ZAMANIN RENGİ kitap kapağı

10. bölüm / 11

ZAMANIN RENGİ

9.Bölüm

Vaveyla Yazarı: Ümmühan Gönültaş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: 9.Bölüm

Bir hafta boyunca zihnimin içinde dönüp duran o tek düşünceyle yaşadım. Kaçmayı bir an bile zihnimden geçirmedim.
Zaten buraya gelmeden önceki o hayatımda, o gittiğim her yerde sadece ölmek istiyordum. Dışarıda beni bekleyen kimse yoktu, tutunabileceğim tek bir dal bile kalmamıştı. Burası... Ne kadar tehlikeli, ne kadar karanlık görünürse görünsün, artık tutunabileceğim tek daldı. Bu yüzden tek amacım vardı: Onlara zarar vermeyeceğimi, burayı kabullendiğimi göstermek ve güvenlerini kazanmak.
Sessizce yemeğe indim. Masada kimseyle göz göze gelmeden, her zamanki boyun eğmiş ve uyumlu halimle yemeğimi yedim. Ne bir itiraz ettim ne de bir huzursuzluk çıkardım. Yemeğimi bitirip tabağımı kaldırdıktan sonra, aynı sessizlikle odama geri dönüyordum
Odada yine tek başıma oturmuş, duvarın soğukluğuna sırtımı vermişken kapı aniden açıldı. Gelen Elif’ti.
Gözlerinde artık o ilk günkü şüpheci ve düşmanca bakışlar yoktu. Bir haftalık sessizliğim, kurallara uymam ve uyumum aradaki o keskin duvarları eritmişti. Elif kapının eşiğinde durdu, üstümü şöyle bir süzüp hafif bir tebessümle seslendi:
"Hadi Zeliş, kalk bakalım. Hazırlanıyorsun... Bu gece bara gidiyoruz."

Niye bara gidiyoruz?" diye sordum, sesimdeki istemsiz şaşkınlığı gizleyemeyerek.
Elif kapı eşiğinde durmaya devam etti, yüzünde ilk defa bu kadar yumuşak, neredeyse samimi sayılabilecek bir ifade vardı.
"Evde tütsü gibi tütecek değilsin ya, hadi hazırlan," dedi. Ardından kaşlarını hafifçe kaldırıp kendi kendine onaylar gibi başını salladı. "Ama senin buraya gelirken adam akıllı kıyafetin de yok ki... Dur, bekle. Kendimden sana bir şeyler getireyim."
Arkasını dönüp kendi odasına yöneldi. Birkaç dakika sonra ellerinde kollarını dolduran kıyafetlerle geri döndü. Hepsini yatağımın üzerine yığarken göz kırptı:
"Hangisini kendine güzel yakıştırıyorsan onu giy, biraz süslen püslen. Hep bu dört duvar arasında solacak değilsin ya."
Elif odadan çıkıp kapıyı bu kez kilitlemeden, sadece aralık bırakarak gittiğinde yatağın üzerindeki elbiselere baktım. Derin bir nefes aldım. Kaçmak mı? Asla. Dışarıdaki o boş ve kimsesiz dünyada donmaktansa, bu adamların arasında, bu tehlikeli ama bana ait olan sığınakta kalmayı tercih ediyordum. Tek amacım onların güvenini tamamen kazanmak, buraya ait olduğumu göstermekti.
Yatağın üzerindeki elbiseleri karıştırıp aralarından sade, siyah bir elbiseyi seçtim. Üzerime geçirip aynanın karşısına geçtiğimde, kendi ellerimle kurduğum o karanlık kurgunun içinde bu kez canlı bir karakter gibi duruyordum. Üzerimdeki elbiseyi düzeltip hafifçe makyajımı tamamladıktan sonra odadan çıktım. Merdivenlerin başına geldiğimde aşağıdan gelen sesler daha belirginleşmişti. Hepsi şık ve özenli kıyafetleriyle salonda bekliyordu; geceye hazırdılar.
Ayak seslerimi duyunca başlarını yukarı kaldırdılar. Miran, üzerindeki siyah ceketinin önünü iliklerken gözleri bir an üzerimde durakladı; yüzündeki o sert ifade hafifçe yumuşadı ama otoriter duruşunu bozmadı. Poyraz, deri ceketinin yakasını düzeltirken hafif bir ıslık çalıp gülümserken, Karahan geniş omuzlarını sarmalayan koyu renk gömleğinin içinde her zamanki gibi kalıp gibi duruyordu. Elissa da makyajını son kez kontrol edip yanımıza yanaştı.
Miran derin bir nefes alıp kapıya doğru yöneldi:
"Tek arabaya sığmayız. Poyraz, sen Karahan ve Elissa’yı al, önden gidin. Zeliha ve Elif benimle geliyor."
Kapıdan dışarı çıktığımızda gecenin buz gibi havası yüzüme çarptı. Kapının önünde iki tane simsiyah, ağır araba çalışır vaziyette bekliyordu. Poyraz çakmağını cebine atıp diğer arabaya doğru yürürken, bende arka kapıyı açıp bindim
Miran’ın sürdüğü siyah araba gecenin karanlığını yararak ilerlerken, dikiz aynasından bana diktiği o keskin gözlerini fark ettim. Yanımda oturan Elif camdan dışarı bakıyordu.
Aklımdan binbir türlü düşünce geçiyordu. Araba yolda sarsılmadan ilerlerken, torpido gözüne konan o ağır, şişkin siyah çantayı ve Miran’ın ceketinin altındaki o belirgin kabarıklığı izliyordum. Sadece onun değil; öndeki arabada giden Karahan ve Poyraz’ın da belinde silahları vardı. Hiçbir zaman yanlarından ayırmadıkları o soğuk metaller...
Bunların sıradan bir eğlenceye gitmediğini, o çantalar dolusu parayı neden yanlarında taşıdıklarını çok iyi biliyordum. Zaten zihnimdeki o karanlık kurgunun içinde de onlar melek değildi; tehlikeli, acımasız ve yasa dışı bir dünyanın ortasındaydılar. O bara sadece kafa dağıtmaya değil, karanlık bir hesabı kapatmaya ya da büyük bir para akışını idare etmeye gidiyorlardı.
Yine de bu durum beni korkutmuyordu. Aksine, bellerindeki o silahlar ve çantadaki o güç bana tuhaf bir emniyet hissi veriyordu. Dışarıdaki o kimsesiz, savunmasız hayatımda tek başıma ölmektense; ne olduklarını bildiğim, gücü elinde tutan bu insanların gölgesinde olmak benim tek sığınağımdı.
Miran derin bir nefes alıp sessizliği böldü. "Gideceğimiz yer kalabalık Zeliha," dedi, sesi her zamanki gibi tok ve emrediciydi. "Yanımızdan bir adım bile ayrılmayacaksın. Ne olursa olsun."
Gözlerimi Miran’a çevirdim. Uysalca başımı salladım:

İki siyah araba, şehrin arka sokaklarındaki loş, gözlerden uzak bir binanın önünde peş peşe durdu. Motorlar sustuğunda, gecenin sessizliği üzerimize ağır bir örtü gibi çöktü.
Poyraz öndeki arabadan inip kapıyı açtı; Karahan ve Elissa da arkasından ağır adımlarla dışarı süzüldüler. Miran, yanımdaki araba kapısını açıp dışarı çıkmam için bana işaret ettiğinde, derin bir nefes alıp indim. Havanın o buz gibi esintisi yüzüme çarptı ama asıl üşüten şey sokağın o tekinsiz havasıydı.
Burası sıradan bir eğlence mekânı değildi. İçeride dönecek dolapların, yapılacak pazarlıkların ne kadar büyük ve tehlikeli olduğunu havadaki o gerginlikten anlamak zor değildi. Yer altı dünyasının en ağır balıkları buradaydı ve biz o masayı devrmeye ya da zapt etmeye gelmiştik.
Miran önde, Karahan o geniş omuzları ve yıkıcı duruşuyla hemen arkasında, Poyraz ve Elif ise etrafımızı kuşatarak içeriye doğru yürüdük. Kapıdaki iki iri yarı adam, Miran’ı ve arkasındaki o tehlikeli grubu görür görmez anında kafalarını eğip yol açtılar. Bellerindeki şişkinlikler ve Miran'ın elindeki o ağır siyah çanta, kim olduklarını kelimelere gerek kalmadan anlatıyordu.
İçeri adım attığımız anda, basık tavanlı, ağır sigara dumanı ve pahalı viski kokan salon bir anda sessizleşti. Mekânın ortasındaki masada oturanlar bizi karşılamak için ayağa kalktılar.
Gözler üzerime çevrildiğinde biraz gerildim ama hemen Miran’ın bir adım gerisinde, güvenli gölgesinde durdum. Karşılamalar kısa, soğuk ve tehlikeli bir kibarlıkla yapıldı.
Ağır, simsiyah bir masa.
Karşımda iki adam... Gözler üzerimde.
orta yaşlı. Şakakları kırlaşmış, yüzünde yılların o soğuk ve acımasız çizgisi olan adam . Tespihi parmaklarının arasında tıkır tıkır dönüyordu yanindakı genç adam . Rahatsız edici, vurdumduymaz, Yüzündeki o zibidi ifadeyle süzüyordu beni. Bakışları kirli.
Gözleri kaydı. Doğrudan bana.
"Bu bayan kim?" dedi o genç olanı. Sesi pürüzlü, kışkırtıcı. "Yanınızda ilk defa görüyorum
Nefesimi tuttum
Miran’ın omzu hafifçe gerildi , buz gibi bir netlikle konuştu:
"Zeliha," dedi Miran, bardağını masaya bırakırken. "Yanımda kimin oturduğu seni ilgilendirmez. Buranın kurallarını biliyorsun, Volkan. Fazla kurcalama, boynunu bükersin."
Karahan dev gibi gövdesiyle hafifçe kıpırdadı. Elissa yanımda sessizce soluklandı.
Tam o an... Yanımda oturan Elif hafifçe bana doğru eğildi. Sigarasının dumanını kenara üfleyip kulağıma fısıldadı:
"Yaşlı olan Timur, diğeride salak oğlu Volkan
İsimleri o an, Elif’in o ters ama korumacı fısıltısıyla öğrendim. Timur ve oğlu Volkan...
Sessizlik.
Siyah çanta masanın ortasında duruyor. Bellerindeki silahlar, odadaki havanın ağırlığı...
Timur... Tespihini çevirmeyi bıraktı. Parmakları dondu. Gözlerini Miran’ın üzerinden çekip, masanın ortasında duran o ağır, simsiyah çantaya dikti.
Yüzünde yapmacık, ince bir tebessüm belirdi. Ama gözlerindeki o hırs, o karanlık ortaklık hissi her halinden belliydi.
"Neyse..." dedi Timur, boğuk ve pürüzlü sesle. "Lafı uzatmanın anlamı yok. Masaya ne için geldiğimiz belli, Miran."
Genç olanı... Volkan, hâlâ gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Babasının uyarısına rağmen o küstah sırıtışını tamamen silmemişti yüzünden. Ayağını hafifçe sallıyor, masanın altındaki gerginliği kendi çapında eğlenceye çeviriyordu. Elissa yanımda homurdandı, elini bardağına doğru uzatırken bakışlarıyla onu tehdit etti.
Miran ise oralı bile olmadı. Gözlerini bir saniye olsun Timur’dan ayırmadan, parmaklarıyla masanın ahşap yüzeyine hafifçe vurdu. Ritmik. Sabırlı. Ama fırtına öncesi gibi sessiz.
"Konuş bakalım Timur," dedi Miran, sakin ama buz gibi bir tonla. "Dinliyorum. Çantanın içindekiler seni tatmin edecek mi, yoksa masadan boş mu kalkacaksınız?"
Poyraz, arkadaki loş köşeden bir adım öne çıktı. Ceketinin cebindeki elleri kıpırdadı; o metalik ağırlık, odadaki herkesin inceden inceye ezberlediği bir silahtı.
Ben...
Masanın o gürültülü ve kirli kalabalığının ortasında, sessizce duruyordum. Dışarıda dondurucu bir rüzgâr, arkamda ise kimsesiz bir hayat vardı. Ama burada, bu adamların nefes aldığı, paranın ve silahın hüküm sürdüğü bu masada... Garip bir şekilde kurgunun tam kalbindeydim.
Timur derin bir nefes aldı. İri parmaklarıyla masanın ortasındaki siyah çantaya uzandı. Çantanın fermuarını hafifçe aralayıp içine baktı. Yüzünde açgözlü bir tatmin ifadesi belirdi.
"Tamamdır," dedi Timur, çantayı kendine doğru çekerken. "Anlaşma sağlandı. İşimiz bitti."
Başını oğluna doğru salladı. Volkan uysalca ayağa kalktı yanımdan geçerken sonra görüşürüz güzellik sadece volkanın yüzüne baktım
poyraz Ordan seslendi
"Eee, o kadar yol geldik, hemen kaçmak olur mu?" dedi bardağına viski doldururken. "Biraz eğlenelim ya. Masayı kurduk madem, tadını çıkaralım.". Mekânda müzik sesi biraz daha yükseldi. İçkiler dolduruldu, kahkahalar ve ağır sigara dumanı birbirine karıştı. Elif ve Elissa kendi aralarında fısıldaşıp gülüyordular Herkes kendine göre eğlenmeye, kafa dağıtmaya başladı.
Gürültü artınca nefes almak zorlaştı. Biraz hava almak, lavaboya geçmek için masadan kalktım. Koridora doğru adımladım.
Işıkları loş, tenha koridorun sonuna geldiğimde iki gölge fark ettim. Aralıklı duran bir kapının arkasında iki kişi kısık sesle konuşuyordu.
Miran ve Karahan.
Geçip gidecektim ama adımı duyunca duvarın dibinde buz kestim.
"Volkan gözünü kızdan ayırmadı " dedi Karahan, boğuk bir fısıltıyla.
Miran’ın buz gibi sesi duyuldu:
. Tam da istediğimiz bu zaten. Zeliha’yı buraya Volkan’ın dikkatini çeksin diye getirdik. Çocuk yemi yutarsa, gerisi kolay."
Nefesim boğazıma tıkandı. Duvara yaslandım hissettiğim sadece
Hayal kırıklığı...
Göğsüme oturan ağır, soğuk bir taş.
Beni koruduklarını sanmıştım. Sığınacak bir liman, sığınacak bir gölge bulduğumu sanmıştım. Oysa ben sadece bir yemmişim. Masanın ortasına atılmış, o zibidinin gözlerini üzerine çeksin diye süslenip püslenmiş bir kukla...
İçimdeki o çaresiz, saf güven hissi bir anda buz gibi eridi. Dışarıdaki kimsesizlikten kaçarken, burada çok daha acımasız bir pazarın tam ortasına sürüklendiğimi anladım. Kalbim sıkıştı, nefesim boğazımda düğümlendi. Sırtımı o soğuk duvara dayarken, ruhumun bir parçası daha sessizce kırıldı.

Helllo nasılsınız bölüm nasıldı beeğendinizmiii 🫶🏻🫶🏻🫶🏻🫶🏻

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

46okunma 14beğeni 6yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.