YİĞİT VE DİĞERLERİ kitap kapağı

11. bölüm / 11

9.0

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: 9.0

Telefonumun alarmı tanıdık tınısı ile çaldığında gözlerimi açtım. Bir an nerede olduğumu kavrayamadım ama bu 3 saniyeden uzun sürmedi. Çünkü Yiğit’in yatağındaydım. Bulunduğu yeri sevmiş bir kedi gibi, yorganın içinde kıvrıldım yeniden. Alarm çalmaya devam ediyordu. Yerde yatan Yiğit’e baktım. Kıpırdanmaktaydı. Keyfim yerinde bir şekilde onu izledim birkaç saniye. Sinirlenmesine çok az kalmıştı.
Telefonumu aramıştım ilk uyandığımda refleksle, sonra ise sesi takip ederek bilgisayar masasının üzerindeki telefonumu gördüm. Kalkmak ve onu kapatmak istemiyordum. Üşenmeyi seçecektim ben de Yiğit’in sürekli yaptığı gibi.
Tahmin ettiğim gibi oldu. Henüz on saniye bile geçmemişti ki, Yiğit’in homurdanması duyuldu. Kalın bir sesti bu. Yiğit’in kalın bir sesi vardı. Bir de uykudan yeni uyandığı anki sesi olduğu için, iki kat daha kalındı. Gülümseyerek onu izliyordum yattığım yerden.
“Kapatsana şunu artık, madem uyandın!”
Nazikçe reddettim onu. Kalkmak istemiyordum, alarm sesi rahatsız etmeye de başlamıştı hafiften, ama bana kapatmamı buyurmak yerine kendisi kapatsın istiyordum.
“Sana daha yakın ama.”
İki elini yüzüne kapattı ve sesli bir küfür savurdu gözlerini ovuştururken. Küfür etmesi son derece alışıldık olsa da, bana küfür etmesi sık yaşanan bir olay değildi. İsmime saydırdığında yattığım yerden sesimi yükselttim.
“Yiğit terbiyesizleşme!”
Tam anlamıyla ciddi olduğunu söyleyemezdim bu cümlemin. Ama şaka da değildi. Kalktı ve telefonumun alarmını kapattı. Sırıtarak teşekkür ettim. Amacım onu gıcık etmekti. Başını geri attı ve mırıldandı bu hareketim sonrasında. Görev başarılıydı.
“Ya sabır!”
Yatağımdan kalktım yavaşça, onun yatağından yani…
Önce doğruldum ve oturdum birkaç saniye. Ayılmaya çalıştım. Keyfimin yerinde olduğunu söyleyebilirdim, şarkı söylemek geliyordu içimden hatta. Bunun ilk sebebi, Yiğit’in beni gece yattığım yerden kaldırıp kendi yatağına yatırmış olmasıydı. Böyle fedakarlıkları ara sıra yapardı. Bana kalırsa son derece tatlı bir hareketti. Hatta Yiğit’in kişiliğini dikkate aldığımızda, aşırı sıra dışı bile denilebilirdi. Yüzümde güller açıyordu. Bir diğer sebep ise gece mesajda yazdıklarıydı. Beni neden yanında istemediğini söylemiş ve kırıldığımı düşündüğünü açık açık yazmıştı. Onun bu davranışı beni adeta şok etmişti. Güneş de yattığım yatağın yanındaki pencereden sızınca, enerjik olmak için başka bir sebebe ihtiyacım yoktu bile.
Yiğit telefonun alarmını kapattıktan sonra yattığı yere geri dönmüş, benim yaptığım gibi oturmuştu. Onu gıcık edecek bir cümle daha kurdum. Daha uyanalı birkaç dakika olmuştu, biliyordum. Ama benim yaptığım gıcıklıklar, onunkinin yanında bir hiçti bile! Umursamayacaktım ben de.
“Yiğit buradan oraya takla atsam beni tutar mısın?”
Yeni uyandığını aşikar kılan yüz ifadesiyle bana döndü. Bakışları bile sövüyor gibiydi. Bir an duraksadı. Ardından yine aynı kalın sesle konuştu.
“Ekim, siktir git çok ciddiyim! İşin gücün mü yok?”
Çok sakin bir tonda konuşmuştu. Asıl örtülü anlam ise benim için özenle seçtiği kelimelerindeydi. Güldüm, vazgeçmeyecektim.
“Hadi lütfen, bak bugün iyi tarafımdan uyandım zaten. Modumu düşürme!”
“Ama ben bugün Ebu- Cehil tarafımdan uyandım. Belanı arama, derim.”
Hafifçe dudağımı büzdüm. Ama bu, elbette ki vazgeçtiğim anlamına gelmiyordu. Onu duymamışım gibi konuştum yeniden.
“Sence dümdüz gelmeli miyim, yoksa ters takla mı atmalıyım?”
İki elini yavaşça yüzüne vurdu ve ayağa kalktı. Bana doğru gelişi, hafiften korkutmuş olsa da bir şey demedim. Bir eliyle iki elimi birleştirdi ve bileklerimden tuttu, diğer elini kullanma zahmetine girmemişti bile. Bu apaçık haksızlıktı.
Beni yataktan aşağı, pek de bir çaba sarf etmeden sürüyüp, kendi yattığı yere kadar çektiğinde saçım başım dağılmış, giydiğim eşofmanın paçaları dizlerime kadar sıvanmıştı.
“Ben buz pateni değil de boks falan yapıyor olsam, asıl sen o zaman görürdün! Dokunamazdın bile bana!”
Pek de umursamamış gibi baktı ve konuştu.
“Ben de çok meraklıydım sana dokunmaya! Uğraşma benimle, demiştim.”
Ellerimi aniden bıraktığında sırtım yerle buluştu ve başımı hafifçe yere çarptım. O kadar da canım yanmamıştı ama abartmak zevkliydi. Acı içinde inlediğimde bir ayağıyla belimden dürttü.
“Ekim mal mal işler yapma, kalk okula falan hazırlan. Bak, çok ciddiyim!”
Cümlesi bittiğinde kalktım ayağa. Çenesine geliyordum boyum. O yüzden bir adım gerileyip göz teması kurdum.
“Kendini de güçlü sanıyorsun bir de! Yazık yani…”
İki elimi tek eliyle sabit tutup etkisiz hale getirmesini ima ederek konuştuğumda, altta kalmak istemediği için konuştu yeniden. Benimle tartışırken kazanabileceğini düşünmesi bile aptalcaydı.
“Gece seni kucaklayıp buraya kadar baban mı getirdi sence? Güçlü değilmişim ya ben, belki leylekler falan getirmiş olabilir hatta.”
Son derece ciddi bir üslupla konuşurken, kısa kollu tişörtümün kolunu sıvayarak kaslarım varmış gibi ona gösterdim abartılı pozlarla. Bir yandan da havalı mimikler yapıyordum. Aşağılayıcı bir bakış attı önce. Sonra aynısını yapıp kendi kaslarını göstermeye başladı. Onun da çok kaslı bir vücudu yoktu, ama benimkine göre belirgin kasları olduğu ortadaydı. Yorum yapmak yerine ben de ona küçümseyici bakışlar attım onunkilere benzer şekilde. Bu arada alarmım yeniden çalmaya başladı. Kahkaha attım.
“Ya alarmı bari doğru dürüst kapatabilseydin mal! Ertelemişsin!”
“Ya oğlum, sikerler alarmı da…”
Birlikte okul için hazırlanmaya başladık alarmı kapatıp. Onun işi kolaydı. Tuvalete girip çıktı ve giyindi. Ne okul için çanta hazırlar, ne de ekstra bir özen gösterirdi. Ben ise bu arada saçlarımı tarıyordum. Üzerimi değiştirmiştim. Yatağının ucuna oturmuş beni bekliyordu. Dudaklarıma hafif renkli bir nemlendirici sürdüm son olarak. Çantamı elime aldım ve döndüm telefonu ile uğraşan Yiğit’e.
“Gidelim mi?”
Sesli şekilde nefes verdi. Hatta apaçık ofladı. Ayaklandığında, bunun bir, evet, olduğunu anlamıştım. Zaten bu konuda uzmanlaşmam da onun sayesindeydi. Konuşmadığı için bir şekilde onunla sessiz iletişim kurmam gerekiyordu. İsteyerek veya istemeyerek, onun dilini öğrenmiştim.
Günün dersleri açısından yoğun bir gün olacaktı. Çıkışta antrenmana gidecektim. Eğer şanslıysam Yiğit’i, çantamı alması için ikna edebilir, ve böylece daha rahat ederdim. Yol boyunca yarışmayı düşündüm. Yiğit de pek konuşmamıştı zaten. Stresli olduğunu görebiliyordum. Belli etmiyordu, ama benim anlayabileceğim kadar da açıktı aynı zamanda stresi.
Bir şey sormamayı seçtim özellikle. Sormak yeterli değildi öğrenmek için zaten, konu oysa yani…
Diğer yandan da biliyordum olanları. Okula, Yiğit’in üzerine yıktıkları iftiralardan sonra ilk kez gidiyorduk ne de olsa. Bunu düşünmek moralimi yerle bir etmişti. Attığım her adımda daha da geriliyordum sanki ben bile. Sabahki keyfim gitmişti. Biz kendi içimizde bunu pek de takılmamış gibi göstermeye çalışıyorduk, biz bizeyken yani. Yiğit suçunun olmadığını söylüyordu. Ben de ona inanıyordum. Elbette olay tam açıklığa kavuşmuş değildi, ne benim açımdan, ne de adalet önünde, ama bir yandan yeterince açıktı da.
Sürekli sorsam da bu konuda daha ne öğrenebilirdim bilmiyordum. Canını sıkmak istemiyordum onun. Vurdumduymaz bir mizacı vardı. Takmıyordu birçok şeyi. Fakat bu tabii ki de umurundaydı. Dışardan yine de, çok huzursuz durmuyordu. Ancak sürekli bunu düşündüğünün farkındaydım. Normaldi. Ve onu tanıyordum ben, suçlu olan o da olsa, birinin bu şekilde zarar görmesi onu mutlu etmiyordu. Özellikle de olayın içinde adı geçerken…
Okulun kapısından bile daha girmeden, şüpheli gözlerin Yiğit’in üzerinde gezmeye başladığını hissetmiştim. İnsanlar ne anlıyordu, ne istiyordu bilmiyordum ama, bunun onu sinirlendirdiğini biliyordum. Görebiliyordum aslında. Tuhaflardı.
Bir elimi yavaşça omzuna koydum bahçe kapısından geçtiğimiz sırada. Okul binasına girene kadar çekmedim. Tenine dokunduğumda bile hissediyor gibiydim huzursuzluğunu. Acayipti. Onu çok çok uzun zamandır tanımam mıydı yoka sebebi?
Sınıf kapısından girerken çenesindeki kasların gerildiğini gördüm. Bu berbat bir histi. Onunlayken ben de deneyimleme fırsatı elde etmiştim. Beğenmediğimi rahatça dile getirebilirdim. İnsanlar bana bile şüphe içinde bakıyorlardı. Birden arkalarına geçip, BÖ, desem, akılları çıkacak gibiydi. Onları öldürecekmişim gibiydi gözleri. Kötü hissediyordum. Bu bakışlara maruz kaldıkça Yiğit’i düşünüyordum. Bana bile böyle bakılıyorsa, onun içinden ne geçiyordu acaba? Gerçek anlamda nefret vardı bazılarının gözlerinde çünkü. Sınıfımıza giden yol bir cehennem gibiydi ve ilk kez bu kadar uzun sürüyordu bu yol sanki. 4 yıldır sürekli yürüdüğümüz bu yol, sadece bu güne özel uzamış gibiydi.
Girdiğimizde öğretmenler masasının önünde, ikinci sıraya geçti Yiğit ve normalde benim oturduğum yer olan cam kenarına geçti. Ses çıkartmadım. Sınıfta 5-6 kişi vardı. Yanına oturdum. Çantasını bile sırtından çıkartmadan başını sıraya gömdü. Sıkıntı içerisinde nefes verdim. Keşke elimden gelen bir şey olsaydı. Ne olabilir, diye ciddi ciddi düşünmeye başlamıştım. Yüksek bir yere çıkıp, Yiğit suçsuz, diye bağırmak istiyordum. Keşke her şey bu kadar kolay olsaydı. Ama bunu yapamayacağımın da pek ala farkındaydım aynı zamanda. Elimden gelen bir şey yoktu işte! Çaresizdim. Sessiz kaldım yine.
Telefonumla ilgilendim beş dakika kadar. Bu arada sınıf yavaş yavaş doluyordu. Dersin başlamasına birkaç dakika kalmıştı. Ön sıraya, yüzü bize dönük şekilde oturan çocuğun hareketi ile irkildim. Giydiği siyah ceketin şapkasını kafasına geçirmişti. Gözlerimi yüzüne çevirene kadar kaşlarım çatıktı. Sonrasında ise gözlerimi devirdim.
“Rüzgar Allah için bir defa hiç değilse, günaydın, falan de. Normal insanlar gibi gel ya!”
Çapkın bir bakış attı ve 32 diş sırıttı. Sonra gözlerini hafif kısıp konuştu. Gamzelerine bakıyordum. O, kendine has mimikleri ile anlatırken, benim bakışlarım bıkkındı.
“Tamam da hayatım, olmaz ki! Ben herkes miyim? Değilim, o zaman yani, neden diğerleri gibi davranayım ki? Asıl onlar benim gibi davransın!”
“Eminim Donald Trump’ın bile senin kadar belirgin bir egosu yoktur. On kilometre öteden bile egolu olduğunu anlamak mümkün Rüzgar!”
Tuhaf bir gülüş attı. Bu arada Yiğit’in başı hala sıradaydı. Rüzgar kaşlarıyla onu işaret etti. Az öncekinden biraz daha alçak bir sesle konuştu sonra.
“Ne ayak?”
Başımı hafifçe salladım. Aynı meselelerdi işte. Ne olacaktı ki? Farklı bir şey olduğu yoktu. Mimiklerimden anladığında, kaşlarını hafif kaldırdı ve bir elini Yiğit’in koluna dokundurdu. Başını hafifçe ayırmıştı sıradan. Göz ucu ile Rüzgar’a baktı ve, ne var, tarzı bir bakış attı.
“Oğlum senin moralini bozan kim? Biz de onu bozalım bak gerçekten! Söyle sen, hallederiz.”
Yiğit uykulu sesiyle mırıldandı dişlerinin arasından. Öfkeliydi. Öfkesi ne bana, ne de Rüzgar’aydı. Ama o buydu işte. Alışıldık Yiğit’ti.
“Siktir git.”
Rüzgar’ın yüzünde hafif bir değişim oldu. Ama pek de belli etmemeye çalıştı. Kaşları hafifçe çatıldı ve Yiğit’e doğru eğildi. Dediği şeyi anlamak için dudaklarına bakıyordum. Fısıltıya yakın bir tonda konuştu sonra.
“Bir şey diyen falan mı oldu? Kasma kanka, yapmadım, de en kötü yani. Senlik değil sonuçta. Takma kafana.”
Yiğit başını geri koydu sıraya. Çok da umurumdaydınız, tarzı bir hareket olmuştu bu. Ama onun doğasında vardı. Beni şaşırtmamıştı. Rüzgar da geri çekilmişti zaten. Pek mutlu sayılmazdı. Hatta buraya ilk geldiği zamankinden epey üzgün gözüküyordu diyebilirim. Bir şey diyecek gibi oldu. Ama demedi sonra.
Bu arada yanımıza, iki yandan ördüğü kızıl saçları ile Hayal geldi. Benim yanımda, ayakta duruyordu. Krem rengi şişme bir montu vardı. Elini cebine atıp hışırdayan bir şeylere dokundu ve bana baktı sonra.
“Naber?”
Elini cebinden çıkarttığında bir avuç sakız olduğunu gördüm. Bana uzattı. İçinden iki tanesini aldım ve teşekkür ettim. Bir yandan da muhabbet ediyorduk.
“Antrenman falan var akşamüstü. Yoğunum şu ara. Yoruluyorum.”
“Kanka bence yarışmanın en iyisi sen olacaksın, ben bu kadar hırslı bir yarışmacı daha görmedim çünkü. Başka seçenek bile olamaz.”
Gülümsedim hafifçe. Amacım elbette ki buydu. Sıkı çalışıyordum. Birinci olacaktım. Aksi düşünülemezdi. Az zaman kalmıştı, farkındaydım. Mükemmel sayılmazdım. Hatalarım vardı hala. Ama çalışıyordum. Gerçekten de hırslıydım.
“Teşekkür ederim. Bu arada tam tarih ve saat netleşince atacağım, gelin siz de.”
Başını onaylar anlamda salladı. Minyon tipli tatlı bir kızdı. Kendi ağzındaki sakızı dişlerinin arasında çevirirken saate baktı. Birkaç saniye sonra ise Rüzgar’a döndü.
“Buradaki gelmezse ikimiz buraya geçelim bu arada!”
Rüzgar onayladı. Onun şu anda oturduğu sıradan, yani bizim hemen önümüzden bahsediyorlardı. Hoşuma giderdi bu, ama o anda kapıdan içeri, sıranın sahibi girdi. Pek hoşlaşmadığımız, asosyal bir çocuktu. Hayal belirgin bir şekilde burun kıvırırken Rüzgar da ayaklandı.
“Otur sen kral.”
Çocuk bir şey demeden yerine geçti. Arkasından da ilk dersin öğretmeni girdi zaten sınıfa. Hayal ve Rüzgar da yerlerine geçtiler. Emre ve Selen ise biraz daha arkada oturuyorlardı. Yemek yemekle meşgul olduklarından, bizimle pek ilgilenmemişlerdi. Bizim de onlarla ilgilenecek halimiz yoktu zaten. Yiğit yine keyifsizdi. Rüzgar olmasa yanlarına gidebilirdim, pek düşünmeye de gerek yoktu. Teneffüste illa ki görüşecektik nasıl olsa.
Ders boyunca önümdeki çizgili deftere bir şeyler karaladım. Coğrafya epey sıkıcı bir dersti. Zaten dersin yarısında ağzımdaki sakızı gören öğretmen moralimi bozmuştu. Atmamı söylediğinde ikiletmemiştim. Bir yanım elimdeki diğer sakızı çiğnememi söylüyordu, Yiğit için aldığımı yani, diğer yanım da onu Yiğit için aldığımı hatırlatıyordu bana.
Benim için herhangi bir çekiciliği olmayan ilk ders sonlandığında başım Yiğit gibi, sıradaydı. Zor dayanmıştım bile. Eğitim şarttı, ama sabah sabah ders dinlemek bana verimli gelmiyordu. Şu an pistte olmayı yeğlerdim.
Zilin çalması ile yanıma gelip kolumu dürtükleyen Selen, giydiğim tişörtün kolunu, uzun tırnakları ile tutuyor ve beni kendine çekiyordu. Kafamı kaldırdım.
“Bakın, size haberlerim var!”
Anlam verememiş şekilde baktım. Okulun dedikodu ağı tarzı bir şeyiydi Selen. Her şeyden anında haberi olurdu, olay nerede, o oradaydı. Verdiği haberlerin güvenilirliği tartışılmazdı. Nereden bildiğini sormak ise yapıp yapabileceğiniz en büyük hata olurdu. Çünkü Selen’in dediğine göre, gizlilik esastı. Dedikodu yapabilirdi, olayların görünmeyen yüzlerini bilebilirdi, ama asıl mesele, nereden öğrendiğinin gizli kalmasıydı ona göre.
İşaret parmağının ucu ile Yiğit’i kolundan dürttü önümüzdeki sıraya otururken. Teneffüste olduğumuz için sırada kimse oturmuyordu. Başını kaldırıp bana baktı Yiğit. Başımla Selen’i işaret ettim. Önüne baktığında Selen’i gördü. Dağılmış saçları ile dudaklarını araladı yavaşça.
“Ne var?”
Selen oldukça zevk alıyormuş gibi, kollarını göğsünde birleştirdi. Sanki vazifesi olan bir işi yerine getiriyormuş gibi gerinerek Yiğit’e baktı. Arından gözlerini hafifçe kıstı ve konuşmaya başladı alçak sesle.
“Aldığım bir takım duyumlara göre, senin çocuklar bugün okula gelmemişler. Çünkü karakoldalarmış, ifade veriyorlarmış…”
Bir kaşım havaya kalktı. Yeniden uykulu sesini duydum sonra Yiğit’in. Bir gözümün ucuyla baktım.
“E, yani?”
Selen gözlerini devirdi. Ardından bize doğru hafif eğildi ve göğsünün altına indirdi birleştirdiği kollarını. Sıraya dayandı ve sesini daha da alçaltarak devam etti.
“Ay anlamıyorsunuz ki siz de! Diyorum ki, sen hani kimsenin adını vermemiştin, bu çocuklar nasıl karakoldalar?”
Yiğit’in kaşları çatıldı. Anlayamamış gibi görünüyordu. Yeniden konuşacağı sırada, dayanamayarak araya girdim. İki elimi, koluna koyarak göz teması kurdum. Hafif sitemli, ama yine de alçak bir tonda tane tane duyulması için özellikle dikkat ederek konuştum.
“Ya canım benim, diyor ki işte, bu çocukların ismini karakola sen vermemiştin. Ama oradalar. Bu ne demek sence?”
Aynı aptal ifadeyi takındığında Selen girdi araya. Gözlerimi devirdim. Uyku sersemi hali daha da salak oluyordu. Bu defa Selen anlattı, hem benimle, hem de onunla göz temasındaydı bu sırada.
“Kamera görüntülerine falan erişmişler muhtemelen. Çünkü diğer türlü onları bulamazlardı. Bu iyi bir şey oluyor, sen suçsuzsan yani…”
Son cümlesinin ucunu açık bırakmıştı hafifçe. Bu da Yiğit’i rahatsız etmişti haklı olarak. Ben aşırı rahatsız olmamıştım ama pek de hoş sayılmazdı bu. Yiğit’e tüm kalbiyle inanmıyordu muhtemelen. Bir şey diyemezdim, ama ona baktığımda göz bebeklerindeki hafif oynamayı yakalamayı başarmıştım. Bu hayal kırıklığıydı. Ben hariç çoğu inanın onun yüzüne saatlerce baksa da asla göremeyeceği bir duygu yani…
“Tamam, Selen. Anladım sağ ol.”
Selen gözlerini devirdi yeniden. İma ettiği şeyin ona tamamen inanmadığı olduğunun herkes farkındaydı. Ama sanki bunu demek istememiş gibi davranıyordu şimdi de. Duygusal zekası epey yüksek bir bireydi. Manipüle etme gücü de yüksekti. Arkadaşım olduğu için kırılmamasına özen göstererek, araya girdim. Burada Yiğit’in tarafını tutacaktım elbette.
“Biraz ona inanmamışsın gibi anlaşıldı sanki.”
“Ay, ben onu kastetmedim tabii ki! Yani zaten suçsuz ya işte. O yüzden de bu iyi. İnanmıyorum, lafı çıkmadı ağzımdan.”
Başımı onaylar anlamda salladım. Devam etmek istemiyordum. İnanıp inanmamak ona kalmıştı. Yiğit’in asla yalan söylemeyen biri olduğunu da iddia edemezdim. O nedenle çok güçlü argümanlarım da yoktu. Sonra, neden ben inanıyorum peki, diye sordum kendime. O benim arkadaşımdı. Pek çok şeyimdi aslında, her şeyimdi belki de…
Arkadaşım, ailem, abim, kardeşim, sırdaşım yani…
Ona inanmamayı ya da inanamamayı yüreğim kaldıramazdı muhtemelen. Belki de sadece onu çok sevdiğim için inanmaktan başka herhangi bir seçenek bırakmıyordum kendime. Kendi kendimi manipüle ediyordum hatta. Emin değildim. En iyisinin bu olduğuna inandığım içindi belki de. O suçlu olsa ve ben yanılsam, muhtemelen onun suçsuz olduğu ve benim ona inanmadığım opsiyondan daha az hayal kırıklığına uğrardım. İyi bir arkadaşın yapması gerekenin bu olduğuna inanıyordum.
Yiğit’in kısık sesli küfrünü duyduğumda ona baktım. Başını yeniden sıraya koydu. Eş zamanlı olarak Selen de yerinden kalktığında gözlerimi kıstım. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, karşıdan gelen ince kız sesini işittim.
“Günaydın Ekim.”
Bir an duraksadım ismimi duyduğumda, ardından gülümseyerek cevap verdim kibarca. İçimden ise “of ya” diye bağırmak geçiyordu. Beyaz tenli minyon kızı gözlerimle takip ettim az önce Selen’in kalktığı yere oturana kadar.
“Yiğit’in nesi var? Neden yatıyor?”
Bir anlığına ne diyeceğimi bilemedim. Yiğit genelde yatardı, bir sebebi olmasına gerek yoktu. Bu günkü ise özeldi zaten. Bunu her ne kadar o da biliyor olsa da, karşılıklı tek kelime bile etmek istemediğim bir insan olmasından ötürü, donmuştum anlık olarak.
“Yani, bilmem ki…”
Bir elimi, başka bir seçeneğimin olmadığını düşünerek Yiğit’in sırtına attım.
“Yiğit bak, Sayra geldi seni soruyor. Kalkmak ister misin?”
Başını kaldırdı Yiğit hafifçe. Gözleri yarı kapalıydı bile. Sonra bana baktı.
“Zil çaldı mı? Benim su almam lazım, kantine gideceğim”.
Ayaklandığında gülmemek için kendimi zor tuttum. Onun, bu kızdan kaçmak için sergilediği çaba gerçekten de doğaüstüydü. Ve o, bunu görmüyordu bile.
Kendimi geriye çektim hafifçe oturduğum yerden ve arkama yaslandım. İki elini omuzlarıma koyarak üzerimden geçti ve cam kenarındaki yerinden çıktı Yiğit. Kız arkasından bakakaldı. Sonra Yiğit kapıdan çıkmadan ayağa kalktı ve konuştu.
“Neyse, kantine gideyim ben de, fark etmez. Belki o arada anlatır bana nesi olduğunu…”
“Hmm, belki…”
Ona karşı bir drama çeviriyorduk adeta. Kızın salak gibi bir görünüşü de yoktu bana kalırsa. Ama bir problemi olduğu kesindi. Belki de yalnızca kör kütük aşıktı, bu hissi pek de iyi bildiğimi söyleyemezdim. Emin değildim ama bu da bir ihtimaldi tabii. Görmek istemiyor ve görmüyor olabilirdi. Hatta bana en yakın ihtimal buydu. Diğer türlüsü aklıma yatmıyordu. Davranışları tuhaftı Yiğit’e karşı. Benimle de sohbet etmeye çalışırdı ara sıra. Görünce selam verirdi. Belki de sorun bendeydi ama, sanki benimle bile sadece Yiğit için konuşuyormuş gibi bir hisse kapılıyordum ara sıra.
Yiğit’in buna çok sinirleneceğini bilmeme rağmen, kız peşinden giderken bir şey demedim. Ne diyebileceğimi bilmiyordum zaten, hayır gitme, desem de muhtemelen gidecekti. Yani boşuna çabalamama gerek yoktu. Kantinden döndüğünde edeceği küfürleri düşünüp gülümsedim. Kızın, kıçının dibinden ayrılmadığını söyleyecekti. Haksız sayılmazdı, ama bu halleri bana komik geliyordu. Üstelik kırıcı olmamak için büyük çaba sarf etmesi de işin cabasıydı. Kızdan ölesiye nefret eder, ama yüzüne bakınca adam akıllı kötü söz bile söylemezdi.
Şaka bir yana, çok tasvip ettiğim bir huyuydu bu. Ricam üzerine bu şekilde, insancıl davranmaya çalışması beni sevindiriyordu. Onunla gurur duyuyordum bu anlamda. Karakterine ne kadar ters olduğunu biliyordum çünkü. Sadece benim için çizgisini bozmamaya çalışması ve gerçekten denemesi hoştu. Gerçek anlamda çabaladığını görebiliyordum açıkça. Önüne geleni tersler, küfür ederdi o. İnsanları pek umursayan birisi değildi. Kırılırlar mı, üzer miyim, tarzı düşünceleri hiç yoktu. Ama bu kızın kötü biri olmadığı kanısındaydım ben. Acayip bir kişilikti. Davranışlarını anlamlandıramıyordum pek çok zaman. Ancak bunu yapmayı da bırakmıştım zaten.
Birkaç kez şahitlik etmiştim, Yiğit ne derse anında uyguluyordu. Ne istese yapıyor, dediklerini saniyesinde içselleştiriyordu. Mimiklerinden de anlaşılabiliyordu bu aslında. Biraz da insanların mimiklerini okumayı seven biriydim. Bunu sık yapardım. O nedenle biraz da, bu işte profesyonelleşmiştim.
Yiğit’in muhtemelen bir saniye bile üzerine düşünmeden söyleyiverdiği ufacık bir kelimenin, kızın gözlerinin içinde nasıl yankı bulduğunu görme fırsatı elde etmiştim bir iki defa. Neredeyse bebekliğinden beri birlikte olduğum Yiğit bana bir şey dediğinde bile bu kadar içselleştirmiyordum ben. O kızın zihninde Yiğit’in farklı bir anlamı olmak zorundaydı. Bu farklı anlamı aşk ile eşleştirmek ve öyle olduğunu sanmak kolaydı, bizim yaptığımız da buydu. Gerçekten ona aşık mıydı bilemiyordum, ama değilse bile, Yiğit onun için fazla önemliydi. Bunun da bir sebebi olmak zorundaydı tabii…
Yiğit kantinden dönene kadar sıramda oturmaya devam ettim. Tahtaya çizilmiş şemaya bakıp anlamaya çalışıyordum. Tanıdık gelen ama hiçbir şey ile de bağdaştıramadığım tuhaf terimler vardı. Sonraki dersin ne olduğunu düşündüm. Ne olursa olsun ilgimi pek çekmeyecekti muhtemelen. Pistte olmak istiyordum. Çalışmak istiyordum. Çalışmadığım her dakika, başarısızlığa adım adım yaklaşıyormuş gibi hissediyordum.
Buz pateninin sevmediğim tek yanı sanırım buydu. Her kafama estiğinde çalışamazdım. Gece kalkıp, biraz daha kayayım, diyemiyordum. Pist lazımdı, paten lazımdı, yalnızca bana ayrılan süre boyunca pistte kalabilirdim. Aksi mümkün değildi. Bulduğum her fırsatta eğitmenime soruyor ve pist boşsa uça uça gidiyordum, ama beni hala tatmin etmiyordu. Keşke daha fazla zamanım olsaydı pistte geçirebileceğim, diye düşünmeden edemiyordum.
Yiğit elinde bir şişe su ve bir bardak çay ile sınıfa girdiğinde yüzündeki ifade gülümsememe sebep oldu. Sonra Sayra’nın da arkasından sınıf kapısından geçtiğini gördüm. Bu biraz şaşırtmıştı. Yiğit de başından savamamış olmalıydı. Kız bir şeyler anlatıyordu. Yiğit’in ise aklı muhtemelen bambaşka bir yerdeydi.
“Ama yani bence olmamalı, sonuçta senin suçun yok ve sen yapmışsın gibi yargılamaları hiç de doğru değil!”
Sınıfın biraz daha bize uzak bir noktasında oturan Selen’in sahte kahkahasını işittim. Sayra’ya gülüyordu, anlamıştım. Kızın da bakışları bir anlığına oraya döndü ama Selen önüne dönmüş ve kıza bakmamayı seçmişti. Sayra’nın yutkunduğunu gördüm.
Yiğit yine aynı şekilde, bacaklarımın üzerinden yerine geçerken kız da, ön sıraya oturdu. Yiğit sessizdi. Bu yüzden konuşan yine Sayra oldu. Hep böyleydi zaten ikisi. Yiğit asla konuşmaz, cevap vermez, vermek zorunda hissederse de geçiştirirdi. Bunun üzerine kız sürekli konuşurdu.
“Neyse yani, er ya da geç ortaya çıkacak suçsuz olduğun. Merak etme sen, herkes anlayacak!”
Yiğit umursamaz bir tavırla, tükürür gibi konuştu.
“Merak etmiyorum zaten, pek umurumda değil.”
Kız gözlerini hafif kıstı ve bir eliyle, şakacı bir biçimde kolunu tuttu Yiğit’in. Gülümsedi ve konuştu yine.
“Canım, tabii ki umurunda olmadığını söyleyeceksin. Ama umurunda olduğunu görebiliyorum! Sorun yok, rahatla!”
Yiğit’in gözleri, hiç de yumuşak olmayan bir biçimde kıza bakıyordu. Kolunu çekti ve masada duran karton bardaktaki çayı dudaklarına götürdü. Temastan nefret ederdi. Bu kıza özel, daha da nefret ettiğinden haberim vardı, ama sanırım onun yoktu.
Kaşlarını çattı ve elini ürkmüş gibi çekti kız. Endişelenmiş gibi bir mimik yaptı ve sesini hafifçe incelterek sordu.
“Üzgünüm, rahatsız mı ettim? Sorun etmezsin sanmıştım. Bilerek yapmadım.”
Bana kalırsa bal gibi de bilerek yapmıştı. Ama bu konu hakkında yorum yapmayacaktım. Bunu yapmaktansa, çay içen Yiğit’in yerine konuşmayı seçtim. O rahatsız olur muydu emin değildim, aslında buna hakkım olduğunu düşünüyordum. Sayra sinir olacaksa da olabilirdi. Bu kadarı artık onun sorunu olmuştu.
“O temastan pek hoşlanmıyor.”
Aynı anda Yiğit de konuştuğunda birbirimize baktık. Benim cümlem onunkine göre daha kısa ve basit kaldığı için, onunkini de rahatça dinleyebilmiştim. Gözlerini konuşmam bittiğinde benden ayırıp kıza bakarak devam etmişti o da.
“Pek ellenmekten hoşlanmıyorum. Evet, Ekim biliyor işte. O yüzden bir daha elleme beni lütfen.”
Dokunmak yerine “ellemek” dediği için biraz daha komik duruyordu dediği şey, fakat Sayra gülmemişti. Bana kalırsa mutlu da değildi. Yine aynısı olmuştu. Hayal kırıklığına uğramıştı. Fakat dediğim gibi, bu saatten sonra bizimle bir alakası yoktu. O hak etmişti bunu. Yiğit’in temasından hoşlanmadığı birkaç sahne benim bile aklımdaydı neredeyse. Ama o yine denemişti. İlla gözlerinin içine bakıp, elleme beni, diyene kadar beklemişti. Bu konuda ona üzülmemiştim o nedenle. Pek ala da tahmin edilebilir bir şeydi bu. Üstelik Yiğit ile kanka oldukları falan da söylenemezdi. Doğru dürüst arkadaş bile değillerdi. O nasıl adlandırıyordu bilmiyordum ama Yiğit hayatındaki tüm insanların isimlerini söyleyecek bile olsa, onun adını duymayacağım kanısındaydım ben.
Kız titrek bir sesle konuştu. Konuşup konuşmamak arasında gidip geliyor gibiydi aslında daha çok. Acı içindeymiş gibi çıkıyordu sesi. Gözleri Yiğit’teydi. Bakışları hayal kırıklığına uğramış gibiydi, ara sıra bana kayıyordu gözleri. Ben ise kollarımı göğsümde birleştirmiş onu dinliyor ve izliyordum.
“Ekim ile size falan uzaktan bakınca şey gibiydiniz, o yüzden düşünemedim. Problem etmezsin diye yani…”
Yiğit sözünü kestiğinde kalp atışlarım hızlanmaya başlamıştı. Burada bir olay çıkacaktı, gerçek boyutlu bir aksiyon olmasa da, bu konuşma onun nezihinde gerçekten büyük bir yıkıma sebep olacaktı. Hissediyordum. Yine onun hatasıydı, ama buradan üzgün ayrılacağı apaçık ortadaydı. Ve her ne kadar kendi sorunu da olsa, ben bunun yaşanmamış olmasını dilerdim.
Sesi net, cümleleri keskindi Yiğit’in. Ben ise istemsizce kaldırmıştım kaşlarımı. Dikkatlice dinliyordum. Hem ortamın gerginliğinden, hem de biraz benimle alakalı bir konu olduğundandı bu dikkatim. Avını izleyen bir şahin gibi Yiğit’in dudaklarının arasını izliyordum.
“Aynı şey değil Sayra, tabii ki de Ekim ile olan ilişkimize muhalefet olmak sana düşmez. Temas sevmiyorum, dedim. Temas sevmiyorum, o kadar. Bunun altını aramana gerek yok yani, Ekim ile seviyor muyum, Ekim yokken sevmiyor muyum falan…”
Kız, azarlanan minik bir kız çocuğuymuş gibi başını salladı. Ağzından başka bir kelime daha çıkmamıştı. Zaten o arada da zil çaldı. Hemen ayaklandı Sayra. Siyah saçlarının bir tutamını omzunun arkasına refleks ile iterken, mırıldandı yalnızca.
“Neyse, gideyim ben…”
Ardından da sınıftan çıktı Yiğit’e bakmadan. Ben hafifçe yan döndüm o gittikten sonra. Bir şey demek gibi bir planım yoktu bunu yaparken, ama Yiğit, sanki ben onu azarlayacakmışım gibi savunma yapmaya başladı.
“İlla kalbini kıralım istiyor herhalde, anlamadım ki nasıl bir fantezi bu!”
Başımı hafifçe iki yana salladım. Ardından kantini sordum. Zaten ondan kaçmak için kantine gideceğini söylemişti Yiğit, o da peşinden gitmişti sonra. Ne konuşmak istediğini merak etmiştim.
“Kantinde ne sordu?”
“Ne bileyim, üzülme, falan diyor. Kim diyor üzgün olduğumu ya? Üzgün falan değilim ben.”
Başımı onaylar anlamda salladım. Bu arada Yiğit yine çayından içiyordu. Bir kaşımla çayı gösterdim hafifçe ve sordum konuyu değiştirmek için.
“Şekerli mi?”
Onaylar gibi mırıldandı. Ardından ben de, anladığımı belirtir şekilde, mırıldanmaya benzer bir ses çıkarttım. Önüme döndüğüm sırada yeniden sesini duydum.
“İstediğini söylesen alırdım.”
Cık, sesi çıkarttım ona bakmadan. O içtiği için canım çekmişti yalnızca. Gün içinde çok çay tüketmezdim. Dudağıma doğru uzattı karton bardağı. Bir an anlayamayıp geriye çekildim. Sonra yavaşça yeniden yaklaştım ve ufak bir yudum aldım. Şekerli çay içmiyordum. Yiğit’in ise tamamen keyfine bağlıydı şekerli veya şekersiz içmeyi tercih etmesi. Şekerli olduğunu söylemişti O nedenle çok da içmemiştim çayından.
Sonraki dersin öğretmeni kapıdan girer girmez, uykumun geldiğini hissetmiştim. Matematik gerçekten de en haz etmediğim dersti sanırım. Kafamı kullanmam gerekiyordu epeyce, ben ise bunu yapmak için son derece üşengeçtim. Yapamıyor değildim ama yapmak gerçekten de çok zor geliyordu. Pek çok seferinde kullanmamayı tercih ediyordum yani.
Her zaman akan zaman, duruvermişti sanki. Zaten böyle şeyler hep de matematik dersinde olurdu. Sonsuza kadar süreceğini sandım bir anlığına. Başımı sıraya koydum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…