9. bölüm · AŞKIN FRENGİ
ACI
Dünyanın başında aydınlıktı gökyüzü. Ne gök ağlardı ne çökerdi karanlık
Bulutlar kapasa gökyüzünü yine gülerdi acıyla dolan her varlık
Yağmur yağdı diye söylenenlere mi kaldık?
Sıcak bir kulübede oturuyorum yanımda birkaç kişiyle.
Lakin her şey benim için çok karanlık
Dün sevenler vardı hayatı
Şarkılar dinler film açarlardı
Şimdi dünden geriye sadece acı vardı
☀️
Kimsenin acısını kıyaslayamazdınız. Çünkü insan içinde verdiği savaşı yalnız kendi bilirdi.
☀️
Görmeyi kaybettikten sonra bir keresinde öyle ağlamıştım ki. Tüm bu acı tüm kırgınlık sevdiğim her şeyden vazgeçmek zorunda kalmamaydı. Bunu düşünerek saatlerce ağlamıştım o gün.
Ancak kendimi kandırmaktan başka yaptığım hiçbir şey yoktu çünkü asıl neden sevdiğim adamın benden bir özürü dahi esirgemesiydi. Durmadan ağlamıştım o gün. Allah sesimi duyar da her şey düzelir sanmıştım. Belki daha çok ağlarsam bunun bir kabus olduğunu anlayıp uyanırım sanmıştım. O kadar çok ağlamıştım ki. Belki ağlayarak kalbimle hayat arasındaki çizgiyi bozabileceğimi düşünmüştüm.
Bana sarılacak kimse yoktu. Gözyaşlarımı silmem için mendil uzatacak kimse yoktu. İçimdeki yalnızlığı mühürleyebileceğim tek bir beden yoktu. Sara bile yoktu.
Gözyaşlarımı dökmüş yalnızlığıma sarılmış içimdeki acıyı söküp atmak istemiştim.
Anılarıma güzel günlerime sığınmıştım. Sığınacak bir başka şeyim yoktu çünkü.
Ben eskilerde kalmıştım. Geçmişte kalmıştım.
Şimdisine tutunamayan biri geçmişte kalırdı.
Tutunamıyordum. Şimdimde barınamıyordum bile. Sadece savruluyordum oradan oraya. Kimse görmüyordu.
Miranla geçirdiğim şu birkaç günde beş yıl daha yaşlanmış hissediyordum. Yıpranmış ve solmuş. Oysa daha genceciktim.
Taze bir bahar çiçeğiydim oysa daha.
Bana seslenirken yine ne diyeceğini merak etmiyordum. Dedikleri canımı sıkmaktan öteye gitmiyordu. Ne vardı işini sessizce yapsa.
İzni hemen bitmeliydi. Diğer türlü daha fazla dayanabilecek gücüm yoktu sanki.
“Efendim Miran.” İsmini dile getirmek istemesem de benden bağımsız bir şekilde dilimden öyle bir dökülüyordu ki. Sanki beni büyülüyordu. Ama bunun olmaması gerekiyordu.
“Bana kırgın mısın?” kırgın mıydım? Mirana karşı hissettiğim şey artık kırgınlıktan fazlasıydı. Kalbim kırgın değildi . Ona kırılmıyordu artık. Çürümeye yüz tutmuştu. “Bir önemi var mı Miran.” Onu üzmek istemezdim. O beni ne kadar üzerse üzsün onu üzmeye dayanamazdım. Ama susacak da değildim.
“Var Vira.”
Gerçekten de ona kırgın olup olmamamın onun için bir önemi var mıydı? Yapmaması gerekiyordu. İnanırdım. Kanardım.
Mutlu olur umut dolardım.
Yapmaması gerekiyordu.
“Yani nihayetinde senin korumanım bana kırgın kalmanı istemem.” Derin bir nefes aldım. Başka ne nedeni olabilirdi ki zaten.
Yapmamasını söyleyen bendim ama hayal kırıklığına uğrayan yine bendim.
Adamın sevgilisi var. Diyen iç sesimdi.
Merak etme iç ses kimsenin sevgilisini elinden aldığım yok olduğum yerde yanıyorum.
“Merak etme Miran sana kırgın olsam da bu çok sürmez zaten.” Evet çok sürmezdi.
Çünkü sürdüremezdim. “Bunu telafi edebileceğim bir şey var mı.” Yoktu.
Hataların telafisi olmazdı. Sadece hatalar unutulurdu. Telafi edilemezdi.
Onun bana yaptığı belki küçük bir şeydi belki gerçekten kötü bir niyeti yoktu ama düşüncesizdi. Düşünmeden konuşuyor düşünmeden hareket ediyordu. Erkek dediğin düşünceli olmalıydı.
“Hataların telafisi olmaz Miran.”
Ona karşı tavırlarımın hepsinde açık ve nettim. Neler hissettiğimi görsün istiyordum. Anlasın farkına varsın istiyordum. Yani en azından umuyordum. “Biliyorum ama...” Bunu söyledikten sonra bir an duraksadı. “ Seni yemeğe çıkarsam.” Bu muydu? Bir yemekle mi telafi edecekti? Sözlerinin ağırlığı biraz yemekler mi geçecekti?
Miran aptal olabilir miydi ?
Sevgilisi yok muydu bunun? Diyerek düşüncelerimi bölen yine içimdeki sesti. Takmıştı sevgiliye.
Sanki sen takmadın. Dedi bu sefer. Her dediğime karşılık vermesi gerekmiyordu. Ayrıca ne alakası vardı.
Aslında bir yandan da haklıydı. Bunun bir sevgilisi yok muydu? Nasıl beni yemeğe çıkaracaktı. Bilmiyordum ama orası onu ilgilendirirdi. Beni yemeğe çıkarıyorsa demek ki bunu sevgilisinin sorun etmeyeceğini biliyordu.
Zihnim eskilere gitti yine. Miranla ilgili kurduğum hayallere. Beni yemeğe çıkardığı bir hayal de kurmuştum. Alinin hayalleri bitmek bilmiyordu.
Vira gitmek istemiyordu ama sanki Aline bunu borçlu gibi hissediyordu.
“Olur peki.” Derin bir nefes verdiğini işittim. Gözlerine bakmak istedim. Sarı harelerinde kaybolmak nefes bulmak rahatlamak her şeyi unutmak istedim.
Yapamadım. Göremedim. Buna neden olan da o gözlerin sahibiydi.
Beni gözlerinin olmadığı bir karanlığa itmişti.
“Tamam yarın gideriz o zaman.” Cevap olarak kafamı salladım.
Heyecanlanmıştım. Miranla yemeğe çıkacaktım. Baş başa yemek yiyecektik. İnanamıyordum. Belki beni üzmüştü ama demiştim ya enayilikti aşk işte.
Kalbim de bir kıpırtı oluyor uzun zamandır hissetmediğim kadar yaşam enerjisiyle dolduğumu hissediyordum sanki. Şuan evereste çık deseler çıkardım. Onun için bu kadar sevinmemem gerekirdi. Ama kalbe söz geçmezdi.
Sanki o an içimdeki Alin biraz olsun mutlu oldu.
“Sevgilin için sorun olmasın.” Tutamadım. Ne dilimi ne kalbimi tutamadım. Kaç gündür içim içimi yerken son raddeye gelmiş ve patlamıştım yapacak bir şey yoktu. Utançtan kızardığımı hissettim. Geri dönüş yoktu.
“Ne sevgilisi?” Bunu sorgular bir tonlamayla söylemesiyle ben de sorgulamıştım. Yoksa sevgilisi yok muydu ya da sorduğum soruya mı şaşırmıştı? Ama bu tonda sesi ayrı bir çekici gelmişti. “Sevgilin işte. Yok mu Sevgilin?” Sıçmıştık bir de üzerine basmıştık.
Bunu sorarken hem cevabından korkuyor hem de sevgilisi olduğunu kendi ağzıyla söylerse belki kalbimin ondan vazgeçmesi daha kolay olur diye düşünüyordum.
Onun ufaktan gülüşlerinin tınısını ve kulağıma gelen kesik nefes seslerini duydum. “Hayır Vira. Sevgilim yok. Yani sorun olacak bir şey yok.” Sanki boğuluyormuşum da suyun üstüne çıkmışım gibi hissettim. Rahatladım.
Aynı anda mutluluk ve enerjiyle doldum. Gülümsedim kocaman. Ardından rahatlamaya birlikte derin bir nefes aldım.
Sanki en yorucu günün ardından rahatlamaya yatağıma yatmış kadar rahat hissettim.
“İyi o zaman.” Mutluluktan dilim tutulmuş zihnim allak bullak olmuştu. Ne diyeceğimi bilememiştim. Sanki kalbimi hiç bahçede kırmamış gibi davranıyordum. Tek bir şeyle tüm her şeyi unutmuştum. Bana da helal olsun.
“E iyi o zaman.” Yüzümdeki gülümseme yerini korudu. Kalbim ona olan küskünlüğünü çok çabuk unutabiliyordu. Bu iyi değildi.
Aklımı bulandırıyordu.
Akıl bırakmıyordu ki bulandırmaya fırsat kalsın.
Bir el elimi tutup beni çekiştirdi. “Vira hediyelerini vereceğizz.” Sara asla hediyelerini unutmazdı.
Uzun zamandır hediyelere bile sevinmesem de az önce duyduklarım nedeniyle büyük bir mutlulukla ve gülümsemeyle karşıladım.
“Ne gerek vardı.” Bunda ciddiydim. Ne gerek vardı ki. “Olmaz olur mu bugün sen doğdun.” Ayaz. Ona üzülüyordum. Hatta kalbimde ona bir yer olmadığı için kendimi suçlu hissediyordum. Ama ben seveceğim kişiyi sevemezdim.
Aşkı kalp seçerdi.
Bir gün ona bir şans vereceğimi umut ediyor olabilirdi. Ama etmemeliydi.
“Hediyelerini şimdi mi açacaksın sonra mı?” Hediyelerini genelde herkesin içinde açmayı sevmezdim. Özel şeyleri özel alanlarında açmak isterdim. “Seninle beraber bakarız sonra.” Sara bana yazılan notları okuyordu. Ayrıca hediyelerin renklerini, detaylarını tarif ediyordu.
Bu yüzden onunla açmak istiyordum. “öyleyse tamam.” Adım sesleri duydum. Herkesin olabilirdi yani.
“Miran ben çıkıyorum.” Babamdı. Bana haber verme gereği duymuyordu. Miranı daha önemli görüyor olmalıydı. Sonuçta onun gözünde bir değerim yoktu.
“iyi günler komutanım.” Miran da babama karşı olması gereken resmilikteydi. “Ben... seni geçireyim baba.” Bir şey demedi. Cevap vermedi. Ben de bir başka şey demedim. Onun uzaklaşan adımlarını dinlerken ben de arkasından seslere göre ilerliyordum. Doğum günümü hatırlamıyor olmalıydı.
Bunu da unutmuş olmalıydı. Sorun etmemeye çalıştım. Kapıyı açma sesini duydum ve yüzüme vuran hafif serin hava ile olduğum yerde durdum. Bir görüşürüz demesine kafiydim ama demedi. Onun yerine ben dedim. “Görüşürüz.”
Stres oldum. Beni yanıtsız bırakıp öylece gideceğinden korktum. Neyse ki korktuğum olmadı. “Görüşürüz” sanki aramızda bir sınır vardı. Sınırlarını aşmayan iki resmi insan gibiydik. Öyle ki Miranla konuşması bile daha samimiydi.
Onun adımları git gide uzaklaşırken kapıyı kapatmaya yeltendim. Tam kapatıyordum ki babamın adımı seslenen sesiyle duraksadım. “Vira.” Hafif örttüğüm kapıyı tekrar araladım. Ben onu göremiyordum ama onun beni görmesini sağladım. Ne diyeceğini merak ettim. Ama konuşmadım. “Doğum günün kutlu olsun.” Olduğum yerde donup kaldım. Ayak uçlarıma kadar ürperdim ve ağlamaktan çok daha beter hissettim. Babam doğum günümü kutlamıştı.
Bugün Alin’i mutlu etmek icin düzenlenmişti. Başka bir açıklaması olamazdı.
Eskilere yakın hissettim kendimi. Babamla tekrar eskisi gibi olabileceğimiz umuduna kapıldım ama bu bu kadar küçük bir şeyle oldu. Belki de umut etmemem gerekiyordu ama Alin içimden çıkıveriyordu. Babam başka bir şey demedi adım sesleri uzaklaştı. Babam uzaklaştı. Ardından arabasının çalıştığına dair sesler duydum ve onlar da uzaklaştı. Babam gitti ben kaldım.
Annem gittiğinde de ben aynen böyle kalmıştım.
Neyse ki babamın ilk gidişi değildi.
Neyse ki gidişlere alışıktım.
“Viraaa hadi gel oyun oynuyoruz.” Oyun oynamak kafamı dağıtmaya yardımcı olabilirdi. En azından düşünmemi engelleyebilirdi.
İçeri gittim. Sara beni tutup yere oturttu.
“Sen de otur hadi Miran hep beraber oynayalım.” Ne oynayacağımızı bilmiyordum ama miranın oynaması benim icin sorun olmazdı. Zaten hala babamın doğum günümü kutlamasını atlatamamıştım. Beş yıldır bir kere doğum günümü kutlamamıştı bugün ne olmuştu?
“Ben görevimi yapmak için buradayım oyun oynamak için değil.” En nihayetinde haklıydı ama oynasa da fena olmazdı. Zorlayacak değildik. Bir süre sessizlik olduktan sonra her ne düşündüyse Miran fikrini değiştirdi. “Tamam bende oynayacağım.” Derin bir nefes aldım. Bugün garipti. Gariplikler hep beni bulurdu zaten. “Kaysana.” Kime dediğini bilmiyordum ama bana demediğini varsayıyordum. Bu yüzden kıpırdamadan durdum ama tam yanımda bir kıpırdama oldu ve dizime değen diz çekildi biraz sonra dizime tekrar bir diz değdi ama bu seferkinin Miran olduğunu biliyordum.
Üstelik ciğerlerimi ferah ve hayran olduğum kokusu sarmıştı. Buram buram kokusunu alıyordum ve burada sarhoş olup bayılabilirdim. Başım bile dönmüştü. Kokusuna sığınmak istedim.
Boynuna sokulup nefeslenmek istedim.
Nefeslerim tükeniyordu ve ben onda nefeslerimi bulmak istedim.
Yanımdan kimi kaldırmıştı bilmiyordum ama çok önemsemedim. Aklım kokusuna gitmişti. Odağım konu onunla ilgili herhangi bir şey olduğunda çok çabuk dağılıyordu. “Ne oynayacağız?” Herkesin düşündüğü soruyu ben dillendirdim ama kimse bunu bilmiyor gibiydi. “Umarım doğruluk cesaretlik gibi çocukça bir oyun oynamayız.” O oyunda eskiden çok eğlensem de biraz saçma olduğu aşikardı. Küçük çocuklar icin evet eğlenceliydi ama bizim yaşımıza sanki biraz tersti. Miran da asker adamdı sonuçta. Bir karizması vardı.
Şuan bizimle oturup çocuk gibi oyun oynamasına bile şaşırmıştım.
“Hayır onu oynamayacağız yılanın yalanını bul oynayacağız.” Bu oyunu burada sadece ben ve Sara biliyorduk. Çünkü bunu lisedeyken çok oynardık. Tamamen ben ve saranın ortak uydurduğu bir oyundu.
“O ne?” Ayaz merakında haklıydı ilk defa bu oyunu duyuyorlardı. Bu sefer Sara’nın yerine ben cevap verdim. “Bu bizim uydurduğumuz bir oyun. Yani aslında çok eskiden uydurduğumuz bir oyun. Herkes sırayla daha önce yaptığı ya da yapmayıp yalan söylediği, uydurduğu bir şeyi anlatıyor. Geriye kalanlar da onun yalan söyleyip söylemediğini bilmeye çalışıyorlar.” Çok eğlenceli bir oyundu aslında.
“Ben başlayayım mıı ben başlayayımm mı?” Gülümsedim. Melis heyecanlanmış olmalıydı.
Hepimiz onu onayladığımızda oyun
başlamıştı.
Aklımdaki düşünceleri susturup oyuna odaklanmaya çalıştım. Babamı Miranı ve tam yakınımdaki kokusunu unutmaya çalıştım.
En zoru Miran’ın kokusuydu zira bedenim o kokuyla sarmalanmıştı.
Oyun başladı. “Ben bir restoranda yanlışlıkla erkekler tuvaletine girmiştim erkekleri görünce fark ettim stres olup elim ayağıma girince ‘ay kıza işicektim’ deyip tuvaletten koşarak çıktım.” Kahkahalarla gülmeye başladım. Sara ve Ayaz’ın da benden geri kalır yanı yoktu. Hayatımda duyduğum en orijinal rezilliklerden biriydi umarım yalan söylüyordu. Biz kahkahalarla gülerken Miran’dan sadece küçük bir gülme sesinden başkasını işitmemiştim.
Soğuk nevale Miran.
Herkesin gülmesi sakinleştiğinde ilk fikri Miran ortaya attı. “Bence yalan değil bu kadar orijinal bir olayı iki saniye de uyduramaz.” Doğruydu.
Bende öyle düşünüyordum. Miran aferin zekan varmış.
“Katılıyorum.” Benle birlikte herkes Miran’a katıldığını söylediğinde çok heyecanlanmıştım.
“Gerçekti ve çok utanç vericiydi.” Melis’in kızardığını ve utançla başını eğdiğini hayal etmiştim. Gözlerim görmüyordu ama görmeyen gözlerime inat bana yardım eden canlandırmada çok iyi bir zihne sahiptim. “O zaman ben devam ediyorum.” Ayaz’ın ne anlatacağını o kadar merak ediyordum ki.
“Ben kaldığım otelde altımdaki pijamayı değiştirmek icin çıkarmıştım geri giyinmeyi unutmuşum odamdan o halde dışarı çıktım.” Buna da yine gülerken her şeyi gerçekten de unutmuştum.
Görmeyen gözlerimin farkında değildim.
Babamı unutmuştum.
Miran'ın yaptıklarını unutmuştum.
Uzun zamandan sonra ilk defa bu oyunu oynuyordum ve fazlasıyla iyi hissediyordum. Eğleniyordum. Arkadaşlarım vardı. Oyun oynuyordum. En sevdiğim koku buradaydı. Enerjiktim.
Alin gibi hissediyordum.
Umut dolmaya başlıyordum.
Annem bir keresinde demişti ki “Seni yalnız bırakmayan tek şey umudun olsun çünkü bir insan için asıl onu ölüme götürecek şey umudunun olmamasıdır.” Öyleydi. Bu yüzden umudumun gün yüzüne çıkmasına izin verdim. Uzun zaman sonra benimle sarıp sarmalamasına, içime dolmasına izin verdim.
Bir yaz sabahındaydım sanki. Kahvaltımı güzelce yapmış, sahile inmiş, basketbol antrenmanına katılmış, sonra da arkadaşlarımla buluşmuştum.
Güneş tam tepede ışıl ışıldı ve hava çok güzeldi sanki.
Sanki güneş gözlerimdeki karanlığı yok etmişti.
Herkes fikirlerini belirtirken dudaklarımdaki küçük tebessümle sadece onları dinledim.
Çünkü sessiz kalırsam o anda kalabilirim sandım. Sessiz kalırsam zaman daha yavaş akar sandım.
Uzun zaman sonra kendimi sıcak bir ortamda hissetmiştim.
Bitmesini istemedim.
“Gerçek değildi.” Ayazın anlattıkları yalanmış. Nasıl uydurmuştu bunu? Şaşırtıcıydı ama komikti. “Nasıl ya” diye şaşkınlığımı belirttiğimde ayaz da karşılık olarak gülmüştü.
“Sıra ben de sanırım.” Yani zahmet olmazsa Mirancım konuşuver.
Bir süre düşündü kimse de seslenmedi hepimiz onun düşünmesini bekledik. “Ben yeni tanıştığım birinin yanlışlıkla düşürüp fark etmediği fotoğrafını alıp sakladım.” Hmm. Bu seferki komik değildi ama değişikti. İnsan yeni tanıştığı birinin yanlışlıkla düşürdüğü fotoğrafı alıp niye saklardı ki. Amacı ne olabilirdi?
Yine de buna çok kafa yormadım.
“Bence yalan” ayaz fikrini ortaya attığında sara da ona katıldı. “Bence de yalan niye saklayasın ki.” Melis de onlara katıldı. Ben onlar gibi düşünmüyordum.
İçimdeki bir ses bunun doğru olduğunu söylüyordu. Ben de o sesi dinledim. “Bence doğru.” Büyük bir beklentiyle Miran’ın gerçeği söylemesini bekledim.
“Evet bunu yaptım.” Gülümsedim. Hislerim yanıltmazdı.
“Sıra sende Vira”
Vira diye seslenişinin her seferinde dibimin düşmesi normal değildi değil mi?
Bir süre düşündüm. Ne diyebileceğimi düşündüm. Yalan mı söyleyecektim gerçek bir şey mi anlatacaktım önce ona karar vermeliydim.
Gerçek bir şey anlatmaya karar verdim.
Aslında bunu biraz da Miran gibi gerçek bir şey anlatmak icin yaptım. Onunla bir şeyimiz aynı olsun istedim.
“Ben sevdiğim adamı daha fazla görmek için sürekli yemek yapıp profesyonel yemek yapar hale geldim.” Doğruydu.
Miran’a aşık olduğumda sırf onu görebilmek için askeriyede olan babam ya da anneme yemek götürme bahanesi ile sürekli yanlarına gidiyor miranı görüyordum. Bu sayede neredeyse profesyonel yemek yapar hale gelmiştim. Sara güldü. Çünkü o gerçeği biliyordu. “Doğru Bence.” Rol kesiyordu. Bencesi yoktu biliyordu zaten.
Melis yalan olduğunu ayazsa doğru olduğunu iddia etti. Ama Ayaz buna biraz üzülmüşe benziyordu. Onu üzmek istemiyordum. Miranın fikrini belirtmesini bekledim ama onun cevabı biraz geç geldi. “Bence de doğru.”
Sesi bir tık durgun çıkmıştı. Niye öyle çıkmıştı anlamamıştım ama garipti. Belki de sadece bana öyle gelmişti. Bu şekilde bir tur daha dönüp farklı farklı olaylar anlattık. Hepsi birbirinden komik birbirinden garip şeylerdi. Akşam olduğunu söyleyerek kalkan Ayaz ve Melis’i geçirmiştik. Sonra da Sara mutfakta yemek yapmış benim ellememe izin vermese de yanında durmuştum. Yemekler pişene kadar da hediyelere bakmak icin beni yukarı çıkarmıştı. Odama beni çıkardığında beni yatağa oturtmuştu. Tam bana rahat bir şeyler vereceğini söylediğinde bu sefer bir şaşkınlık nidası duymuştum ondan.
“ne oldu”
“Burada iki tane Paket var.”
Paket mi vardı? Hayat değişiklikler ve sürprizlerle doludur demiştim. Bunun her seferinde tekrar tekrar farkına varıyordum.
Belki de yeni yaşım benden aldığı her şeyi bana borçluydu.
Gözlerim hariç.
☀️
SELAMLARR SEVGİLERRR. Bu bölüm her sey biraz garip değil miydi? Vira"nın babası ve Miran da garipti. Önce biraz üzülmüş olsak da sonradan Vira cok eğlendi. Onun ışıltılı tarafını gördük. Keşke hep öyle olsa ama eskiden kaldı onlar. Her bölüm karamsar olduğumuz icin bu bölüm biraz gülelim istedim. Bölüm hakkında fikirlerinizi ve tahminlerinizi yorumlara yazar mısınızzzz.
Her zamanki gibi sizden emeklerim için oylarınızı ve yorumlarınızı rica ediyorum.
Ve ekliyorum. Kendi değerinizin farkına varmayı unutmayın. Seviliyorsunuz🫶🏻.
