Bölümler 11Şu an: 10.0
Okuldan çıkmamıza dakikalar vardı. Yiğit’in de, benim de telefonlarımız elimizdeydi. Ben sosyal medyada amaçsızca geziniyordum. Onun ne yaptığı hakkında ise bir fikrim yoktu. Zil çaldığında ise çıktık. Ben Rüzgar ile muhabbet ediyordum. Birlikte bir süre buz pateni yaptığım sarışın bir kızın sosyal medya hesabını bulmuştu. Hikayelerini beğeniyor ve atacağı ilk mesajı soruyordu. Bu sohbetimiz okul bahçesindeki kapıdan çıkana kadar devam etti. Bir sokak kadar yürüdük. Bu arada Hayal, kız arkadaşları ile farklı bir yönden gitmişti. Yiğit ise bedenen yanımızda, ama ruhen çok çok uzaktaydı. Emre ve Selen de evlerinin olduğu doğrultuya, az önceki sokaktan dönmüşlerdi. Yani şu anda üçümüzdük. Yiğit sessizdi, Rüzgar ise gereğinden fazla konuşuyordu.
“Ama güzel kız, diyorsun bir de! Ben yakışıksız bir erkek miyim Ekim? Kalbimi kırıyorsun bak!”
Gözlerimi devirdim çünkü egosundan geçilmiyordu.
“Evet Rüzgar, tamam mı? Hayatımda tanıdığım en yakışıklı erkeksin! Çok iyisin! Aşırı yakışıklısın! Tamam mıdır? Yeterli mi? Tatmin edebildim mi egonu?”
Yüzünde çapkın bir gülümseme belirdi. Kolunu omzuma atıp beni kendine çekti ve saçıma bir öpücük kondurdu.
“Ya, aşkım benim! Sağ ol. Biliyorum yani de, teşekkürler yine de…”
Yüzümü buruşturdum. Utanmadan, biliyorum, diyebilecek kadar da pişkindi.
Bu arada Yiğit’in telefonunun çalma sesini duydum. Telefonu zaten elindeydi. O yüzden hemen açtı. Yüzüne bakıyordum kim olduğunu anlamak için. Ama telefonu, evet benim, diye açışı bile tek başına şüpheliydi. Kaşlarım hafif çatıldı. Çenesindeki kasların gerildiğini görebiliyordum Yiğit’in. Midemde, huzursuz hissettiğimde baş gösteren klasik bulantı başladı hemen.
“Tamam, abi, gelirim. Olur.”
Gözlerimi ondan ayırmadım telefonu kapatana kadar. Rüzgar da aynı şekilde, bekliyordu. Telefonu kapatır kapatmaz eli cebine gitti Yiğit’in. Sigara ve çakmağı çıkarttı. Gözlerimi kıstım. Tam konuşacakken ise Rüzgar girdi devreye. Kolunu omzumdan çekti ve yürüyerek diğer yana geçti. Yiğit ortamızda kalmıştı bu şekilde.
“Kimmiş? Ne oldu?”
Yiğit sigarasını yaktı ve bir nefes çekti. Ancak üfledikten sonra cevap verdi.
“Karakoldan arıyorlar.”
Rüzgar bir anlığına durdu. Ne diyeceğini bilmiyor gibiydi. Aynı hissi ben de yaşıyordum şu anda. O yüzden anlıyordum onu da. Ne denirdi buna ki?
Cebimden telefonumu çıkartıp saatine baktım. Antrenmanım 25 dakikaya başlayacaktı. Sonra Yiğit’e baktım ve tereddüt etmeden konuştum.
“Gidelim.”
Yaşadıklarım ağzımda yalnızca bir dejavu tadı bırakıyordu. Hafif acı ama yoğun olmayan bir tat gibiydi. İlk seferde oturduğum sandalyenin karşısında oturuyordum bu defa. Yine Yiğit’in telefonu ve cüzdanı bendeydi. Rüzgar yine buradaydı. Gergindim ama dışardan bakıldığında muhtemelen sakin gözüküyordum. Belki de tek eksik Emre’nin kuzeniydi. Bartu yani…
O da olsa, aynı anı bir kez daha yaşıyor gibi hissedecektim iyiden iyiye. Gözlerim karşıdaki boş sandalyeleri izlerken, sanki daha geçen gün orada oturan Ekim’i görüyor gibi hissetmiştim. Yarım saati biraz geçmişti, burada oturuyorduk. Telefonuma gelen bildirim sesini duyduğumda telefonumu açtım ve istemeye istemeye gelen bildirime tıkladım. Şu anda canımın hiç mi hiç istemediği uzun paragrafı göz ucuyla okumaya başladım.
“Ekim biliyorum senin için önemli, ama yarışmaya 2 haftadan az kaldı. Çalışmazsan yapamayacağını bilmeni isterim. Daha çok özen göstermelisin. Korkarım yarışmada gayet başarılı isimler olacak. Onların arasından sıyrılıp birinci olabilmen için ise çalışmaya ihtiyacın var. Aksi takdirde istemeyeceğimiz sonuçlar elde ederiz. Bu günü de bir istisna olarak kabul edeceğim çünkü keyif için çalışmaları aksatan biri olmadığının farkındayım. Önceliklerini daha dikkatli ayarla ama lütfen. Bir sonraki seferde bu kadar müsamaha göstermeyeceğimi de söyleyeyim.”
Gözlerimi devirdim. Dudaklarımı hareket ettirmeden mırıldandım ağzımın içinden.
“Bana bilmediğim bir şey söyle!”
Cevap vermeyecektim. Bir şey demeden telefonun ekranının kendiliğinden kapanmasını bekledim. Rüzgar bana dönmüştü.
“Bir şey mi dedin?”
Başımı iki yana salladım. Derince soludum ve göğsümü şişirdim.
“Yok.”
Yeniden önüne döndü. Sonra yine bana baktı. Bir ayağını dizinin üzerine koyup da oturuyordu. Kahvehanedeymişiz gibi duruyordu. Onun da elinde telefonu vardı. Ortamızdaki bir karışlık boşluğa bıraktı telefonunu ve geriye yaslandı iyice.
“Ne yapıyor acaba ya? Baya sıkıldım ben!”
Onayladım.
“Ben de.”
Diyecek başka bir şeyim yoktu. Aynıydı işte. Boş boş oturuyordum aynı dışardan gözüktüğü gibi.
“Ben çay kahve bir şey alayım mı ya? Daha bekleyecek miyiz ki?”
Omuz silktim. Nereden bilebilirdim ki? Önemi yoktu. Başımı iki yana salladım sonra. Bu birazcık şey gibiydi, sen bilirsin. Yani kendi keyfine bırakmıştım alıp almamayı. Bunun üzerine ayaklandı. Koridorda yalnız kalmıştım. İç çektim. Başımı hafifçe yana yatırdım ve karşıyı izlemeye başladım.
Avuçlarımın arasında duran telefonum titrediğinde, gözlerim otomatik olarak ona gitti. Bilinmeyen bir numara arıyordu. Bir an tereddüt etsem de, aramayı kabul etmek için yeşil tuşa bastım ve telefonu kulağıma götürdüm.
“Merhaba?”
“Ekim, merhaba Bartu ben, Emre’nin kuzeni…”
“Ah, merhaba Bartu, numaramın sende olduğunu bilmiyordum.”
Tek eksik dediğim şey de buradaydı artık. Fizikken yoktu belki. Ama idare ederdi. Onu andığımı duymuştu sanki. Aklıma bu gelince biraz ürperdim. Kulağı falan mı çınlamıştı ki?
Utanmış gibiydi hafiften. Ne diyeceğini bilemedi bir an sanki, sonra biraz çekingen bir tavırla konuştu.
“Numaranı Emre’den aldım. Umarım rahatsız etmemişimdir. Ettiysem özür dilerim. Bizzat senden almayı terci ederdim ama Yiğit’in olayını duydum. Yine karakoldasınız sanırım. Arayıp halini hatırını sormak istedim bu yüzden.”
Cümlelerini ardı ardına sıralamıştı. Biraz şaşkındım açıkçası. Ne diyeceğimi bilememiştim. Sustuğunda gerçekten de donup kalmıştım hatta. Sonra bir şekilde toparladım. Kibar bir çocuktu kesinlikle.
“Gerçekten teşekkür ederim. Numaramı almanda da sorun yok bu arada. Kapattığımızda kaydederim seni.”
“Aslında Yiğit’te vardı numaram. Sana da vermesini söylemiştim. Numaramın sende olduğunu düşünüyordum yani, ama sanırım o vermemiş. Sorun değil tabii de…”
Güldüm bir an. Hem anlam verememiştim, hem de komik gelmişti bu. Ayrıca, hangi zaman aralığında ve nerede gelişmişti ki bu olaylar? Ben o sırada neredeydim ya da…
“Yiğit senin numaranı ne diye aldı ki?”
“Halı saha grubuna ekledi ya, sorma! Ben de şaşkınım. Yanıma geldi ve, adam eksiğimiz oluyor bizim, oynar mısın, dedi. Ben onaylayınca da hemen numaramı aldı, ekledi. Grupta Rüzgar falan da var hatta. Emre var. Bir iki kişi daha var da, onları bilmiyorum ben pek.”
Neredeyse 32 diş sırıttığımı fark ettiğimde dudaklarımı ısırdım. Daha normal bir tavır takınarak devam ettim konuşmaya. Konudan uzaklaşmaya pek de gerek yoktu ne de olsa.
“Teşekkür ederim yeniden Bartu. Aradığın için…”
Bir yandan sohbete yön vermek istiyor, diğer yandan da bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. Sanki bir saldaydım, ama sadece bir küreğim vardı. Uğraşsam da dönüp duruyordum en fazla aynı yerde. Aynı cümleyi ikinci kez kurduğumda hafif utandım. Kendimi biraz, tamam söyleyecek bir şey yok işte kapat telefonu, gibi bir şey ima ederken bulmuştum istemsizce. Emin değildim. Umarım o bunu anlamamıştır, diye geçirdim içimden.
“Ekim, bana ihtiyacın olduğunda tereddüt etmeden arayabilirsin. Gerçekten, tam anlamıyla arkadaş falan değiliz belki ama, seninle tanışıyor olmak beni mutlu ediyor. Yani daha yakından tanımak da isterim hatta… Bir ara eğer sen de istersen yeniden bir araya gelelim. Emre’ler falan da katılır belki, ya da biz de çıkabiliriz onlar olmadan.”
Gözlerimi hafif kısmış, kaşlarımı birazcık çatmıştım. Ufak bir tebessüm vardı yüzümde bu cümleden önce. Ama sonra hafifçe soldu. Bunu isteyerek yapmamıştım. Ne demem gerektiğini bilmiyordum. Kesinlikle çok kibar bir çocuktu. Kötü biri olduğunu asla düşünmüyordum. Bir yandan da tuhaftı, aslında baya tuhaftı. Hatta sadece bir kelime ile şuanda onun ve söyledikleri hakkındaki düşüncelerimi açıklamam gerekseydi muhtemelen, “acayip” kelimesini kullanmayı tercih ederdim.
Beni Yiğit için aramıştı, belki de bir bahane olarak bunu kullanmıştı. Emin olamıyordum. Yiğit’i merak ederek araması epey iyi örtüşüyor gibiydi kişiliği ile, tam beyefendice bir davranıştı. Ondan beklenen şekilde yani…
Diğer yandan da bu aramada, neredeyse çıkma teklifi almıştım. Tamam, belki abartıyordum. Ama ciddi ciddi, seni tanımak istiyorum, dediğini de duymuştum. Kafam karışıktı. Samimiyetine güvendiğim biriydi ama ne diyeceğimi bilmediğimi de söylemeyecektim şu anda. Birkaç saniye düşündüm ve ne diyeceğimi planladım kafamda. Bu arada sessizlik olmuştu zaten. Sonra kısaca konuştum dudaklarımı kemirirken. Bir elim otomatik olarak ağzıma gidiyordu, tırnaklarımı ısırmamak için kendimi zor tutuyordum.
“Teşekkür ederim gerçekten. Arayacağım bir durum umarım olmaz, ama ararım. Sağ ol. Dışarı çıkma işine gelirsek de…”
“Bir şey olmadan da arayabilirsin aslında. Onu demek istememiştim. Öyle anlama sakın.”
Sözümü kestiğinde daha da gerildim. Hafif esprili, baya da samimi bir diyalogdu şuan aramızda geçen. Bunun flört olmadığını, ya da flört denen şeyin bu olmadığını söyledim kendime.
“Peki, öyle yaparım. Ve işte, dışarı çıkma işine gelirsek de, diyordum ki, bunu ayarlayalım bir ara. Şu işler falan durulduğunda daha iyi olur. Aslında biraz da benim antrenmanlarımı kastediyorum. Yarışma var bir hafta kadar sonra, ona hazırlanıyorum ve aşağı yukarı her gün antrenmanım oluyor. Yani yoğunum…”
Bir anlığına durdu. Sonra çok doğal bir tepki verdi ve yaptığım sporu sordu. Bir an ben de duraksamıştım, onunla bunu daha önce hiç konuşmadığımızı o sırada hatırlamıştım çünkü. Ve neden bahsettiğimi anlamamıştı bile. Hafif utansam da, çaktırmamayı denedim.
“Anlamadım, antrenman derken? Ne ile uğraşıyordun?”
“Üzgünüm, sana önceden söylediğimi düşünmüştüm. Ben küçüklüğümden beri buz pateni yapıyorum. Yarışma da onun yarışması işte. Artistik buz pateni, duymuşsundur…”
Birkaç saniye devam eden sessizliğin ardından, hmm, gibi bir mırıltı duyuldu. Anladım, tarzında bir şey gibi yorumladım. Sonrasında konuştu.
“Aslında ben de yapıyorum buz pateni, tabii seninkine yaklaşamam ama buzun üzerinde düşmeden durabilirim sanırım. Bir ara birlikte de yaparız belki.”
Gülümsedim. Yaptığım şey buzun üzerinde düşmeden durmaktan epey fazlasıydı. Ama temelde buzun üzerinde durmaktı yaptığım. Ufak bir farkla, dönüyor, zıplıyor, farklı hareketler yapıyordum. Ama sonuçta buzun üstündeydim…
“Olur tabii, sana bağlı aslında. Ben her gün yapıyorum yani…”
“Çok mutlu olurum sana katılmaktan. Yarışmadan sonra belki daha güzel olur. Sen çalışıyorsun ne de olsa… Bu arada ne zamandı yarışma? Sakıncası olmazsa izlemek isterim seni paten kayarken. Şu, futbol sahalarının falan olduğu tarafta var bir pist, orası değil mi?”
Başımı salladım sanki görecekmiş gibi, bir yandan da epey karışıktı kafam. Alnımı kırıştırmıştım. Adeta şok olduğumu belli etmeden cevap vermeye çalıştım. Kelimelerin arasındaki boşlukta bile dudaklarımı kemiriyordum.
“Aslında hızlı oldu, ama gel tabii. Orada yapıyorum ben de. Yakında başka pist yok zaten. Saat kısmı falan belli olunca haber veririm sana. Daha iyi olur sanırım. Uygunluğuna göre gelirsin sen de.”
Hızlıca onayladı ve konuşmayı bitirecek cümlelerin yolunu yavaşça hazırladı.
“Evet, evet, güzel olur. İsterim çünkü…”
Sessizliğin uzamaya başlamasından da anlaşılabileceği üzere, veda kısmı gelmişti. Koridordan dönen Rüzgar ile de göz göze gelince otomatikman başlattım veda faslını. Sakladığım bir şey olduğu yoktu, ama Yiğit’e bunun anlık olarak gitmesini o an için istemediğimden, kapatmaya koyuldum. Çünkü Rüzgar’a gitmesi demek, Yiğit’e gitmesi demekti. Ve onların eleştirilerini, fikirlerini ve zorbalamalarını şu anda hiç çekesim yoktu.
“Teşekkür ederim aradığın için, ben artık kapatayım telefonu. Olur mu? Konuşuruz yine zaten.”
Özellikle ismini kullanmamıştım. Dikkatleri üzerime çekesim yoktu. Hızlıca onayladı ve bir dakikadan kısa sürede telefonu kapattım. Bu arada Rüzgar da tam yanımdaki yerini almış, beni izliyordu. Elindeki iki bardak çay ile bana bakıyordu. Birini bana uzattığında aldım yanmamaya çalışarak.
Sonra kaş göz hareketleriyle sordu kim olduğunu. Henüz kulağımdan çekmemiştim bile kapattığım telefonu. Göz devirdim ve başımı omzuna koydum. Bu arada yine karşıya bakıyordum. Hem onun yüzüne bakarak konuşmak istemediğimden, hem de yorulduğumdandı bu hareketim. Okuldan direkt buraya gelmiştik. Bu ilk olmadığı için tuhaf karşılamamıştı.
“Arkadaşlar arıyor ya. Yiğit’i falan soruyorlar işte.”
“He, tamam o zaman. O değil de, ben aşırı ayar oldum bunlara, durup durup Yiğit’i çağırıyorlar. Ne ayak? Sürekli çağıracaklar mı böyle? Aynı şeyleri sormayacaklar mı zaten, tek seferde sorsunlar ne varsa, bir daha da çağırıp sorup durmasınlar! Yanlış mıyım ama?”
Nefes verdim sadece. Bir yudum aldım sonra çayımdan. Dudaklarım yanmıştı. Belli etmemeye çalıştım ama irkildim. Çok sıcaktı. Rüzgar’a geri dönecek olursak da, zor sorular soruyordu. Ya da yalnızca benim sabrım yoktu. Çünkü bilmiyordum, sorun neydi, neden yeniden buradaydık, tam olarak ne olmuştu ya da ne olduğunu sanıyorlardı…
Yiğit yüzünden, adam akıllı ne olduğunu da anlayamamıştım zaten. Kaba hatlarıyla birkaç şey söylüyor, sonrasında ise ağzını bıçak açmıyordu. Böyle durumlarda muhtemelen deveye hendek atlatmak falan daha kolay kaçardı. Gözlerimi kapattım.
“Zaten Yiğit yapmamış işte, sorun ne ki? Suçlu olduğunu falan mı düşünüyorlar acaba?”
Gözlerimi yeniden açtım ve bıkkın bir edayla konuştum yüzüne bakmadan.
“Tamam Rüzgar, çok uzattın. Çıkınca öğreniriz işte. Umarız yani…”
“Hayır, yani Yiğit de anlatmıyor, gıcık olmuyor da değilim arada…”
“Klasik işte, ne yaparsın ki?”
Başını hafifçe salladı. Nefes verdiğinde göğsü indi yavaşça. Kapılar açılıp kapanıyor, insanlar koridordan geçip gidiyordu. Bir saati geçmişti sanırım. Çaylarımız bitmişti. Elimdeki kağıt bardağın ağzını kıvırıp duruyordum. Gözlerim kapılardaydı. Her şey daha da sıkıcı bir hal almıştı çünkü. Sadece beklemek vardı.
Rüzgar yaklaşık 10 dakikadır video izliyordu telefonundan. Onun sesi de ayrı canımı sıkıyordu ama bir şey demiyordum. Başka ne yapabilirdi ki zaten? Sesi çok açık değildi bile, rahatsız olsam da sesimi çıkartmıyordum bu yüzden. Ona yakın olduğum için duyuyordum sadece. Başımı geriye atıp ofladım. Burada zaman algımı yitiriyordum adeta. Bu ikinci sefer olmuştu üstelik…
“Çok sıkıldım ben ya!”
Yandan bir bakış attım ona. Diyecek bir şey bile yoktu. Değişik bir mimik yaptım. Bana bakıyordu. Konuşmamı bekliyor gibiydi.
“Konuşacak mısın?”
“Ne diyebilirim ki? Ben de sıkıldım. Ama ne yapalım yani?”
Telefonu kapattı ve ortamızdaki ufak yere koydu. İkimizin sandalyesinin ortasına koyduğu telefon çalmaya başladı o anda. Hızlı bir küfür edip telefonu eline aldı Rüzgar. Ekranı aşağı gelecek şekilde bıraktığı için görmemiştim arayanı. Açıp kulağına koydu.
“Efendim aşkım.”
“Ananı seveyim, ciddi mi? Benim orada olmam lazım Hayal!”
“Ne alakası var, sanki hiç bilmiyorsun beni!”
“Öyle bu arada!”
“Tamam, neyse, çıkar Yiğit de sanırım artık yavaştan. Bilmiyorum yine ama, haber veririm.”
“Olur, dikkat et kendine.”
Telefonu kapatıp eski yerine koydu ve iki elini yüzüne kapattı. Onu izliyor ama bir şey sormuyordum. Sonra bana döndü. Hararetli bir biçimde anlatmaya başladığında, ciddi bir ifadeyle dinliyordum. Anlattığı şeyi dinleyip ne olduğunu anlayana kadar sürmüştü bu ciddiyetim elbette…
“Kanka, Hayal’in Almancı arkadaşları buradaymış! Benim gitmem lazım var ya! Kızları bir görsen, biri 18 biri 19. Ama nasıllar… Bak, çok ciddi söylüyorum sana…”
“Rüzgar, yine sen ve bitmek bilmeyen çapkınlıkların işte! Duymama gerek bile yok! Bir şey olduğunu sandım ben de.”
Şok olmuş bir ifade takındı. Lafını kesmeme çok az bozulmuş gibiydi. İki elini omuzlarıma koydu hafifçe bana doğru dönüp ve sarstı.
“Kızım, bu çok önemli, mal mısın sen?”
Gözlerimi devirdim. İki elini yüzüne kapattı yeniden. Hatta yanaklarına götürdüğü elleri, şap, diye bir ses çıkartmıştı. Sonra bacaklarına vurdu ellerini. Ayağa kalktı.
“Yılbaşı için mi gelmişlerdi acaba? Bak şimdi düşündüm de, belki bir after bile yaparız! Nasıl? Hiç yoktan parti ortamı!”
“Neyin after partisi be?”
“Yılbaşının işte! İki gün oldu. Tamam, ideal süre kanka! Yaparız!”
Gözlerimi kapattım ve şakaklarımı ovmaya başladım. Bu arada karşıma geçmiş, saçma hareketler yapıyordu.
“Rüzgar, salak salak konuşma! Zaten sıkıldım, şimdi basacağım tekmeyi sana, o olacak!”
Rüzgar tam bana laf yetiştirmek için ağzını açacaktı ki, Yiğit’in girdiği odanın kapısı nihayet açıldı. İkimiz de ona döndük. Ayaklandım hemen. Böylece bu mesele de bir daha açılmamak üzere kapanmış oldu. Yanına gittim Yiğit’in. Rüzgar da iki adım kadar arkamda duruyordu.
Arkasını dönüp kapıyı kapattı, sonra yanımıza doğru geldi. Dibine kadar girdiğim için sanırım, kendisini bir şey yapmak zorunda hissetmiş olacak ki, elini belime koydu. Konuşmak için ise Rüzgar’a baktı benden önce. Bu arada ikimiz de pür dikkat yüzünü izliyor, dudaklarının arasından çıkacak kelimeleri bekliyorduk.
“Naber, ne yaptınız?”
Rüzgar bir elini, hesap sorar gibi kaldırdı havaya ve coşkulu bir edayla, aklımdaki cümleyi sesli şekilde kurdu. Bakışlarımı ona çevirmiştim bu sırada.
“Oğlum mal mısın? İfade vermen için çağırdılar karakola, biz de kapıda bekledik. Ne yaptığımızın önemi var mı? Sen ne yaptın asıl!”
Yiğit umursamazca omuz silkti. Yavaşça ilerlemeye başlamıştık bu sırada. Yan yana yürüyorduk. Yiğit ortamızdaydı. Rüzgar’a cevap vermeden önce birkaç saniye sessiz kaldı. Koridorun neredeyse sonuna ulaşmıştık dudakları nihayet aralandığında.
“Yanımdakileri sordular daha çok. Onlar istedi, falan deyince, kanıtın var mı, dediler. Daha çok kanıt sorguladılar gibi bir şey aslında. Pek de kayda değer bir şey yapmadık aslında. Herhalde daha da çağırmazlar.”
“Sordun mu? Çağırmayacağız, mı dediler?”
“Sordum da, pek bir şey demedi. Duruma göre, bilmem ne… Saçma sapan işler bak vallahi!”
Derin bir nefes verdim onlara bakmadan. Ama sonra ikisinin bakışlarını da üzerimde hissettim. Kafamı onlara doğru çevirince de, sırasıyla hem Yiğit, hem Rüzgar ile göz göze geldim. Sorgular biçimde başımı iki yana salladım. Cevap vermek yerine önlerini döndüler.
“Sigaram sende mi?”
Rüzgar benden önce davranıp cevap verdi, cebinden çıkarttığı paket ve çakmağı uzatırken.
“Yok, bende.”
Yiğit elini belimden çekti ve karakolun kapısından çıkar çıkmaz sigarasını yaktı. İlk nefesini dışarı üflediğinde gözlerini kapatıp yolun ortasında durdu birkaç saniye. Benim ise aklım pistteydi. Yiğit’in güvende olduğundan az çok emindim sonuçta. Şimdi, diğer önceliklerim hakkında düşünebilirdim. Telefonumun ekranın aydınlatıp saate baktım. Aslında hemen şu anda pistte olsam 25 dakika kadar zamanım olmuş olurdu kaymak için. Ama piste gitmem de yaklaşık 15 dakika kadar zamanımı alırdı. Yani gitmem manasızdı. Şuan bizim eve göre, nispeten daha yakındık buz pistine, ancak az zamanım kalmıştı. Telefonu kapatıp eşofmanımın cebine koydum.
“Sana ben, piste git, dedim. Niye gitmedin?”
Ben de bu defa onu taklit ederek omuz silktim ve alt dudağımı sarkıttım.
“Sen karakoldayken de gidemezdim yani…”
Bir nefes daha çekti sigarasından ve konuştu dumanını dışarıya üflediği sırada.
“Salak mısın Ekim, git işte! Gitme, demiş olsam neyse.”
Sessiz kaldım. Birbirimizi düşünüyor ve o nedenle önceliklerimizi değiştiriyorduk. Normalde gayet de tatlı bir diyalog olmalıydı bu. Ama biz bağırıp duruyorduk birbirimizi ne kadar önemsediğimizi gösterirken bile.
“Sana ne Yiğit? Yeter, karışma bana! İstemedim ve gitmedim. Olay bundan ibaret…”
“Aptal geri zekalı! Ben de diyorum ki sana, neden gitmedin? Yarışman yok mu senin haftaya? Kazanamayınca yine bana gelip ağlamayacaksın sanki!”
Göz devirdim. Kazanamayınca, kelimesi ile başlayan cümle hafif sinirlendirmiş olsa da bir şey demedim. Önüme bakarak yürümeye devam ettim. Rüzgar bu arada bir sigara yakmış, telefonu ile ilgileniyordu. Aksi mümkün değildi zaten. Başka bir iş ile ilgilenmiyor olsa, anında maydanoz olurdu konuşmamıza. Sessiz kalışından belliydi ruhen burada olmadığı.
“Birileri de yine Sarışın avında sanırım…”
Rüzgar’ın kaşları çatıldı ve gözlerini elindeki telefondan ayırmadan mırıldandı.
“Bir dakika…”
Tam vazgeçip kafamı çevirmiştim ki, kafasını kaldırdı ve konuştu.
“Ne dedin?”
Güldüm, sarışın kısmından mı üzerine alınmıştı acaba, yoksa ilgisini mi çekmişti?
“Hiç, neden ki?”
Gözlerini yapay bir ifadeyle kıstı ve beni süzdü. Ardından, sitemli bir tonda konuştu bana bakarak.
“Bak, beni tetikleyecek kelimeler söylemeyin! Tetiklenirim!”
Başımı geriye atıp güldüm. Cebimdeki telefon titremeye başlamıştı bu sırada. Elimi cebime attım. Çalan Yiğit’in telefonuydu. Çıkarttım. Önce elime alıp arayana baktım.
“Gey eleman kişisi arıyor…”
Telefonu Yiğit’e uzattım. Emre’yi bu şekilde zorbalamaları bir yandan komikti, diğer yandan da biraz abartıyorlardı. Ne yaparsa yapsın, üzerindeki bu lakabı atamıyordu Emre. Bir yıldan uzun süredir Selen ile ilişkisi devam ediyordu. Hatta homofobik bile sayılabilirdi. Ama Rüzgar ve Yiğit ikilisi onu bu şekilde zorbalamaktan asla sıkılmıyordu. Sonsuza kadar bu şekilde gidecekti sanırım bu iş. Emin olabilmek zordu.
Başta bu lakabı, birkaç gün boyunca flört ettiği sosyal medya kullanıcısının erkek olduğunu öğrendiğinde almıştı sanırım. Hemen engelleyip konuşmayı kesse de, bu olay Rüzgar ve Yiğit için, harika bir gıcık etme imkanı doğurmuştu. O günden beri de asla vazgeçmemişlerdi bu zorbalıktan.
Telefonu açıp kulağına koydu Yiğit. Birkaç dakika boyunca konuştular. Dinlemiyormuş gibi gözüküyordum, ama aslında tüm dikkatim konuşmalarındaydı. Bana söylemediği bir şeyi duyabilirdim belki.
“Kanka çok da bir şey olduğu yok yani işte. Elemanları soruyorlar falan. Onlar için gittim sıkıştırdım çocuğu, deyince, kanıt var mı bilmem ne… Manyak manyak işer yani. Anlayamadım gitti…”
Pek de yeni bir şey öğrenemeyeceğimi düşünerek umudumu kaybettim yaklaşık bir dakika sonra. Bu arada okulun olduğu semte varmıştık yürüyerek. Eve gitmek için takip ettiğimiz istikamet bizi, önce bu tarafa getirmişti. Hafif esen akşamüstü yeli üşütüyordu. Hava zaten soğuktu. Aşırı olmasa da, ellerinizi uyuşturacak türdendi yani. Alışkındım. Pistte de ellerim üşürdü. Eldiven kullanıyor olsam da genellikle, eldivenim yokken düşmekten nefret ederdim. Özellikle de buza sürtülüp yüzülen deri, en nefret ettiğim şeydi. Bu soğuk ama dondurucu olmayan havayı, bana pisti hatırlattığı için seviyordum. Eller hariç, üşümüyordum. Montum yeterli geliyordu, terlemiyordum. Daha harika ne olabilirdi ki zaten?
Montumun içine daha da sindim ve derince soludum. Bu güzel havayı ciğerlerime çektim yürürken. Bu arada başımı kaldırmış gökyüzünü izliyordum.
Bölüm etkileşimi
