18. bölüm · VATAN VE SEVDA YOLUNDA

18.

Doğa

Satır arası yorum yapmayı ve yıldıza basmayı unutmayıın!
İyi okumalarr.

🎀

"Sen ol da ister yâr ol, ister yara; lütfun da başım üstüne, kahrın da."

Sen ol da, gerisinin hiç bir önemi yok, Biricik Sevdam.

Şimdiki zaman
Türkiye/Silopi
Yazardan

"Babanın başka kadından bir oğlu var. Albert. Ne ararsan var herifte. Kadın ticareti, silah kaçakçılığı, madde satışı. Ve en önemlisi, baban o oğlunu korumak için döküldü." Batur, her ne kadar içten içe kırılsa da, bunu hiçbir şekilde belli etmedi. Ki zaten alışkındı. Babası onu yıllar önce evlatlıktan reddetmişti, babasından beklenilir bir hareketti bu.

"Sadece bu da değil," diye devam edip durdu Doruk. "Buse'yi baban öldürtmüş."

"Ne?" Diyebildi Batur, kelimeler yetmedi, sertçe yutkundu. Boğazındakı o yumruyu gidermek için defalarca yutkundu. Gideremedi. İşte buna alışık değildi. Küçük Buse'sini, güzel kardeşini, öz babası mı öldürmüştü? Yapmış mıydı bunu? Gerçekten kıymış mıydı kardeşine? Onu kardeşinden ayıran, yıllarca suçluluk duymasına sebep olan kişi, babası mıydı?

"Batur, iyi misin kardeşim?"

Kapının açılmasıyla, Batur düşüncelerinden ayrıldı. Doğa içeri girip boylarını çıkarıp dolaba bırakıp içeri geçti.

"Doğa? Erken gelmişsin?"

Batur duvarı izlemeyi bırakıp Doğa'ya döndüğünde sertçe yutkundu. Çok güzel olmuştu. Her zamanki gibi çok güzeldi. Üstündeki deri ceketini çıkarıp saçını eliyle düzeltti. Bu kadının her zerresine âşıktı. İlk gördüğü gün, önce gözlerine sonra gülüşüne âşık olmuştu.

"Son dersim boştu," deyip odasına geçti. Batur aceleyle ayaklandığında Doruk ona döndü.

"Nereye?"

"Eve gideceğim, biraz yanlız kalmaya ihtiyacım var."

Aceleyle ceketini alıp kapıya gelerek ayakkabılarını giyip çıktı. Dışarıya çıkıp derin bir nefes alıp başını gökyüzüne kaldırdı.

Yapacaktı. Bu sefer yapacaktı. En azından başka bir yerde, mutlu bir şekilde mesleğini yapar, ikise de acı çekmez sanıyordu. Ama yanılıyordu.

Hızlı adımlarla arabaya ilerleyip doğruca evine sürdü. Doruk'la konuştuktan sonra işini bitirerek koltuğa oturdu. Gidecekti belki, gözünün önünde olmayacaktı, ama ikisi de acı çekmeyecekti bu sayede sanıyordu.

Bir kaç gün sonra
Doğa Özyiğit

Telefonuma gelen bildirimle, kaşlarım çatıldı. Millî Eğitim Bakanlığı'ndandı.

Tayininiz başarıyla gerçekleşmiştir. 01.12.2024 tarihinden itibaren Ankara Atatürk Lisesi'nde mesleğinize devam edebilirsiniz.

Bu ne demekti şimdi? Ben tayinimi istememiştim.

"ABİ!" diye cırladığımda, oturduğum koltuktan ışık hızıyla ayrılıp abimin odasına daldım.

"Ne var Doğa!?"

"Bu ne abi!" Deyip telefonumu uzatarak gözünün içine soktum. Bu da ne demek oluyordu!

"Ben tayinimi istediğimi hatırlamıyorum abi!"

"Ha, şu mesele." Sinirim giderek artarken derin bir nefes aldım.

"Ne demek şu mesele!"

"Biz Batur'la senin tayinini istedik."

"NE YAPTINIZ NE YAPTINIZ?" O kadar yüksek sesle bağırmıştım ki, boğazım acımıştı. Abim karşıma geçip ellerimi tuttu.

"Bak abiciğim, burası senin gibi birisi için bir yer değil. Biz senin iyiliğin için yaptık bunu."

"NE İYİLİĞİ YA! NE İYİLİĞİ!"

"Tamam bağırma, sakin ol boğazın ağrıyacak şimdi. Sen Ankara Kızı'sın. Ait olduğun yere dön güzelim. Lütfen. Gözüm arkada gitmek istemiyorum."

"Ne gözüm arkada gitmek ne diyorsun sen ya!"

"Boş ver sen bunları, sen eşyalarını toparla, en kısa zamanda Ankara'ya dönüyorsun."

"DÖNMEYECEĞİM!" Deyip hızlı adımlarla odama ilerledim. Saçımı aceleyle toplayıp deri ceketimi üstüme geçirdim. Odadan çıkıp çıkış kapısına yürüdüm.

"Nereye?"

"CEHENNEMİN DİBİNE!" Diye bağırıp ayakkabılarımı giydim.

Hızlıca evden ayrılıp derin bir nefes aldım. Arabaya doğru ilerleyip sürücü koltuğuna geçtim. Telefonumu çıkarıp Toprak'ı arayarak telefonu hoparlöre aldım.

"Kız sen beni hatırlar mıydın?"

"Toprak abim tayinimi istemiş." Sesimdeki kırgınlık kendini belli ederken gözümden düşen damlaları engelleyemedim.

"Ne? Nereye?"

"Ankara'ya."

"Ne güzel işte, birlikte çalışırız hem belki?"

"Toprak ne güzeli Allah aşkına," deyip arabayı çalıştırdım.

"Sen şu Çelik miydi neydi, ondan mı ayrılmak istemiyorsun."

"Evet, sevdiğim adamdan nasıl ayrı kalayım Toprak?"

"Tamam sakin ol, konuş abinle hem belki ikna edersin."

"Sanmıyorum, Doruk Alp Özyiğit kafasına bir şey koydu mu yapmadan durmaz. Beni de daha fazla burda barındırmaz. Ben burda aşkı buldum, Ankara'ya gelemem, Toprak."

"Şşh, tamam ağlama bakayım. Bir düşünelim ne yapabiliriz. Sen arabada mısın? Bir yere mi gidiyorsun?"

"Evet, Çelik Komutan'ın evine gidiyorum."

"O ne alaka? Aşkını mı itiraf edeceksin."

"Abimle birlikte istemişler tayinimi. Sormam gereken bir hesap var."

"Ağlama güzelim tamam mı? Ters bir şey olursa haber et bana ilk uçakla oradayım." Burukça gülümseyerek telefona baktım. Bu zamana kadar beni yarı yolda bırakmayan tek kişi Toprak'tı.

"Tamam. Teşekkür ederim Toprağım."

"Ne demek Tabiatım. Kapatıyorum benim kursa geçmem gerek."

"Tamam, kapat." Telefonun kapanmasıyla arabayı park ettim. Derin nefesler alarak kendime gelmeye çalıştım. Torpidodan peçete çıkararak, güneşlik aynasını açıp yüzümü sildim. Peşeteyi torpidoya bırakıp aynayı kapatarak telefonumu alıp arabadan indim.

Binaya girip 8. kata çıkarak dairenin önüne geldim. Kapıyı kırarcasına çalıp açmasını bekledim. Bir kaç dakikanın ardından Batur uykulu gözlerle, aceleyle giyindiği belli olan bir şekilde kapıyı açtı.

"Doğa?" Beni görmeyi beklemiyormuş gibi şaşırmış, gözleri kocaman açılmıştı.

"Hoş geldin," deyip kenara geçmiş, geçmeme izin vermişti.

"Pek hoş gelemedim." Ayakkabılarımı çıkarıp içeri geçtim. Önüme gelen herkese patlamak isteyecek kadar sinirliydim.

"Ne oldu?"

Telefonuma gelen mesajı açarak telefonu eline sıkıştırdım. Başını eğip mesajı okuduktan sonra sertçe yutkundu.

"Abim ikinizin yaptığını söyledi. Umarım mutlusundur çünkü abim en kısa zamanda beni Ankara'ya gönderiyor."

"Bak tamam haklısın ama burası senin iç-"

"Sus lütfen. Neresinin benim için iyi ve ya kötü olduğuna, bana zarar verip vermediğine, izin verin de ben karar vereyim. 12 yaşımdan 23 yaşıma kadar abim mi vardı yanımda yoksa sen mi? 11 yıl boyunca beni düşünmeyen adam, bir anda benim iyiliğim için beni Ankara'ya gönderiyor!"

"Biz sadece-"

"Siz sadece ne! Korkaksınız ikiniz de! İkiniz de birisini sevip ona zarar vermekten köpek gibi korkuyorsunuz! Aklınızca uzak tutarak elinize bir haltın geçeceğine inanıyorsanız yanılıyorsunuz!"

"Bak çok haklısın ama dinle. Hem Ankara da erkek arkadaşın kalmamış mıydı senin? Onunla birlikte yaşarsın işte."

"NE ERKEK ARKADAŞI YA NE ERKEK ARKADAŞI!"

"Şu Toprak mıydı neydi."

"Toprak benim kardeşim!"

"Her gün sana bakınca, sesini duyunca, gözlerini izleyince kendime ne kadar eziyet ettiğimi anlıyorum. Sen benim seni sevmeye kıyamayacağım kadar çok güzelsin."

"BEN BUGÜN SANA SENİ SEVDİĞİMİ SÖYLEYECEKTİM!" İstemsizce ağzımdan çıkan kelimelerle, Batur neye uğradığını şaşırmıştı. Söylediğim cümlenin farkına varıp dilimi ısırdım.

"Beni mi seviyordun?" Şaşkınlığı sesine yansırken yüzüme baktı.

"Senden nefret ediyorum. Lütfen bir daha karşıma çıkma Batur Bozkır. Allah'a emanetsin," deyip ayakkabılarımı giyerek evden çıktım.

Gözyaşlarım istemsizce akarken asansöre binip aşağıya indim. Arabaya geçip başımı direksiyona yaslayarak ağlamaya başladım. Ne kadar süre geçmişti bilmiyorum ama, telefonuma gelen belki de bir milyonuncu aramayı da reddederek telefonumu komple kapattım. Camın tıklanma sesi geldiğinde başımı sola çevirip gördüğüm kişiyle arabayı çalıştırdım. Kapıyı açtığında ona döndüm.

"Ne yaptığını sanıyorsun sen!" Diye cırladığımda ağlamaktan sesim kısılmıştı.

"Konuşabilir miyiz?"

"Konuşamayız. Sana karşıma çıkma demiştim. Sana olan sevgimi sen kendi ellerinle parçaladın. Şimdi git ve bir daha karşıma çıkma." Gaza basıp binanın önünden ayrıldığımda uzanıp şarkı açtım. Müslüm Gürses'in Affet şarkısı arabada çalarken ağlamam daha da şiddetlendi.

Affet beni akşamüstü,
Gölgem uzarken.
Öğleden sonra affet,
Ne zaman istersen.

"Seni ölsen dahi affetmeyeceğim, Batur Bozkır."