybetmiştim.

Bugün Alin'i kaybetmeyecektim.

Ne olursa olsun ona zarar gelmesine izin vermeyecektim.

Yıllar önce içimdeki ufak umutların sahibi annemdi ve şimdilerde o ufak umutları bana geri getiren Alin olmuşken onu da kaybedemezdim. Ben zaten bana umut ve tek dayanağım olan bir kadını kaybetmiştim bir başkasını daha toprağa vermeye ne yüreğim dayanırdı ne de ben artık katlanabilirdim.

Bu kez tutunamazdım.

Büyük bir mekandaydık. Rütbe töreninde. Büyük bir organizasyon oluşturulmuştu. Bu organizasyon her ne kadar operasyon için göstermelik olsun, rahat olduğumuzu görsünler diye bu kadar özenilmiş olsa da Alin'in bundan pek haberi yoktu. Sırtımı yasladığım duvarda hafifçe dikleştim ve bakışlarımı onun tek başına oturdugu masaya çevirdim. Geldiğinden beri ona sürekli bakma isteğimi durdurmaya çalışıyordum. Rahatsız edici olabilirdi. Sadece bakmakla kalmayıp yanına gitmek, gülümsemesini yakından görmek, gözlerinin icine bakmak, sesini duymak ve en cok da tatlı kalbinden geçen o güzel sözleri duymak istiyordum.

Lakin bu isteğimi gerçekleştiremiyordum. Ona doğru bir adım atsam ayaklarım kendiliğinden onun yanına gidecek olsa da yanına gidersem planladığımızdan erken her şeyi anlatıp onu strese sokacağımdan korkuyordum.

Kim bilir nasıl korkardı? Ona bunu nasıl yapardık? Neşeli kıpır kıpır kalbini kavuracak bir korku yaşamasına izin vereceğim için kendime lanet ediyordum.

Komutanıma ne kadar dil döksem de dinlememiş üstelik beni operasyondan almak ile tehdit etmişti. Kızına olan hislerimi de bu süreçte anlamış olmalıydı.

Anlasındı. Şuan önemli olan bu değildi.

Önemli olan tek şey Alin'di.

Neşeli ve tatlı yüzünün bir iki saat sonra korku ile sarmalanacağını bilmek ve bunu zihnimde canlandırmak babamın annemi dövdüğü zamanlarda hissettiğim acıyla aynıydı. Annemin ne zaman canı yansa benim canım yanardı. Şimdi Alin'in hissedeceği bir korku duygusu bile benim canımı yakıyordu.

Benim üzerimde beyaz bir gömlek ve altımda siyah bir pantolon varken siyah saçlarım dağınıktı.

Alin ise yine güneşi tutup indirmişti yeryüzüne. Olduğu yerden etrafına ışık saçıyor içimdeki korkuyu götürmese de her şeyin iyi ilerleyeceğine kendimi biraz daha inandırabilmemi sağlıyordu.

Onu ilk gördüğüm günkü gibi sarı giyinmişti. Zaten hep renkli giyiniyordu ve onu sarı rengi ile görmek çok aşina olunacak bir durumdu. Sarı rengini çok sık giyiyordu. Bu yaptığı en mantıklı şeylerden biriydi çünkü o güneşin ta kendisiydi. Umarım o da bunun farkındadır diye içimden geçirmeden edemedim.

Sarı elbisesi sanki ona özel dikilmiş, onun için tasarlanmış nadide ve eşi benzeri olmayan bir parça gibi duruyordu üzerinde. Saçlarını açık bırakmıştı.
Heyecanla annesinin rütbesinin takdim edileceği anı bekliyor gibiydi. Arada bir telefona bakıyor arada da bakışlarını etrafta gezdiriyordu.

Tam o an gözlerimi çekeceğim sırada gözlerimiz kesişti. Uzaktan da olsa kesişen gözlerimiz ile içimi yine bir sıcaklık kapladı. O birkaç saniyede korkuyu falan unuttum. Birbirimize tebessüm ettikten sonra o da ben de önümüze döndük. Törenin başlamasına az kalmıştı. Gittikçe içimdeki huzursuz, kötü bir şeyler olacağını söyleyen his büyüyor beni daha çıkmaz duygular içine sokuyordu.

Alin'i bu göreve göndermek istemiyordum. Hem de hiç istemiyordum. Rütbe takdimi yapıldıktan yaklaşık yarım saat kırk beş dakika kadar bir süre sonra komutanım Alin'e ve eşine her şeyi söyleyecekti.

Sonra da Alin'i hazırlama süreçlerimiz başlayacaktı. Çelik yelek giyecekti. Elbisesini değişecekti. Bizimle konuşacağı küçük cihazı, ne olur ne olmaz diye takip cihazını ve küçük kamerayı komutanımın belirlediği yerlere takacaktık. Her şey iyi düşünülmüştü. Hepsi görünmeyecek kadar küçük cihazlardı.

Alin'i istedikleri yere gonderecektik. Yanında beş asker ile beraber istedikleri yerin biraz uzağına kadar gidecekti. Askerler yaklaşık on dakikalık bir mesafede ondan ayrılacak ve her duruma karşı orada bekleyeceklerdi. O askerlerden biri de bendim. Komutanıma bunun için yalvarmam gerekmişti. Bir asker ise Alin ile biraz daha gidecek diğer askerlerden biraz daha yakın bir mesafede keskin Nişancılık yapacaktı. Aldığımız önlemler yeterli miydi bilmiyordum ancak içimin biraz daha rahat olmasını sağlıyorlardı.

Her şey istediğimiz gibi ilerlerse hiçbir sorun olmayacaktı. Askeri araçlardan biri ile gidecekti oraya. Henüz ehliyeti olmasa da komutanım ona küçüklükten beri araba sürmeyi öğrettiğini ve daha öncelerde de Askeri araçları ona anlatıp az çok gösterdiğini söylemişti.

Zaten bir yere kadar ben sürecektim arabayı. Biz Alin ile ayrıldıktan sonra kısa bir yere kadar o sürmüş olacaktı.

O zeki bir kızdı bunun üstesinden gelirdi.

Mühimmatlar aracın arkasında olacaktı. Kutularda.

Kutuların önde olanlarını tamamıyla mühimmatlarla doldururken arkada olanların sadece üstlerini muhimmatlarla doldurmuş altlarını ağır başka eşyalarla doldurmuştuk.

Terörist piçleri onları aldıktan sonra beraber geldikleri askerlerimizi orada bırakıp çekilmelerini düşünmüştük.

Daha doğrusu komutanım böyle düşünmüştü.

Çünkü ben buna pek inanmıyordum. Teröristlerin Alin ile ilgili başka düşünceleri olduğunu komutanıma karşı bunu kullanmayı düşündükleri aklımdan geçirdikçe deliye dönüyordum. Kaç gecedir gözüme uyku girmiyordu. Alin ile ilgili herhangi bir şey ilk defa beni aydınlığa değil daha büyük bir karanlığa itiyordu. Bu korku beni olduğum yerden daha karanlık bir yere sürüklüyordu. İçim öyle bir titriyordu ki. Göreve gittiğim soğuk bir kış günü bile böyle titreyeceğimi düşünmüyordum.

Takıldığım düşüncelerden merdivenlerden salına salına, tatlı tatlı çıkan Alin'in görüntüsü ile sıyrıldım.

Dudaklarımda endişeli ancak gördüğü görüntüye hayran küçük bir tebessüm oluştu.

Alin buydu işte. Öylece merdivenlerden çıkışı ile bile yüzümü güldüren kız. Gülümsemelerimin sebebi.

O yukarı tatlı tatlı, neşeyle çıkarken korku ile hapsolacağı operasyon boğazıma bir yumru oturmasına sebep oldu. İçim usul usul sızladı. Olmaz mıydı şimdi ona her şeyi anlatıp sarılıp sırtını okşayıp teselli etsem, korkma desem ben de orada olacağım desem olmaz mıydı? Neden olmasındı? Komutanımın istediğinden biraz önce söylesem ne olurdu ki. Ona güven verip teselli versem nolurdu? Hem belki bu sayede biraz daha az korkardı.

Sırtımı yasladığım duvardan çekip daha fazla düşünme şansı vermeden yürümeye başladım.

Biraz daha düşünürsem mesleki özelliklerim dışarı çıkacak ve komutanımı dinlemek için beni uyaracaklardı.

Merdivenlerden hızla çıkmaya başladığımda bu kadar uzun bir merdiven olduğunu aşağıdan bakarken fark etmemiştim. Yukarı çıktığımda gözlerim etrafı hızla taradı. Hiçbir yerde yoktu. Dört tane kapı olduğunu gördüm. İkisi gelin ve damat odasıydı. İkisi ise konuklara özel kadın ve erkek tuvaletlerdi.

Sırtımı yine duvara yaslayıp onu beklemeye başladım. Az sonra onunla karşı karşıya gelecektim. Yeşil gözleriyle bakışacak sonsuz güzellikleriyle baş başa kalacaktım. Sarı saçlarını yakından görecek gülümsemesini bana sunmasına şahit olacaktım.

İşte o zaman dünya bir kez daha dönecekti.

Bir kez daha nefes alacaktım.

Normalde aldığım nefesi bile anlamayan ben onun yanındayken bir başka heyecanla nefes alıyordum. Az sonra da öyle olacaktı. Heyecanla atan kalbimle heyecanlı nefesler alacaktım. O da benim karşımda her zaman olduğu gibi daha tatlı daha heyecanlı bir hale bürünecekti. Belki de ben öyle görmek istediğim için böyle yorumluyordum ama hep öyle geliyordu.

Sanki benimleyken bir başka neşeli oluyordu.

Telefonuma gelen mesaj ile telefonumu cebimden çıkarıp başımı telefonuma eğdim. Kuzey'den mesaj gelmişti. Nerede olduğumu soruyordu. Yukarıda olduğumu lavaboya girip geleceğimi söyledim. Yazdığı tamam mesajına bakıp sohbetimizden çıktım. Ben de olan bir çift göz hissettiğimde Alin'in çıktığını düşündüm. Belki de beni izliyordu.

Bu düşünce hoşuma gitti.
Hatta sırf bu yüzden telefonumda biraz daha oyalanıp beni izlemesine izin verdim. Telefonu cebime koyup kafamı kaldırdığımda tam benden çekilip önüne dönecek ve yürümeye niyetlenecek halini görüp tekrar sırtımı duvardan ayırdım. Ona sanki içimde hiç korku yokmuş ve az sonra hiç operasyondan bahsetmeyecekmişim gibi gülümsedim. Onun zaten hali hazırda duran gülümsemesi daha da genişledi.

Ona doğru yürümeye başladığımda da ne bakışlarımız birbirinden ayrıldı ne de gülümsemelerimiz soldu.

Sadece bakışlarım değil o an ben de o gözlerde takılı kaldım.

Tam karşısında durduğumda gözlerini benden kaçırdı. Gülümsemem bu hareketi ile biraz daha genişledi. "Alin." Dile getirdiğim isminden o kadar hoşnut oldum ki. Bakışları tekrar bana döndüğünde o da aynı şekilde "Miran" diye karşılık verdi. İsmini söylemekten daha iyisi kesinlikle kendi ismimi onun ağzından duymaktı.

"Sıkılmış gibi duruyordun. Aslında daha önce gelmek istedim yanına ama yüzbaşıyla sohbet ediyorduk." Evet yüzbaşı bir ara yanıma gelmişti. Operasyon ile ilgili konuşmuştuk. Konuşurken Alin'in birkaç kez bize baktığını fark etmiştim. O yüzden yüzbaşını bilerek belirttim.

"Anlıyorum ama sorun değil. Sadece törenin başlaması biraz uzun sürdü. Sen napıyordun?" Güzel soruydu burada napıyordum? Direkt olarak Alin bir operasyon olacak diye giriş yapmak onu daha çok stres yaptırabilirdi. O yüzden önce küçük bir yalanın ardına sığındım. "Yukarı kata hiç çıkmamıştım. Merak edip çıktım. Biraz inceleyeyim hem de kalabalıktan biraz kurtulayım dedim."

Yüzündeki gülümsemeye takılan bakışlarıyla bir iç çekmemek için kendimi çok zor tuttum. Yüzündeki ufak çillerle ise içim kıpır kıpır oldu.

Artık söylemeye karar verdim. "Alin aslın-" Tam söyleyeceğim sırada aşağıdan törenin başlayacağına dair sesler geldi. Yutkundum. Söylemeliydim. "Hadi aşağı inelim." Diyen Alin ile Duraksadım. Evren söylememi istemiyor gibiydi. Belki de komutanımın dediği gibi yapmalıydık.

Belki de söylersem daha çok korkacaktı. Sonuçta insan bekledikçe daha çok korkardı. Bu yüzden söylemekten o an vazgeçtim. Elimi yüzümü yıkasam iyi olacaktı.

"Sen git ben de geliyorum." Başını sallayarak beni onayladı ve merdivenlere doğru yürüdü. Arkasından onun gidişini izlerken gözlerim tam karşıdaki kocaman pencereye takıldı. Karşı binada bir keskin nişancı vardı. Bina çok uzak olmadığı için görebiliyordum.

Alin'i vuracaklardı.
Alin'i mi vuracaklardı?

Alin de mi ölecekti?
Hayır ölemezdi.
Onu kaybetmemek için kendime yemin etmiştim.

Alin benim kendi içimde dayandığım tek kişiydi. Ben bir kez daha ağlayarak titremek, titreyerek üşümek, üşüyerek yalnız kalmak istemiyordum. Bir kez daha ışığımı kaybetmek istemiyordum.

Hem de yıllar sonra ışığım ilk defa böyle yanarken.

Sonunu düşünmeden hızla Alin'e doğru ilerledim ve bir kez daha düşünmeden titreyen ellerimle onu ittiğimde bu kadar güçlü ittiğimin farkında değildim. Alin gözlerimin önünde yuvarlanmaya başladı o merdivenlerden.

Saniyeler içinde ise keskin nişancı tarafından ateşlenen silah camın küçük demirlerinin aralıklarından içeri girdi sonrasında da bana isabet etti. Alin için ayarlanmış olan silahı eğer biraz daha önce ateşleseydi Alin'in kalbine isabet edecekti ancak benim kalbimin çok daha altına isabet etti.

Çünkü Alin'e göre nişan almıştı. Hafifçe sendelerken gözlerim hala yuvarlanan Alin'e şokla bakmaktaydı.

Elim merdiven kenarlarına yere yığılmamak için sıkıca tutunurken kalbimin parçalandığını hissettim. Ölmesinden korktuğum kadını kendi ellerimle belki de ölüme gönderdiğimin düşüncesi beni ölmekten de beter etti. Kurşunun açısından daha çok canımı yaktı. Alin sonunda sert zeminle buluştuğunda ben de yere yıkılmak üzereydim.

Acı artıyordu.

Ruhumun ve kalbimin acısı ise bedenimin çektiğinden çok daha fazlaydı.

Güneş benim için battı.

Hayat biraz daha karardı.

Alin yere düştüğünde açabildiği ufacık, aralık gözlerinden bakışlarımız kesişti. Ben ona yıkık bir halde bakarken onun gözleri kapandı ve ben de sonunda yere yığıldım.

☀️

LÜTFEN OKUR MUSUNUZ ÖNEMLİİ.

BİTTİ.

BU BÖLÜM NEDEN İTTİĞİNİ SONUNDA ÖĞRENDİNİZ.

Gerçekten o kadar zor bir bölümdü ki günlere ayırmak zorunda kaldım. Psikolojik açıdan çok zorlandım ancak diğer bölüm çok daha zor olacak😭😭

Olayların bir kısmını hala öğrenmediniz. Mesela Miran'ın bu zamana kadar neden gelmediği gibi şeyleri. Onları da diğer bölümde öğreneceksiniz yavaş yavaş. Beklediğinizden büyük bir olay mıydı noluur yazınn. Bir de sizce Alin'i neden vurdular? Hepsini anlatacağım. Ancak diger şeyleri öğreneceğiniz anları yazar anlatımından yazmayı düşündüm ama isterseniz Miran'dan yazayım daha zor olacak olsa da...

Öptüm kocamann.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18