YİĞİT VE DİĞERLERİ kitap kapağı

8. bölüm / 11

7.0

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: 7.0

Yattığım yerde telefonumla ilgileniyordum. Odanın kapısı açıldı ve Yiğit içeri daldı. Doğrudan dolabına doğru yürüdü. Kapakların ikisini de açıp birkaç saniye içeriyi inceledi birkaç parça kıyafet aldı eline. Sonra bana baktı. Göz göze geldik. Onun yatağında yüz üstü uzanmıştım. O bir şey demeyince ben sordum.
“Giyinecek misin?”
Cevap vermedi, yalnızca başıyla onayladı. Telefonumu kapatıp yanıma koydum ve kollarımı dümdüz uzatıp yüzümü arasına gömdüm. Zaten uzun zamandır telefondaydım, kollarımı olabildiğince ileriye uzatıp esnettim bedenimi. Hareket etme seslerinden giyinmeye başladığını anlayabiliyordum. Saat gece yarısına yakındı. Bu saatte ne yapacağını merak etmiştim. Sormazsam onun kediliğinden söylemeyeceğini de bildiğim için sormaya karar verdim sonra. Ama üzerini değiştirdiğini ve gözlerimi açabileceğimi söylemek yerine, kapıyı kapattığını duydum. Nedenini de bilmiyordum ama kapıyı kapalı tutuyorduk. Mesajı alınca gözlerimi açtım ve yataktan kalktım. Kapıya doğru hızlı adımlarla yürüdüm. Kapıyı açtığımda, karşıdan onun da aynısını yaptığını fark edememiştim. Burun buruna geldiğimizde belimden kenara itti beni bir ayaklı lambaymışım gibi ve içeri geçti. Ben ise orada durmaya devam ettim. Zaten onun için geliyordum.
“Nereye?”
“Az takılacağım, sen yatarsın.”
Kaşlarımı hafif çattım. Ben onlardayken genelde dışarı çıkmazdı. Bu işin içinde bir iş olup olmadığı konusunda emin değildim. Zaten Emrelerden geleli çok olmamıştı. Yarın okul vardı. 1 günlük tatil bile göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti. Belki Emrelerde oturup epeyce zaman öldürdüğümüz içindi, belki de uyuyup uyanma saatlerimizin tuhaflığı yüzünden bize öyle geliyordu. İkisi de olabilirdi…
Sormamam halinde en ufak bir bilgi kırıntısı bile edinemeyeceğimi bildiğim için, sordum yeniden. Bu arada dolabındaki deodorantı sıkmakla meşguldü.
“Ben de geleyim. Nereye gidiyorsun ki?”
Dolabının yanındaki aynadan bana baktığında göz göze geldik. Ben de o yöne bakmaktaydım. Saçlarını düzeltirken konuştu.
“Kal sen, ben geç gelirim.”
“Ama nereye gidiyorsun ki?”
Birkaç saniye sessiz kaldı. Altına siyah bir kot pantolon giymişti, üstündeyse kahverengi düz bir kazak vardı. Pantolonun her zaman tercih ettiği bir parça olmadığını bildiğim için, biraz daha ciddi bir yere gittiği kanısındaydım.
“Canım sıkılıyor, duvarlar üstüme üstüme geliyor sanki. Az hava değişimi iyi gelir belki.”
Yüzümde ciddi bir ifade vardı. Bu saatte özellikle tek başına olmak istediği bir yere gitmesi çok güvenli gelmiyordu. İçim çok rahat değildi. Belki bu son olaylardan ötürüydü ona güvenememem. Belki de bilerek beni istemediği içindi.
“Ben de gelmek istiyorum.”
Cık sesini duyduğumda daha da gerildim. Yanlış bir şey yapacakmış gibi geliyordu. Siyah deri ceketini giyerken derin bir nefes aldım. Yanımdan geçerken son derece ciddiydi. Koridora çıktı ve salona doğru seslendi.
“Çıkıyorum ben, takılın siz Ekim’le. Ben geç gelebilirim.”
Yüksel’in sesini duyduğumda ben de salona doğru ilerliyordum. Salonun kapısında kız ile bakıştık birkaç saniye. Hemen ayaklanmış olmalıydı. İhsan amca da işteydi. Sabaha kadar evde olmayacağı anlamına geliyordu bu da. Burada olsa o belki Yiğit’e söz geçirebilirdi, ama yoktu. Biz de etkisiz elemandan farksızdık Yiğit için zaten…
“Nereye bu saatte abi?”
“Hava alacağım, bilmiyorum.”
Yüksel abisinin cevabından tatmin olmamış şekilde konuşmasından bağımsız, bana döndü. Başıyla, kapının önünde dikilen abisini işaret ediyordu.
“Birlikte mi çıkacaksınız?”
Başımı iki yana salladım ve mırıldandım çok yüksek olmayan bir tonda, Yiğit duymuş muydu bilmiyorum, ama duymamasını tercih ederdim sanırım.
“Beni istemiyor…”
Kaşları çatıldı. Bu arada Yiğit bize döndü. Bir saniye kadar baktı ve sonra bir elini benim, bir elini de Yüksel’in omzuna koydu. Ardından ciddi bir tonda, ikimizi bakarak konuştu.
“Kızlar gecesi falan yapın siz de.”
Yüksel anlam veremeyen bakışlarını ona çevirdi. Ben de aynını yaptım. Kapıyı açtı ve arkasını dönüp gitti bu arada Yüksel’in umursamaz abisi. Arkasından seslendim o kapıyı kapatmadan hemen önce.
“Dikkat et Yiğit.”
Cevap vermedi. Birkaç saniye orada kaldık ikimiz de. Sonra kapıyı arkasından kapattı ve merdivenlerden iniş sesi duyuldu. Biz de salona doğru ilerledik. Bu artık rutin haline gelmişti benim için. Onun ailesiyle birlikteydim, neredeyse sürekli olduğu gibi yani. O olmadan hem de... Kız kardeşi yalnız kalmasın diye beni bırakmıştı evde şimdi de, bunu babası varken de yapardı. Bazen dördümüz otururduk. Bazen de o “hava almaya” çıkmış olurdu, babası, kardeşi ve ben kalırdık evde.
Ben kendi evimdeyken asla tam bir aile ortamı oluşmazdı. Babam ve ben vardık. Aslında burada da tam bir aile ortamı olduğunu söyleyemezdim, ama Yiğit vardı, Yüksel vardı, öte yandan Yiğit’in babası da, burada olduğu zamanlar, benimkine göre daha eğlenceli, esprili bir adamdı. Onunla zaman geçirmekten zevk aldığımı bile söyleyebilirdim hatta. Pek mümkün olmazdı bu, çalışma saatlerinden ötürü fazla görüşemezdik. Kendi çocukları ile de görüşemezdi yani o. Çünkü geceleri çalışması, sabah da uyumasını gerektiriyordu. Aynı evde herkesten farklı bir hayat yaşıyor gibiydi yani kısaca. Ama burada olduğunda ve denk geldiğimizde beni kendi kızından ayırmaz, üç çocuğu varmış gibi hareket ederdi.
İlkokula giderken bile, okul çıkışlarında buraya gelirdik Yiğit’le. Benim için yeni değildi burada olmak. Ama o zamanlara dair en sevdiğim şeylerden birisi, Yiğit’in babasının bize çikolata verişi olurdu. Bazen kraker, bazen pamuk şeker, bazen de dondurma… kendi çocuklarına aldığı şeylerden her zaman benim için de alırdı.
Doğum günümde pasta yaptırır, zaman zaman harçlık verir, her görüştüğümüzde halimi hatırımı sorardı. Üstelik bunu, yetişkinlerin kalan çoğunluğu gibi laf olsun diye değil, gerçekten de önemseyerek yapardı. Belki de buydu burada kendi evimden çok kalmamamın sebeplerinden biri.
Gerçekten evim gibiydi burası, samimi, sıcak ve normal hissettiriyordu. Uyandığımda kahvemi yapıp içtiğim, kahvaltıda istediğimi pişirdiğim, dolabı açıp canımın çektiğini yediğim bir yerdi burası. Bir evdi benim için. Misafirlik kavramından çıkalı çok olmuştu. Boş zamanlarımda yemeği yapar, mutfağı ya da evi temizlerdim. Üstelik bu artık benim için, onlara yaptığım bir iyilik, tarzında da değildi. Burada yaşayanlardan birisi olarak gösterdiğim doğal ve anlaşılabilir bir refleksti. Bundan son derece memnundum. Hatta bana kalırsa Yiğit ve Yüksel’in babası İhsan amca da memnundu. Üç çocuğu olmasından yani, seviyordu beni…
Bir süre sessizce oturduk Yüksel ile, ne demem gerektiğini bilmiyordum. Olanlardan haberi var mıydı? Ya da abisi hakkında tüm herkesin konuştuğu bir takım şeylerden ne kadarını duymuştu? Onlardan da bağımsız olarak, bu konuyu açmam doğru olur muydu? Yiğit bundan hoşlanır mıydı? Kestiremiyordum açıkçası.
Direkt mevzuya hiç değinmemeyi seçtim sonra. Bilecekse de bunu Yiğit’in söylemesi daha doğru olur gibiydi. Üstelik Yiğit’in, benim söylemiş olmam durumunda vereceği tepki de meçhuldü. Risk almamayı seçiyordum ben de bu nedenle. Farklı bir şeyler aradım bir süre, hakkında konuşacak, sessizliği bozacak, ortama hareket katacak…
Sonra aklıma gelen bir düşünce ile ayaklandım. Yiğit’in odasına gittim ve kapının arkasında duran sırt çantamı karıştırmaya başladım. Yanında ve etrafında da eşyalarım vardı çantamın. Burada zaten çok eşyam olmasının yanı sıra, getirip götürdüğüm eşyalar da odanın bu kısmında yerini buluyordu diyebilirim.
Birkaç saniye sonra çantamdan, kırmızılı bir poşeti tutup, diğer eşyaların altından çektim. Odanın lambasını kapatıp hızlı adımlarla salona geri döndüm. Kapıdan büyük bir gülümseme ile girdim ve Yüksel ile göz göze geldim. O da gülümsedi. Elimdeki poşeti ona uzatıp ilerlediğimden ötürü, ona aldığımı anladı ve kollarını açtı bana doğru. Ayaklandı.
“Yeni yılın kutlu olsun canım! Bunu sana aldım!”
“Ekim abla, gerçekten gerek yoktu! Çok teşekkür ederim!”
Belimden sarıldı. On saniye kadar öylece kalmaya devam ettik. Sonra ayrıldık ve poşeti teslim ettim. Özenerek ve düşünerek seçebildiğim, harika ötesi, kişiselleştirilmiş bir hediye olmasa da, bir yılbaşı klasiği olarak iş görebilirdi hediyelerim. Amaç Yüksel’i sevindirmekti. Başarmıştım da, mutluydu.
Poşetten küp şeklindeki kutuyu önce çıkarttı. Bir eliyle onu tutarken, diğer eliyle de poşetin dibinde kalan, baston şeker desenleri olan bir çift çorabı çıkarttı. Görür görmez gülümsedi ve ne kadar beğendiğini ispatlar nitelikte mırıldanma sesleri çıkartmaya başladı. Sonra oturdu koltuğa yeniden ve dizinin üzerine koydu karton kutuyu. Dikkatlice açtı ve daha da yüksek sesle mırıldanmaya başlamıştı. Her ne kadar düşünmek ve almak için çok zamanım olmasa da, seveceğinden emin olduğum bir hediyeydi bu. Nitekim, sevmişti de…
“Ya, Ekim abla! Çok sağ ol gerçekten! Çok tatlı!”
Kutudaki kupayı çıkarttı ve sapından tutara üç yüz altmış derece çevirmeye başladı. Bu, en sevdiği animasyon karakterlerinden biri olan, pembe panterin üzerinde bulunduğu bir kupaydı. Yılbaşı teması ile bire bir örtüşmemesine rağmen, risk almak istememiştim. Sevdiği şeyden yürümüş ve beğenisini de bu şekilde garantilemiştim. Kalkıp yeniden sarıldı bana. Bu defa boynuma sıkı sıkı sarılıyordu. Aramızda 20 santim kadar fark vardı. Yanında kısa kaldığımı hissetmiştim. Henüz ortaokula giden bir kızın benden uzun olması beni bir miktar mutsuz edebilirdi. Bir adım geriye attım bedenlerimiz ayrıldığında ve kıza uzaktan baktım.
“Yüksel, çok hızlı uzuyorsun! Lütfen beni geçme! Henüz olmaz!”
Başını geriye atıp güldü. Ağırbaşlıydı, çok konuşkan bir yapısı yoktu. Olgundu, tuttuğunu koparan, hırslı bir yapısı vardı. Hal ve hareketleri zaman zaman abisini anımsatsa da, son derece sorumluluk sahibi ve çalışkandı. Bu yönüyle gurur duyduğumu ona sürekli söyler, hatırlatırdım özellikle. Yiğit’in her sınavda kopya çeken, düzinelerce disiplin cezası, ya da göz yumulmuş suçu olan bir öğrenci olduğu varsayılırsa, onun bu anlamda abisinin peşinden gitmesine izin veremezdim. Babası bu konuda bana katılıyordu. Ancak bire bir ne söylediğinden, ya da ne düşündüğünden haberim yoktu. O nedenle öne çıkıyordum bilerek ve isteyerek bu mevzularda.
Onu desteklediğimden, her zaman arkasında olduğumdan ve beklentilerimin çok yüksek olduğundan haberi vardı. Ablası olarak yanındaydım, belki annesi gibiydim bir bakıma hatta. Bir annesi olsa onun için daha kolay olabilirdi birçok şey, ama bunu değiştiremezdim ve farkındaydım. Ben de aynı yollarda yürümüş ve yaklaşık aynı yokuşlardan tırmanmıştım. Her şekilde yanında olma çabam, bu yüzdendi bir bakıma da. Onu seviyordum, benim gibi zorlanmasını istemiyordum aslında. Elimden geleni yapıyordum. Bir anne olamazdım ona, Yiğit’e de olamazdım, kendime de olamamıştım zaten. Amacım da bu değildi bunu bildiğim için. Benim için de kimse annemin yerini tutamazdı. Böyle bir çabam yoktu benim de, biliyordum. Ama yalnızlığını ve bu eksik yönünü biraz olsun kapatabilmek, bana hem iyi hissettiriyordu, hem de sanki küçük Ekim’in istediği hayatı yaşatabiliyordum ona. Bu tatmin olmuş hissettiriyordu. Benim bir ablam yoktu, istediğim her şeyi paylaşabileceğim, ya da destek alabileceğim kimse yoktu çevremde. Ben de o kişi olmayı hedefliyordum Yüksel’in hayatında. Benim bir ablam olamamış olabilirdi, ama onun vardı. Belki annesi doğurmamıştı, ancak onun için bir abladan farksızdım bana kalırsa.
“İyi ki varsın Ekim abla, cidden! Biliyor musun abim bile almamıştı bana bir yılbaşı hediyesi. Hoş, aldığı zaman da senin zorunla alıyor, fark edebiliyorum onu da…”
Göz devirdim ve bir elimi omzuna koydum. Yüzümde tuhaf bir ifade vardı. Gözlerimi kısmıştım. Alçak bir tonda konuştum, sanki Yiğit buradaymış da duyabilirmiş gibi…
“Aman, kim takar senin uyuşuk abini! Bırak gitsin? Erkekler hep böyledir zaten!”
İçerde oturduk ve bir süre daha bu şekilde muhabbet ettik ikimiz. Televizyonda izleyecek bir şeyler bulmaya çalıştık önce. Sonra yeterince iyi, hiçbir şey olmadığına kanaat getirdik. Yüksel mısır patlatırken ben de laptopumu getirdim odadan ve bizim için bir film bulmaya çalıştım.
Saat yaklaşık 1 buçuk olmuştu. Filmin son 10 dakikası falan kalmıştı. Yüksel uzandığı koltukta uyuyakalmıştı. Benim de çok bir farkım yoktu zaten. Gözlerimi açık tutmaya çalışarak sonunu getirmiştim filmin. Diğer yandan aklım Yiğit’teydi. Endişeleniyor gibiydim, ama diğer yandan da bunun biraz yersiz olduğunun bilincindeydim. Annesi falan değildim ben onun. Ve o da kocaman adamdı, 5 yaşında bir çocuktan bahsetmiyorduk neticede…
Telefonumun ekranını yeniden kontrol ettim tamamen uykuya kendimi bırakmadan önce. Saat koşturuyor gibiydi. Durmadan ilerliyordu, biz farkına bile varmadan geçip gidiyordu upuzun saatler.
“1.49”
Mırıldandım. Mesaj atmak geliyordu içimden. Ama muhtemelen cevap vermeyecekti. Bilemiyordum. Onun işlerine burnunu sokmamdan hoşlanmazdı. Takıntılı sevgilisi gibi sürekli arayıp sormam onu bıktırırdı. Merak ettim, dediğimde ise, bir çocuk olmadığını söylerdi. Belki haklıydı, ama onun için endişelenmek, benim de zevkine yaptığım bir şey değildi. Korkuyordum, merak ediyordum. Bir şey olsa da söylemezdi, sorunu olsa da muhtemelen bana gelmezdi, ama ben arayıp soruyordum onu sürekli. Gündelik hayatımız bu şekilde geçiyordu aslında…
Telefonumun tuş kilidini açtım ve mesaj kutusuna girdim. Ona, ucu çok açık bir biçimde, sadece adını içeren bir mesaj attım. Ardından telefonu göğsümün üzerine koyup gözlerimi kapattım. Bir bildirim gelirse titreşimi hissedebilirdim böylece. Bildirim sesini duymama ihtimalime karşı bu önlemi almıştım kendi kendime. Derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapattım.
“Yiğit”
“Ne?”
Bildirim, henüz gözlerimi kapatmamın üzerinde 30 saniye bile geçmemişken gelmişti. Ondan olup olmadığından emin değildim. Yine de ekranı açtım ve baktım. En azından mesajıma cevap vermişti. Ne diyeceğim konusunda pek de bir fikrim yoktu. Onu sıkboğaz etmek istemiyordum. Neredesin, kiminlesin, ne yapıyorsun, kaçta geleceksin... Beni uzun süredir tanıyordu, şimdiden anlamış olmalıydı neden yazdığımı. Buna rağmen, ne yazacağımı düşünürken bir dakika kadar oyalandım.
“Dikkat et, bir belaya bulaşma.”
“Yatıyorum, diye haber verecektim.”
“Çok geç kalma.”
Ardı ardına 3 mesaj atmıştım. Yanıtı ise yine, gecikmeden gelmişti. Ekranı bile kapatmadan işitmiştim bildirim sesini. Tam çıkacakken yine girdim mesaj kutusuna yazdığı şeyi görmek için.
“İyi geceler.”
Bir yandan tatlıydı, kibar bir davranıştı. Diğer yandan da, tamam geç kalmam, şuradayım, şu saate gelirim, tarzı bir bilgi içermiyordu mesajı. Oflayarak telefonu yanıma koydum. Bu defa gözlerimi, uyumak için kapattım. Başka bir mesaj daha beklemiyordum çünkü. Yattığım koltukta yan döndüm ve uyku için rahat bir pozisyon aldım. Ama bu arada, yanımdaki telefon titredi. Bir yandan şaşkın, diğer yandan da meraklıydım. Telefonumun internetini az önce kapatmıştım. Yiğit ile de SMS vasıtasıyla konuşmaktaydık şu an. Mesajın ondan geldiği neredeyse kesindi yani. Ekranı yine aydınlattım. Mayışmış bir edayla yazdığını okudum.
“Yüksel tek başına kalmasın diye seni istemedim. Bozulmadın inşallah.”
Yüzümde aptal bir sırıtış hissettim. Gerçekten de şaşırtıcıydı yazdığı. Bu tarz bir şeyi sorarak bile zor öğrenirdim. Ama şimdi o söylüyordu. Ben sormadan hem de…
Bunun gibi şeyleri mesaj ile yazdığını ise asla göremezdiniz. Gözlerim kocaman açıldı. Klavyenin üzerinde gezdirdim parmaklarımı hemen ve hızlı hızlı dizdim kelimeleri arka arkaya.
“Hayırdır, neden bunu şimdi söyleme ihtiyacı hissettin ki?”
Telefonun başında bekliyor gibiydi. On saniye kadar sonra verdiği cevap ulaştı. Cidden acaba şu anda ne yapıyordu?
“Hafif bozuldun gibi geldi.”
Kaşlarımı hafif çattım. Aslında beni götürmesini istememin sebebi de bir şeye bulaşmayacağından emin olmak istememdi. Ben yokken nerede ne yaptığını bilmiyordum. Bu biraz, saplantılı bir davranış gibi gözükebilirdi. Ama son zamanlarda bulaştığı olaylar beni biraz ürkütüyordu. Ve bunun o da farkındaydı sanırım. Bir mesaj daha attım. Yanıtı anında geldi.
“Seviyorum seni.”
“Ne alakası var?”
İçimden geldiği gibi, ona istediğim şeyi söylediğimde hep böyle yapardı. Umurumda bile değildi açıkçası. Beni merak etmişti, üzüldüğümü düşünüp açıklama yapma ihtiyacı hissetmişti ve bu sürekli yaşanmazdı. Hatta öyle ki, aylarca dalga geçebilirdim onunla sırf bu yüzden, aynı onun bana yaptığı gibi…
Keyfinin yerinde olduğunu buradan anlayabilirdiniz, sürekli birilerine takılır, dalga geçerdi. Çünkü seni önemsiyorum, demiştim bir ara. Ne için dediğimi bile hatırlamıyordum. O ise aylarca dalga geçmişti. Rüzgar ile bir olup beni zorbalamışlar, gıcıklık olsun diye haftalarca taklidimi bile yapmışlardı. Bunu, sevgi görmemiş birinin davranışı olarak mı algılamalıydım, yoksa şımarık bir erkek çocuğu olarak mı, emin değildim. Bunu zaten sürekli yapardı. O nedenle artık umursamıyordum bile…
Cevap vermedim mesajına. Gözlerimi kapattım telefonu bırakıp. Sonra ise gerçekten uyudum. Kısa süre sonra bilincimi kaybetmiştim zaten. Ne kadar sürdüğünü hatırlamıyordum bile…

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…