11. bölüm · VÂYE
10.Bölüm : Yeşil
Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek
Yavuz Sultan Selim
Yeşil bir başörtüydü. Bana doğru uzattı. Nutkum tutulmuş idi.
"Benim için midir? " Tebessüm etti.
"Benim için olacak hâli yok ya."
Elime aldım. Dokusu yumuşaktı. Çok güzeldi. Yeşil rengini sever idim zaten. Elimde gezdirdim bir vakit.
"Takmayacak mısın? "
"Takayım mı? "
"Tak tabii. "
Duvarda asılı duran küçük buğulu aynaya yöneldim. Kendi başörtümü çıkarıp yerine yenisini, yeşilini taktım. Çok beğenmiştim. Yusuf efendiye döndüm. Zaten beni seyrediyor idi. Gözlerimiz buluştuğunda başımı eğdim.
"Subhanallah."
"Allah razı olsun. Pek güzeldir. Lâkin ne hâcet vardı? "
"Allah hepimizden razı olsun. Zevcemizi mes'ud etmek boynumuzun borcudur. " Tebessüm ettim.
"Allah kesene bereket versin. "
"Âmin. " Biraz daha yaklaştı.
"Lâkin, dışarıda takmayasın bunu. Çok yaraşmıştır sana. Başka gözler değmesin. "
Başımı eğdim ve tebessüm ettim. Yanaklarımın allandığına emin idim. Hâlen beni seyrettiğine de emin idim.
"Âmine'm."
"Buyurasın efendi. "
Ona nazâr edene kadar intizâr etti.
"Hâlen hayâ eder, çekinir misin bu fakirden? "
"Yok efendi, ben, alışamamışımdır bir erin çehresine uzun nazâr etmeye. Kusuruma bakmayasın. "
"Estağfurullah, bu er senin helalin idir. Bu fakirin toprakları ormanlarını görmek ister. Bilesin diye dedim. "
Yine müzeyyen kıldı lafzını.
Ona nazâr ettim.
"Hah şöyle. "
Tebessüm ettim. Nasıl uzun nazâr edebileceğimi bilmez idim. Sadece durdum bir vakit.
Evvelden sahibine bile nazâr edemediğim, etmediğim gözlerdi bunlar.
Derin bakıyordu.
Güven vardı içinde.
Sonra birden başımı eğdim.
Yaptığım hata imiş gibi.
Hatrıma iftiraya düştüğümüz zamanlar geldi.
Gözlerim buğulandı.
Hemen farketti. İfadesi değişti.
"Âmine... Âmine'm? "
Yüzümü kaldırdı.
Gözlerime uzanıp bir damla bile yaş düşmeden siliverdi.
"Ne oldu birden? Deyiver hele. "
Burnumu çektim. "Hani......hani bize iftira ettiler ya.. Görüşürler mi diye şüpheye düştüler... O düştü hatrıma.. "
İfadesi yumuşadı. Ellerini yüzüme koydu.
"Geçti gitti o vakitler. Özür beyan ettiler ya bizden. Kara bulutları çağırmayasın ormanlarına Âmine'm, dayanamam. "
"Sana " Allah razı olsun " da diyemedim. Allah razı olsun. Sen gelmese idin.... "
Eliyle durdurdu.
"Allah beni sana vesile kıldı. Seni korumak için beni gönderdi. Vesilenim ben senin. Hüzünlenmeyesin. "
Yüzüm ve kalbim yumuşadı. Rahata erdim.
"Nasibimsin de. "
"Nasibinim de. Vâyenim. Vâyemsin. "
Elleri yüzümde gezdi. Tam mânâsıyla ona nazâr ettim.
"Âmine." dedi Yusuf. "Âmine'm". Sen benim vâyem, dünyadaki pâyem, nuru'l ayn'ım, gönlümün baharısın. "
"Yusuf efendi... " diyebildim.
Gözlerimin ta içine nazâr ediyor idi.
"Ne olursun kara bulutları çağırmayasın ormanlarına. Hepsi geçti gitti. Rabb'im'in izniyle yanındayım her dâim. Nikahlıyız, savurduk o iftiraları... "
Tebessüm ettim.
"Subhanallah, ha şöyle. "
Kalbim çarpmaya başladığından mevzuyu değiştirmek için bir şey bulmaya çalıştım.
"Ee, hânemizi paklamam gerekir. "
"Hânemiz tertemizdir Âmine'm. "
Doğru ya.
Daha yeni yapmış idim.
"Hâne bu, sürekli paklamak gerekir. "
"Hâcet yoktur, eziyet etmeyesin kendine. "
"Aş pişirmem lâzımdır. "
"Sen benden kaçmaya mı çalışırsın? "
Gözlerimi kaçırdım.
"Ne diye senden kaçayım efendi? "
"Bana değil, evvel olarak gözlerine sorasın. "
Ona nazâr ettim. Hiçbir şeyi de kaçırmıyor idi. Sonra yeşil sevdiğimi ona daha evvel hiç demediğimi farkettim.
"Hem sen örtümü neden yeşil aldın? Sana daha evvel dememiş idim yeşil rengini sevdiğimi. "
"Biz severiz. Sevdiğimiz rengin sevdiğimize yaraşacağını da bilir idik. En çok da sevdiğimiz gözlerine. "
Kalbim hakikaten tekledi.
İkimiz de yeşil seviyorduk.
Gözlerimi sevdiğini ve yaraşacağını akledip de almış,muhabbet beslediğini itiraf etmiş idi.
Zaten bunu hep aleni bir şekilde yapıyor idi.
Ben ise ona bu kadar muhabbetimi gösteremediğimi hissediyor idim.
Ben de ona hediye almalı idim.
"Mukabele etmeyecek misiniz Âmine Hanım? Her iltifat ettiğimizde sükunete erersiniz. "
Ona nazâr ettim.
"Daha evvelinde hiç işitmediğimiz kelamlar edersiniz, Allah bizde de kalp yaratmış efendi.. "
"Nasıl bir kalptir bu? "
"Her iltifat buyurduğunuzda kuş misali çırpınan.. "
Tebessüm etti.
Zaten nur yüzünden tebessüm eksik olmazdı.
"Aynı kalpten bizde de yaratmıştır Yüce Rabb'im, helâlimize her nazâr ettiğimizde kuş misali çırpınan.. "
Başımı eğdim.
Kelamlarımı bana mukabil kullanıyor idi.
"Bir de helâlimiz bizden kaçmasa, gözlerini kaçırmasa.. "
Tekrar nazâr ettim.
"Kaçmam efendi, akşama az kaldı, ocakta aş yoktur. "
Koşarcasına ocağın başına gittim. Yanaklarımın al al olduğunu yeni farketmiş idim.
"Âh Hümeyra'm... " diye mırıldandığını işittim.
Besmele ile başladım pişirmeye. Hânenin hanımı olmayı sevmiş idim. Allah rızası için yapınca da daha da sükunete eriyor idi yüreğim.
Farketmeden tebessüm ile pişiriyor idim. Yusuf'un olduğu yöne nazâr edince Kur'an okumaya başladığını gördüm. Kapıya biraz daha yaklaştım ve ona kulak vermeye başladım.
"Ta ha, biz Kur'an'ı sana güçlük olsun diye indirmedik. " (Taha/1-2)
Her şey durmuş idi.
Başımı sağ omzuma eğdim.
Tebessüm ile dinliyor idim.
Daha çok dinlemek istedim.
Kalbime işliyor idi her harf.
Ne vakit olduğunu fehmedemesem de bitivermişti sure.
"Sadakallahul-azim" dedi ve durduğum tarafa döndü. Hemen ocağın başına döndüm ve pişirmeye devam ettim. Neredeyse yanacak idi.
Benim yanaklarım da yanacak idi.
Avcıya yakalanmış ceylan gibi hissetmiş idim.
Hızlı hızlı karıştırıyor idim çorbayı.
Bir yandan da yüzümü soğuk suyla sildim.
Neden hâlâ hâyâ ediyor idim? Erim değil miydi? O, iltifat mevzusunda diline geleni söyler idi lâkin ben...
Ben helâlimin Kur'an tilâvetini dinlerken bile çekiniyor idim.
"Hayırdır hâtun? Sıcak mıdır ortalık? "
"Hı? Buyurasın efendi? " Ne zaman gelmiş idi?
"Gül yüzünü sürekli yıkayarak kış gününde eziyet etmeyesin nefsine.. "
"Biraz hararet basmıştır da... "
"Nedendir ki, hava da ayazdır oysa.. "
Bahane bulmam gerekti.
"Ateş yanıyor ya, o sebebtendir. "
"Tabii ya, ondandır. "
Pek inanmışa benzemiyor idi. Yüzümü yaktığı gibi kalbimi de yakıyordu.
Aşk dedikleri şey ile.
İyi mânâda.
Tahta sofrayı yere koydum. Birer tas ve tahta kaşık da ekledim. Çorbaları taslara besmele ile yavaşça döktüm. Ekmeği de koydum.
Besmele ile yedik aşımızı. Yeşil başörtüm hâlen başımda idi. Hiç çıkarmak istemiyor idim.
"Ellerine sağlık, ellerin dert görmesin. Rabb'im şeytana soframızdan bereket ve helal lokmayı ayırmasını nasip etmesin. "
"Âmin."
"Âmine'm , bir şey tefekkür ederim bu günlerde. "
"Nedir efendi? "
"Nallıhan'daki erkek veletlere tâlim etmek isterim. Hem Kur'an hem de diğer ilimlerden. "
Tebessüm ettim.
"Ne iyi fikirdir. Ben de kızlar için kaldığım yerden devam ederim inşallah. "
Sonra ben tefekkür ettim. Nehârında onlara verecek, leylde bana vakit kalmayacak mıdır?
O vakit ben nasıl istifade ederim onun ilminden?
Enaniyetlik etmeyesin Âmine.
Veletlerin tâlimi daha mühimdir.
Sen de ucundan kenarından alırsın bir şeyler Rabb'inin izniyle.
Namazlarımızı beraber edâ ettik ve biraz mütalaa etmeye başladık.
Kur'an hıfzımı ona dinletirken bana nazâr ediyor idi.
Dikkatimi vermemeye gayret ettim.
Lâkin dikkatim çoktan firâk etti bedenimden.
Duraksadım. Sonraki tilâvet edeceğim âyeti unuttum.
Hiçbir kelâm etmedi.
Sadece intizar etti.
Başını sol omzuna eğerek gözlerime nazâr etti.
Nefes verdim.
"Âmine? "
"Unuttum efendi. Unutmama vesile oldun bu sefer. "
"Kabahatimiz nedir hâtun? "
"Hiç olmadık vakitlerde nazâr edersin. "
"Zevcemize nazâr etmek de kabahat olur. Zevcemiz ise her nazâr ettiğimizde bir bahane bulur. İyi o vakit. "
"Yusuf, ben kalbini kırmayı arzu etmedim. Kalbimin hallerini bile bilmezsin. Daha evvel bahsettim ya.... " Sesim titredi.
"Şu kuş misali çırpınan.. "
"Ondan işte. Muhabbetim dikkatimi de alır götürür. "
"Muhabbetin... " derken gözlerime nazâr etti.
Ben de aynı vakit nazâr ettim.
"Muhabbetim ya.... "
Hiçbir şey demeden öylece bakıştık.
Sanki âlem durmuştu.
"Allah onların kalplerinin arasını birleştirdi. "(Enfal/63)
ayetinin, dualarımın tecellisi idi.
Rabb'im duama karşılık vermiş idi.
Sahi, aşk dedikleri şey ne idi?
