Bölümler 11Şu an: 1.0
Buzun üzerinde uzun uzun daireler çiziyordum. Gözlerim kapalıydı, kulağımda kulaklıklarım vardı. Günlerdir üst üste hata yaptığım bu dönüş hareketini, artık iyi bir şekilde yapabilmekti bugünkü hedefim. Yarışmaya çok az kalmıştı ve ben hala hata yapıyordum. Herkes hata yapabilirdi elbette, ama yıllarınızı verdiğiniz bir işte en iyi olamamak sinir bozucuydu. Her yeni koreografi farklı zorlukları beraberinde getiriyordu. Ezberlemesi, alışması ve profesyonelleşmesi zaman alıyordu. Git gide daha iyi yaptığım doğruydu ama koreografiyi öğrenme hızım beni tatmin edecek seviyede değildi. Ofladım.
Normalde çok iyi paten kaysam da yarışmadaki performansımdı değerlendirilecek olan neticede. Yarışmalar her zaman için stresli ve zorlayıcı şeylerdi. En iyisini göstermek zorundaydım dolayısıyla. O yüzden de çalışma eylemi benim hayatımda asla ama asla son bulmuyordu.
Dudaklarımı kemiriyordum dönerken, dengemi kaybetmek istemiyordum. Bugün en az on defa düşmüştüm. Daha fazlasına tahammülüm yoktu. Şimdi ise mükemmel olmanın zamanıydı benim için. Elbette ki herkes gibi bende birinci olmak istiyordum. Ama diğerlerinde farklı olarak, benim aşağısında gözüm yoktu. İkinci de olsam, sonuncu da olsam muhtemelen bir şey değişmeyecekti. Bazen hoşuma gitmiyor olsa da kişiliğimin bir parçasıydı bu hırsım. İnadım da üzerine eklenince tahammül edilmez insan olabiliyordum zaman zaman.
Antrenörüm salondan çıkalı neredeyse 45 dakika oluyordu. Sadece temizlik görevlilerinin arada sırada uğradığı ve, bu kız hala mı burada, diye baktığı buz pistinde dönüp duruyordum yalnız başıma.
Şu aralar içinde bulunduğum yoğun plan da aklımda düzenleniyordu bu sırada. Kafama göre görevlerime tik atıyor ve diğerlerini sıraya diziyordum. Hayatım yoğun ve yorucuydu çünkü. Buna ihtiyacım vardı. Planlı olmak zorundaydım. Aksi takdirde işlerim yetişmiyor, her şey tepe taklak oluyordu.
Gözlerimi açtığımda, tribünün giriş kapısının açıldığını gördüm. Kulaklığımı çıkarttım duymak için ve kapıya doğru yaklaştım. Dümdüz pistte, ileriye doğru iki adım atmak hiç bu kadar zor olmamıştı. Buz patenini hayatımda ilk kez ayağıma giydiğimde bile bu kadar zorlanmadığıma emindim. Başım inanılmaz dönüyordu, bunun olmasına sebep olan da bir nevi bendim. İsyan edemezdim. İçeriye giren siyah kazaklı çocuğa baktım. Gözleri bendeydi. Belki de gün içinde en çok gördüğüm gözler olan kahverengi gözlerine baktım.
“Bitti mi işin? Gidelim mi?”
Bir anlığına durdum ve iki saniye düşünmenin ardından başımı salladım. Daha fazla çalışsam da bir faydası olmayacaktı çünkü şimdiden başım dönüyor, midem bulanıyordu. Üstelik bugünkü işlerim de epey yoğundu. Dinlenme zamanı bile kalmamıştı bana doğru düzgün. Patenlerimi çıkartmak için kenara yaklaştım. Komik olmadığını bilmeme rağmen, o klasik espriyi yaptım otururken.
“Gelecek seneye kadar bu piste gelmek istemiyorum!”
Son derece ciddi bir yüzle yanıma geldi. Komik olmasa da hafifçe tebessüm edebilirdi bence, ama o yapmamıştı. Gereksiz bir ciddiyetti… Bir elini omzuma koyduğunda ona baktım. Küçümseyici bakışları üzerimdeydi. Gözlerimi hafifçe kısarak baktım. Patenlerimden biri ayağımdan çıktığında, diğerine yöneldim.
“Yarın antrenman yok değil mi?”
“Hayır, ondan sonraki gün var.”
Başını onaylar anlamda salladı. Ayakkabılarımı giydikten sonra, tribün kısmına bıraktığım montumu ve telefonumu aldım. Ben patenlerimi dolabıma yerleştirdikten sonra birlikte çıkışa doğru yürümeye başladık. Kolunun birisine sıkıca sarılmıştım. Dengemi korumama yardımcı oluyordu ama haberi yoktu.
Her zaman için, patenleri çıkartıp ayakkabıya geçtikten sonra zorlanırdınız. Ayaklarınızın altında buz olmazdı, kaymazdınız da. Ama bu defa başımın dönüyor olması da büyük bir problemdi. Özellikle de bugün buzun üzerinde defalarca kez düştükten sonra, yeniden yerle buluşmaya hiç de niyetim yoktu. Muhtemelen her yerim morarmıştı. Canım, attığım her adımda yanıyordu.
Bakışları değişikti ama bir şey demedi. Tesisin çıkışına kadar sessizce yürüdük. Buz pisti çok soğuktu, ama dışardaki havanın da ondan aşağı kalır bir yanı yoktu. Aralık ayı, yine her zamanki soğuk tavrını takınmış gibiydi. Üzerimde kalın giysiler olmasına rağmen hafifçe titredim.
“Üşüdüğün için mi sarılıyorsun sen?”
“Bugün o kadar çok döndüm ve düştüm ki, ne dönmek, ne de düşmek istiyorum.”
Kaşlarından birinin ucu hafifçe havaya kalktı ve yüzü yine o, her zamanki bilindik ifadesine büründü. Cevap vermek yerine bu şekilde bakmayı sürdürdü bir süre. Sonrasında tesise en yakın noktadan geçen dolmuşu beklemeye başladık birlikte. Rüzgarlı hava bizi daha fazla üşütmesin diye, nispeten daha kapalı bir yere geçmiştik. Burnumun üşüdüğünü hissedebiliyordum. Ellerim cebimde olmasına rağmen uyuşmuştu.
“Emrelere gidiyoruz değil mi?”
Başımı onaylar anlamda salladım. Şuan aşırı yorgun da olsam, Emre’nin yılbaşı partisinde sabaha kadar eğlenmek iyi gelecekti. Düşünmesi bile motive ediciydi hatta…
Bu geceyi haftalar önceden planlamıştık. Okuldan tanıdıklarımız, mahalleden arkadaşlarımız, kısaca sevdiğimiz herkes olacaktı bu partide. Kalabalık için bir miktar endişeli olsam da parti için heyecanlıydım. Üstelik Emre yakın arkadaşlarımızdandı. Biz de ev sahibi sayılırdık o yüzden.
Telefonunu kulağına götürüp “alo” dediğinde bakışlarım ona döndü. Karşıya bakarak konuşuyordu. Biraz daha yanına yaklaştım ve kiminle konuştuğunu duyabilmek için parmak uçlarıma yükselerek telefonun hoparlör kısmına kulağımı yaklaştırdım. Emre’nin sesini duyduğumda ise merakımı gidermiş bir şekilde eski halime dönüp ne dediklerini dinlemeye başladım.
“Ne yaptınız, sıkıntı falan var mı?”
“Gerçekten de tam bir salak gibi davranıyorsun bazen Emre, biliyorsun değil mi? Neden abi mesela açıkla bunu?”
Sadece Yiğit’in cümlelerini duyabiliyordum, ne hakkında konuştuklarını anlamaya ve olayı kavramaya çalışıyordum zor da olsa. Sessizce dinlemeye devam ettim. Bakışlarım da yüzünde geziniyordu. Mimikleri belki ne düşündüğünü açıklayabilir, sanmıştım. Ancak bu tezim saniyeler içinde çürüdü. Aynı soğukluk, aynı bakışlar ve aynı ifadelerle konuşmayı sürdürüyordu. Anlamak imkansızdı o an, hem de benim için bile...
“Sizin orada uyunacak bir yer ayarlasana sen Ekim’e. Saat erken daha zaten. Uyusun biraz, parti başlarken uyanır. Ya da gece uyur uyanır bir şekilde, bilmiyorum. Yeni çıkıyoruz bizde pistten işte. Ayarla sen bir yer ona, tamam mı?”
İsmimi duyunca daha da dikkat kesildim. Bu, benim aklımda olmayan, ama kulağa da mantıklı gelen bir fikirdi. Bedenim uyku kelimesini duyunca bile hafifçe gevşeyivermişti. Başımı hafifçe omzuma doğru eğerek dinlemeye devam ettim Yiğit telefonu kapatasıya kadar. Kapatır kapatmaz da yanına yaklaşıp başımı onun koluna koydum.
“Beni bu kadar önemsiyor muydun sen ya?”
Bakışları bana döndü ve yüzünü iğrenmiş gibi büzdü. Kaşının bir ucu yine havadaydı. Bir adım geriye çekildi, bedenlerimizin arasına beklemediğim şekilde boşluk girdiğinde dengem hafifçe kayboldu ama hızlıca toparladım. İki eli cebindeyken, o buz gibi sesiyle konuştu.
“Hemen de şımarıyorsun. Sadece gece uykusuz kalıp azıtırsın, gene benim başıma kalırsın, diye dedim. Her şeyi de abartmayıver Ekim!”
Dudaklarımı büzdüm. Bu kişiliğine alışkındım, sadece abartmayı seviyordum sanırım. Belki de bu yüzden “abartma” kelimesini bu kadar çok kullanıyordu. Benim yüzümden yani. Belki de tam tersiydi. O bana her, abartma, dediğinde gıcıklık olsun diye abartıyordum ve olaylar buraya kadar geliyordu. Emin olamıyordum.
Beklediğimiz dolmuşun geldiğini gördüğümüzde hızlı adımlarla caddeye ilerledik ve dururduk. Yiğit öne doğru ilerlerken ben kendime oturacak bir yer bulmak için arkaya geçtim. O ücretleri ödeyip yanıma geldiğinde, başka boş yer olmadığı için, hemen dibimde, ayakta dikilmesi gerekti. Yol boyu uyumamak için direndim. Yiğit de tek kelime etmedi. Sessizlik daha da uykumu getiriyordu. Dolmuşun ekstra fazla sallanan arka koltuğundaydım hem de, tekerlek üstündeydim! Beşik gibi sallanıyordu. Öyle ki, 15 dakikalık yolda neredeyse rüya görecektim. Diğer insanların konuştukları şeyler kulağıma ninni gibi geliyor, bedenim, uyumak için yalvarıyordu. Neyse ki Emre’nin evine geldiğimizde ben, uyku ile verdiğim savaşı kazanmış ve uyanık bir şekilde varabilmiştim. Bir de bugün okul sonrası kursa kaldığımı düşündüm sonra, bunu bedenim muhtemelen kaldıramazdı.
Okulda, normal çıkış saatinden itibaren, üçer derslik kurslar yapılıyordu biz on ikinci sınıflar için. Bir çeşit, sınava hazırlıktı bu. Üniversite sınavını çok önemsiyorlardı. Kalmak zorunlu değildi, ama kalmayanlara hoş bakılmazdı.
Neyse ki ben, lisanslı sporcu olmamdan ötürü, izinliydim. Bana karışan olmuyordu. Neredeyse hiç kalmıyordum bu kurslara ben. Yiğit ise kafasına göre çıkıyordu. O da neredeyse hiç kalmıyordu. Ama onunki tembelliktendi.
Bedenimin yorgunluğunun üzerine, bir de okuldan şimdi çıkıyor olsam her şey çok çok daha berbat olurdu, diye düşündüm. Saat yaklaşık bu saatlere tekabül ediyordu. Hatta sanırım on dakika sonra kurslar bitiyordu. Bunun içinde olmadığım için kendimi çok şanslı hissettim. Pistte çok yorulmuştum. Bedenen yorgundum. Ancak kurslar beni zihinsel olarak yoruyordu ve sanırım daha beter olan oydu. Pateni her zaman yeğlerdim.
Dolmuştan indikten bir dakika sonra evdin önündeydik. Kapıya yanaştım ve yanıma gelmesi için Yiğit’i bekledim kapıda. Bir saniye kadar sonra yanıma geldi. Bu arada zile bastım. Kapının açılmasıyla Yiğit’in telefonunun çalması aynı anda duyuldu. Ona döndüm. Telefonunu cebinden çıkartıp kulağına koydu. Bu arada ben bir yandan kapanmasın diye kapıyı tutuyordum, bir yandan da onu izliyordum.
Durduğum yerde onu bekledim. Kısa bir anlığına gözleri bana kaydı. Ardından hafifçe kısıldı. Sonra tek bir cümle söyledi ve telefonu kapattı. Anlam verememiş gözlerle ona bakmayı sürdürdüm.
“Tamam, geliyorum şimdi ben. Bir de o vardı tabii…”
Ne diyeceğini bilemez gibi yüzümde dolaştı bakışları bir saniye. Ardından arkasını dönüp bir adım attı. Ben ise bu sırada hala kapıyı tutuyordum kapanmaması için. Ne içerde ne de dışardaydım. Arkasından baktım.
“Ekim, bu acil bir şey. Gitmem gerekiyor ama geleceğim.”
Asla tatmin edici bir açıklama olmamasına rağmen, başka bir şey söylemeyeceğini bildiğim için soru dahi sormadım. Öylece bakmaya devam ettim. Bunu gördüğünde bir an duraksadı ve konuştu.
“Sen yat dinlen, ben gelince seni uyandıracağım.”
Endişeli gözlerle arkasından baktım bir süre daha. Cebinden bir paket sigara çıkarttı. Onun sigarasını dudaklarının arasına alıp yakmasını izledim. İlk nefesini çekene kadar orada durdum. Sonrasında içeri girdim. Binlerce kez şahit olduğum o sahne, artık bir dejavu hissi uyandırıyordu her defasında.
Merdivenlerden çıkıp kapıda beni bekleyen Selen’e sarıldım. Bugün izin alıp kursa kalmamışlardı. Hazırlık yapıyorlardı. Kızın lüle lüle olan parlak sarı saçları, yoğun bir şampuan kokusu yayıyordu etrafa. Sarıldığımda burnuma dolmuştu koku. Küçükken oynadığım oyuncak bebeklere benziyordu saçları, gülümsedim ve içeri geçtim. Salona geçmeye niyet ediyordum ki, mutfak kapısının yanına ev sahibi olan Emre geldi. Elleri un içindeydi. Üzerindeki mutfak önlüğü kirlenmişti, epey yorgun gözüküyordu.
“Hoş geldin Ekim, Yiğit nerde?”
Bir yandan gözlerim üzerinde gezinirken, onlara kapıda olanları söyledim. Gideceği yere haber vermemesi elbette ki beklendi bir şeydi. Bu yüzden, niye sormadın, tarzı bir konuşma bile geçmemişti aramızda.
“Sen neden savaştan çıkmış gibisin peki? Kız arkadaşına bak, fıstık gibi giyinip süslenmiş.”
Bu arada elinde toz beziyle Selen gözüktü yeninden. Ondan bahsettiğimizi duymuş olmalıydı. Saçlarını serçe parmağını kullanarak yüzünden çekti. Emre derin bir iç çekti ve Selen’e duyurmak ister gibi konuştu.
“Ah ah, evde kız var ama yine de kurabiyeleri yapmak bana kalıyor! Hayat çok acayip işte! Bari gel sen bak gözünü seveyim Ekim, buna daha un koyacak mıyım? Bakmıyor bile bu zalimin kızı.”
Selen her zamanki havalı edasıyla yanımıza kadar geldi. Onu görünce tüm odağı o oldu anında oğlanın. Bir elini, Selen’in yaptığı gibi beline koyup dinlemeye başladı Emre. Öylesine hırslıydı ki Selen, onunla münakaşaya girmek bile başlı başına hataydı.
“Pardon? Kurabiyeyi kadın yapar diye bir şey mi var? Partiyi sen organize ediyorsan pek ala da sen yapacaksın valla, kimse kusura bakmasın! Toz almaya razı olduğuma şükret sen!”
Gülmemek için kendimi zor tuttum. Gerçekten de bu yapılı saçlar ve özenli giyim ile, temizlik yapmak Selen’e yakışmıyordu. Podyumda yürüse daha az sırıtırdı, ama Emre, bundan bile memnun değildi.
Mutfağa geçip Emre’nin bahsettiği hamurun ununa bakmaya çalıştım. O da yanıma geldi. Arkamda durup diyeceğim şeyi merakla beklerken ben, ne diyeceğimi bilemiyordum. Gördüğüm hamur boyutu baya şaşırtıcıydı. Sorduğum ilk soru, kaç kişi için bu, oldu. Bunu sormamla birlikte, yan odadan Selen’in neşeli kahkahası yükseldi.
“300 kişilik canım, ben sana söyleyeyim!”
Emre bozuldu, ben ise bir anlığına şoka girdim. Tepkimi kontrol bile edemeyecek kadar şaşkındım. “Ne? Abartmayın!”
Emre itiraz edip düzeltmeye çalıştı. Çabaladığı belliydi, ama hamura bakınca ne hamuru olduğu bile anlaşılmıyordu. Bunu insanlara yedirecek olması, özellikle de bu kadar çok insan olması beni düşündürüyordu. Kırıcı olmak istemesem de gerçekler bu şekildeydi. Rakam muhtemelen abartıydı, ancak birçok kişinin bu partiye davetli olduğundan da aslında haberdardım.
“Ya abi tamam abartmayın sizde! Yani olabilir heves ettim çok insan çağırdım yanlışlıkla da, en fazla 30-35 kişi! Gerginliğe gerek yok…”
Selen birden mutfak kapısında belirdi. Bu gelişi biliyordum. Haklı olduğunu söylemek için gelmişti. Üzerindeki kırmızı tunik saçlarını bağladığı tokasıyla, siyah göz makyajı ise altındaki siyah fileli çorabıyla uyumluydu. Zaten inanılmaz çekici bir fiziğe ve büyüleyici bir güzelliğe sahipken, bir de bu kadar özenerek hazırlanması, onu bambaşka bir havaya sokuyordu.
“Aşkım ben sana bundan 2 hafta önce ne dedim? Bir tek bizimkiler gelsin, dedim. Öyle değil mi? Zaten sınıftan 3-5 kişi, birde biz, ayrıca Bartu falan da gelecek yani, yetmez miydi sence? Sen insanlara hayır demeyi bilmemenin cezasını çekiyorsun şimdi işte! Hayır demeyi bilsen ve her isteyene, gel, demesen şuan burada 30 kişilik kurabiye yapmak için uğraşmıyor olurdun!”
Emre iki elini havaya kaldırdı ve kıza doğru iki adım attı. Bir kadınla tartışırken asla kazanamayacağını kabul etmek istemese de anlamış olmalıydı. Bu kadın Selen olursa hele, imkansız tam da doğru kelimeydi. Ancak o, pes etmek yerine savaşmayı seçiyordu.
“Hayatım tamam da, Bartu da gelmesin mi yani ayıp çocuğa! Kuzenim yani benim o. Hem öyle bir diyorsun ki, sanki Mevlana’yım ben! Yok herkese, gel, demişim. Ne olursan ol yine gel, demi Selen!”
“Uf, takıldığın nokta bu mu cidden? En zeki erkek varlık yani… Seninle daha fazla uğraşmayacağım! Tartışmaya devam etmek istiyorsan edebiliriz, ama kurabiyelerini fırına verince bir de toz alman gerekebilir.”
Köşede öylece durmuş ikisini izlerken birden Emre’nin gözleri bana kaydı. Aklına mı o an gelmişti yoksa Selen’den kaçacak yol mu arıyordu bilemiyordum. Bir eliyle yukarıyı göstererek konuştu.
“Üst katta sağda bizim misafir odası var ya, sana orayı ayarladım. Yatabilirsin sen bu arada.”
Tam da ihtiyacım olan şeyin bu olduğunu söylemek istemiyormuş gibi lafı kıvırarak hamuru hakkında birkaç yapıcı eleştiride bulundum. Ardından sohbete birkaç cümlelik eklemelerde katkı sağladım. Şuan burada olmasam birbirlerini bıçaklayacaklarmış gibi hissediyordum. Tatlı, ama bir o kadar da kavgacı bir çift ile karşı karşıyaydım. Sonrasında ise, nezaketen yardıma ihtiyaçları olup olmadığını sorarak, yatmaya gideceğimi belirttim. Benim sadece nezaketen sorduğumu anlamışlar mıydı bilmiyorum, ama halledebileceklerini söylediler ve beni yatmaya yolladılar. Üst kata çıkarken bile arka arkaya 3-4 kez esnedikten sonra, uykunun da çok ama çok önemli bir nimet olduğunun yeniden farkına vardım.
Yattığımda aklım hala Yiğit’teydi. Onun ne yapacağını asla kestiremeyişimden ötürü endişeliydim. Ama sorsam da cevap vermezdi. Ne yapacağımı bilmiyordum, en yakınındaki kişilere bile bu derece gizemli oluşu, sinir bozucuydu. Sonra telefonumu çıkartıp mesaj atmaya karar verdim. Nerede olduğunu sorarsam cevap vermeyeceğini bildiğimden dolayı da daha zekice bir yol izledim. Aslında koşullar da biraz bunu yapmam için yardımcı olmuştu bana. Sadece onları kullanmayı seçmiştim ben.
“Çekiliş için aldığımız hediyeleri unutmuşuz, gelirken benim sizin evdeki çantamdan alsana benimkini.”
“Seninki de yanında değildir muhtemelen. Unuttuysan hatırlatayım.”
“Ev çok mu ters kalır sana, ne taraftasın?”
Telefonumun ekranını kapatıp yanıma bıraktığım anda düştü bildirim. Hemen cevap vermişti. Mesaj kutusuna girdim ve ne yazdığına baktım.
“Daha işim var.”
“Alırım gelirken.”
Şaşırtmamasına şaşırmış gibi bir şeydim. Zekice davrandığımı düşünmeme rağmen nerede olduğuna dair herhangi bir şey öğrenememiştim ve bu can sıkıcıydı. Gözlerimi kapatıp biraz dinlenmek için kendime izin verdim. Beklediğimden bile kısa bir sürede ise derince bir uykuya daldım. Ne evin benim olmaması sorun olmuştu, ne de birkaç saat sonra bu evde bir yılbaşı partisinin başlayacağı…
Bölüm etkileşimi
