YİĞİT VE DİĞERLERİ kitap kapağı

5. bölüm / 11

4.0

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: 4.0

“Sence aşk nedir? Nasıl olmalıdır?”
Başta, Yiğit’e baktığımdan dolayı, sorumun bu olduğunu anlamadım. Sonra Bartu ile göz göze geldik ve sorusunu tekrarladı. Aslında iki farklı soru vardı ama sesimi çıkartmadım. Yiğit küçümseyen gözlerle çocuğu incelerken, bakışlarına hakim ol, der gibi bacağına vurdum masanın altından. Ama onun için değişen bir şey olmadı. Pek de misafirperver sayılmazdı.
“Aşk, çıkarı olmayan iki insanın birbiri uğruna her türlü fedakarlığı yapabilecek olmasıdır muhtemelen, yani bence öyle… İki kişiye de iyi hissettiren bir şey olmalı…”
Yiğit mırıldanır gibi aramıza girdi. Bu defa küçük düşürücü bakışlarımı ben ona doğrultmuştum. Herkesin sözünün arasına girebileceğini ve her şeye burnunu sokabileceğini sanıyordu. Sınırlarını bilme konusunda sıkıntıları olduğunu düşünüyordum.
“Tamam teşekkürler.”
Teşekkür etmesini beklemiyordum bile ama teşekkürü karşısında rica etmiştim bu kibar çocuğa, sessiz kalmamak için. Sonra şişe yeniden çevrildi. Yiğit ve Rüzgar ikilisi yeniden gelince Rüzgar’ın yüzünde bir gülümseme belirdi. Soruyu soran taraf bu defa Yiğit’ti.
“Bir zombi saldırısında hayatta kalıyorsun ama dünyadaki tüm sarışınların nesli tükenmiş. Ne yapardın?”
Rüzgar’ın cevabı düşündüğü sırada, Selen’in telefonuna ardı ardına gelen bildirimler ortamın sessizliğini bozuyor, dikkatleri üzerine çekiyordu. Birkaç bildirimden sonra telefonun sesi kesildi. Rüzgar konuştu cevap vermek için.
“Abi bu aşırı zor bir seçim bir kere tamam mı?”
Selen’in telefonuna bir bildirim geldi. İlgilenmedi başta, oyunun odağı bozulmamıştı pek. Herkes Rüzgar’ın vereceği cevaba dikkat kesilmişti. Rüzgar ise, dünyanın en zor seçimini yapmak üzereymiş gibi, renkten renge giriyordu adeta. Onun vazgeçilmeziydi sarışınlar…
Yeniden bildirim sesi duyuldu. Arka arkaya yazılan mesajlar gibiydi. Selen yavaşça masada duran telefonunu aldı ve ekranını açtı. Birkaç saniye baktı. Anlam verememiş gibiydi. “Ne alaka bu saatte bunlar?”
Dudaklarını büzdü. Telefonunun kilidini açıp mesajlara girdi. Bir sessizlik oldu. Bu arada Hayal de eline telefonunu almıştı. Bu doğal bir, oyuna ara verelim, anı mıydı, yoksa normalden farklı bir şeyler de var mıydı emin olamıyordum.
Emre hafifçe eğilerek Selen’in telefonuna doğru baktı. Rüzgar oldu ilk konuşan, sonra. “Hayırdır Selen?”
Sessizliğini koruyordu kız. Başını kaldırıp Hayal’e baktı ufak bir an için. Göz göze geldiler. Ardından başlarını yine telefona gömdüler aynı anda. Yolunda gitmeyen bir şeyler var gibiydi.
Emre anlam verememiş bakışlarını Rüzgar’a çevirdi kız arkadaşından. Birkaç bildirim sesi daha duyuldu odada. “Arkadaşlarından biri de, niye gecenin köründe yazıp duruyor, onu merak ettim.” Bir şeyler dönüyordu. Selen’in konuşmasını bekledim. Herkes aynısını yapıyordu muhtemelen.
Selen sandalyesinden kalktı birden. O kadar hızlıydı ki, sandalye geriye düşmüştü o kalkarken, belki de dengesiz oluşundandı. Ani kalkışı sırasında, dengesini hafiften kaybeden Selen yalpaladı ve destek arar gibi bir elini havaya kaldırdı. Emre, hiç zorlanmadan onu, bileğinden tuttu ve düşmesini engelledi. Gözlerini ekrandan bir an bile ayırmıyor, ne olduğunu söylemiyordu asla. Kalp ritmimin yavaşça değiştiğini hissettim.
Yiğit’in telefonu da çalmaya başladığında ona döndüm. Burada bir şeyler dönüyordu ve muhtemelen çok da iyi şeyler değildi. Kaşlarım çatıldı. Ekrana baktığımda kayıtlı olmayan bir numara gördüm ama Yiğit seri bir hareketle yerinden kalktı. Arkasından kalkmaya niyetlendim ama acelesi var gibiydi. Son anda vazgeçtim, çoktan kalkmak için hamle yapmış olmama rağmen.
Giderken telefonu açtı, kulağına koydu ve o şekilde, muhtemelen “herhangi bir yere” doğru gitmeye başladı. Endişeliydim onun için, nereden geldiğini bilmediğim anne reflekslerim devreye giriyordu sanırım. Derin bir nefes alıp sakin kalmaya çalıştım. Rüzgar’ın da, Emre’nin de, Sayra’nın da bakışları Yiğit’teydi. Bartu ise ona baktığımda, kolundaki saate bakıyordu. Sanki herkesin oturmasını ve oyuna devam etmesini sakince bekliyor gibiydi.
“Oğlum ne oluyor ben hiçbir şey anlamadım?”
Selen panik içerisinde birkaç adım geriledi. Tuhaf davranıyordu. Öyle ki, Emre de meraklanmış ve kızın yanına ayağa kalkmıştı. Telefonun yanına kulağını getirdi ve dinlemeye çalıştı. Anlamamış gibi bir yüz ifadesi vardı.
Bu arada telefonunu eline almış, yarınlar yokmuşçasına klavye tuşlarına dokunan Hayal, kaşlarını benim yaptığım gibi çatmış, komple odaklanmıştı telefonuna. Rüzgar da eğilip ekrana bakıyordu.
“Sakin olun siz ya, yoktur kötü bir şey. Meraklanmayalım hemen.”
Gülümsedim ve Bartu’ya yanıt niteliğinde başımı salladım. Bu arada siyah saçlı uzun tırnaklı kızın, Yiğit, diye bağırışı tırmaladı kulaklarımı. Dönüp arkama baktım. Bu arada Yiğit tam arkamda duruyordu. Ayaklandım, ne olduğunu bilmesem de, bir şey oluyordu.
“Tamam ama, ne alaka ki?”
En tiz ses tonuyla bağıran Selen’in sesi tüm mülkte yankılanıyordu. Tam anlamıyla ayılamadığı belliydi. Bir elini alnına vurdu değişik mimikler içerisinde. Telefonu kapatmıştı. Sayra, ne olmuş, diye sordu panikle. Bu arada Hayal de lafa daldı, ama gözleri hala telefonunun ekranındaydı.
“Bir şeyler dönüyor ama gerçekten bilmiyorum. Kafam karıştı. İtiraf sayfasına bakın!”
Yiğit bileğimden kavrayıp konuştu buz gibi sesiyle. Acele ettiği belliydi, ama farklı bir duygu okunmuyordu, yüz şeklinden de, ses tonundan da.
“Karakoldan aradılar, gidip ifade vermem gerekiyormuş, oraya gidiyorum.”
Ardından bileğimi bırakmadan arkasını döndü ve askılığın oraya ilerledi. Bende peşinden gidiyordum. İlk sesi duyulan Sayra oldu sinir bozucu şekilde. Umarım Selen bir kavga çıkartmaz, diye geçirdim içimden.
“Bende geleyim Yiğit, yalnız gitme!”
Nefes nefese, sanki dünyanın sonu gelmiş gibi söylemişti cümleyi. Acayip bir tonda, bana yapma gelen ama onun kişiliğine yakışan absürt mimiklerle konuşmuştu. Yiğit siyah deri ceketini giyerken stabil bir tonda konuştu yine. Her zamanki gibi kısaydı. Gereksiz kelime kullanmak ona yasakmış gibi kurardı her cümlesini.
“Ekim’le gideceğim, sen kal.”
Sayra itiraz eder bir biçimde başını iki yana salladı. Ağlayacakmış gibi konuşuyordu, ama kendini mi acındırıyordu, yoksa farklı bir şey miydi emin olamıyordum.
“Geleyim geleyim, hatta…”
Ceketini almak için hamle yaptığında Yiğit bir elini havaya kaldırdı. Sorunun ne, der gibi bir hali vardı. Kız donakaldı. Selen’in dediği gibi, kızın Yiğit’ten hoşlanma ihtimali şuanda aşırı mantıklı gibi geliyordu. Ceketimi giyerken Yiğit’e kısa bir bakış attım ne düşündüğünü anlamaya çalıştım.
Rüzgar ve Emre de arkamızdan geldiler. Arkalarından dar Bartu geliyordu. Rüzgar aceleci, Emre ise telaşlı gözüküyordu. Bartu, ikisinden de bağımsız olarak, dikkatliydi. Ceketimin fermuarını kapattım hızlıca.
“Bekle oğlum bizde gelelim.”
Selen ve Hayal’in konuşmaları salondan buraya kadar geliyordu. Hala ne olduğunu tartışıyorlardı. Ben ise ne hissedeceğimi bilmiyordum. Olay neydi, ne oluyordu şuanda tam olarak? Sormaktan da, duymaktan da çekiniyordum.
Rüzgar hızla ceketine atıldı ve tek hamlede giydi. Bunun yanında, önce kuzeninin ceketini uzatan Emre, daha az çevik kalmıştı. Sayra ise köşede, azarlanmış bir çocuk gibi duruyordu. Rüzgar telefonunu çıkarttı ve taksi çağırdı birkaç dakika yürüme mesafesindeki caddeye. Kapıdan çıkacağımız sırada Emre’nin gözünde tereddüt eder gibi bir bakış gözüktü. Anlık ama keskindi. İçeri yeniden girdi ve Hayal’in tam karşısında durdu.
“Selen’i sana güvenip bırakıyorum, dikkat edin olur mu?”
Hayal, Emre’nin ona olan güveninden hoşnut olmuş gibi, kendinden emin bir edayla onayladı. Sorun olmadığını söyledi. Hala sarhoş olmasa Selen’i asla tutamazdık, bunu herkes biliyordu, ancak şuan etkisiz halde gibi bir şeydi.
Selen’in yanına ilerledi sonra Emre, salonda oturmuş, birileriyle mesajlaşıyordu Selen. Arada bir başını kaldırıp endişe ile Yiğit’e bakıyordu yalnızca. Etrafında olanlardan haberdar değilmiş gibi duruyordu. Tepkileri ve mimikleri abartılı, dili kesinlikle filtresizdi şuan. Yanına gidip yarım bir öpücük kondurdu Emre kız arkadaşının dudaklarına. Ardından çenesinden hafifçe tuttu. Gözlerine bakarak, dikkat etmesini söyledi. Gergin bir ruh halinde, ayakkabılarımı giydim çıkmadan. Selen’in sesi geliyordu ama ne dediğini duyamıyordum. Önemsemedim.
Kapıdan çıktığımızda etraf ıslaktı. Yağmur ara sıra yağıyor, ara sıra duruyordu. Bir fırtına hali söz konusu değildi, ama serin bir hava vardı. Rüzgar son anda Sayra’ya ceketini giymesini söylemiş ve onu evine bırakacağını bildirmişti. Sarhoş bir Rüzgar için son derece mantıklı hareketlerdi bunlar. Sayra başta reddeder gibi olsa da, Rüzgar biraz da karizmanın gücünden yararlanarak, kızın omzuna kolunu atmış ve onu kapıya doğru ilerletmişti. Saçma hareketleri kişiliği ile alakalıydı belki de, sarhoş bile değildi, emin olamadım.
İdeal tipten ve kişilikten bağımsız olarak, Rüzgar, yakışıklı bir erkekti. O her ne kadar kendisinden, karşı konulamaz, olarak nitelerken abartıyor olsa da, kızların da epeyce ilgisini çeken biriydi. Haz etmediğimiz doğruydu, ama genç bir kızı eve bu saatte tek başına göndermek hoş olmazdı. Benim aklımdan geçmemişti. Ancak Rüzgar, kızlarla alakalı her konuda mastır yapmış bir arkadaşımız olduğundan ötürü, bunu da akıl etmiş ve, aramıza sonradan katılacağını belirtmişti.
Caddeye doğru yürürken attığımız her adım sanki bizi bir tehlikeye daha da yaklaştırıyormuş gibi hissediyordum. Aklımda dönen sorulara cevap bulamıyordum. Telefonumun kilidini açacağım sırada şarjımın bittiğini fark ettim ve telefonumu geri cebime koydum. Şuan telefonumun olmaması sorun değildi, ama itiraf sayfasındaki olayın ne olduğunu bilmiyordum. Aklımda bile canlandıramıyordum.
Kimse bilmiyordu muhtemelen ne olduğunu. Yiğit kendisine saklamayı tercih ediyor olmalıydı. Konuşkan biri değildi. Söylemeyecekti bile büyük olasılıkla. Bartu, Emre ve Yiğit’in arasında tek kız olarak kaldığımda, daha da meraklı hissediyordum içten içe. Rahat olamıyordum. Hızlı gelişmişti her şey. Gecenin bu saatinde, çok da ayık bir kafada olmamama rağmen aklımdaki ana soru, ne oldu, idi. Ama mutlu olduğum da bir konu vardı. Erkeklerin burada olmasının benim için de iyi olduğunu fark etmiştim. Yiğit ile baş başa olmuş olsam, sorduğum en ufak soruda gerilecek ve ters cevaplar verecekti. Burada özellikle, Emre olduğundan ötürü daha iyi hissediyordum. Onlar erkek erkeğe konuşur, belki tartışır, ama bir sonuca varırdı büyük olasılıkla.
Birkaç dakika sessizce ilerledik ıslak sokaklarda. Yiğit’in hizasında ilerliyordum. Bartu ve Emre ise arkada kalıyorlardı birkaç adım. İlk konuşan olmamak için sessizliğimi koruyordum. En azından deniyordum yani. Emre bu görevi üstlenmişçesine adımlarını hızlandırdı ve yanımıza geldi, Yiğit’in hizasında durdu ve bir kolunu omzuna attı çocuğun. Tedirgin bakışlarım ikisinin yüzünde gezerken, içten içe dudaklarımı kemiriyordum. Emre ile göz göze geldik sonra. Başını hafifçe hareket ettirerek arkayı işaret etti. Adımlarımı yavaşlattım. Geride durmamın sebebi neydi, emin olamıyordum. “O kadar” büyük bir olay mıydı?
Yanında gelmemi ister gibi, telefonu kapatır kapatmaz bileğimden tutmuş, gidiyorum, demişti. Dolayısıyla olayı öğrenmemden de çekinmiyor olmalıydı. Başımda bir ağrı hissettim. Olayı Emre de bilmiyordu, ama onun bu tarz bir önlem alması, beni daha da korkutmuştu. Kalp atışlarımın hızlıdan aşırı hızlı bir ritme geçmesi ve midemin bulanmaya başlaması da bunun sonuçlarındandı. Korkunç bir şey olmuştu. Göğsümün sıkıştığını hissettim.
Yüzüme baktığını gördüğüm için, ona döndüm ve göz göze geldik Bartu ile. Onun yanında yürüyordum. Çok panik yaptığım suratımdan belli oluyor muydu bilmiyorum ama sanki o yüzden bakıyormuş gibi bir hali vardı. Sakin bir tonda konuştu tane tane. “Sakin ol, çok gerildin sen sanki.”
Bir yanım, ne yani mutlu mu olayım, diye kızıp bağırmak isterken diğer yanım da, haklı olduğunu söylüyordu. Bu arada Emre ve Yiğit’in bir şeyler konuştuğunu duyuyor ama anlayamıyordum. Merak bana daha da kötü hissettiriyordu. Her şey olabilirdi şuan ki boşlukta. Aklımda ihtimaller dolaşıyor ve bu beni daha da çok korkutuyordu.
Onunla aynı hizada yürürken yanaklarımın içini kemiriyordum stresten. Bakışlarım Yiğit ve yanında yürüyen Emre’nin sırtında geziyordu. Birkaç dakika sessizce ilerledik. Taksinin geleceği yere ulaştığımızda adımlarımızı yavaşlattık. Kısa bir süre sonra da geldi zaten. Emre şoförün yanındaki ön koltuğa oturduğunda biz de arkaya geçtik. Bir cam kenarına Bartu, bir cam kenarına da Yiğit oturmuştu. İkisinin ortasındaydım. Emre gideceğimiz yeri söylerken bakışlarım Yiğit’teydi. Korkuyor muydu, endişeli miydi, sakin miydi, çözmeye çalışıyordum. Taksinin sarımsı ışığında seçmek zordu, ama çok da gergin görünmüyordu sanki bunca yıllık arkadaşım. Onun gergin olmamasına bağlı olarak, suçsuz olduğu kanısına vardım kendi içimde. Ama asıl mesele, buna inanıyor olmamam değildi, buna inanmak istememdi yalnızca.
Karakolun önünde taksi durduğunda Emre, parayı vermek için arkada kaldı. Bartu da yanındaydı. Bartu indikten sonra ben de inmiş karakolun girişine doğru ilerlemeye başlamıştım. Yiğit ile birkaç adım vardı aramızda. Karanlık yolda yürürken duyulan tek şey, arkadaki caddeden geçen arabaların kornalarıydı.
Aramızdaki mesafe yavaşça kapandığında durdum. Yanıma geldi Yiğit. Taksi yavaşça uzaklaşıyordu. Bartu ve emre de geliyordu yanımıza hızlı adımlarla. Kafamı kaldırıp Yiğit’e baktım. Artık bir şeyler söylesin istiyordum. Yapacağından emin değildim, ama bilmeyi hak ettiğimden emindim. Ben onun en yakın arkadaşıydım, ilk arkadaşıydım, en yakınıydım. Hiç kimse bilmese bile benim bilmem gerekiyordu ne olduğunu. Yanıma yaklaştı ve bir elini yavaşça belime koydu. Temas ettiği bile doğru düzgün söylenemezdi. Yarım yamalak bir hareketti.
Kulaklarım uğuldarken, sonunda sesini duydum. Gecenin karanlığına karışıp gidiyor gibiydi kelimeleri. Kendimi kaptırıp sarhoş olmadığım için şükrediyordum. Ara sıra gelen baş dönmesi ve uğuldamalar haricinde, tamamen aklım başımdaydı. İçmeyi zaten çok sevmiyordum. Bugün ise bununla gurur duymuştum.
Gözlerimi gözlerinden ayırmadım birkaç dakika o da bana bakıyordu. Derince soludu. Sonra hafifçe arkasındakilere baktı. Yeniden bana döndü. “Sadece ifade verip geleceğim. Okuldan bir olay ile bağlantılı olduğumu düşünüyorlar. Sorun yok.” Bir yandan, öncekinden iyiydim, bir yandan da bu çok yetersiz bir açıklamaydı. Kesinlikle tatmin olmamıştım. Bartu da, Emre de bize yetiştiklerinde, başka bir şey söylemeyeceğini anladım. Cevap vermedim. Birlikte karakola gittik.
Yiğit ifadesi alınmak üzere kapısı kapalı bir odaya girdiğinde, odanın önündeki sandalyelerden birine oturup beklemeye başladım. Ne olayıydı bu? Neyle bağlantılı olduğunu düşünüyorlardı onun? Beynimin çalışmaktan ve fikirler üretmekten ısındığını hissettim bir anlığına.
Telefonunu ve cüzdanını bana vermişti Yiğit. Bartu ve Emre de benimle bekliyordu. Çok ısrar etmeme rağmen Emre, gelirken ne konuştuklarını söylemiyor, ve benim sinirlerimi tepeme çıkarıyordu bu süre zarfında. Bende itiraf sayfasını hatırladım yeniden.
Yaptığım ilk şey, Yiğit’in girerken bana bıraktığı telefonunu açmak oldu. Bahsettikleri sayfayı bulmam bir dakikadan az sürdü. Son paylaşılan hikayelere girdim ve okumaya başladım. Bu sessiz bekleyiş süresince, dakikalarca okudum. Herkes farklı bir şey söylüyordu. Geçeğin hangisi olduğunu anlamak mümkün değildi.
“Emre, bana gerçekten ne olduğunu söyleyecek misin? Çünkü eğer söylemezsen burada yazanların doğru olduğunu anlayacağım ben.”
Emre kaşlarını çattı hafifçe, eğilip telefon ekranına baktı. Birkaç saniyenin sonunda geri çekildi. Bir şey söylemek istemiyor gibi bir yüz ifadesi vardı. Ama söylemesi gerektiğini de biliyordu. Olayın bilinmesini ve kasten benden saklanmasını kesinlikle doğru bulmuyordum. Konuşmasını beklerken, sıkılmış bakışlarımı yüzüne sabitlemiştim. Bu arada Bartu sessizce bizi izliyordu.
“Okuldan bir çocuk kaza geçirmiş, felç kalmış. Ve bunun hemen öncesinde de Yiğit falan onunlaymış, bilmiyorum. Yiğit, benlik olay yok, dedi. Ama çocuğun arkadaşları onun ismini vermiş polislere. Yanlarına gelip, bir şey konuşacağız arkadaşla siz kalın, mı ne demiş. Selen söyledi bunları bana. Çevresi geniş onun, biliyorsun. Pek bir şey söylemedi Yiğit işte, ama onun bir suçu yokmuş. Merak etme sen.”
Derin bir nefes verdim. Okuduklarım da genel olarak bu doğrultudaydı. İnanmak istememişti, ama doğruydu demek. Çok da yabancı bir şey değildi, Yiğit sık sık birileriyle tartışır, ufak kavgalar ederdi. Emre’nin dediği olay hakkında ise endişeliydim. Bahsettikleri, tam olarak Yiğit’in yapacağı işlermiş gibi duruyordu. Kurduğu cümleleri bile onun sesinden duyabiliyordum neredeyse. Ama işin ucunda önemli bir olay vardı. Yiğit’in suçu olduğunu düşünmüyordum. Düşünmek istemiyordum, daha doğru bir cümle olabilirdi belki de. Çevresindekiler tarafından “potansiyel tehlike” olarak nitelendirilirdi. Ama bu nebze ciddi bir olay onu da aşardı. Detayları ile birlikte dinlesem, eminim daha mantıklı gelecekti, belki de o zaman anlayabilecek ve tahmin yürütebilecektim. Yiğit için, yapmıştır, veya, yapmamıştır, diyebilecektim. Ancak şu anda her şey çok havadaydı. Kaza demişlerdi, felç demişlerdi, bir kaza varsa ortada, neden bu Yiğit ile ilişkilendiriliyordu? Tam olarak ne olmuştu, çocuk kimdi, Yiğit nasıl bu olayın bir parçası haline geliyordu, parçaları zihnimde tamamlayamıyordum. Belki gecenin ortası olduğu içindi, belki de hafif içkili olduğum için, anlaması da, algılaması da zordu…
Bir süre boşluğu seyrettim sessizce. Kimseden ses çıkmıyordu. Bu sırada Emre kalktı, telefonla konuşup birkaç dakika içinde geri döndü. Kız arkadaşını merak etmiş olmalıydı. Bartu ile ikimiz kaldığımız süre boyunca da konuşmadık. Dakikalar birbirini kovalıyordu. Duyulan tek ses, açılıp kapanan kapılardı. Ama hiçbir defada Yiğit’in girdiği odanın kapısı açılmıyordu. Sabırla bekledim bir süre daha.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

6okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…