AŞKIN FRENGİ kitap kapağı

8. bölüm / 28

AŞKIN FRENGİ

BABAM

Yazar: Rainbooks 💗

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 28Şu an: BABAM

Karanlığa açılan her ruh
Özünü aydınlıkta bulur
Ve gülümsemelere hasret her can
Bir beden bırakır ardından yanan

Yalnız bırakılan herkes
Kimsesizliğine aşık olur bu kez
Son defa söylenecek söz
Karanlıkla buluşan bir çift göz.

☀️

-Hayat benden sevdiklerimi almıştı ama babam benden kendi isteği ile gitmişti.

☀️
GEÇMİŞ

Yine güneşli ve cıvıl cıvıl günlerden biriydi. İnsanların bazıları işten dönüyor çocuklar okuldan eve gidiyor kalabalık yavaş yavaş evlerine çekiliyor şehrin karmaşası azalıyordu.

Ben ve Sara da okuldan eve dönüyorduk. Ders çalışacaktık. Annem ve babam görevdelerdi. Ev boştu. Annem havacı iken babam karacıydı buna rağmen ikisinin de aynı anda göreve gitmesi gerekmişti.

Onlar için her zamanki gibi endişelensem de yılların getirdiği alışmışlık hissi bir nebze olsun rahat olmamı sağlayan şeydi. Sara bir şeyler anlatırken aklım asla onda değildi.
Yüzümde Yine her zamanki gülümsemem vardı. Etrafa bakıyor insanları izliyor güzel havayı derin derin içime çekiyordum.
Yaşamak güzel şeydi. Yaşam güzel şeydi. Hayat güzel şeydi. Dünyayı kirletenler olmadığı sürece hayat hep güzeldi.

Masmavi gökyüzü özgürlüktü. Işıl ışıl güneş umuttu. İçime çektiğim her nefes yeni bir adımdı. Yaşamayı bilmeliydik.

Yaşamak kıymetliydi ve en zirveye taşımalıydık bunu.

Gülümseyerek ilerlemeye devam ederken gözüm ilerdeki bir kıza takıldı. Görme engelli kız elindeki bir şeyi düşürmüş yere çökmüş elleriyle düşürdüğü şeyi arıyordu. Adımlarımı hızlandırdım. Sara arkamda kalsa ve ne olduğunu sorsa da cevap vermedim.

Kızın yanına geldiğimde yavaşça yere çöktüm ve yerde bir şey var mı diye bakmaya başladım. Bir bileklik vardı. Mavi boncuklarının teker teker sıralandığı bileklikte tek dikkat çeken şey ortadaki küçük güneş boncuğuydu. Tam ortada tatlı küçük bir güneş boncuğu duruyordu. “Pardon bilekliğinizi mi arıyordunuz?” Kız sesimi duyunca önce bir durakladı.

Ardından ağır ağır başını salladı ve gülümsedi. Onun dudaklarındaki gülümsemeye baktığımda her daim yeni bir başlangıcın ve yeni umutların olduğunun tekrar farkına vardım.

“Evet mavi bir bileklik arıyorum.” Ben de ona karşı gülümsedim. O görmedi belki ama hissetmesini diledim.

“Aradığınız bilekliği buldum sanırım buyurun.” Tam onun avucuna bırakacağım sırada beni durdurdu. “Hayır lütfen o bileklik artık senin.” Ne? Nedendi ama neden tanımadığı birine öylesine bilekliğini veriyordu ki? Az önce bu bilekliği bulmaya çalışıyordu.

“Nasıl anlamadım bu bileklik sizin için önemli değil mi?” kafam karışmıştı ama o benim bu halime zıt olarak gülümsemeye devam ediyordu. “Sadece bilekliği alın ve sizin olsun. Belki bir gün onu size neden verdiğimi anlarsınız.”

Elimdeki bilekliği avucumda sıkıca tuttum. Bu an bana özel hissettirmişti. Ve bu bilekliği hep saklayacaktım.

Yavaşça kalkmaya çalıştığında ona yardım ettim ve kaldırdım. Eve nasıl gideceğini soracağım anda uzun boylu kahverengi saçları ve kahverengi gözleri ile bir oğlan bize yaklaştı.

“Sevgilim?” demek sevgilisiydi. Kıza öyle güzel bakıyordu ki. Sanki kız onun elinde kalan tek şeydi ve tek varlığıymışcasına sakınıyordu her şeyden.

Görmeyen ama oldukça güzel yeşil gözleri ve kahverengi saçlarıyla kıza da aşık olmamak mümkün gözükmüyordu. Tabi ondan önce kalp güzelliği geliyordu ama kızın kalbinin güzelliği resmen yüzüne vuruyordu.
kız daha çok gülümsedi ve yanımızdan yavaşça ayrıldılar.

Arkalarından bakarken yüzümde kocaman bir tebessüm asılı kalmıştı.

Ayni zamanda hayata dair umudum daha da artmış aşka olan inancım kabarmış aklıma yeni tanıştığım kişi olan Miran’ı getirmişti.
Sara koluma girip tekrar bir şeyler anlatmaya başlarken benim aklım nedensizce o kızda ve Mirandaydı.

Eve vardığımızda anahtarımla kapıyı açtım.
Evde çoğu zaman annem ve babam olmazdı.
Kapıyı çalsam açacak kimse yoktu.

Kendi anahtarım vardı benim de. Onunla açardım kendime kapıları. Her zaman her şeyde öyle yapmamış miydin zaten.

Eve girdiğimde çantamı çıkarmadan su içmek için Amerikan mutfağa ilerlemiştim ki gördüğüm beden ve manzarayla durmam gerekmişti.

Babam tam karşımdaydı ve bana gülümseyerek bakıyordu. Elinde ise bir pasta...

Bugün benim doğum günümdü.

Bir Kasım.

Gözlerim doldu karşımdaki manzaraya karşı. Yavaş yavaş aktı gözyaşlarım. Doğum günümü birkaç kişi kutlasa da önemsememiş teşekkür edip geçmiştim. Hatta Sara da küçücük bir pasta üfletmiş sonra hediye vermişti. Ona da uzun uzun teşekkür etmiş sevgilerimi dile getirmiştim ama bu başkaydı.
Babamın doğum günümde burada olması başkaydı. Kaç doğum günümde yanımdaydı bilmiyordum.

Ama hangilerinde yanımda olmadığını sorsanız söylerdim.

Babamın gözlerine baktığımda o da benimle aynı hislerde gibiydi. Bu sefer yetiştim der gibi bu sefer seni yalnız bırakmadım kızım der gibi.

Gözyaşlarım hızlanırken babam elindeki pastayı yavaşça arkasındaki masaya bıraktı ve bana yaklaşıp sıkıca sarıldı.
Ben de anında sarılmasına karşılık verdim.
Huzurlu ve güzel hissettiren sıcacık kollarındaydım. Buradaydı. Bu sefer doğum günümde beni yalnız bırakmamıştı. Saçlarımı okşayan ellerini hissettim. Sonra onun da hafifçe sarsılan bedeninden ağladığını anladım. Buruk bir tebessüm peyda oldu yüzümde. Bir süre öylece kaldık.
Sonra geri çekildi yavaşça. Cebinden bir hediye paketi çıkarttı.

Bunu yaparken hiç konuşmadı.
Paketi aldım. Yüzüne baktığımda açmamı istiyor gibiydi. Onu kıracak değildim paketi hızlıca açtım. İki küçük kutu vardı içinde.
Elime ilk gelen kutuyu açtığımda beni şok edecek bir şey ile karşılaştım.
Görme engelli kızın bana verdiği bileklik ile birebir aynı bileklik. Mavi boncuklar ve tam ortalarında duran küçük güneş boncuğu.
Yüzümde gözyaşlarımın arasından kocaman bir gülümseme oluştu bu kez.

Kendi kendime güldüm hatta.

Evren bana bir şeyler demek, bir şeyler göstermek istiyordu ve ben bunu geri çevirecek değildim. Hayatın bana göstermek istediği her şeyi kucakladım. Hızlıca bilekliği bileğime taktım.

Diğer kutuyu da açtığımda bu kez beni bir defter karşıladı.

Öylesine bir defter değildi içinde bir sürü aile fotoğrafı, benim bebeklik fotoğraflarım gibi fotoğraflar vardı. Defterin diğer kısımları yazı yazmak için olan sayfalardan oluşuyordu.
Sayfaların hepsinin tam üzerinde “duygularını yaz” yazısı bulunuyordu.

Belki küçüktü. Ama çok anlamlıydı. Çok çok anlamlıydı.

Hem de benim gibi biri için fazlasıyla değerli.
“Baba...” diyebildiğim tek kelime buydu. Başka diyecek bir şey bulamıyordum. Bulamazdım da zaten. Kelimelerim bunu anlatamayacak sınırlıktaydı.

“kızım...” onun da diyecek pek bir şeyi yoktu bu durum karşısında. Onun da kelimeleri sınırlıydı. Ne dese anlamsızdı.

On sekiz yaşıma bastığım lisenin son yılında olduğum o gün mutlu olmuştum.
Görme engelli bir kızdan küçük ama değerli bir hediyeyi alırken gelecekte onun gibi olacağımı bilmiyordum.

Ve babam o gün orada doğum günümü kutlarken ve bana hediyeler verirken babamın kutladığı son doğum günüm olduğunun ve bundan sonrasında doğum günlerimde hiç böyle hissedemeyeceğimin farkında değildim.

☀️
GÜNÜMÜZ

İnsan bir gün deliler gibi mutlu olsa da ertesi gün de büyük bir hüzünle sarmalanabiliyordu. İnsanlar bir gün umutlu olsa da ertesi gün en dipsiz umutsuzlukta kendilerini bulabiliyorlardı.

Hayatın en sevdiğim yanlarından biri de buydu. Sıradan olmaması. Dümdüz olmaması. Hep mutlu ya da hep üzgün ilerlememesi.

Bir an mutlu bir zaman üzgün bazen kızgın günler dakikalar saniyeler yaşatabilmesiydi.
O kadar sıradan ve aynı olsaydı hayat hangi birimiz sıkılmazdık hangi birimiz yaşamak isterdik ki.

Bu yüzden üzüldüğümde hayat çok kötü diyerek hayata kızmıyordum. Aslında şükrediyordum. Böyle de olsa yaşadığıma şükrediyordum. Aslında bu da ölen ama hala içimde varlığını sürdüren umudumun göstergesiydi. Yine de kızdığım zamanlar da oluyordu hayata. Bir kez daha aydınlığı bana göstermeyecek kadar beni sevmemesine kızıyordum. Asıl kızdığım Miran da olabilirdi ama bir önemi yoktu. İnsanların hepsi hayattan şikayet ediyorlardı.
Mutlu olanlar da en kötü acıları yaşayıp işkence çekenler de...

Oysa her zaman olduğumuz halimizden daha kötü bir durumda olabilirdik ama bunun farkına varamıyorduk.

Hayat bizden bize verdiklerine karşı bir gülümseme bekliyordu. Bir tebessüm bir umut. Belki bizden onun bize verdiklerine karşı ona daha çok sarılmamızı istiyordu.
Bunu yapmalıydık ama yapmıyorduk.
Şuan babamın benimle uzun zaman sonra ilgilendiği bir soru sorduğu o andayım. Şikayet edecek hiçbir şeyim hayata söyleyecek tek bir kelimem yok. Buna şuan şükredemiyorum ama en azından susuyorum.

Susmak bazen de çok şeydir.

Bazen değil hep çok şeydir.

Ağlamam gerekiyor. Belki babamın uzun zaman sonra benimle konuşmaya çalışmasına ağlamalıyım ama ben gülümsüyorum.

Az önce ağlamamış babamın eskiden asla kıyamadığı tek bir tanesini sakındığı gözyaşlarımı dökmemiş gibi gülümsüyorum.

Çünkü öldü zannettiğim umudum tam da kalbimde. Çok derinlerde değil hala orada diri ve canlı. Sadece üzerinde bir sis bulutu var. Umudum gün yüzüne çıkmaya çalışıyor sisini dağıtıp güneş açtırmaya çalışıyor. Ama unuttuğu bir şey var.

Bizim için güneş yıllar önce battı. Aydınlık bizi terk etti.

Yerini karanlığa bıraktı.

Daha fazla beklemiyorum. Bozuyorum sessizliğimi. “İyiyim baba... sen nasılsın?”

Baba...

Seninle birbirimize bu soruyu sormayalı ne kadar oldu. Basit bir kelime gibi görünen bu soruyu birbirimize karşı kurmayalı kaç kış kaç yaz kaç bahar oldu.

Cevap basit. Ama hem o hem ben susuyoruz.
“İyiyim. Miranla nasıl gidiyor? Bir sorun yok değil mi?” o konuya girmek hiç istemediğimi söylemek isterdim ama bunu yapamıyorum.
Keşke yapabilsem. Kötü demek geliyor içimden. Kötü baba.

Gözlerimin katilini getirip yamacıma koydun.

Nasıl iyi olsun baba nasıl iyi olabilir demek istiyorum. Dilime kadar geliyor kelimeler ama düğüm oluyorlar. Hiçbiri açılmak istemiyor hem de. Ağır bir düğüm. En az boğazımdaki kadar ağır bir düğüm. En az kalbimdeki kadar ağır bir düğüm.

“İyi.” Kendimi zorlayarak çıkarıyorum kısa kelimeyi. Ama yetersiz olacağını düşünerek ekledim tekrardan. “iyi baba. İyi gidiyor. Bir sorun yok.”

Sanki bilmiyormuş gibi davranıyor Miranın bana yaptığını.

Sanki unutmuş gibi davranıyorum miranın bana yaptığını.

“Sevindim. Ben odamdayım o halde.” Babamın benimle konuşması o kadar garip gelmişti ki hiçbir şeye cevap bulamıyordum aklım, zihnim, her bir parçam susmuştu. Sadece kafamı sallamıştım. Babamın adım sesleri uzaklaşırken derin bir nefes alıyorum. Miran’ın hala burada olduğunu düşünerek öylece duruyorum. Heykel gibi. Kıpırdamadan.
Annemi düşünüyorum. Babamı. Ailemizi. Eskileri.

Düşünmekten de öteye gidemiyorum. Bir ötesi de yok zaten.

Miranın yanında durmak istemeyip kalkmaya yeltendiğim an kapı çalmıştı. “Ben açıyorum.” Dikkatle kapıya ilerlediğimde kulunu bulup açmıştım. Açmıştım açmasına ama şok olmuştum. “İYİ Kİ DOĞDUN VİRAA. İYİ Kİ DOĞDUN İYİ Kİ DOĞDUN MUTLU YILLAR SANAA.” Sara yine yapacağını yapmıştı.
Bugün bir kasım olduğundan bile haberim yoktu. Tarihleri takip etmeyi bile unutmuştum. Yıllardır doğum günümü kutlamazdım ama Sara hep bana bir pasta getirir kutlar ve hediyemi verirdi. Ancak bunu yaparken yalnız olurdu oysa şimdi yanında Ayaz ve kime ait olduğunu bilmediğim bir ses vardı. Selinin sesi yoktu. Ondan pek hoşlanmadığım için Sara getirmemiş olmalıydı.

“Doğum günün kutlu olsun Vira.” Ayaz hep kibar biri olarak gelmişti bana. Ve hala da olmalıydı. “Çok teşekkür ederim Ayaz.” Yıllardır değişen her şey bugün geri mi geliyordu anlamıyorum. Önce basketbol oynamıştım. Sonra babam gelmiş benimle sohbet etmişti. Şimdi de doğum günümü Sara dışında birileri kutluyordu

“Sarılabiliriz . Eğer sen de istersen.” Benden hoşlandığını biliyordum ama bunun bir sakıncası yoktu. “Olur.” Öylece beklerken yavaşça kollarını bana sandığını hissettim. Bende çok sıkı olmayacak şekilde kollarımı ona sardım. Burnuma dolan kokusu Miran’a göre çok farklıydı. Oldukça bakımlı ve sert bir parfüm kokusu hakimdi. Sert parfüm kokusu tenine yakışmış olmalıydı ki oldukça güzel geliyordu. Ancak Miran'ın yoğun deniz ve nane karışımı kokusu benim favorimdi.

Ne olursa olsun.

Onun da derin bir nefes çektiğini hissettim içime. Benim kokumu mu içine çekiyordu?
Ona ümit vermek istemiyordum . Bana daha çok bağlansın daha çok sevsin istemiyordum. Ben gözlerimin katiline aşıktım ve başkası ilgimi çekmiyordu.

Yavaşça ondan ayrıldığım. “Doğum günün kutlu olsun Vira. Ben Melis.” Sara’nın arkadaşı olmalıydı. Daha önce Melis isimli birinden bahsettiğini hatırlıyordum. Ben tam teşekkür edecekken Sara araya girdi. “Vira, Melis arkadaşım. Pastaya yardım ettiği için onun da gelmesini istedim.” Pastayı kendileri yapmış olmalılardı. Bu kadar zahmete gerek yoktu.

Benim için bu kadar emeğe gerek yoktu.
Gülümsedim. “Teşekkür ederim Melis. Memnun oldum.” Ondan bir cevap gelmedi ama ben kafamda onun gülümseyerek cevap verdiğini hayal ettim. “Salona geçelim.” Yavaşça salona geçtik. Bir bedenin bana sıkı sarılmasıyla tam oturacakken durdum. Sara olmalıydı. Onun gibi kokuyordu.

Bende ona sıkıca sarıldım. Gözlerimden akmayı bekleyen birkaç yaş yanaklarıma düştüler. Sara saçlarımı okşarken beynim yıllar önceye gitti. Kutladığımız son doğum günüme. Babamın bana sarıldığın ana.

Babamdan aldığım son hediyeye.
O gün de babam bana sürpriz yapmıştı. Bana sarılmış saçlarımı okşamıştı.

Şimdi saçlarımı okşayan Saraydı.

Saçlarım babamın ellerini hissedemediği yıllar içerisinde solmuş bir çiçek gibi yıpranmışlardı.

Babamın saçlarımı okşaması demek ruhumun yaşamak için bir nefes alması demekti. Şimdi ruhum yaşamak için kendini zorluyordu.

Çünkü babam saçlarımı okşamayı bırakmıştı. Hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordum Saran’ın kollarında ama burada yapamazdım. Uzun uzun birbirimize sarıldık. Buradayım demek istediğini biliyordum.

Her zaman burada ve yanımda olduğunu biliyordum. “Doğum günün kutlu olsun civciv.”
Güldüm. Bunu eskiden çok kullanırdı
Ondan ayrıldım. Beni oturtturdu ve pastaları kesip getirdi.

Mum üflemeyi de bırakmıştım.

Çünkü alin dileklere ve şansa ne kadar inansa da Vira dilek ve şansları saçma buluyordu.
Artık dilek dilemek ve şansın varlığı saçma geliyordu.

Pastayı o kadar beğenmiştim ki iştahla yerken lokmalarım boğazıma dizildi. “Vira. Doğum günün kutlu olsun.”

Miran.

Doğum günümü kutlama hakkı olan en son kişilerden biri olabilirdi. Ondan gelen hiçbir şeyi istemiyordum. Ama ona aşıktım.
Kötü bir sözü layık görmeyecek kadar. Beni kırmasına rağmen onu kırmaktan korkacak kadar aşıktım.

Aşk enayilikti.

Başımı salladım ve ardından yarım ağız ekledim. “teşekkür ederim.” Yeterliydi. Pasta tabağını götürmek için tam kalkacağım sırada kolumdaki bilekliğim koltuğun bir yerine takıldı ve yere düştü.
Mavi boncuklu bilekliğim. Güneş boncuklu bilekliğim. Bir aralar benim umudumu ve enerjimi temsil ettiğini hissettiğim bilekliğim.
Bu görme engelli kızdan aldığım bileklikti. Babamınkini uzun zamandır takmıyordum. O belki onunkini taktığımı düşünüyordu ama hayır öyle değildi. Görme engelli bir kızdan aldığım bu bileklik benim için çok değerliydi.
Artık ben de görme engelliydim çünkü. O kız artık bendim.

Belki de kaderini benimkine bağlamıştı.

Bilmiyordum.

Tabağı elimden bırakıp yerde bilekliği aramaya başladım. O benim için çok değerliydi. “Pardon bilekliğinizi mi arıyordunuz?” Saranın yanında getirdiği arkadaşı...

Yıllar önce görme engelli kıza sorduğum soru...

Hayat tekerrürlerden ibarettir derlerdi. Gerçekten öyleydi.

Ya da bugün Hayat beni üzmekten ve şaşırtmak arasındaki o çizgideydi.
Başımı salladım yavaşça. “evet mavi bir bileklik arıyorum.” Yıllar önce karşımda belki de kendimi görmüştüm. O kız ben olmuştum.
“Aradığını bilekliği buldum sanırım buyurun.” Bilekliği bana uzatıyor olmalıydı. Yıllar önce bilekliği aldığım kız bana demişti ki bir gün anlarsın belki bu bilekliği sana neden verdiğimi.

Anlamıştım. Şuan anlıyordum.

Bu bileklik benim için değerliydi onun için de değerli olmalıydı.

Ve her duyguyu karmakarışık yaşadığım bu günde benim için değerli olan bu şeyi ararken birinin öylesine bana yardım etmesi anlatılamayacak bir mutluluktu. Kime anlatsanız ne alaka derdi. Ama öyleydi.
Benimle aynı duyguları hissetmiş olmalıydı. Ben ağlamak istiyordum. Belki o da ağlama istemişti. Kim bilirdi.

“Hayır lütfen. O bileklik artık senin.” O da şaşırmış olmalıydı. Gülümsedim. Hatta öyle gülümsedim ki sanki çok sevindirici bir şey olmuştu. “Nasıl anlamadım bu bileklik sizin icin onemli degil mi?” Önemliydi ama artik başkalari için de onemli olsun başkaları ona tutunsun istiyordum.

“Sadece bilekliği alin ve sizin olsun. Belki bir gün onu size neden verdiğimi anlarsınız.” Bunu dedikten sonra kalkmaya yeltendim ve bana yardım etti.

Artık mutfağa gidebilirdim. Bu sefer durmamın sebebi ise Miran oldu. “Vira.”
Yıllar önce ben kızı kaldırdıktan sonra bir oğlan gelmişti. Sevgilim demişti.
Belki miran orada Vira dedi.

Ama ben onu sevgilim olarak duydum.

Çünkü kalbim de bunu istedi.

☀️

MERHABAA. Bu bölümde çok Miran ve Vira'yı okuyamadık evet ama güzel bir paralelliğimiz vardı. Aslında söylemek ve göstermek istediğim hayatın bir sürü kapılar ve boyutlardan oluştuğu onların içerisinde ise bizi bir sürü sürpriz ve değişik anlar beklediğiydi. Anlatmak istediğim hayatın ve anların kıymetini bilmekti. Umarım keyifle okumuşsunuzdur.

Her zamanki gibi yorumlarınızı ve oylarınızı emeklerim için rica ediyorum.

Ve ekliyorum. Değerinizin farkına varmayı unutmayın. Seviliyorsunuz🫶🏻.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

26okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…