Bölümler 11Şu an: 6.0
Emre bizi içeri alırken de ucu bucağı olmayan sorularına devam ediyordu. Yiğit gözlerini devirdi. “Kanka o diğer çocuklar kim bu arada? Cidden var mı öyle bir şey? Selen’le itiraf sayfasından bakıyoruz da…”
İçeri girdiğimizde Selen de arkadan geldi. Yüzünde endişeli bir ifade vardı. Sırayla, hepimize yarım yamalak sarıldı. Geçip oturduğumuzda Rüzgar Hayal’i sordu.
“Hayal nerde?”
Selen araya girerek cevapladı. Bıraktığımız halinden epey iyi görünüyordu. Ayılmış olmalıydı. Hatta kıyafetlerini değiştirmiş, muhtemelen duş almıştı.
“Üst katta lavabodaydı. Kusuyor sanırım, şimdi yanından geliyorum ben de. Aslında çok kötü değildi de, biz sushi sipariş etmiştik. Ondan sonra oldu. Yani ben etmiştim de neden yediysek, her neyse, iyi şuan.”
Rüzgar kalkıp tereddüt etmeden üst kata çıktı. Koşar adımlarla kızın yanına gitti. Biz yokken burada neler olduğunu bilmek istiyordum ama şuan en çok bilmek istediğim şey bu değildi. Salona yayılmıştık, Yiğit’in konuşmasını bekliyorduk hepimiz. Sessizlik uzayınca ilk konuşan Selen oldu.
“Ee, anlatacak mısın artık? Neymiş olay?”
“Cidden uzun iş ya, saçma sapan…”
Selen burnundan solurken, tane tane konuştu. Her cümlesinde, kelimelerin arasındaki boşluk daha da uzuyor, sinir katsayısı muhtemelen artıyordu. Yiğit’e bakarak, bağdaş kurduğu koltukta öne doğru eğilmiş pozisyonuna aldırmadan, tüm ciddiyetiyle girmişti konuya.
“Bak senden bile fazla şey biliyorum şuan, o kadar çok insanla mesajlaştım ve konuştum ki! Olayları bir de senin ağzından duymak istiyoruz sadece etik olarak tamam mı? Saçma veya değil, uzun ya da kısa, sadece anlat!”
Yanımda oturan Yiğit omuzlarını silkti ve cebinden bir paket sigara çıkarttı. Sehpanın üzerinde duran çakmağı alıp sigarasını yaktı. Ardından umursamaz bir tavırla konuşmaya başladı ortaya. Gözleri yerdeydi, arada bir Selen’e nadiren de bana kalıyordu.
“Yan sınıflarda falan kendini bir şey zanneden çocuklar var ya keko tıraşlı, onların birinin kız arkadaşına mı ne bulaşıyorlarmış, dedi bana, git gözlerini korkut. Ne alaka ben, ben de bilmiyorum. Neyse işte, dedim, tamam. Arkadaşlarının yanından çağırdım ben bunu işte. Çıkışta konuştuk biz, zaten çıkışta görmedim diğerlerini de, ne ayak anlamadım falan da, çok sallamadım yani, ikimizdik. Dedim, adam ol yakarım canını, sonra ben çektim gittim amına koyayım. Bir şeyler dedi adamlar da ama, haberim yok ne oldu ne bitti.”
“Yani olay sen gittikten sonra mı gerçekleşiyor?”
“Ben ne dedim az önce?”
Selen sesli şekilde soludu. Bu kadarına bile şükretmesi gerektiğini bilmiyordu. Yiğit’in ardı ardına bu kadar cümleyi kurması bile büyük bir meseleydi. Arkadaşları bile olsa, herhangi bir konuyu, bu şekilde uzunca konuşacak ya da açıklayacak kadar ciddiye alan biri değildi. Tek kelimelik cevaplardı onun tarzı. Selen iyiden iyiye sinir olmuştu Yiğit’e. Açıkça görülüyordu. Benim zihnimde parçalar birleşmiş sayılırdı. Ancak o, hala cevabını alamadığı sorulara takılıyordu.
“Tamam, ifadende bunları söyledin yani, değil mi?”
“Eh.”
“Ne demek eh?”
Yiğit gözlerini devirdi ve başını geriye yasladı. Umursamıyor gibiydi herhangi bir şeyi, ne kadar ciddi olduğundan bağımsız olarak hem de…
“Yiğit bunları anlattıysan gayet Ok, biliyorsun değil mi kanka? Sonrası seni pek bağlamaz, yani aklandın? Polis ne diyor? O da aynısını söylemedi mi?”
Bir süre sessizlik oldu. Selen kendine, arka arkaya kurduğu cümlelerin cevapsız kalmasını yediremiyor gibiydi. Tahammül edemedi ve yine lafa daldı.
“Allah için, bugün cevap verecek misin Yiğit?”
Araya Emre girdi. Kızın omzuna attı kolunu ve sakinleştirici bir tonda konuşmaya başladı alçak sesle. Biraz gerilmişti Selen evet, ama pek haksız da sayılmazdı. Israrla cevap alamamak sinir bozucuydu.
“Tamam aşkım, sakin ol sen bir…”
Yiğit başını kaldırdı aniden ve oturduğu yerde hareketlendi. Selen’in kendi kendine söylendiğini duymuş ve sinirlenmiş olmalıydı. Sakin sakin konuşabilirdik, neden böyle ilerleyemediğimizi anlamış değildim.
“Ya ne diyorsun, anlattım bir şeyler işte! Benim de kendime göre bildiğim şeyler var herhalde, tek zeki sen değilsin!”
Selen şok olmuş bir ifadeyle doğruldu ve yine o tane tane üslubu ile başladı konuşmaya.
“Abi senin iyiliğin için konuşuyoruz mal falan mısın? Tek zeki benim, de demedim zaten! Aptal aptal konuşma bir!”
Yiğit ayağa kalkacak gibi bir hamle yaptı. Bu arada Emre Selen’e daha da yaklaşmış, kulağına doğru söylüyordu bir şeyler. Gerginlik çıkartmanın gereksiz olduğunu vurgulayan bir cümle kuracağım sırada Yiğit cümlemi yarıda bölerek kimsenin umurunda olmadığını bir kez daha ispatlamış bulundu.
“Aptal, diyor bir de bak! Biliyorum ben ne yapıp ne yapmayacağımı!”
“Sana bilmiyorsun demedim zaten!”
Ayağa kalktığında onunla birlikte kalktım ve ellerimi gövdesinde birleştirdim. Kavga edeceğinden değildi. Önlem almaktı sadece amaç. Selen de ayağa kalkmak için hamle yaptı.
“Napıyorsunuz abi? Geri zekalı mısınız, otursanıza!”
Merdivenlerden inen Rüzgar ve Hayal’e döndü bakışlar Rüzgar’ın cümlesinden sonra. Selen oturmaya devam etti bunun üzerine, Yiğit de yanından geçip üst kata doğru ilerledi. Peşinden yürüyordum.
“Ben bir hava falan alacağım.”
Rüzgar arkasını döndü ve Yiğit’e seslendi. Sigara içmek için balkona çıktığını biliyordu. Arkasından yürümeye başladı.
“Ben de geleyim, birlikte içelim.”
“Hayır, birlikte içmeyelim Rüzgar, gelme!”
Son tepkisi bir miktar beklenmedik olsa da merdivenlere kadar arkasında yürümeye devam ettim bir şey demeden. Aramızdaki mesafeyi kapattım. İçeri yeni giren Hayal’in sesini duydum arkamdan o arada. “Olay neymiş?”
Emre de birkaç şey mırıldandı oturduğu yerden, bir yandan Selen bir şeyler söylüyor, bir yandan sorular Rüzgar’a yöneltiliyordu. Tek sessiz kalan Bartu’ydu o odada. Yiğit’in peşinden üst kata çıktım. Arkasını döndü ve bana baktı. Ardından, mutlu olmadığı belli olan bir gülümseme ile konuştu bana bakmadan. “Yine ikimiz kaldık. Hayatımın her anında olduğu gibi…”
Gülümsedim. Biraz acı bir gülümsemeydi ama bir şey demedim. Balkona çıktığında, peşinden gidip yanına çıktım. Balkonun harika bir manzarası vardı. Güneş artık belirgindi. Biz eve gelirken daha yeni yeni kendini göstermekteydi, yaklaşık yarım saat geçmişti, gökyüzü harika bir renk paletine sahipti. Etkilendiğimi belli etmemem imkansızdı.
“Bu harika bir manzara, uzun zamandır bu saatlerde uyanık olduğumu hatırlamıyorum…”
Sigarasını balkondan attı ve bir yenisini daha çıkarttı cebinden ara vermeksizin. Hızlı içiyordu. O da baktı gökyüzüne. Yine aynı balkondaydık, aynı kıyafetlerle ama apayrı duygularla, dün gece tam 00’da birlikte olduğumuz balkondu burası. Tuhaf hissettim.
“Benim yapmadığıma inanmıyorlar muhtemelen.”
“Ne yapacaksın peki?”
“Hiç…”
Aşağıdaki arkadaşlarımızı kast ettiğini biliyordum. Aslında bir şey yapmayacağını da biliyordum ama sormak o an daha makul gözükmüştü. O ikinci sigarasını içerken sessiz kaldık. Gözleri belirsiz bir noktaya takılmış, hareket etmiyordu. Bende etrafa bakıyordum, amaçsızca oturuyorduk.
“Sadece sen mi inanıyorsun bana? Ya da inanıyor musun?”
Durdum. Ona baktığımda göz göze geldik. Ardından omuz silktim. Ne diyeceğimi bilmiyordum, inandığım veya inanmadığım söylenemezdi, ama ona diyeceğim şey onun için muhtemelen önemli olacaktı. O nedenle tereddütteydim.
“İnanıp inanmamam önemli mi, seninleyim sonuçta hala…”
Başını onaylar anlamda salladı ve sigarasından bir nefes daha aldı. Üfledikten sonra bana bakmadan konuştu.
“İnanıyorsun yani, yoksa benimle kalmazdın herhalde…”
Bu bir soru değildi, ama kendinden emin kurduğu bir cümle de değildi. Emin değildim.
“İnanıp inanmayacağım konusunda endişeliyim, ama bu kadar kötü bir insan olduğunu düşünmüyorum. Gerçekten tuhaf gelebilir insanlara falan, ama ben seni seviyorum, bunu bile isteye yapmayacağını da, tahmin etmiyorum, biliyorum. O yüzden kalanı önemli değil. Hem şu da var; bence bana yalan söylemezsin…”
Gözlerinde, bak sen, der gibi bir ifade belirdi. Bir şey demedi başta. Sonra birkaç saniye yüzüme baktı ve inceledi. Konuştuğunda ise gözleri yine bende değildi.
“O değil de, beni bu hayatta en çok seven insan sen olabilirsin herhalde.”
Beklenmedik bir cümle olduğu için şaşırdım. Gözlerimi büyüttüm ve, şakayla karışık bir şekilde güldüm.
“O kadar da emin olma bence.”
“Tamam, seven kimse yok o zaman.”
Ani bir tereddütle, başımı iki yana salladım ve yeniden girdim cümleye. Kast ettiğim bu değildi. Başka bir şeye dikkat çekmek istemiştim ben aksine.
“Demek istediğim o değildi, Yüksel’e bir bak! Baban var hem…”
Başını geriye attı anladığını belirtir şekilde ve cevapladı.
“Yok be, babam seni benden çok seviyordur muhtemelen. Yüksel’i de siktir et, bok gibi bir abiyim. Çok da şey değildir yani…”
“Neden birden ajitasyon yapmaya başladın? Saçma sapan işler Yiğit…”
Derin bir nefes aldı. Ardından sigarasını yeniden içine çekti. Gözleri dışardaydı, sonra birden bana baktı ve sigarasını bana uzattı. Yavaşça yaklaştım. Dalı almak yerine onun elindeki sigaraya yaklaştırdım dudaklarımı ve bir nefes çektim.
Beni alıştırdığı en berbat şey olabilirdi. Kendisi liseye geçtiğinden beri içiyordu ve bana da her defasında denetmeye çalışıyordu. Uzun süre boyunca reddetsem de, bir yerden sonra bir kez kabul etmiştim ve devamı tabii ki gelmişti. Hiçbir zaman için kendime sigara almamıştım, bir dalı kendi başıma içtiğim bile birkaç kez den fazla olmamıştı. Sadece o verdiğinde içiyordum. Tam bir bağımlılık durumu olmasa da, canımın fena halde çektiğini gizliyordum. Ben bir sporcuydum ve sağlıklı şeyler yapmaya özen gösterirdim. Sigara içmek her anlamda bana zarar verirdi. Kontrol altında tutmaya çalıştığım bir arzum gibiydi bu daha çok.
“Senin yüzünden alışıyorum git gide, mutlu musun bari?”
Nefesimi dışarı verdikten sonra sordum. Klasik “cık” sesi duyuldu. Ardından konuştu buz gibi sesiyle. Kalın, duygusuz ve normali bile sinirli gibi duyulan bir sesi vardı. Dümdüz konuştu.
“Sakın öyle bir şey yapayım deme, sporcusun sen!”
Bir elimi kızar gibi kaldırdım. Bu arada kendisi bir nefes daha çekmiş, yine bana yaklaştırmıştı parmaklarının arasındaki sigarayı. Kaşlarımı çattım.
Ben kapıdan tarafta, sırtımı duvara yaslamış, kollarımı göğsümde birleştirmiştim. O ise demirlere doğru olan tarafta duruyor ve sigarayı uzatırken üzerime üzerime eğiliyordu. Bir elimle kolunu tuttum ve ittim.
“Çek şunu ya yeter! Bir de, bağımlı olma, diyorsun! Şaka falan mı bu?”
“Ne alakası var? Ben sadece arada bir ikram ediyorum. Ayrıca bu da sadece sana özel falan. Bir Rüzgar bir sen yani, sigaramı biriyle paylaştığım görülmemiştir benim.”
Başımla onayladım ve alaycı bir tavırla konuştum.
“Doğru ya, sen otlayan tarafsın. Kendininkinden vermezsin hiç.”
Bir elini yanağıma getirip parmaklarının arasına aldı ve yanağımı sıktı. Sonra bırakıp omzuma koydu elini ve masaj yapmaya başladı. Ben bunu talep ettiğim zaman katiyen yapmaz, ama “elleme” lafını duyduğunda masajdan inanılmaz zevk alırdı. Bir şey demedim.
“Doğru, ben otlayan tarafım.”
Sadece mimiklerimle tepki veriyordum canımı acıtan el hareketlerine. Sigarası bittiğinde balkondan attı ve başıyla evin içini işaret etti. Sonra kapıya yöneldim. Önden yürüyen ben olduğum için iki elini de omuzlarıma koymuş, daha sert sıkmaya başlamıştı omuzlarımı. Ağzımı açmadan sinirli bir ses çıkarttım. Dinlemeyince bağırdım, ellerini itsem de “gıcık” kelimesinin sözlük tanımı olduğu için durmuyordu.
“Yapma şunu!”
“İyilik de yaramıyor, aptal geri zekalı!”
Bu defa da ben ona cevap vermedim. Ne de olsa bu onun her zaman yaptığı şeydi. Ben yaptığımda da problem olmamalıydı…
Birlikte yeniden aşağı indik, herkes salondaydı. Yiğit ve bu olaylarla alakalı konuşuyorlardı. Merdivenlerden inerken onları duyabiliyorduk, fakat biz içeri girdiğimizde herkes susmuş, bize dönmüştü. Yiğit’e baktığımda, yüzünde o klasik, soğuk ve ifadesiz bakışı gördüm. Ciddi gözüküyordu. Geçip boş bir yere oturduk. Sadece Bartu tek başına oturuyordu zaten. Tekli bir koltuktaydı. Hayal ve Rüzgar bir yanda, Emre ve Selen de öbür yanda oturuyorlardı. Rüzgar ve Hayal’in olduğu koltuğun boş kısmına doğru ilerledi Yiğit. Bende peşinden gittim. Biraz sıkışıyorduk, ama yine de oturduk.
Ortamdaki gerginlik rahatsız edici bir boyuttaydı, ama sessizliği bozacak kadar da cesur değildim. Bunun yerine daha güvenli bir tarafta kalmayı seçtim ve susmaya devam ettim. Bu benim, genelde yaptığım şeydi zaten.
Bir dakika gibi bir süre böyle geçti. Hayal telefonuyla ilgileniyor, Rüzgar da başını onun omzuna koymuş, neye baktığını izliyordu. Selen parmağındaki yüzüklerle oynuyor, Emre ise etrafı süzüyordu. Nispeten daha uzak bir köşede oturan Bartu’nun gözü de telefonundaydı. Bir yandan kimse konuşmak istemiyor gibiydi, diğer yandan da ne diyeceklerini bilmiyor, o yüzden susuyorlardı sanki.
“Ee, daha daha…”
Emre’nin mırıldanır gibi içine içine söylediği cümle, kimsenin ilgisini çekmemişti, sessizlik devam ederken, Hayal ve Rüzgar tarafında bir hareketlenme başladı.
“Anasının şeyi yani, bu 9’lar mal mı? Siktir git!”
“Hayır bu kız 10. Sınıf.”
Hayal ekranını bana çevirdiğinde, telefonunda açık olan şeye baktım. Okuldan bazı öğrencilerin sosyal medya hesaplarında paylaştığı, “Okulumda Katil İstemiyorum!” başlıklı yazılardan biriydi bu. Kaşlarım çatıldı.
“Bunu herkes paylaşıyor bir de…”
Selen meraklı bakışlarını bize çevirdi. Sorgulayan bakışlar eşliğinde, bir elini kaldırdı, ne o, der gibi. Sonra da gerçekten sordu.
“Neye bakıyorsunuz?”
Ekranı bu defa da ona çevirdi Hayal, ama karşı koltukta oturan Selen de, Emre de, okuyamıyordu. Yan taraftan Bartu onlara destek oldu.
“Okulda ney istemiyorlarmış?”
“Katil.”
Yiğit eğilip baktı sonra, bu arada Rüzgar da başını kaldırmış, oturuşunu değiştirmişti. Sinirli sinirli, sanki olayın muhatabı karşısındaymış gibi konuşuyordu.
“Ne alaka oğlum? Katilin ne demek olduğunu falan mı bilmiyor bunlar? Ne demek katil istemiyorum? Katil olan kim anasını satayım?”
Bartu başını sallayıp onayladı. Sonra devreye Yiğit girdi, tavrı alaycıydı, ama bir yandan da bundan haz etmediği açıktı.
“Yok terörist amına koyayım! Abartın…”
Selen başıyla onayladı, ardından bilmiş bir üslupla, Yiğit’e bakmadan konuştu.
“Doğru, Yiğit yapmış olsa bile, ki bunu şuan bilemiyoruz, çocuk ölmemiş, bu da onu katil yapmıyor. Saçma olmuş…”
Yiğit sesli şekilde nefesini verdi. Bir elini, laf anlatmak için kaldırdı sonra bende eş zamanlı olarak benden taraftaki bacağına koydum elimi ve kısık sesle konuştum. Bu arada gözleri Selen’deydi.
“Tamam canım, sakin ol. Düzgün düzgün anlat. Bağırıp çağırma, kimse seni suçlamıyor. Sadece bilmiyoruz henüz, dedi. Öyle değil mi?”
Çok tahammülsüz bir insan olmasından ötürü, ağzından çıkanları kontrol etme zahmetine bile girmeyecekti, biliyordum. Fakat Selen bunu önemseyecek biri olduğundan, uyarmıştım onu. İşe yarayacağını düşünüyor muydum, hayır. Muhtemelen bir kulağından girip bir kulağından çıkmıştı dediklerim, ama hiç değilse ben denemiştim.
“Ben çocuğun yanından gittim sonra, sağlamdı çocuk! Ben ellemedim! Sonra olmuş ne olduysa, bu da beni bağlamaz. Kim yaptıysa yaptı, anladınız mı?”
Hırslı hırslı anlatıyor, her kurduğu cümleden sonra da, kendisine inanıp inanmayanları görmek ister gibi etrafına bakıyordu. Söylediklerinin doğru olduğuna inanmak istiyordum, yalan söyleyeceğini düşünmüyor gibiydim. Bir yandan da çok eksik ve detaya girmeden anlatıyordu. Bir şey yakalayabilmek güçtü. Bu da ona inanılmasını zorlaştırıyordu.
“Bu olay senin suçun değil muhtemelen, ama çocuğu köşeye sıkıştırıp tehdit ettiysen bu da bir suç, biliyorsun değil mi? Yani bunun da bir karşılığı vardır muhtemelen.”
Yiğit sinirli bir ifadeyle yüzünü kapattı ve ellerini yavaşça aşağı indirdi. Saçlarını düzeltti iki eliyle. Ardından konuşmaya devam etti Selen’e cevap verir gibi.
“İnsanlar katil olduğumu düşünüyor Selen, bu biraz fazla!”
Araya Hayal girdi sonra. Ciddi bir üslubu vardı. Eğilerek Yiğit’e baktı ve tane tane kurdu cümlesini.
“Tam olarak nasıl gelişti olay? Detaylı anlatırsan daha iyi anlayabiliriz.”
Bölüm etkileşimi
