9. bölüm / 9
ZAMANIN RENGİ8.Bölüm
Bölümler 9Şu an: 8.Bölüm
Üçüncü günün sonunda artık ne açlığı hissediyordum ne de susuzluğu. Odadaki o ağır, dondurucu sessizlik zihnimi tamamen uyuşturmuştu. Zaman geçiyor, dışarıdaki karanlık çöküyor, sonra yerini cılız bir sabah ışığına bırakıyordu ama benim için her an tek bir ana kilitlenip kalmıştı: O kapının açılacağı ana.
Dördüncü günün sabahında, kapının kilit mekanizmasından o sert metali andıran ses yükseldi.
Kapı hızla duvara çarparak açıldı. İçeriye adım atan Poyraz’dı. Yüzünde alışık olduğum o alaycı gülüşün yerinde bu kez aceleci ve gergin bir ifade vardı. Bana doğru birkaç hızlı adım attı, üzerimdeki o çaresiz, tepkisiz hali umursamadan kolumdan yakaladı.
"Kalk hadi!" dedi, sesi baskılı ve alçaktı. "Çıkıyoruz."
"Nereye?" diye fısıldadım kurumuş dudaklarımla. Sesim neredeyse çıkmıyordu.
"Soru sorma zamanı değil," dedi Poyraz, beni kolumdan çekip hırpalayarak ayağa kaldırırken. "Miran aşağıda ortalığı birbirine katıyor, mekânı boşaltmamız lazım. İki gündür seni besledik, kolladık ama burası basılıyor. Yürü şimdi."
Beni odadan dışarı çıkarıp dar, karanlık sahanlığa doğru sürükledi.
Salona adım attığımızda ortalık tam bir karmaşa içindeydi. Miran bir kenarda telefonda sertçe bir şeyler konuşuyor, Karahan ise masanın üzerindeki haritaları ve evrakları alelacele topluyordu. Fakat odaya girdiğimde bakışlarımı çeken şey ne Miran’ın öfkesi ne de Karahan’ın o soğuk duruşu oldu.
Salonda daha önce hiç görmediğim iki kız duruyordu.
İkisi de yaşanan bu gerginliğin ortasında alışkın bir rahatlıkla bekliyor gibiydi. Poyraz beni salonun ortasına doğru hafifçe itekleyip kolumu bıraktığında kızlardan biri öne doğru bir adım attı.
Uzun boylu, keskin ve mesafeli bakışları olan kız şöyle bir beni süzdü. "Yazar hanım bu muymuş?" dedi, sesi ne tam dostçaydı ne de düşmanca. "Ben Elif."
Hemen arkasından, daha hareketli ve gözlerinde muzip bir ışık taşıyan diğeri araya girdi. Yüzünde Poyraz’ınkine benzer, tehlikeli ama meraklı bir tebessüm vardı. "Ben de Elissa," dedi bana doğru yaklaşarak. "İki gündür yukarılarda efsaneni anlatıyorlar. Kafanın içindekilerle bizi buraya gömeceğine gerçekten inanıyor musun?"
Dudaklarım kuruluktan birbirine yapışmıştı, ne diyeceğimi bilemedim. Onları ben yazmamıştım. Zihnimdeki o kopuk kağıt parçalarında Elif de yoktu, Elissa da... Bakışlarım bir bu iki kıza, bir de kenarda işini bitirmek üzere olan Karahan ile Miran’a kaydı.
Elif kollarını göğsünde birleştirip Miran’a döndü: "Miran, zaman azalıyor. Bu kızı da yanımıza alacak mıyız gerçekten?"
Miran telefonunu cebine itip bakışlarını Elif’e dikti. Sesi pürüzsüz ama tartışmaya tamamen kapalı bir tonda çıktı:
"Evet, alacağız. Şimdi eve geçiyoruz."
Karahan elindeki son evrakları da siyah deri çantaya tıkıp fermuarını sertçe çekti. "Evi hazırladın mı Elif?" diye sordu, gözlerini kapıdan bir saniye bile ayırmadan. "Ortalık durulana kadar orada kalacağız. İz bırakmak yok."
"Her şey hazır," dedi Elif soğukkanlılıkla. Bakışları tekrar bana döndü, gözlerinde ne nefret vardı ne de acıma; sadece durumun getirdiği katı bir kabulleniş okunuyordu. Kolumdan tutup beni hafifçe kapıya doğru yönlendirdi. "Hadi yürü yazar hanım. Arabada bolca vaktimiz olacak."
Elissa yanımızdan geçerken hafifçe omzuma çarptı, yüzünde o muzip ama gizemli tebessüm yeniden belirdi. "Ağlama hemen öyle," diye fısıldadı kulağıma doğru. "Bizim çocukların öfkesi saman alevi gibidir. Ama eve varana kadar uslu durursan, sana kahve bile ısmarlarım."
Poyraz önden çıkıp kapıyı açık tutarken, Miran ve Karahan arkamızda birer gölge gibi koruma kalkanı oluşturdu. Dışarı adım attığımda üç gündür görmediğim buz gibi gece havası yüzüme çarptı.
Beni bahçede bekleyen siyah, camları filmli SUV araçlardan birine doğru sürüklediler. Arka koltuğa, Elif ile Elissa’nın arasına oturtulduğumda kapı üzerime sertçe kapandı.
Ön koltuğa geçen Poyraz dikiz aynasından bana baktı, çakmağını cebinden çıkarıp parmaklarının arasında döndürmeye başladı. Araç motorun boğuk hırıltısıyla gaza basıp karanlık sokaklara daldığında, zihnimdeki sorular daha da büyüyordu.
Yaklaşık yarım saatlik gergin bir yolculuğun ardından araç, etrafı yüksek beton duvarlarla çevrili, dışarıdan bakıldığında terk edilmiş gibi duran eski ve basık bir evin bahçesine saptı. Farların ışığı paslı demir kapıyı aydınlatırken Poyraz motora stop çekti.
"İniyoruz," dedi Elif, kapıyı açmadan önce kısa ve net bir dille.
Kapılar aynı anda açıldı. Soğuk ve rutubetli gece havası tekrar ciğerlerime doldu. Elissa kolumdan tutup beni sert ama incitmeyen bir hareketle arabadan indirdiğinde, hemen arkamızdaki diğer araçtan inen Miran ve Karahan da sessizce etrafı kolaçan ediyordu.
Beni içeri, dışarıdan ne kadar kasvetli görünüyorsa içerisi de bir o kadar baskın bir sessizlikle sarmalanmış olan o eve soktular. Pencereleri kalın, siyah perdelerle tamamen kapatılmış; ortasında köhne bir soba yanan, mobilyaları eski ve yetersiz bir salondu burası.
Elif beni odanın köşesindeki tekli koltuğa doğru itti. "Otur burada," dedi.
Karahan demir kapıyı sürgüleyip içeriden kilitlerken, Miran doğrudan karşıma geçti. Üzerindeki montun fermuarını yavaşça indirip ellerini cebine soktu. Gözlerindeki o katı ve hesapçıl ifade, odadaki loş ışıkta bile parlıyordu. Evet, yazar hanım," dedi Miran, sesindeki o tehlikeli sakinlikle. "Şimdi buradayız. Kimseye görünmeden, kafamızı dinleyeceğimiz yerdeyiz. Ve artık bize bu masalların arkasında ne saklandığını anlatmanın vakti geldi Dudaklarımı birbirine kenetledim. Miran’ın o dik, sorgulayan bakışları tam üzerimdeydi; Karahan köşeden bir gölge gibi beni süzüyor, Poyraz cebindeki çakmakla oynuyordu. Elif ve Elissa bile ne söyleyeceğimi duymak için sessizliğe gömülmüştü.
Ama bende tek bir kelime bile kalmamıştı.
O kadar yorulmuştum ki... Günlerdir kendimi açıklamaya çalışmaktan, "Ben sizi böyle yazmadım," deyişimden, yetimhanedeki o yalnızlığımı, darmadağın ruh halimi anlatmaya çabalamaktan tamamen tükenmiştim. Ney söylersem söyleyeyim onlar için sadece aklını kaçırmış bir deli ya da tehlikeli bir ajandım. Artık ne bir savunma yapacak gücüm vardı ne de kim olduğumu kanıtlama isteğim.
Çenemi hafifçe göğsüme doğru düşürdüm. Bakışlarımı Miran’ın gözlerinden çekip doğrudan boşluğa, zemindeki eski halının desenlerine diktim.
"Kızım sana diyorum," dedi Karahan adımını öne atarak. Sesi sabırsız ve tehlikeliydi. "Ağzında bakla mı var senin?"
Cevap vermedim. Tepki bile göstermedim. Ruhu çekilmiş bir ceset gibi koltukta öylece oturdum. Nefes alıp verişim bile zorlaşmıştı ama içimdeki o devasa kırgınlık ve yorgunluk, dışımdaki bütün korkuları bastırıyordu. Varsın öldürsünlerdi, varsın neye inanmak istiyorlarsa ona inansınlardı. Artık kendimi anlatmaktan vazgeçmiştim.
Poyraz çakmağının kapağını şık diye kapattı. Miran’a doğru bir adım atıp alçak sesle konuştu:
"Boşuna zorlama Karahan... Kız bitti. Görmüyor musun? Şalterleri indirdi kafasında, tek kelime sökemezsin artık bundan."
Miran gözlerini bir saniye bile üzerimden ayırmadı.
Elif, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde sessizliği bozdu. Adımlarını yaklaştırıp başını hafifçe eğdi, doğrudan yüzüme baktı.
"Adın ne senin?" diye sordu, sesinde ne bir tehdit ne de eski o sertlik vardı; sadece yorgun bir merak gizliydi. "Böyle susup oturarak hiçbir şey çözülmez. En azından adını bilelim."
Başımı kaldırmaya bile halim yoktu ama sesimdeki o cansız, pürüzlü tınıyla fısıltı gibi döküldü kelimeler dudaklarımdan:
"Zeliha..." dedim gözlerimi yerden ayırmadan. Bir an duraksadım, yorgun bir nefes verdim. "Ama herkes bana Zeliş der... Zeliş derseniz, daha iyi olur."
Elif bu yanıt karşısında bir an duraksadı. Yüzündeki o katı çizgi hafifçe yumuşar gibi oldu; birbirine baktığı Elissa ile sessiz bir göz teması kurdular. Elissa hafifçe omuz silkti, arkasındaki duvara yaslandı.
Poyraz, elindeki çakmağını cebine atarken buruk bir tebessümle araya girdi:
"Duydunuz işte," dedi, gözlerini bana çevirerek. "Zeliş... Fazla da üstüne gitmeyin, kızın pili bitti."
Miran derin bir iç çektikten sonra başını salladı. Karahan’ın homurdanmalarını duymazdan gelerek Elif’e döndü:
"Tamam," dedi Miran, kesin ve net bir dille. "Kızı yukarıdaki odalardan birine çıkarın. Dinlensin. Kendine gelene kadar kimse dokunmayacak."
Elif başını sallayıp yanıma geldi. Sert ama bu sefer can yakmayan bir hamleyle kolumdan tutup beni ayağa kaldırdı. Elissa da diğer taraftan destek olarak merdivenlere doğru yönlendirdi.
Merdivenleri tırmanırken zihnimdeki o ağır sisin içinde tek bir şey yankılanıyordu: Artık ne savunma yapacak gücüm vardı ne de bir anlam arayacak halim.Elif beni yukarıdaki odaya kadar sürükleyip getirdi Kapının eşiğinde Elif duraksadı. Yüzündeki o mesafeli, sert ifade bir anlığına yerini soğuk bir uyarının ağırlığına bıraktı.
"Bak Zeliş," dedi, gözlerimin tam içine bakarak. Bir ihtiyacın, bir sıkıntın olduğunda gel bana söyle seni anlarım yardımım dokunur sana sadece kafa sallayıp onayladım elifi sonrası üzerime kapanan kapı ve kilitlenen bir anahtar sesi , odadaki o zifiri sessizlikle baş başa kaldım.
Kendi içimde devasa bir savaş veriyordum. Zihnim darmadağındı.
Tam o an, zihnimdeki o darmadağın yaprakların arasından bir detay çaktı beynimde.
Deftere yazdığım .. Yıllar önce o sayfalara öylesine karaladığım, bilincimin altına gömdüğüm bir detay vardı. “Seni o yüksek duvarların arasından çıkaracak tek şey, bir kar tanesi gibi sessizce gelen bir işaret olacak...” yazmışım zamanında. Kendi ellerimle karaladığım o kopuk kurgu, şu an yaşadığım bu kabusla iç içe geçiyordu.
Ve tam o fırtınanın ortasında...
Pencerenin aralığından içeriye hafif bir gece rüzgarı sızdı. Pencerenin o dar aralığından süzülen hafif ama zifiri siyah bir kart parçası Titreyen parmaklarımı kartın üzerine kapattım. Kart buz gibiydi. Yavaşça çevirip baktığımda, üzerindeki o tek cümle gözlerimi yaktı
Seni buradan kurtarabilirim."
Gözlerim karttaki o simsiyah harflere takılı kaldı. Kendi içimdeki o yıkıcı boğuşmanın tam ortasında, defterime yazdığım o unutulmuş detay gerçeğe dönüşmüştü. Benim bu cehennemden kurtuluşum... Tam da ellerimin arasındaki bu siyah kartta gizliydi.
Bölüm etkileşimi
