Bölümler 11Şu an: 3.0
Merdivenlerden Yiğit’le birlikte inerken sessizdik. Sorularıma cevap vermemesi de, beni kendi kendime konuşuyormuşum gibi hissettirmesine de alışmıştım. Cümlelerimi her zaman için karşılıksız bırakırdı.
Salona inip kalabalığa karıştık. 45 dakika kadar oyalandık. Yeni yıl sarılmaları, iyilik dilekleri ve Rüzgar başta olmak üzere, sarhoş insanların saçmalıkları zamanı hızlandırdı. Epeyce bir zamandan beri beklediğimiz gibi, kapının önündeki ayakkabılar yavaş yavaş azaldı. Oturacak yer bulma işi kolaylaşmaya, odanın dolu görüntüsü değişmeye başladı. Akrep ve yelkovan birbirini takip ederken, saat gece 1’e çeyrek kala, her birimiz salonda bir yere atmıştık kendimizi. Ama asıl eğlence şimdi başlıyordu.
Selen ve Emre, ayrılan son grubu geçirmeye gitmişti. Biz de halının üzerinde bir çember kurmuş oturuyorduk. Ellerimizde, vermek için sabırsızlandığımız hediyelerimiz vardı. Kimininki büyükçe, kimininki de tek elinde tutulabilir gibi küçücüktü. İçlerinde ne olduğunu ise epey merak ediyordum herkes gibi. Bazılarına bakarak anlamaya çalıştım.
Gözlerim, sık sık çemberdeki en yeni isime takılıyordu hediyelere bakarken. Hakkında çokça şey duyduğumuz, birkaç kez görüştüğümüz ama hiç karşı karşıya oturup muhabbet etmediğimiz Bartu da bu gece bizimleydi. Emre’nin kuzeni olması vasıtasıyla tanışmıştık onunla. Tanışmıştık ama ötesinde bir şey hiçbir zaman olmamıştı. Emre ile zaman geçirirken görmüş, belki selam vermiş, belki de ayaküstü birkaç şey konuşmuştuk. Bu gece ise ilk kez birlikteydik bu kadar samimi bir ortamda. Çekilişin yapıldığı günden beri görüşmemiştik. Aslında ona hediye almak da bu yüzden çok zordu.
Bakışlarım belirsizce ona kaydı bir kez daha. Duruşundan düzgün, aile terbiyesi almış birisi olduğu belli oluyordu. Temiz yüzlü, sakin bir çocuktu. Emre’nin her zaman anlattığı gibi zengin bir ailesi vardı. Bizimle aynı okulda değildi. Onunla çok görüşemememizin de sebebi buydu. Farklı bir ilçede, bir özel okulda okuyordu. Boş zamanı da pek olmuyordu bildiğim kadarıyla. Dil kursları, özel matematik dersleri, piyano eğitimi gibi birçok şey vardı hayatında.
Onu Emre sayesinde aramıza almıştık ama aslında annesi hayatımızda epey den beri vardı. Ortaokulun ilk yıllarında sosyal bilgiler öğretmenimiz olan süslü kadın, yine Emre’den öğrendiğimize göre Bartu’nun annesiydi. Titiz, disiplinli, zeki bir kadındı. Oğlunun da kendisine benzediğini düşünmekteydim.
Oldukça bilgili birisiydi annesi. Ayrıca lüks bir sitede yaşıyorlardı, yani bizden daha üst seviyede bir yaşantıları vardı. Bu nedenle bu çocuk daha da dikkatimi çekiyordu. Ağır başlı birisi gibi duruyordu Bartu. Şimdiye kadar hiç, birisine laf soktuğunu, tartıştığını ya da hava attığını görmemiştim. Bizim statümüze göre zengin olan bu çocuğun, oldukça düzgün olan kişiliği de onu, saygı duyulacak biri yapıyordu bence. Bire bir tanışmak ve arkadaş olmak istediğim biriydi Bartu bu yüzden.
Açık renk kot pantolonu ve koyu yeşil ütülü tişörtü onu, en az olduğu kadar zengin gösteriyor ve şık yapıyordu. Dimdik duruşu ve gümüş aksesuarlarıyla çekici duruyordu. Arada işaret parmağına taktığı yüzükle oynuyor, boynundaki ince zincirli kolyeyi düzeltiyordu. Verdiği hava kesinlikle farklıydı.
Emre’nin bir kolu Selen’in omzundayken içeri girdiler. Selen’in klasik, ben demiştim, mimikleri suratındayken Emre, yorgun ama memnun görünüyordu. Selen yanımdaki yerini alırken Emre, televizyon sehpasının altındaki dolabı aralayıp iki farklı hediye paketi çıkarttı. Birisini Selen’e atarken, karşıdaki yerine oturdu.
Sessizliği bozarak konuşmaya ilk başlayan isim, Rüzgar oldu. Hala tam anlamıyla ayık mıydı bilemiyordum. Normalde de tuhaf hareketleri olan, deli dolu bir çocuktu. Yani ayıkken de sarhoş insandan bir farkı olmuyordu pek. Kestirmek zordu.
Bir yarışma programı sunucusu gibi iki elini kaldırdı ve açılışı yaptı. Gözleri her birimizin üzerinde sırasıyla geziniyordu.
“O zaman gelenekselimsi yılbaşı hediyeleşmemiz başlasın mı?”
Soruyu sorduğu coşkulu tonla, yanımda oturan Yiğit cevap verdi. Sabırsız bir tavrı vardı konuşurken. “Başlasın amk!”
Selen bir elini kaldırdı müsaade ister gibi. Ona döndüm. Önce sarı saçlarını düzeltti ojeli tırnaklarıyla. Abartılacak bir güzelliği vardı. Hele ki bugün, özellikle mükemmel görünüyordu. Gözlerimi ondan alamıyordum.
“Önce ben başlayayım, vereyim hediyemi. Sonra da bu taraftan böylece gitsin. Olur herhalde değil mi?”
Başımla onayladım. Ben başlayayım, derken ki yüzü, coşkulu, heyecanlı ve mutluydu. Bu taraftan, derken ise, umursamaz mimikleri vardı. Belli belirsiz göz devirmişti arada hemen yanında oturan Sayra’dan bahsederken. Konuşma olarak kimsenin kalbini kırmayıp kötü laf söylemese de, tavırları Sayra’ya, biz ve o, muamelesinde bulunuyormuş gibiydi. Sayra yutkundu. Selen ona bir an bile bakmadan elindeki paketi iki eliyle havaya kaldırdı. Yüzündeki gülümseme, herkesi dolaştı sırayla. Sayra’ya bakışları hepimize baktığından farklıydı. Adeta, istemiyoruz, diyordu bakarken bile. Bakışları yeri buldu. Sesli şekilde nefes aldı ve kafasını kaldırıp bana baktı. İki eliyle uzattığı paketi bana verdi. Bana birilerinin hediye vereceğini biliyordum, ama ilk dakikadan hediyemi almak biraz beklenmedik olmuştu açıkçası. Şaşkınlığımı gizleyemedim.
“Canım inşallah çok çok beğenirsin. Yeni yılın çok güzel geçsin, hep sevdiklerinle ol, çok başarılı ol olur mu?”
Gülümsedim. Kollarını açtığında sıkıca sarıldık. Onunla tanıştığım için çok memnundum. Hayatımda tanıdığım en samimi insanlardandı. Bedenlerimiz birbirinden ayrıldıktan sonra özenle paketlediği hediyemi açtım. Yumuşak bir formu olan yılbaşı hediyemin, zarif, kar tanesi desenli bir çift eldiven olduğunu görünce duygulandım. Ellerimin pistte üşüyüp durduğundan şikayet ettiğim için almış olmalıydı. Kendimi tutmadım ve yeniden sarıldım Selen’e. Teşekkür ederek yanaklarını öptüm. Bu arada Rüzgar hariç diğerleri de bizi izliyordu. Mutfak tarafında kendine içecek bir şeyler alıyordu o da.
Birbirimizden ayrıldıktan sonra birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. Selen, sırasının geldiğini belirtircesine hafifçe öksürdü. Sayra gergin gözüküyordu. Tereddüt eder gibi bir tonda konuştu Rüzgar’a bakarak.
“Herkes gelsin ya, öyle vereceğim. Otursun Rüzgar da…”
Selen gülümsedi. Sessizdi. Bu, samimi bir gülümsemenin aksine, daha sinsiydi. Ama herkes bunu anlayabilecek kadar iyi tanımıyordu Selen’i tabii. Bu arada Hayal, şakacı bir tavırla Rüzgar’a seslendi.
“Gelsene, yeterince sarhoş gibisin zaten. Otur artık, daha fazla bir şey içme.”
Rüzgar doldurduğu bardağı da alarak yerine geçti. Sessizdi, Hayal’in gölgedeki bakışları ise hep onunlaydı. Bir yudum aldı Rüzgar bardağından. Bu arada Yiğit’in sesi duyuldu boş salonda.
“Daha bekleyeceğiz herhalde. Tahmini kaç dakikaya gelir bu otobüs?”
İğneleyici sözleri, Sayra’nın göz bebeklerinde ufak bir titremeye neden oldu ve kız, tereddüt içerisinde hediyesini uzattı. Bu arada bardağını ağzından çeken Rüzgar paketi birkaç saniye sonra gördü ve gözlerini kıstı. “Bana mı aldın?”
Sanki aşırı beklenmedikmiş gibi durdu. Kız başını onaylar anlamda salladı. Emre, inanamadığını anlatan abartılı bakışlarıyla ikisine bakıyordu. Sayra dudaklarını kemiriyordu bu arada. Gerilmişti.
“TNT çıkacak şimdi içinden, sonra patlayacağız!”
Yiğit’in yersiz esprisi, en az onun kadar boşboğaz arkadaşlarından Emre haricinde kimseyi güldürmemişti. Rüzgar normalde bunu abartır ve kahkahalara boğulurdu, ama bu defalığına, olayın muhatabı o olduğundan olsa gerek, gülümsemekle yetinmeyi seçmişti. Sayra kibarca gülümsedi. Rüzgar da boyutu benimkine yakın olan hediye paketini tek hamlede yırtıp açmıştı bu arada. İçinden beyaz bir tişört çıktı. Üzerindeki yazılar, Rüzgar tişörtün boyuna bakmak için bayrak gibi açtığında belli oldu. Kaşlarım çatıldı. Selen’in bakışları da benimkilerle aynıydı. Hayal ise başını bir omzuna doğru hafifçe yatırmış onları izliyordu. Sayra nefesini tutarken Rüzgar konuştu.
“Oha, bir şey diyeyim mi bu harika bir şey lan!”
Yiğit, kalın sesiyle tişörtün üzerindeki yazıyı duyabileceğimiz şekilde okudu sanki çok lazımmış gibi. “BIG DICK IS COMEBACK TO TOWN”
Sayra çekingen duruyordu. Rüzgar tişörtü yanında oturan Hayal’in kucağına doğru fırlatıp doğruldu ve o an orada olan kimsenin beklemeyeceği şekilde Sayra’yı kollarının arasına aldı. Kız, Rüzgar’a sarılırken şoke olmuş gibi duruyordu. Rüzgar gerçekten mutluydu. Kızı omuzlarından tuttu ve bedenlerini ayırdı. Birkaç saniye yüzüne baktıktan sonra yeniden sarıldı kıza. Selen’in bakışları bile bu kadar rahatsız edici değildi o an için sanırım.
“Çok iyi bir şey bu! Çok teşekkür ederim Sayra!”
Yerinden kalkıp çemberi terk etti Rüzgar tişörtünü de alarak. Gittiği yer ise fazla uzak değildi. Odanın diğer köşesine ilerledi. Üzerindeki tişörtü sıyırdığında, beyaz tenini gördüm. Bakışlarımı aşağı indirdim. Yanımda duran Yiğit’e baktım bu arada. Bu salak ne yapıyor yine acaba, der gibi bakıyordu Rüzgar’a. Muhtemelen, Sayra’dan hoşlanmıyor oluşunu bilmesine rağmen, bu kadar yakın davranan arkadaşına kinliydi. Soru sormadım.
Rüzgar saniyeler içerisinde üzerinde Sayra’nın hediyesi tişörtle yeniden yerine oturduğunda, eşzamanlı olarak Yiğit kalktı. O da kendisine bir bardak doldurmaya çalışıyordu. Selen iğneleyen bakışlarıyla Rüzgar’a sordu.
“Bunu cidden giyecek misin yani? Emin misin?”
Başını onaylar gibi salladı Rüzgar hevesle. Araba yolculuğunda başını camdan dışarı çıkartan süs köpeklerine benziyordu tipi. Hayal, acıyan bakışlarla Selen’i onayladı.
“Maalesef ben baya bir eminim, giyecek.”
Kendisini bir şeyler açıklamak zorundaymış gibi hisseden Sayra, konuşmaya başladı. Utangaçtı, gözleri ise Yiğit’ten ayrılamıyormuş gibiydi.
“Rüzgar biraz böyle biri gibi ya, o yüzden ben yakıştırdım aslında. Beğenir diye düşünmüştüm, neyse ki beğendi. Şaka amaçlı zaten ya…”
Hayal kaşlarını çattı. Beklenmedik şekilde, Sayra’ya doğru konuştu tükürürcesine. Bir elini Rüzgar’ın bağdaş kurduğu bacağına dayamış, oradan güç alıyordu bu sırada.
“Pardon? Nasıl biriymiş Rüzgar? Nereden biliyorsun, anlatsana!”
Bu arada elinde iki bardakla yerine dönen Yiğit, küçük olan bardağı bana uzattı. Bu beklenmedikti. Hem de aynı gecede ikinci kez! Ama bu sefer odağım Hayal ve Sayra’daydı.
Sayra şaşırmış bir edayla durdu. Kendini açıklamak için konuştuğu sırada Hayal de bir şeyler söylüyor, cümlelerinin çoğunun anlaşılmasını engelliyordu.
“Böyle şeylerden hoşlanır, komik falan diye.”
“Neymiş komik olan? Bu mesela şuan çok mu komik sence?”
Emre bir eliyle yanında oturan kızın kolundan tuttu. Sakinleştirmek adına, Bartu’ya döndü.
“Bence sen ver hediyeni, ben çok merak ediyorum kime aldığını, sıra sende olsun!”
Bartu ciddi tavırlarından ödün vermeden yanında duran kırmızı paketi Hayal’e uzattı. Sanki Emre, Bartu’nun hediyeyi Hayal’e aldığını biliyormuş da, Hayal sakinleşsin diye özellikle demiş gibi hissettim. Ama sesimi çıkartmadım. Yiğit’in verdiği bardaktan ufak bir yudum alıp bardağımı onunkinin yanına koydum. Baktığımda onun, neredeyse bardağın dibinde olduğunu gördüm. O da benim gibi pür dikkat karşıdakileri izliyordu. Kafa kafaya vermiş dedikodu yapan mahalle teyzelerine benziyorduk an itibariyle.
Hayal biraz sakinlemiş gibi görünüyordu. Belki de yalnızca bu meseleyi tartışmayı Bartu’ya olan saygısından ötürü, ertelemeye karar vermişti. Bartu’dan paketi aldı ve dikkatlice açtı. İçinden, yılbaşı temasına uygun bir atkı çıkmıştı. Gülümseyerek teşekkür etti ve çocuğun elini sıktı. Bartu kibarca rica etti. Sanki her kelimesini cımbızla seçiyormuş gibiydi bu çocuk. Belki yapay değildi, ama yapaymış gibi hissettiriyordu her hareketi bana.
Bardağındaki içeceğin tümünü ağzına boşaltmakta olan Rüzgar’ı işaret ederek konuştu Emre. Rüzgar ise epey odağı kaymış, dağılmış gözüküyordu.
“Sen ver bakalım hediyeni. Kime aldın?”
Rüzgar’ın yüzüne genişçe bir gülümseme yayıldı ve şimdiye kadarki en küçük paketi Yiğit’in kafasına doğru attı. Ben, ani atışından irkilirken Yiğit, hızlı bir refleksle paketi havada yakaladı.
“Bu ne oğlum, sigara falan mı aldın lan?”
Ama paketi açtığında gerçek bir şok ifadesi vardı yüzünde. İki tarafından sertçe yırtarak ikiye böldüğü poşeti, içindekini görür görmez geri kapatmaya çalıştı büyük bir çabayla.
“Rüzgar, senin ben beynini sikeyim!”
Emre şok olmuş bir ifadeyle, hatta Yiğit’inkinden daha da büyük bir şaşkınlıkla konuştu.
“Oha cidden kırmızı don mu aldınız len?”
Rüzgar piç gülüşünü takınırken, Hayal’in de, Selen’in de aynı yüz buruşturma ifadesinde olduklarını gördüm. Sayra ise tepkisiz görünüyordu Bartu gibi.
Yiğit gözlerini birkaç saniyeliğine kapattı. Büyük bir küfür geliyor, dedim içimden. Ve elbette ki yanılmadım da…
“Gerçekten kafanı sikeyim Rüzgar! Bu mu hediye lan? Nerde benim hediyem?”
Rüzgar aynı şapşal edayla yerinden kalkıp televizyon sehpasının çekmecesinden büyük bir paket getirdi. Bir kargo paketiydi bu. Yiğit’e uzattı.
“Ulan benim evime ben bile fark etmeden hediye mi sakladınız oğlum siz?”
Emre’nin haklı isyanı, Selen tarafından hafifçe bastırıldı saniyesinde.
“Benim haberim vardı, boş ver.”
Yiğit paketi açtı. İçinden, uzun zamandan beri her önüne gelene anlattığı o meşhur klavye çıktı. Bu defa daha keskin, daha net bir küfür duyuldu odanın içinde. Büyük, vurgulu ve sertti bu küfür. Hatta komşular bile duymuş olabilirdi bana kalırsa. Sonrasında sessizlik oldu. Yiğit klavyesini incelerken Bartu, Rüzgar’a dönüp sordu.
“Bu o yeni çıkanlardan mı? Reklamlarda falan var, o mu?”
Rüzgar 32 diş sırıtışıyla başını salladı. Yiğit ise klavyeyi evirip çeviriyor, her detayına farklı bir küfürle seviniyordu. Başını birkaç dakika sonra klavyesinden kaldırdığında ise Rüzgar’a döndü.
“Seni yerim, hem de ciddi ciddi amk! Nasıl bir kralsın sen?”
Rüzgar, gerçek bir kralmış da, halkı tarafından kendisine sunulan iltifatları kabul ediyormuş gibi rahattı. Hak ettiğine dair en ufak bir şüphesi bile yoktu. Hayal imrenerek ikisini izliyordu bu arada. Birbirlerini bu kadar iyi tanımalarıydı aslında imrenilecek şeydi de. Yiğit Rüzgar’ın şakacı tavırlarını ezberlemişti, asıl hediyesinin boxer olmadığını biliyordu. Rüzgar ise, Yiğit’in neye nasıl tepki vereceğini o kadar iyi hesaplamıştı ki, biz Yiğit’in değişen mimiklerini izlerken bile şaşırmıştık. Onlarınki gerçekten de eşi zor bulunur türden bir dostluktu.
Sonrasında ise sıra Hayal’e geldi. Tatlı bir paketleme ile, ortalama boyuttaki paketini Emre’ye uzattı. Bu arada Rüzgar yine mutfağa gitmiş içiyordu. Gözlerimizi üzerinden ayırdığımız an yerinden kalkıyordu adeta. Yiğit de oturduğu yerden bardağını uzatarak, ondan doldurmasını istedi. Ben minik bir yudum daha aldıktan sonra Yiğit, benim bardağımda olanın tümünü de ağzına döktü ve bana bakmadan ikinci bardağı da Rüzgar’a verdi.
Emre’nin hediyesi, yılbaşı temalı bir çorap ve şirin bir kupaydı. Beğenmiş gibi gözüküyordu. Hayal’e teşekkür etti. Ve sıra Yiğit’e geçti. Yiğit, büyükçe paketini Selen’e uzattığında Sayra’nın mırıldanışı duyuldu.
“Vay…”
Selen ise onu duymazdan gelerek teşekkür etti Yiğit’e. Paketin içinden de kırmızı, tüylü bir kazak çıkmıştı. Mükemmel olmasa da Selen’in hoşuna gitmişti bana kalırsa. Ve sonra sıra Emre’ye geçti. O, benden önceki son kişiydi. Hediyesini Sayra’ya verecekti. Selen, huzursuz olduğu her halinden belli olacak şekilde, olabildiğince “sakin” ikisini izliyordu.
Sayra’nın gösterişsiz paketinden, sıkıcı sayılabilecek pembe bir kupa çıktı. Memnun olmuş muydu bilemiyordum ama tabii ki teşekkürünü etti. Rüzgar bizim bardaklarımızı doldurup getirirken bende paketimi Bartu’ya uzattım. Hafifçe gülümsediğinde, gamzeleri olduğunu gördüm. Tatlı bir çocuktu.
İçinde kahverengi, deri bir cüzdan olan paketimi uzattım. Açtığında, gerçekten şaşırmış gibiydi. Emre ve Selen’in birbirlerine sırıtarak baktıklarını gördüm. Bunu, Emre’nin kuzeni Bartu’nun aramıza katılması için, olarak yorumlamayı seçtim. Bartu kibarca teşekkür etti ve el sıkıştık. Kullanacak mıydı bilmiyorum ama benim özenerek aldığım bir hediye olmuştu, hem de en zor hediyeyi verecek olan kişi olmama rağmen…
Tanımadığım birine hediye almak tabii ki zordu. Rastgele davranmamıştım ama tam anlamıyla kişiselleştirilmiş bir hediye de değildi bu. Bartu, birkaç kez en fazla gördüğüm biriydi. Beğeneceğini ummaktan başka seçeneğim yoktu pek de.
Hediyeleşmemiz bittiğinde, bir süre daha çemberi bozmayıp devam ettik oturmaya. Rüzgar Selen ve Emre tişört hakkında konuşurlarken, Bartu’nun mimiklerinden, beğenip beğenmediğini anlamaya çalışıyordum. Belli etmiyordu fazla. Gözlerini kısmış içini ve gözlerini inceliyordu cüzdanın. Yiğit’in ağzıma değdirdiği bardakla irkildim ve geriye çekildim.
“İçsene. Nereye bakıyorsun sen?”
Başımı iki yana salladım ve bardağı elinden alıp birazını içtim. Bardağı yine boşalmıştı. Sarhoş olmamasını umuyordum ama bu kadar içtikten sonra bu mümkün olmayacaktı sanırım. Boş bardağını başımla işaret ederek konuştum.
“Sarhoş olmayacaksın umarım.”
Egolu bir tavırla, başını iki yana salladı. Bir elini bacağıma koyarak cevapladı. “Sen beni hiç tanıyamamışsın. Ben sarhoş olmam, ederim Ekim.”
Sesli şekilde esprisine gülüyorken mutfaktan, Selen’in sesini duydum. Elindeki şişeyi kaldırıp, isteyen var mı, diye soruyordu. Yiğit boş bardağını, garson çağırırmışçasına kaldırdı. Sonra Emre ve Rüzgar da birer bardak istedi. Selen başıyla onayladı.
“Tamam, herkese birer bardak getireyim en iyisi ben!”
Emre imalı şekilde sordu oturduğu yerden. “Yani sadece birer bardak mı hayatım?”
Selen getirdiği bardakları doldurduktan sadece birkaç dakika sonra, ikinci turu dönmüş, ve bu, yaklaşık yarım saat daha, aralıklar uzayarak devam etmişti. Görüşümün arada bir sarsılıp hareketlenmesi haricinde sarhoş hissetmiyordum kendimi ben bu yarım saatin sonunda.
Sırtını koltuğa yaslamış telefonuyla ilgilenen Bartu, ortamda gazozunu yudumlayan tek kişi olarak varlığını koruyordu. Yanında oturan Rüzgar ve Hayal, sürekli olarak bir şeyler konuşuyor ve birlikte gülüyorlardı. Konuştukları gayet net ve mantıklı olsa da, bazen gülme işini biraz abarttıkları oluyordu.
Emre karşısında oturan Selen ile muhabbet ediyor, ara sıra tartışıyordu. Sesleri fazla yükselmese de, genelde kulağa dokunan Selen’in Emre’nin dediklerine verdiği tepkiler oluyordu. Sayra üst kata, lavaboya çıkmıştı. Bende bu arada telefonumla ilgileniyordum çünkü herkes kendi arasında muhabbet ediyordu.
İsyankar bir ifadeyle Yiğit’e döndüm. Rahatsızlığımı, umurunda olmayacağından neredeyse emin olmama rağmen belirttim.
“Söndür artık şu sigaranı Yiğit! Allah için ya! Sabahtan beri yaktığın onuncu falan herhalde. O kadar istiyorsan git dışarda iç ya, kokusunu çekmeyelim lütfen.”
Sadece kısa bir bakış attı. Sigarasını dudaklarıma yaklaştırarak isteyip istemediğimi sordu. Sinirle reddettim. Beni geçiştiriyordu. Emre de, ailesi de istemiyordu içerde sigara içilmesini ama Yiğit bu gece kuralları pek de sallamamaya karar vermiş gibiydi. Denetleyecek kişilerin başka işle meşgul olmasıydı belki de onu buna iten. Her yeri kokutmuştu.
Umursamazca devam etti. Elindeki dalı bitirene kadar sesimi çıkartmadım. Cebindeki paketi çıkartıp, bağdaş kurduğum bacağımın altına doğru koydum. Zaten bugün yeterince içmişti. Ters bakışlar attı bir süre. Çok istiyor olsaydı alırdı, ona bende dahil kimse engel olamazdı. Şimdilik sessiz kalmayı seçiyordu sadece.
Emre bana baktığında bende ona baktım. Sonra Yiğit’e baktı, sonra Bartu’ya ve Rüzgar’a, Hayal’e ve Selene…
“Biz partide değil miyiz, neden eğlenceli bir şeyler yapmıyoruz? Oyun falan oynayalım.”
Bu arada Sayra da üst kattan yeni geliyordu. Anlayamamış gözlerle etrafa baktı. Hayal Emre’ye bakarak fikrini belirtti.
“Bence tabu oynayalım. Zaten kalabalığız. Ya da vampir-köylü…”
Yiğit itici bir tavırla başını iki yana salladı ve onaylamadığını belirtircesine, cık, sesi çıkarttı. Hayal, fikrinin onaylanmamasından memnun olmayan bir tavırla, Yiğit’e doğru sordu. “Tamam, o zaman ne oynayalım uyuz bey?”
Bir dudağını hafifçe kıvırdı, bilmiyorum, anlamında ve omuz silkti. Bu da Hayal’i daha çok sinirlendirmişti. Kaşlarını çatarak konuştu, bir eli hesap sorarcasına havadaydı.
“O zaman ne diye muhalefet oluyorsun ki?”
Araya Sayra girdi. Kendisini, arkadaşı bile olmayan 7 insanın arasında epey rahat hissediyordu sanırım. Saat gece yarısını birkaç saat geçmişti ve o hala buradaydı. Burada olmasının tek sebebi ise, kovulmamış olmasıydı büyük olasılıkla. Nezaket kuralları çerçevesinde onu evden göndermenin bir yolunu henüz bulamamış olmalıydı Selen.
“Doğruluk mu cesaretlilik mi oynayalım o zaman!”
Bartu, beklenmeyecek şekilde konuşmaya katılıp oynanması yönünde oy verdi. Benim açımdan da problem yoktu. Bende, oynayalım, demiştim. Selen ve Yiğit’in de oy vermesiyle, birkaç dakika içinde oyun düzeni almıştık. Ancak bu defa ahşap yemek masasının çevresindeydik. Emre bulduğu ilk içecek şişesini getirip, çevirmişti. Tesadüf olacak ki, ilk soru, Sayra tarafından Emre’ye soruldu. Emre doğruluk seçeneğini seçtikten sonra, Selen delici bakışlarıyla Sayra’yı süzerken, o da sorusunu düşünüyordu.
“O zaman biraz daha basit bir şeyden başlayayım Emre. Bir zombi istilası var ve sen sadece 6 kişiyi kurtarabilirsin, kimi bırakırdın?”
Emre sadece formaliteden düşünüyormuş gibi yaptı. Sonra kendinden emin şekilde kızı gösterdi. Yüzünde ufak bir hayal kırıklığıyla konuştu Sayra yeniden. “Aşk olsun, biraz düşünseydin bari, bu kadar mı kolay bir seçimdi bu senin için?”
Emre hafifçe gülümseyerek onayladı. Ardından, ultra ciddi bir şey anlatıyormuş gibi jestlerle, kıza açıklamak için hamle yaptı. “Yani ama baktığında, birisi zaten sevgilim, birisi kuzenim, arkadaşlarım bunlar da bayadır. Onlara göre seni elbette daha az seviyorum.”
Sayra yapay biçimde dudaklarını büzerek kollarını göğsünde birleştirdi. İçkili miydi bilmiyorum ama tavırları kesinlikle iticiydi. Masada onu isteyen olacağını düşünmüyordum. Emre’ye doğru bakarak kendi kendine mırıldandı büktüğü dudaklarıyla. “Beni sevmiyorsun tamam.”
Bıçak gibi sert sözler Selen’den geldi. Ortalık neredeyse buz kesildi. Tam anlamıyla ayık olmadığından emin olduğum Selen, düşünmeden oynamıştı. Bakışlarını yerden kaydırmadan konuştu. “Pardon da, sen burada istenmeyen kişi olduğunu henüz anlayamadıysan bu erkek arkadaşımın sorunu değil! Seni sevmek zorunda da değil ayrıca. Sevgilisi olan bir erkeğe, neden beni sevmiyorsun, diye trip atıyorsun şu anda! Farkında mısın sen?”
Emre şoke olmuş bir ifadeyle Selen’e döndü. Ev sahibi rolü de, arkadaş grubunda her şeyi halleden ve herkesin arasını yapan kişi, rolüne eklenince, ortamı yumuşatmak için elinden geleni yapacak gibiydi. Zaten bu onun karakterinde de vardı. Hemen bir şeyler söyleyip ortamı yumuşatmak istese de, aşkım, demekten başka bir şey yapamadı ilk birkaç saniye. “O da ciddi demiyordu ki zaten. Lafın gelişi.”
Selen keskin ifadesiyle erkek arkadaşına baktı ve kaşlarını kaldırdı. Mimiklerini öylesine ustaca kullanıyordu ki, diyeceği şeyin ne tarza olduğunu az çok tahmin edebiliyordunuz.
“Aşk olsun falan da demesin kimse benim sevgilime! Ne münasebet, kimsin ki sen?”
Sayra sessizce otururken, Selen, vurucu tondaki cümlelerini ardı ardına sıralıyordu. Benim sevgilim, kısmını bastırarak söylemiş, arada kıza bakmıştı. Emre bile ne diyeceğini bilmiyordu. Herkes sus pus kesilmişti aniden. Yiğit alaya alır gibi güldü kısa bir an. Sonra önündeki bardağı dibine kadar içti. Bartu şişeye davrandı bu arada, yanında oturan Rüzgar’a ufak bir bakış attı onay ister gibi.
“Tamam, çevirelim hadi, bakalım kime gelecek!” Rüzgar da başını salladı. Hala üzerindeki tişörte bakıyor ve muhtemelen onunla kendini havalı hissediyordu. Bartu’nun çevirdiği şişe, 5 saniye kadar döndükten sonra soru sorma sırası Rüzgar’a geldi. Yiğit’e soracaktı. O da doğruluğu seçince Rüzgar, filozof rollenmeleriyle düşünmeye başladı. Soruyu bulduğunda ise bir elini masaya vurdu.
“Evlensen ve çocukların olsa en azından birinin adını Rüzgar koyar mısın?”
Yiğit düşünmeden cevapladı saniyesinde. “Sikseler koymam. Başka soru?”
Rüzgar bulutlardan yere çakılmış gibi, abartılı bir tepkiyle iki elini açtı. “Neden abi? Ne kadar harika bir isim işte! Hem sen evlenirsen birlikte yayın falan açarız, Valo öğretirim 6 yaşında mesela oğluna, çok iyi olmaz mı?”
Yiğit ikinci kez düşünmeden cevap verdi. Bu cevap Rüzgar’ı daha da yıktı. “Hiç gerek yok biliyor musun? Sadece boş yapıyorsun. Ayrıca Rüzgar da epey sikim sonik bir ad haberin olsun. Alınma ama koymam yani…”
Jest ve mimikleriyle, tamam ya ben daha da bir şey demiyorum, gibi bir şeyler ifade ettikten sonra sandalyesinde geriye yaslandı Rüzgar. Yiğit ise hiç istifini bozmadı. Ciddi duruşundan ödün vermiyordu. Sakindi. Bardağında kalan son yudumu da içtikten sonra önündeki bardağa uzandım. Sigarasına yaptığım gibi alıp, kendi tarafıma koydum. Sigara yerde duruyordu, ama hala Yiğit’te değildi. Asıl olay da buydu zaten. Bana baktığını hissettim. Bakışlar sorgulayıcıydı. Kaşının birisi havaya kalktı. Emre şişeyi yeniden çevirirken, bu gün yeterince içtiğini söyledim. Dalga geçer bir tavırla umurunda olmadığını söyledi.
Soru sırası yeniden Sayra’ya geldiğinde Selen, gıcık biçimde güldü. Bana soracaktı Sayra sorusunu. Ekstra bir gerilim istemediğimden, bende doğruluk dedim ve güvenli alanda kalmayı tercih ettim. Sanki sabahtan beri bu soruyu düşünüyormuş gibi hızlıca sordu.
“En son ne zaman ev hariç bir yerde uyudun?”
Beklemediğim yerden gelmişti. Buradan ne çıkartmak istediğini veya ne amaçla sorduğunu tahmin edemiyordum. Bir süre düşündüm. “Ev diyerek kastettiğin benim evim mi, yoksa herhangi bir ev mi? Çünkü kendi evimden fazla Yiğit’le kalıyorum. Ama dışarısını falan mı diyorsun?”
Bakışları anlamlı şekilde değişti ve yutkundu. “Hayır, senin evin. Yani en son Yiğit’te mi kaldın?”
Başımı onaylar anlamda salladım. Sonra Yiğit’e ufak bir bakış attım. Antrenmandan çıktığımdan beri onunlaydım. Ondan önce de en son o günden önceki günün akşamı görüşmüştük. Bizim gibi parçalanmış ailelerin çocukları kendi aileleri olmadığından, o ortamı çok da bilemiyordu. Ama bana nazaran, Yiğit daha az yalnızdı. Onun bir kız kardeşi de vardı. Babası da benimkinden daha eğlenceli, daha anlayışlıydı. Onlarla olmaktan hoşlanıyordum. Kendimi gerçek bir ailenin içindeymiş gibi hissediyordum. Babası da zaten sürekli, sen de benim kızımsın Ekim, diyordu. O zaman dünyanın en mutlu insanı oluyordum.
Cevabımı duyduktan sonra sertçe yutkundu. Bakışlarında gözle görülür bir fark oldu ama bir şey söylemek yerine yine çevirdi şişeyi. O bir şey söylemeyince ben de sessiz kalmaya devam ettim ve sonraki tura geçtik. Sıra Bartu’ya geldi. Şişenin öbür ucu ise, ikinci kez benden taraftaydı. Henüz çok da iyi tanımadığım bu çocuğun soracağı soruyu merakla beklemeye başladım.
Cesaret görevini seçmek çok da akıllıca görünmüyordu, elbette ki doğruluk kısmını seçmiştim. O sorusunu düşünürken, bende yarım bardak kadar içtim. Yan yan bakışlarını benden esirgemeyen Yiğit’e başımı iki yana sallayarak kısa bir açıklama yaptım. Ona, içme, deyip de kendim içmemi kınıyor olacaktı, ama bu ben onun kadar içmemiştim henüz. Beni kendisiyle karşılaştıramazdı…
Bölüm etkileşimi
