YİĞİT VE DİĞERLERİ kitap kapağı

3. bölüm / 11

2.0

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: 2.0

Gerçekten de, Yiğit gelip beni uyandırmıştı bir süre sonra. Bu bayağıca şaşılacak bir şeydi çünkü bana gelip de, seni uyandırırım ben, dediğinde, pek de güvenmemiştim açıkçası. O odaya girdiğinde, arkasından kapattığı kapının sesi ürkerek uykumdan sıyrılmama sebep olmuştu. Tam anlamıyla o da sayılmazdı ama vesile olan oydu neticede. Gözlerimi açtığımı görünce bana baktı, oysa başta benim için gelmemişti bile, ancak farkına varabilmiştim.
“Saat kaç oldu, hala uyuyor musun sen?”
Gözlerimi devirdim karanlık odada. Hava tamamıyla kararmıştı. Yiğit boydan boya camlı balkon kapısına arkasını dönmüştü, siluetini net şekilde seçebiliyordum. Saçma sapan baktı bana birkaç saniye. Sonra arkasını döndü ve bir şeyler arıyormuş gibi gözlerini odanın içinde gezdirmeye başladı. Bu arada yattığım koltuktan kalkmış, üzerime örttüğüm örtüyü katlıyordum.
“Oğlum terlik burada nerde var, ben mi körüm?”
Umursamazca konuştum, yüzümü ona bile dönmeden. Katladığım örtüyü koltuğun koluna doğru koyduktan sonra saçlarımı düzelttim ellerimle. Sonra da kazağımı aşağı doğru çekip giysilerimi düzelttim.
“Belki lambayı açarsan görürsün.”
Cümlemi duyar duymaz eli anahtara dokundu ve lambayı açtı. Bir saniyeliğine gözlerim kamaştı, ama hemen sonrasında toparladım. Yiğit de dolabın altına doğru koyulmuş olan ev terliklerini almak için eğildi. Odadan ondan önce çıktım ve lambayı kapatıp gelmesi için onu bekledim. Alt kata birlikte indik.
“Çok kalabalık mı aşağısı, baya gürültü geliyor ama…”
Başıyla onayladı. Elinde tuttuğu terliklere bakıyordu bir yandan da anlam verememiş gibi. Son merdiveni de indiğimizde aklımda, ortamı beğenmezsem geri yatma fikri vardı. Gerçekten de Selen haklıydı, gelen seslere bakılırsa, Emre herkesi çağırmıştı. Neyse ki ev iki katlıydı. Yeniden yatma planımı devreye sokabilirdim rahatça. Derin bir nefes alıp Yiğit’in peşinden, geniş salona girdim. Kapıyı açar açmaz, led ışıklar gözlerimi aldı. Afalladım bir anlığına, içerisi havasızdı, boğucu bir atmosfer vardı sebebini bilmediğim şekilde. Açık planlı mutfak da dahil olmak üzere, her yerde insan vardı. Çoğunluk tanıdık siluetler olsa da canım şuan, kimseye selam vermek istemiyordu. Her yerden renkli ışıklar parlıyor, büyük hoparlörlerden müzikler çalıyordu. Biraz ayılmam gerektiğine karar verdim saliseler içinde. Kahve içmek istiyordum. Nereden alabileceğimi nezaketen sormak için Selen’i veya Emre’yi aramaya başladım. Kalabalığa doğru yöneldim. Gidip alabilirdim, burası epey sık geldiğim bir yerdi. Bir şey demeyeceklerini de biliyordum, ama sormak burada daha mantıklı ve nazikçe bir fikirdi. Bu arada kazağımın bilek kısmından Yiğit çekti beni. Dönüp ona baktım.
“Ne istiyorsun?”
“Kahve içeceğim, Emre’ye ya da Selen’e bakıyorum, sorayım bir.”
Yüksek sesle söyledim. Bir saniyelik bir gecikmeden sonra başı yukarı kalktı. Kaşlarımı çattım hafifçe. Ardından konuştu. Beni hafifçe kazağımdan kendine çekiyor, kulağıma doğru konuşuyordu.
“Ben bulurum sana, dur iki dakika.”
Ona bakıp, nereden bulacaksın ki, gibi sorgulayıcı bir bakış attım. Ama o yanımdan ayrılıp görüş alanımdan çıktı. Birkaç saniye daha arkasından izledikten sonra büyükçe kanepede, oturacak bir yer buldum kendime. Herkesin neredeyse, tanıdık bir silueti olmasına rağmen, çoğu kişi ismen bile bilmediğim insanlardı. Selen de, Emre de ortalıkta gözükmüyordu. Sınıf arkadaşlarımdan birkaçını, odanın köşesinde muhabbet ederken gördüm. Yanlarına gitmek ve gitmemek arasındaydım. Yanlarında tanımadığım kızlar vardı ve ben şuan hala, bir rüyadaymış gibi hissediyordum. Yeni uyanmıştım ve algılarım kesinlikle kapalıydı. Dünyanın dönüşüne dışardan şahit olan biri gibiydim adeta. İletişim kurasım yoktu kimseyle.
Enseme, giydiğim bluzun yakasından soğuk bir şeyin değmesiyle irkildim ve arkamı döndüm hızla. Renkli ledlerin, saçlarını pembeymiş gibi gösterdiği Rüzgar, arkamda 32 diş sırıtıyordu. Kirli sarı kıvırcık saçları ve sevimli bir suratı vardı. Neredeyse 2 metreye yakın, uzun boyu ve saçma hareketleri onun en belirgin özelliklerindendi. Soğuk parmaklarından birisini enseme değdirmişti. İrkilmeme sebep olanın bu olduğunu anladığımda, önemsememeye karar verdim. Zaten amacı beni gıcık etmekti.
“Naber? Sen ne zaman geldin, hiç görmedim valla! Seni soruyordum ben de.”
Onun yaptığı gibi bağırarak, ona doğru konuştum. Açık planlı mutfağa arkası dönük koyulmuş üçlü koltuğun arkasından yaklaşmıştı. Yerimden kalkmamayı seçtim, çünkü geri döndüğümde oturacak bir yer bulamayabilirdim. Burada bir dolu insan vardı.
“Uyuyordum kanka yeni uyandım. Antrenman bittiğinden beri buradayım normalde.”
3 seneden biraz daha fazla zamandır yakın arkadaşım olan bu çocuk, samimi arkadaşlardan oluşan, ara sıra toplanıp dışarı çıktığımız ya da rastgele takılıp eğlenceli şeyler yaptığımız kişilerden biriydi. Çapkın tavırları ve havalı bir kişiliği vardı. Karizma kelimesinin vücut bulmuş hali olduğunu iddia ederdi her zaman için.
“Yiğit yok mu? Buralardaydı o da sanki.”
“Bir kahve içeyim, dedim de onun için gitti. Bana bulacakmış ya, bulsun bakalım.”
Son cümlem biraz inanmamazlık kokuyordu, ama bu kalabalık ve gürültülü ortamda, Rüzgar’ın takılacağı şey bu değildi. Başıyla onayladıktan sonra birkaç saniyelik bir sessizlik oldu aramızda. Etraf fazlasıyla sesli, renkli, kalabalık ve enerjikti. Önüme yeniden döndüğümde omuzlarımda iki elini hissettim, bedenimi çevirmeden sadece başımla ona döndüm.
“Neyse canım, buralardayım ben. Görüşürüz zaten, bir şey lazım olursa haber ver. Muhtemelen sarışınlarlayımdır!”
Son cümlesinden sonra eklediği ufak piç gülüşü, her şeyi daha da gerçekçi kılıyordu. Gülümsemekle yetindim. Sarışınlarla olmadığı ya da onları düşünmediği çok az an vardı zaten. Şu hayatta yapmakta olduğu iki eylemden biriydi bu. Ya yayın açmış oyun oynuyor olurdu, ya da kızlarla konuşurdu.
Sürekli ilerde çok ünlü olacağını ve 5 tane sarışın sevgilisinin olacağını söyler dururdu. Evdeki bilgisayar setine ortaokula giderken yığınla para dökmüştü ailesi. O yıllardan beri dijital platformlardan birinde yayınlar açıyor ve oyun oynuyordu. Çok takipçisinin olduğu kısmı belki doğru sayılabilirdi, ama onun gözü her zaman milyonlardaydı. Yayınlarını on binlerce kişi izlemiyordu belki, fakat ilerde kesinlikle zengin olacağını söyleyip dururdu. Sürekli yeni oyunlar oynar, farklı konseptlerle gelip bizden fikir alırdı. Ki, ünlü olmayı bu kadar çok istediği göz önünde bulundurulduğunda da, bu uğraşları şaşılacak bir şey değildi pek de…
Oturduğum yerde kalabalığı izlerken Yiğit, tanıdık, soğuk ve ifadesiz yüzüyle görüş alanımda belirdi. Ona döndüm. Elinde beyaz bir bardak vardı. Gülümsememe hakim olamadım. Bana böyle tatlı jestlerde bulunması, asla alışkın olmadığım şeylerdendi. Ona sürekli hizmet etmemi ister, kendisi yerinden bile kalkmazdı. Asla yaranamazdım ne yaparsam yapayım. Hem yanında durayım isterdi, hem çok sıkıldım, der dururdu. Hem beni kontrol etmek ister, hem de, asosyal misin sen biraz yeni insanlarla tanış, diye darlardı. Hem sürekli onlara kalmaya gitmem için ısrar eder, hem de, her gün bizdesin, derdi. Hem annesi gibi davranayım ister, hem de ona karışmamdan hoşlanmazdı. Bu şekilde bir davranışta bulunması Rönesans tablosu gibi bir şeydi. Yüzyılda bir ancak görülürdü.
Yaklaştığında, hiçbir şey demeden bardağı uzattı, bende alıp nazikçe teşekkür ettim. Oturacak yer olup olmadığına bakındı birkaç dakika. Esasında eğlenceli çocuktu Yiğit, ama bu şekilde kalabalık partilere hiç gelemezdi. İnsan sevmiyordu o genel olarak. Boş boş bakındı. Sonra dişlerinin arasından bir şey mırıldanarak arkasını döndü durduğu yerde. Tüm gülüşmeler, bağırarak anlaşmaya çalışmalar, şarkı ve eşlik edenlerin sesi kulağımdayken, işaret etmek amacıyla ayağımı bacağına sürttüm. Dönüp baktığında, sadece mimiklerimle, ne istediğini sordum. Nereye gidecekti ki?
Normal ses tonuyla konuştuğunda, dudaklarına fokuslanmış dediği şeyi anlamaya çalışıyordum. Cümlesi bittiğinde bir eli cebine gitti. O an, anladığımı belirtir şekilde, başım geriye gitti. Onaylar anlamda başımı salladım. Sigara içmeye gidecekti elbette. Birkaç saniye içinde gözden kayboldu. Bende bu arada getirdiği kahveyi içiyordum. Benim normalde içmediğim kadar sertti. Her ne kadar şekerli kahve içsem de, beni bir şekilde kendi içtiği kahveye alışmaya zorluyordu. Bu da bir kişilik özelliğiydi onun için. Herkes ona uyum sağlasın istiyordu.
Kendim yapmış olsaydım bu kahveyi, muhtemelen gidip lavaboya dökerdim şuanda. Ama bunu Yiğit benim için yapmıştı. Gerçek anlamda çok çok önemli ve özeldi yani. Benim için bile öyleydi… Bunu yapamazdım. Bana kahve bulacağını söylediğinde de sipariş vereceğini, ya da, bulamadım Ekim, deyip geri geleceğini düşünmüştüm. Ancak öyle olmamıştı. Yavaş yavaş sıcak kahveyi yudumladım.
Bir yandan saat bulmak için etrafıma bakınıyordum. Gerçekten misafir olan misafirlerin gideceği ve biz bize kalacağımız anı bekliyordum. Saatin kaç olduğu hakkında bir fikrim yoktu. Selen, misafirleri saat 12’den sonra göndereceğini söylemişti. Dediklerine hızlıca güvenebileceğiniz biriydi. Göndereceğim, diyorsa gönderirdi. Bu sıkıcı atmosferden sıyrılıp, gerçek partiyi görmek istiyordum artık. Sadece samimi arkadaşların kalacağı, ve sonunda planladığımız gibi eğlenebileceğimiz o zamana ışınlanmak istiyordum bir an önce.
Aklıma, epeydir babama haber vermediğim geldiğinde hızlıca kalktım. Elimde bardağımla odadan çıktım. Uyuduğum odada kalmış olmalıydı telefonum, onu geri almak için üst katın merdivenlerine ilerledim.
Yattığım odanın kapalı kapısını yavaşça açtım ve içeri girip etrafa bakınmaya başladım. Telefonumu bulduğumda önce, saate baktım. 23.35’i gösteriyordu. Epey uzun süredir uyuyormuşum, diye düşündüm. Arayıp babamla konuştum birkaç dakika boyunca. Beni çok da merak ettiği söylenemezdi, ama her haber vermezsem de kızacağını biliyordum. O yüzden genelde bildirirdim yaptığım her mekan değişimini ona. Burası da sık geldiğim bir yer olduğundan yadırgamamıştı.
Telefonu kapattıktan sonra cebime koydum ve odadan çıktım. Alt katta kopan tüm gürültü buraya, uğuldama şeklinde geliyordu. Yiğit’in sesini duyduğumda durdum ve ne tarafta olduğunu kestirmeye çalıştım. Bu katta birkaç oda daha vardı. Hangisinde olduğunu anlamaya çalıştım.
Odaların tamamı boştu, o nedenle fazla seçenek vardı bu evde. Emre’nin annesi ve babası cerrahtı. Aynı hastanede çalışıyorlardı. Büyük bir evleri, kiraya verdikleri daireleri ve Kuşadası’nda yazlıkları vardı. Çok para kazanıyorlar ve gerçekten çok çalışıyorlardı. Yılbaşı gecesi olmasına rağmen her ikisi de hastanedelerdi. Yarın bile eve gelecek fırsat bulup bulamayacakları belli değildi. Genelde evde yalnız olan Emre ise bizi evinde çok kez ağırlamış, hatta onunla tanıştığımızdan beri belki onlarca kez bizi yatıya davet etmişti. Misafir ağırlamayı severdi. Hayatımın en güzel anıları bu evdeydi. Kendi evimde zaten fazla vakit geçirmiyordum. Yiğit’in evi ve burası benim en çok zaman geçirdiğim yerlerdendi. Samimi arkadaş grubumuzla bin bir türlü eğlenceli şey yaptığımız bu ev, benim için bile cidden çok şey ifade ediyordu.
Karanlık ikinci katta yavaşça merdivenlere doğru yöneldim. Köşeden döndüğüm anda göğsüm, onun dirseğine çarptı. Bir elinde sigarası, anlamamış şekilde bana bakıyordu.
“Sigaranı içerde mi içiyorsun sen?”
“Hayır, tabii ki de, kapı çalıyor yarım saattir. Duymuyor musun?”
Başımı iki yana salladım. Sonra konuşmasına devam etti. Bende onu dinliyordum. Sadece sigarasının parlayan ucunu görebilsem de karanlıkta, yüzüne bakıyordum.
“Sayra gelmiş, ve siz duymadığınız için ben açtım kapıyı. İçeri girdiği andan itibaren saçma sapan konuşuyor!”
Kaşlarım hafifçe çatıldı. Onun çoktan gelmiş olduğunu düşünmüştüm. Sayra, sayılarımız eşitlensin diye yılbaşı çekilişine aldığımız bir sınıf arkadaşımızdı. Genelde tuhaf olarak tanımlanabilecek davranışları yüzünden pek aramıza almak istemediğimiz biriydi. Her köşe başında karşımıza çıkıp tesadüfmüş gibi davranması da, birlikte yapmayı planladığımız her aktiviteye kendini de ekletmeye çalışması da sinir bozucuydu. Tatlı bir kız olmasına rağmen ondan soğumamıza sebep oluyordu. Pek de yakınımızda bulunmasını istemediğimiz bir kızdı. Özellikle Yiğit’in, hiç tahammülü olmadığını sık sık belirttiği bu kıza kapıyı açmak zorunda oluşu, onun için gereksiz bir gerginlik sebebiydi. Zaten saçma sapan her şeye gerilen biriydi.
İstenmediği yerde durmaktan zevk alıyor, sanki özellikle, gel, diyormuşuz gibi sürekli burnumuzun dibinde bitiyordu. Yiğit içten içe inanılmaz gıcık olsa da bunu, ondan beklenmeyecek kadar kibar bir şekilde içinde tutuyor, sadece bakışları ve tavırlarıyla konuşuyordu.
Anladığımı belirtir şekilde mırıldandım. Bir yandan iki elimle sıkı sıkı tuttuğum ve ellerimi ısıttığım kahve bardağındaydı gözlerim. Onun da aynı yere baktığını gördüm. Uzanıp bardağı elimden aldı ve bir yudum içti. Sonra bana bakarak konuştu.
“Nasıl, beğendin mi?”
Başımı onaylar anlamda salladım. Ama itiraz eden bir tonda “cık” dedi. Bir yudum daha aldı sonra sözde “bana” yaptığı kahveden.
“Acı olmuş bu, sen böyle içmezsin ki!”
Başımı iki yana salladım. Çok beğenerek olmasa da, içiyordum ve mutluydum. Ama Yiğit benim kahvemi bana geri vermedi. Bana yaptığı kahveyi yani…
Bir adım ilerledi balkona doğru. Bir elini hafifçe belime değdirip çekti belli belirsiz.
“Bak sigaramın külü düşecek, Emre keser beni. Gideyim ben.”
“Bana yapmadın mı sen o kahveyi? Versene bana!”
Cevap vermek yerine hızlı adımlarla balkona çıktı. Orada kalakaldım. İlk defa hayırlı bir iş yapmıştı zaten, onu da kendi elleriyle mahvediyordu şimdi. Onu uzun yıllardır tanımama rağmen, içten içe sinirli bir biçimde alt kata indim. Merdivenlerin bitiminde, ellerinde birer bardak vişne suyu ile, derin bir muhabbete dalmış olan Selen ve Hayal’i gördüm. Beni görür görmez gülümsediler.
“Gelsene, sende. Ne yapacaksın içerde zaten?”
Buraya gelmeden önce saatlerce özendiğinden adım kadar emin olduğum Hayal, parlak kızıl saçlarıyla bana gülümsüyordu. Bu gece için herkesin özel hazırlık yapmış olduğunu fark ettim. Eh, pek de acayip sayılmazdı özenmiş olmaları. Sonra bir de kendi görüntümü hayal ettim, bir de onu inceledim. Uykudan yeni uyanmıştım. Şık sayılabilecek kıyafetlerle bu sabah evden çıkmıştım, hala da aynılarıylaydım. Onların yanında çok sırıttığıma emindim. Selen özellikle, günlük hayatında da süslü bir kızdı. Ben ise süs püs ve makyajdan çok haz etmezdim. Ama en azından bu gün için biraz güzel olmayı deneyebilirdin, diye geçirdim içimden.
Selen yakın arkadaşlarımdandı. Bıcır bıcır, çok tatlı bir kızdı. Koyu yeşil gözleri ve bembeyaz teni vardı. Hafif gamzeliydi, minyon olmasının da verdiği avantajla, görüp görebileceğiniz en tatlı insanlardandı.
Yanlarına yaklaştım. Zaten içerde yapacak pek de bir şey yoktu dedikleri gibi. Muhabbetlerine dahil olmak daha iyi bir fikirdi.
“Şu yeni yıla girelim bir hayırlısıyla da, gitsin şu insanlar. Asıl o zaman başlayacak parti bak görün!”
Her zamanki iddialı lafların sahibi, alışıldığı üzere Selen’di. Kafa dengi bir kız olmasının yanı sıra, göründüğünden bile daha zekiydi. Mantıklı kararlar veren, herhangi birisinin yapamayacağı kadar objektif yorumlar yapabilen, gerektiğinde dobra, gerektiğinde kibar bir karakterdi. Onunla zaman geçirmek kesinlikle muhteşemdi. Renkli bir kişiliği vardı.
Tiyatro oyunculuğu yapıyor, yeni diller öğreniyordu. Bolca kitap okuyor, ara sıra dans ediyordu. Hayatı dolu dolu yaşayan, enerjik biriydi. İlgilenmediği pek bir şey yoktu. Onunla sohbet ederken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordunuz. Bazen sinsi, bazen de çok güzel salağa yatan biri olmasıyla, karşınızda olmasından asla hoşlanmayacağınız biriydi. Ben ise onunla yıllardır arkadaştım.
Diğerlerine nazaran, arkadaş grubumuza bir süre gecikmeli katılmıştı. Başta hepimiz onu Emre’nin sevgilisi olarak kabul etmiş olsak da, zamanla aramıza katılmış, ve en az Emre kadar sevdiğimiz biri olmuştu. İlişkilerinin ilk zamanlarında, sadece arkadaşımız için güler yüz gösterdiğimiz o kız, şimdi en sevdiklerimizdendi. Onunla tanıştığım için mutluydum. Hatta herkesin onun gibi birine ihtiyacı vardı hayatta bana kalırsa…
“Emre nerde peki? O yorulmamış mı bu kalabalıktan?”
Selen imalı biçimde sırıttı. Ardından cilveli bir edayla cevapladı sorumu. Keyfi epey yerinde gibiydi.
“Biliyor musun canım, beni hiç ama hiç ilgilendirmiyor! Bu kadar adamı eve doldururken gayet mutluydu. İlgilensin bakalım misafirleriyle!”
Hayal gülerek araya girdi. Emre’nin tarafını tutuyor gibiydi. Selen’in laflarını yarım bir gülümsemeyle dinlemiş, biter bitmez atlamıştı.
“Canım biliyorsun ya, heyecanlı çocuk. Önüne gelene söylemiştir o, bence çok abartıyorsun.”
Selen bir adım geriye çekildi ve gözlerini hafif kıstı. Bir elini göğsüne koyarak Hayal’e doğru konuştu.
“Beni ilgilendirmiyor orası! Bir, hayır, demeyi öğrenemedi gitti bu çocuk! Ben ne yapabilirim? Gelme, dese gelmeyecekler. Ama işte Emre Efendi, ne diyor, yok ayıp olurmuş da, yok üzülürlermiş de. Ohoo! Sayra bile burada ya! Düşünsenize!”
Hayal yüzünü ekşiterek konuştu o malum ismi duyduğunda.
“Ay çekilişe alma fikri de ondan çıkmıştı demi! Bide 12 olunca da gitmeyecek, sabahlar o kız burada kesin! Bence dua edelim, burada yatacağım, demesin.”
Hayal’in mimiklerini gördüğümde genişçe gülümsememi tutamadım ve biraz daha yaklaşarak kısık sesle konuştum. Yiğit’in de, Sayra’nın da, duymasını istemiyordum bu dediklerimi. Sadece ikisinin duyabilecekleri bir ton kullanarak başladım.
“Kapı çalmış birkaç dakika önce işte, biz de duymamışız. Yiğit duymuş nasıl olduysa. O açmış. Bir bakmış Sayra gelmiş. Saçma sapan konuştu, diyor birde. Ne dedi bilmiyorum ama, gene sallamış suratını Yiğit. İyiden iyiye nefret ediyor ondan.”
Selen başını onaylar anlamda salladı ve hemen konuşmaya başladı. Emre dediklerinde haklıydı belki de, diye düşündüm birden. Öylesine hızlı ve mantıklı konuşuyordu ki Selen, onunla bir tartışmaya girmek bile hataydı. Belli bir şeydi bu tabii, ama ikisinin kavgaları Emre tarafından anlatıldığında daha da komik bir hal alıyordu her defasında.
“Tabii ki nefret eder, ben bile ediyorum düşünsene! Paparazzi gibi kız, nereye gitsek geliyor, aramıza giriyor. Ama benden söylemesi, Yiğit’e aşık o bence. Umarım değildir ama, aşık basbayağı. Bakın da görün!”
Hayal ile eş zamanlı olarak yüzümü ekşittim. Birilerinin o, birlikte büyüdüğüm sorumsuz çocuktan hoşlanması komik geliyordu. Bu yaşa kadar pek de bir kızla olmamış olması tesadüf değildi. İnsanların dışardan görmediği Yiğit’i düşündüm bir anlığına. O uykudan ilk uyandığı hali, her şeye bağırıp küfür eden hali, asla memnun olmayan hali, ne yerse yesin doymayan hali ve morali bozuk hali… Ona aşık olmak epey zor bir şey olmalıydı…
Merdivenlerden umursamaz adımlarla inen Yiğit’in görüş açımıza girmesi, bizi birkaç saniyeliğine durduran şey oldu. Hayal ve Selen aynı anda bardaklarından birer yudum aldılar. Ben ise elimde içecek bir şey olmadığından, öylece dikildim birkaç saniye. Yiğit bana baktığında da, onu o an fark etmişim gibi gülümsedim. Elindeki bardaktan bir yudum alıp bana uzattı. Kaşlarımı hafifçe kaldırarak bardağı aldım. Dibinde iki parmak kahve kalmıştı. Kısık gözlerle Yiğit’e baktım.
“Hadi yine iyisin, kıyamadım sana.”
Yapay bir edayla gülümsedim ve başımı salladım. Teşekkür ettim sonra, ardından da salona yürüyüşünü izledim. Hayal, Yiğit gözden kaybolur kaybolmaz gülmeye başladı. Ben bu arada, dibinde bir yudum kahve bulunan beyaz bardağa bakıyordum. Hayal acıyan gözlerini bana çevirdi.
“Kıyamadı sana işte Ekim, ne diye üzülüyorsun?”
Selen de ona katılıp gülmeye başladığında sıkıldığımı belli eder şekilde nefes verdim. Ardından, dudaklarımı büzerek sordum. “Ne zaman dağılacak bu kalabalık ya?”
Hayal telefondan saatine baktı. Ardından hızlıca cebine sokuşturdu telefonu ve bardağındaki son yudumu da içti.
“Gidelim içeriye de, birazdan geri sayım yapılacak ya! Sonra zaten giderler.”
Gecenin bize kalan kısmında yapacağımız eğlenceli şeyleri düşündüm ve heyecanlandığımı hissettim. Selen ile birlikte, Hayal’in arkasından salona gittik. Gördüğümüz manzara ise hepimizi dehşete düşürmüştü. İçeceklerin olduğu yuvarlak masalardan birisinin tepesindeki Rüzgar, elindeki boş bardakla çalan şarkıya eşlik ediyor, kalabalığı coşturuyordu. İnsanlar ellerinde telefonlarla onu kaydediyor, alkışlayarak coşturuyorlardı. Selen bir elini alnına götürdü ve duyabileceğimiz tonda konuştu.
“Ay bu çocuktaki varoşluk da beni öldürecek!”
Emre Rüzgar’ın yanında duruyor, dengesini sağlaması için kafasından destek almasına izin veriyordu. Neredeyse iki metre çocuk, masaya da çıkınca Emrelerin yüksek tavanlı evinde bile tavana değmek üzereydi. Her ne kadar çılgın, sağı solu kestirilemez bir çocuk olsa da, bu hareketler onu bile aşardı. Şimdiden baya içmiş gibiydi.
Hayal yanımızdan, ben bir Rüzgar’a bakayım ya, diyerek ayrıldı. Arkasından bakakaldık. Kalabalığı yararak yanına gitti arkadaşının. İkisinin arasında, bizimkinden daha yakın bir ilişki vardı. Birbirlerinin evinde sıkça kalan, birbirlerini gerçek anlamda seven ve önemseyen iki arkadaştı onlar. Yiğit ve bizden farklılardı. İçinde Yiğit’in olduğu herhangi bir şeye sevgi pek de dahil olamazdı zaten ama, şuan önemli olan şey bu değildi…
Hayal Rüzgarın yanına gittikten 1 dakika kadar sonra Rüzgar masadan indi. Selen bu esnada kulağıma doğru kafasını hafifçe eğip mırıldandı. “Bu çocuğun üzerinde Hayal’in farklı bir etkisi var…”
O etrafını hep gözlemleyen, mantıklı çıkarımlar yapan ve parçaları doğru şekilde birleştirebilen kişiydi her zaman. Onun tahminleri hep doğru çıkardı, boşu boşuna laf etmezdi kısaca. Cevap vermedim, sessiz kalarak onları izlemeye devam ettim.
Yiğit’i pencereye sırtını yaslamış kalabalığa doğru bakarken gördüm. Ama bakıyor gibi değil de, derin düşüncelere dalmış gibiydi. Sonra yanındaki siyah giyimli kızı gördüm. Bu Sayra’ydı. Siyah dalgalı saçları beline kadar uzanıyordu. Epey kısa, iddialı bir elbise giymişti. Külotlu çorabı da, elbisesi de, takıları da baştan aşağıya siyahtı. Bembeyaz teni ile oldukça güzel görünüyordu. Yiğit’e doğru konuştuğunu fark ettim. Yiğit ise öylesine kopuk duruyordu ki, Sayra kendi kendine konuşurmuş gibiydi. Gülümserken yanaklarımın içini ısırdım ve yanlarına doğru yürümeye başladım.
Beni gören Sayra’nın yüzündeki gülümseme hızlıca söndü. Ama belli etmemeye çalıştı. Yiğit ise beni ancak, kız bana selam verdikten sonra fark edebildi. O anki mimikleri görülmeye değerdi. Beklemediğim şekilde bir elini belime getirdi ve genişçe gülümsemesiyle bana doğru konuşmaya başladı. Gülmemek için kendimi zor tutuyor, ayıp olacak diye dayanmaya çalışıyordum. Yiğit’i bu durumdan kurtarmak için gelmiştim zaten. Ama benim niyetim tam olarak böyle değildi. Varlığımla rahatsızlık vermeyi düşünmüştüm Sayra’dan öğrendiğim birkaç yöntemle. Anlaşılan Yiğit daha sert oynamak istiyordu. İtiraz etmedim.
Sayra birkaç kez daha Yiğit’e doğru muhabbet açmayı denedi. Ama o, her defasında bana dönüp farklı bir şey söyledi. Hayır, sarhoş falan değildi, üzerinde, her zamanki aynı iticiliği vardı. O hep böyleydi!
“Ben diğerlerine bakacağım biraz, zaten birazdan kalabalık dağılır herhalde. Gene görüşürüz.”
Yüzünde memnuniyetsiz de olsa bir gülümseme vardı. Yiğit hafifçe tebessüm ederek karşılık verdi. Sayra arkasını döner dönmez kaşları çatıldı ve ellerini üzerimden çekti. Başını geriye atarak sesli şekilde öksürdü. Sonra sırtını duvardan çekti. Bana döndü.
“Balkonda kaldı benim sigara ya, onu alacağım. Benimle gelsene.”
Ne diyeceğimi bilemedim ama o yürümeye başlayınca bende peşinden gittim. Reddetmeye zamanım da olmamıştı zaten. Dediğini yaptıran biriydi genel olarak.
Sonra o sigarasını balkonda bıraktığı yerden alıp yaktı. Bende balkonda iyice köşeye sindim. Hava cidden çok soğuktu. Benim ise sadece bir bluzum ve hırkam vardı. Sigarasının ilk nefesini çektikten sonra dumanı yere üfledi ve bana döndü.
“Üşüyor musun sen?”
Başımı onaylar anlamda salladım. Ne kadar da gereksiz sorulardı bunlar böyle? Aynı, eve geldiğimde, geldin mi, demesi gibi! Hiçbir mantık yoktu bile…
“Üşüyorum tabii ki Yiğit! Ne kadar saçma bir soru bu böyle?”
Kaşlarını kaldırdı ve birkaç saniye öyle kaldı. Ardından başıyla içeriyi işaret etti. Bir nefes daha çektikten sonra konuştu. “Gir içeriye de üşüme o zaman. Ben sigaramı içeyim sonra ineriz. Geldik buraya kadar zaten.”
Gözlerimi devirmemek için zor durdum. Yanında süs köpeği gezdirir gibi gezdirmek istiyordu beni. Bu tutucu tavırları beni deli ediyordu. Başımı iki yana salladım ve omuzlarımı silktim. Sadece sigarayı alıp dönsek ne olurdu ki? Zaten az önce içmişti sigarasını…
Derin bir nefes aldım. Birkaç dakika daha kalmak istiyordum. Zaten sigarasını içince girecektik. Yalnız kalacaksam buraya gelmemin bir anlamı yoktu.
“İç sigaranı da gidelim hadi, dururum iki dakika daha.”
Cevap vermedi. Sadece uzaklara bakıyor, bir şeyler düşünüyordu. Yanında ben olsam da yalnız kalıyordu o zaten. Kendimi fazlasıyla işlevsiz hissediyordum. Hafifçe koluna girdim varlığımı hissettirmek adına. Muhabbet açmak için bir şeyler düşünüyordum. Kafamı hafifçe kaldırıp yüzüne baktığımda, o da aynını yaptı. göz göze geldik. Memnuniyetsiz bir edayla konuştu. Benden önce davranmıştı.
“Ne istiyorsun yine sen?”
Heves kırıcı davrandığı ilk sefer değildi bu, ama her seferinde de kırılıyordum ben ilkmiş gibi. Sesli şekilde nefes verdim. Hava öylesine soğuktu ki, verdiğim nefesi görebiliyordum. Tek kaşının ucunu havalandırarak baktı. Sorar bir ifadeyle başımı iki yana salladım. Kolundan elimi çekip bir adım kenara doğru attım. Ona temas etmiyordum artık. O ise aynı mimikle bakmayı sürdürdü.
“Ne istiyorsun anlamıyorum ki seni? Bebek değilsin ya Ekim, konuş anlayayım!”
Alaycı bir tavırla güldüm. “Ha, konuştuğumda anlıyorsun yani ne demek istediğimi?” Anlamsız bir mimik yapıp sigarasından bir nefes daha aldı. Sorularımı cevapsız bıraktığında nefret ediyordum ondan. İsyanımı dile getirmek için niyetlendiğimde aynı anda iki farklı cümle duyuldu balkonda.
“Of ben çok sıkıldım ama!”
“Bu gece dağılıyor musun?”
Anlayamamış bir ifadeyle yüzüne baktım. Aynı anda konuştuğumuz için ne dediğini anlayamamıştım. Bunu görünce, cümlesini tekrar etti benim anlamam için. “Bu gece dağılıyor musun, dedim.”
Mırıldandım. Bunu düşünmemiştim, benim için o kadar da önemli değildi. Bir sporcu olarak alkol tüketmiyordum. Ama yılın son günü de yılda bir defa geliyordu. Kendimi ikilemde kalmış gibi hissettim. Sessiz kaldım. O da sessiz kaldı bu arada. Elindeki sigarayı balkondan aşağı attığında birkaç el silah sesi duyuldu. Refleks olarak irkilip geriye çekildim. Onun bakışları bana döndü. Sonra birkaç el daha aynı ses duyuldu. Kaşlarımı çattım. Saat 12 mi olmuştu? Yarım yamalak gülümsemesiyle kollarını iki yana açtı ve bana doğru bir adım attı.
“Yeni yılın kutlu olsun Ekim Karaca! Bu yıl da kıçımın dibinden ayrılmadın! Bravo cidden!”
Gözlerimi kıstım. Bende ona doğru bir adım atarak kollarının arasına girdim. Birkaç saniye sonra geriye çekilip yüzüne bakarak ona, az önceki lafının karşılığını verdim ukala bir tavırla.
“Kendimle gerçekten gurur duyuyorum, 365 gün boyunca sana sabrettim, edebildim yani! Hem de kaç çarpı 365 oldu hayatım boyunca biliyor musun Yiğit?”
Ağzını yamultarak içeri girmek için hamle yaptı. Kapıyı açıp, lambası kapalı misafir odasına daldı. Bende peşinden içeri girdim. Merdivenlere doğru ilerlerken salondan yükselen sesler daha da artmıştı. Geri sayımın bitmiş olduğunu düşünüyordum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

5okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…