BÖLÜM 1

Vaveyla Yazarı: Zeynep Mert

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: BÖLÜM 1

Bazı sabahlar diğerlerinden farklı başlar. İnsan bunu o an anlamaz; evrenin, hayatın akışını yavaşça değiştiren o minik dişlilerin gıcırtısını hemen duymaz. Mina da o sabah gözlerini açtığında, birkaç gün sonra hayatının bütün ekseninin kayacağından tamamen habersizdi.
İzmir sabahları ona hep aynı, güvenli ama bir o kadar da boğucu hissi verirdi. Perdenin arasından süzülen soluk sarı güneş ışığı, sokaktan yükselen simitçinin taze ekmek kokulu sesi, mutfaktan gelen demli çayın buharı... Çocukluğundan beri zihnine kazınmış bu küçük ayrıntılar, her sabah aynı monoton düzeni fısıldıyordu. Yorganın altında hafifçe doğrulup komodinin üzerindeki telefonuna uzandı. Ekrana birkaç saniye bomboş gözlerle baktı. Saat 12.30’du.
"Harika..." diye mırıldandı, sesindeki yorgunluk tınısı odanın sessizliğinde yankılandı. "Yine alarmı kapatıp geri uyumuşum."
Derin, omuzlarını düşüren bir iç çekerek yataktan kalktı. Dağınık sarı saçlarını gelişigüzel ensesinde topladı. Banyoya giderken aynanın karşısında durup birkaç saniye kendini inceledi. Gözlerinin altında uykusuzluktan değil, ruhsal bir yorgunluktan kalma hafif morluklar vardı.
"İnsan biraz daha enerjik uyanır." diye geçirdi içinden. Ya da en azından güne başlarken içinde bu kadar ağırlık hissetmez.
Sonra her zamanki gibi omuz silkti. "Neyse..."
Lavaboya gidip yüzüne çarptığı soğuk su cildini canlandırsa da içindeki o donukluğu silip süpürmeye yetmedi. Koridordan mutfağa doğru ilerlediğinde kahvaltı kokusu bütün evi sarmıştı. Annesi her zamanki gibi erkenden kalkmış, masayı donatmıştı bile. Mina doğruca kahve makinesine yöneldi. Arkasını dönmeyen annesi, sanki kızı arkasından nefes alsa bile hisseden bir sezgiyle seslendi:
"Önce bir günaydın deseydin."
Mina hafifçe gülümseyerek kapsülü makineye yerleştirdi. "Günaydın."
"Güne kahveyle başlanmaz, Mina."
"Başlanıyor ama bak, gayet de hayattayım."
Annesi başını iki yana salladı. "Bir gün miden isyan edince görürüm o hayatta kalma çabanı."
"O gün gelince düşünürüz anne."
Kahvesini alıp balkondaki en köşedeki sandalyeye geçti. Sabahın serin, hafif rüzgarlı havası tenine değdiğinde içindeki o sıkışmışlık hissi biraz olsun gevşer gibi oldu. Annesi çayını alıp karşısına oturdu. Bir süre ikisi de konuşmadı. Sessizliği yalnızca uzaktan geçen arabaların lastik sesleri ve karşı apartmanın bahçesindeki kedinin miyavlaması bozdu. Sonra annesi fincanını masaya bırakıp, o her şeyi bilen bakışlarıyla sordu:
"Bugün planın ne?"
Mina omuz silkti, bakışları sokağın ilerisindeki akasyalardaydı. "Pek yok."
"Akşam Aslılarla buluşmayacak mıydın?"
"Buluşacağız..." Sesinde zerre istek yoktu. "Canım çok istemiyor sadece."
Annesi onu dikkatle, bir yazarın satır aralarını kurcalar gibi süzdü. "Mina..."
"Efendim anne?"
"Sen son bir yıldır hiçbir şeyi çok istemiyorsun."
Bu cümle balkondaki hafif esintide asılı kaldı, tıpkı düşmeyi bekleyen ağır bir yağmur damlası gibi. Mina gözlerini hızla kahvesine çevirdi. "Abartıyorsun."
"Keşke." Annesi kahvesinden küçük, acı bir yudum aldı. "İşten ayrıldığından beri kendini bu eve, bu odaya kapattın. Hayatı dışarıdan izliyorsun."
"Dinleniyorum sadece."
"Biliyorum." dedi annesi bu kez çok daha yumuşak, sarıp sarmalayan bir sesle. "Ama dinlenmekle hayattan kaçmak aynı şey değil, güzel kızım."
Mina cevap vermedi. Kupasını iki eliyle sımsıkı kavradı; parmak eklemleri beyazlaşana kadar tuttu. Balkondan görünen o sıradan sokağa baktı.
Bir yıl... Üzerinden tam bir yıl geçmişti. On yıllık bir ömrü, on yıllık bir geleceği çöpe atmasının üzerinden aradan geçen binlerce saatte bile o yara kabuk bağlamamıştı. İnsanlar dışarıdan bakınca "Zaman her şeyi geçirir" diyordu.
Ama kimse o zamanın geçmediğini, sadece insanın o acıyla birlikte nefes almayı öğrendiğini söylemiyordu. Beraber evlilik hayalleri kurduğu, sabahları uyanıp kahvaltı hazırladığı adamın başka bir hayatı, başka bir nişanlısı olduğunu öğrendiği o gün... Sadece o adamı değil, hayata duyduğu bütün inancı da kaybetmişti.
Annesi sessizliğin uzamasına izin vermedi. "Kim ne yaptıysa yaptı, kendi hayatından ettiğin ihanet kime, biliyor musun?"
Mina başını çevirdi, gözleri dolmuşa dönmüştü. "Ama sen onun bıraktığı enkazın ortasında kalmak zorunda değilsin."
Birkaç saniye birbirlerine baktılar. Aralarındaki o gergin, ağır hava Mina’nın istemsizce tebessüm etmesiyle biraz olsun dağıldı. "Bu cümleyi hangi kişisel gelişim sayfasından ezberledin anne?"
Annesi istem dışı kahkaha attı. "Yok canım, doğaçlama."
"Kesin internetten."
"Dalga geç bakalım." Annesi de gülmeye başladı. "Tamam tamam..." O an ikisinin de yüzü biraz olsun aydınlandı. Annesi gülümsemesini toparlayıp yeniden ciddileşti ama bu kez sesindeki şefkat katlanmıştı. "Şaka bir yana... Seni böyle soluk görmek içimi acıtıyor."
Mina bakışlarını tekrar fincana indirdi. "Ben iyiyim."
"Bunu bana değil, her gece aynaya baktığında kendine söylersin."
Kısa bir sessizlik oldu. Sabah rüzgârı balkondaki beyaz tülleri dalgalandırarak içeri taşıdı. Mina derin, göğsünü sıkan bir nefes verdi. "İnsanlardan biraz uzak durmak istemem suç değil ki..."
"Değil," dedi annesi başını sallayarak. "Ama sen herkesten uzaklaşmadın Mina... Kendinden de uzaklaştın."
Bu cümle Mina’nın kalbinde, o iyileşmeyen yaranın tam üstüne bastı. Yutkundu, ses çıkartamadı. Çünkü annesi haklıydı. İşten ayrıldığı o günden beri günleri birbirinin karbon kopyasındandı. Geç uyanıyor... Kahvesini içiyor... Odasına kapanıp saatlerce boşluğa bakıyordu. Hayat durmuştu; evet, dünya dönmeye devam ediyordu ama takvim yaprakları sanki onun için düşmeyi kesmişti.
Annesi çayından bir yudum alıp sessizliği doldurdu. "On yıl kolay değil, biliyorum güzel kızım... Kolay silinmez. Ama önünde yaşanacak uzun bir ömür var. Belki bir gün, hiç beklemediğin bir anda karşına öyle biri çıkacak ki, kalbinin kapılarını kapatmanın ne kadar yersiz olduğunu anlayacaksın."
Mina hafifçe başını salladı, sesindeki titremeyi saklayamayarak mırıldandı: "O kadar zamandan sonra... her şeyin bir yalandan ibaret olduğunu öğrenmek..." Cümlesini tamamlayamadı. Avuç içleriyle yüzünü kapattı. "...İnsanın kendine olan güvenini de, yararına olan her şeyi de söküp alıyor."
Annesi hemen uzanıp elini onun buz gibi parmaklarının üzerine koydu. "Ama sen kendini bırakacak, pes edecek kumaştan değilsin."
Mina gözlerini kaçırdı, camın yansımasındaki solgun yüzüne baktı. "Bazen öyle hissediyorum anne. Sanki bir daha hiç heves edemeyeceğim."
"Geçecek."
"Ya geçmezse?"
Annesi bu kez sıcak ve inanç dolu bir sesle gülümsedi. "O zaman ben buradayım. Beraber geçiririz."
Mina istemsizce güldü, gözünden süzülen o tek damla yaş çenesine doğru düşerken. "Ne kadar rahatsın ya."
"Annelik mesleğinin kıdem tazminatı bu."
İkisi de gülüşmeye başladı. Ev, o ağır yastan sıyrılıp yeniden eski, tanıdık sıcaklığına büründü. Kahvaltı bittikten sonra Mina tabakları mutfağa taşımaya yardım etti. Tezgaha son bardağı bırakırken annesi arkasından, sanki az önceki ağır konuyu hiç açmamış gibi yumuşak bir sesle seslendi:
"Bu arada..."
Mina omuzlarının gerildiğini hissederek döndü. "Hı?"
"Kızlarla konuştuğunuz o İstanbul seyahati kesinleşti mi?"
Mina'nın yüzündeki o sahte tebessüm bir anda genişledi. "Bilemiyorum ki... Aslı ile Duru tutturdu 'mutlaka gitmeliyiz' diye ama ben hâlâ emin değilim. Sanki gidemeyecekmişim, bir şeyler çıkacakmış gibi hissediyorum."
Annesi mutfak tezgâhına yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi. "Ben sana bir şey söyleyeyim mi Mina?"
"Söyle anne."
"İnsan bazı hayalleri durduk yere, sebepsiz kurmaz. Kalbin bazen akıldan çok önce fısıldar gideceğin yeri. O biletler alınacak, o İstanbul'a gidilecek."
Bu cümle üzerine uzun süre konuşmadılar. Mina mutfak penceresinden dışarı, sokağın koşturmacasına baktı. İstanbul... Onun için sadece harita üzerinde bir megakent değil, yeniden nefes alacağı, kızlarla unutulmaz anılar biriktireceği harika bir kaçamaktı. Kendi ayakları üzerinde duracağı, geçmişin o kirli hayaletlerinden arınacağı ilk tatil olacaktı. Bu düşünce bile donmuş kalbini hafifçe tıkırdatmaya yetiyordu.
Annesi gülümseyerek gelip kızının omzuna nazikçe dokundu. "Benim güzel kızım her şeyi hak ediyor. İçindeki o sevinci yeniden uyandır."
Mina da ona inançla gülümsedi. "Umarım anne..."
İçinden ise o duaların en derini geçti: Ne olur bu kez olsun... Ne olur bu tatil her şeyi unuttursun.
Kahvaltının ardından Mina odasına çekildi. Kapıyı ardına kadar kapatmadı; koridordan gelen tabak sesleri, annesinin mutfakta mırıldandığı eski bir İzmir şarkısı ve evin o huzurlu sessizliği odasına kadar süzülüyordu. Yatağın kenarına oturup bir süre boşlukta gezindi bakışları. Çalışma masasının üzerinde yarım bırakılmış Fransızca notları duruyordu. Yanlarında renk renk fosforlu kalemler, küçük bir lavanta saksısı... Ve tam köşeye, defterinin arasına iliştirilmiş eski bir polaroid fotoğraf.
Eğilip fotoğrafı parmaklarının ucuyla aldı. Üçü de kameraya bakarak kahkahalarla gülüyordu. Aslı... Duru... Ve kendisi. Hayatın henüz bu kadar yormadığı, inancın bu kadar kırılmadığı günler.
"İyi ki varsınız..." diye fısıldadı boşluğa.
Fotoğrafı şefkatle yerine bıraktıktan sonra çekmeceyi açıp lacivert kapaklı, köşeleri eskemiş günlüğünü çıkardı. Bu deftere tam on yıldır satır satır içini döküyordu. Mutlu olduğu anlar... İlk hayal kırıklıkları... Korkuları... Kimselere söyleyemediği bütün sırlar bu sayfaların arasındaydı. Kalemi eline aldı. Bir süre bembeyaz, çizgili sayfaya baktıktan sonra yazmaya başladı:
“Bugün garip hissediyorum. Sanki hayatımın kökünden değişmesine... çok az kalmış gibi.”
Kalemi parmaklarının arasında birkaç saniye durdu, mürekkep kağıtta küçük bir leke bıraktı.
“Ama aynı zamanda içimde sebepsiz bir titreme var. Ya yine her şey ertelenirse? Ya beklediğim o nefes alma alanı yarım kalırsa?”
Derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Sonra kalemin ucunu kağıda bastırarak sayfanın kenarına özenle, kendi kendine öğrendiği o dilde Fransızca bir cümle ekledi:
Le vent est en train de tourner. (Rüzgâr yön değiştiriyor.)
Yazdığı cümleyi birkaç saniye inceledi. Dudaklarında istemsiz bir tebessüm belirdi. "Hâlâ gramerim felaket..."
Kalemini tekrar kağıda indirdi. Bu kez biraz daha kendinden emin bir şekilde ikinci cümleyi ekledi:
Peut-être que j'ai un peu peur, mais je suis prête. (Belki de biraz korkuyorum ama hazırım.)
Defteri yavaşça kapatırken parmakları istemsizce eski sayfaların arasında takıldı. Merakla birkaç sayfa geriye çevirdi. Tam bir yıl önce, o büyük yıkımı yaşadığı günlerin hemen ardından yazdığı satırlar gözüne çarptı:
“İnsan, yıllarını verdiği birinin bir gecede en yabancı adama dönüşmesini nasıl atlatır? Sanırım bunun cevabını hâlâ bilmiyorum.”
Ve o satırın hemen altında, kurşun kalemle çizilmiş bir başka cümle vardı:
“Bir gün yeniden gerçekten gülümsersem, bugünkü bu enkaz halime sarılmak istiyorum.”
Mina uzun süre o eski satırlara baktı. Gözleri doldu ama bu kez canı acımadı; içindeki o buzlar yavaşça erimeye başladı. Usulca gülümsedi. "Belki de o gün... sandığımdan çok daha yakındır."
Defteri kapatıp masanın üzerine bıraktığı anda, telefonunun ekranı güçlü bir ışıkla aydınlandı. WhatsApp grubundan peş peşe bildirim sesleri yükseldi.
Duru: "AKŞAM İPTAL YOK. YEMEK PLANINI DEĞİŞTİRENİN SAÇINI YOLARIM."
Aslı: "Duru daha saat öğlen..."
Duru: "Önlem alıyorum hayatım, İstanbul seyahati öncesi enerjimizi toplayacağız."
Mina istemsizce kahkaha attı. Telefonu alıp parmaklarını klavyede gezdirdi:
Mina: "İptal etmiyorum, sakin ol şampiyon."
Mesajı gönderir göndermez saniyesinde cevap düştü:
Duru: "Harika. Bu arada ben İstanbul'daki simit ve çayın hayalini kurmaya başladım."
Mina: "Sanki İzmir'de simit yok."
Duru: "İzmir'inki başka, İstanbul'unki başka. Ruhları farklı!"
Mina başını iki yana sallayarak güldü. Aslı'nın mesajı birkaç saniye sonra ekrana düştü: "Bu arada... İstanbul seyahati için ne yapıyoruz? Tarihe karar verdik mi yoksa erteliyor muyuz?"
Mina parmaklarını klavyede gezdirdi: "Ben hâlâ emin değilim kızlar... Sanki gitmesem daha iyi olacak."
Duru hemen arkasından patlattı: "Sakın! Sakın ağzından o kelimeyi çıkarma Mina! Tarih marih beklemek yok, biletleri ben alıyorum, bu hafta sonu gidiyoruz nokta!"
Aslı: "Duru haklı Mina, biraz uzaklaşmak sana da çok iyi gelecek. Bence de ertelemeyelim."
Mina hafifçe gülümseyerek yanıtladı: "Tamam... Siz nasıl diyorsanız öyle olsun."
Duru: "Yaşasın! Sonunda o gri rutinden kaçıyoruz."
Aslı: "Çok iyi gelecek hepimize."
Mina telefonunu göğsünün üzerine bırakıp başını geriye, duvara yasladı. Tavanın o sade beyazlığına bakarken içindeki o kelimeyi tekrarladı: İstanbul... Bu kelime bile kalbinin ritmini değiştirmeye yetiyordu. Kızlarla yapılacak o tatil, kafa dağıtmak, yeni sokaklarda kaybolmak... İçinde uzun zamandır hissetmediği kadar yoğun bir umut dalgası bütün bedenini sardı.
Akşamüstüne doğru Mina dolabının kapağını açıp uzun uzun kıyafetlerine baktı.
"Bu çok resmi... Sanki önemli bir görüşmeye gidiyorum gibi." Beyaz gömleği yatağın üzerine bıraktı. "Bu da fazla gibi ama normal giyersem de Duru' nun gazabına uğrayacağım gibi." Siyah elbiseyi eline aldı.
Sonunda ayna karşısına geçip kendine baktı. Siyah kısa elbisesi ona oldukça yakışmıştı. Saçlarına fön çekmeye karar verdi. Yüzüne ise çok hafif, yorgunluğunu kapatan ama doğallığını bozmayan bir makyaj yaptı. Kirpiklerine tek kat rimel sürdü. Dudaklarına kırmızı tonlarında bir ruj ve üzerine bir parlatıcı dokundurdu.
Son kez kendine baktığında, aynadaki kadının birkaç ay önceki o solgun kadından çok daha canlı durduğunu fark etti. Saçlarını elleriyle bir kez düzeltip dudak ısırdı.
Tam o sırada kapısı hafifçe tıklandı. "Girebilir miyim güzel kızım?"
"Gel anne."
Annesi içeri girip kızını baştan aşağı süzdüğünde, gözlerinde o saklayamadığı gururlu ve sevgi dolu parıltı belirdi. Gülümsemesini tutamayarak kahkahayı bastı: "Ooo Doktor Hanım! Alt tarafı iki arkadaşınla kafede buluşacaksın, bu ne şıklık böyle? Neredeyse kırmızı halıda yürüyeceksin!"
Mina yanaklarının kızardığını hissederek ellerini elbisesinin eteklerinde gezdirdi, utangaçça gülümsedi: "Anne ya... abartı mı oldu sence? Değiştireyim mi?"
Annesi göz kırptı: "Sakın dokunma, harika görünüyorsun. İstanbul seyahati sana şimdiden yaramış."
Mina rahatlamış bir şekilde güldü: "Yakalandım!"
İkisi de gülüşürken evin içinde telefonun o neşeli zili yankılandı. Ekranda Aslı'nın adı parlıyordu: "Aşağıdayız, kapıdayız, çabuk ol!"
"İniyorum!"
Telefonu kapatıp çantasını omzuna astı. Aynaya son kez, kararlı bir bakış attı. Nedense bugün içinde anlam veremediği, göğsünü kabartan büyük bir heyecan vardı. Sebebini bilmiyordu ama evren ona fısıldıyordu sanki: Bugün her şey değişmeye başlayacak.
Apartmanın önüne indiğinde Aslı'nın gri arabası rölantide bekliyordu. Aslı her zamanki gibi zarif bir şekilde direksiyondaydı. Arka koltukta oturan Duru ise Mina araca yaklaşırken camı sonuna kadar indirip bağırdı:
"ÇABUK GEL MİNA, AÇLIKTAN RUHUM BEDENİMİ TERK ETMEK ÜZERE!"
Mina kapıyı açıp binerken gülmekten nefessiz kalmıştı. "Merhaba falan yok mu Duru?"
"Yemekten sonra, önceliklerimiz var!"
Aslı dikiz aynasından arkadaşına bakıp başını iki yana salladı. "Gerçekten bu kız asla uslanmayacak."
"Asla!" Mina arka koltuğa yerleşip emniyet kemerini taktı. "Senin yemekten başka bir karakter özelliğin var mı acaba?"
Duru hiç düşünmeden, gururla kafasını salladı: "Yemek yemek ve yemek hakkında konuşmak."
Üçü birden kahkahaya boğuldu. Şehrin ışıkları altında kafeye vardıklarında içerisi tam istedikleri gibi hareketli ve sıcaktı. Cam kenarındaki o favori masalarına kurulduklarında sohbet kendiliğinden, akarsu gibi başladı. Aslı okulundaki gününden bahsediyordu; bugün öğrencilerinden minik bir çocuk ona elleriyle yazdığı şiiri hediye etmişti.
Mina eriyen bir kalple gülümsedi. "Çok tatlı olmalı... Ay kıyamam."
"Altına da 'Dünyanın en iyi öğretmenine' yazmış."
Duru ellerini göğsüne götürüp ajitasyon yaptı: "Ben şuracıkta ağlarım, ver o çocuğu bana."
"Zaten gözleri doldu anlatırken."
Aslı gülerek başını salladı. "Biraz öyle oldu evet."
Sıra Duru'ya geldiğinde o da ofisteki hukuk mücadelesini anlatıp elindeki çatalı tabağa biraz sertçe bıraktı: "Ben bugün az kalsın adliyede adam boğazlıyordum ya! Karşı tarafın avukatı resmen evrakta sahtecilik yapıp bir de pişkin pişkin gülüyor. Hakim Bey olmasa adamın cüppesini başına geçirecektim!"
Mina gülerek kahvesinden bir yudum aldı. "Sakin ol şampiyon, daha İstanbul'da stres atacağız, şimdiden enerjini bitirme."
Duru iç çekerek arkasına yaslandı: "Adalet sarayı değil, sinir harp merkezi maalesef!"
Saatlerin nasıl akıp gittiğini kimse anlamadı. Eski anılar, kahkahalar, iş hayatının stresi, önümüzdeki hafta yapılacak İstanbul seyahatinin planları... Konu bir noktada, ister istemez masadaki o görünmeyen ama hep var olan hayalete, ilişkilere geldi. Duru bu kez elindeki çatalı bırakıp ciddi, sorgulayan gözlerle Mina'ya baktı.
"Peki Mina..." dedi yumuşak ama net bir sesle. "Böyle kapalı mı kalacak bu kapılar? Birisi çıksa karşına, gerçekten kalbini çalsa... Yine de istemez misin?"
Mina hiç düşünmeden, kafasını net bir şekilde salladı. "İstemem."
"Bu kadar kesin mi?"
"Evet."
Aslı sessizce, fincanını masaya bırakırken sordu: "Hâlâ ona mı kızgınsın, yoksa..."
Mina kahvesini kaşıkla yavaşça karıştırdı. Köpüğü dağılırken gözleri daldı. "Kızgınlıktan ziyade... kırgınlık diyelim." Bir an durdu, masadaki o ağır havayı dağıtmak ister gibi gülümsedi ama gözleri hüzünlüydü. "...İnsan bir kez yanınca, közden bile korkuyor. Güvenmeyi unutuyor."
Aslı uzanıp masanın üzerinden onun elini sımsıkı tuttu. "Bazen en karanlık gece, en güzel şafağa gebedir Mina. Bu seyahat belki de sana çok iyi gelecek, her şey değişebilir."
Mina hafifçe gülümsedi. "Belki..." Sonra başını çevirip kafenin büyük camından dışarıdaki hareketli sokağa baktı. "Ama bugün değil."
Ve Aynı Saatlerde... Paris.
Gecenin karanlığı, Seine Nehri’nin siyah suları üzerine dökülen binlerce ışıltıyla dans ediyordu. Şehrin o romantik ama bir o kadar da acımasız ritmi, modern cam bir ofisin penceresine vuruyordu.
Genç adam, elleri cebinde, dışarıdaki Eyfel Kulesi'nin uzaktaki siluetine dalmışken kulağındaki telefonu indirdi. Yüzündeki o sert ve net hatlar, yorgunlukla gerilmişti.
"Non..." (Hayır...) Derin, öfkeli ama kontrolü elden bırakmayan bir nefes verdi. "Ce n'est pas le projet qui est absurde..." (Saçma olan proje değil...)
Telefonun diğer ucundaki asistanının telaşlı sesini dinlerken gözlerini birkaç saniye kapattı.
"C'est le délai, Julien. On ne peut pas tout faire en trois jours." (Sorun proje değil Julien, saçma olan o imkansız teslim tarihi. Her şeyi üç günde bitiremeyiz.)
Kısa bir sessizlik oldu. Aras ofisin içinde yavaşça döndü, masasının üzerindeki dağ gibi yığılmış evraklara baktı. "Laisse tomber... On en parle demain matin au bureau." (Boşver... Bunu yarın sabahtan ofiste konuşuruz.)
Telefonu kapattığında, masanın üzerinde duran karmaşaya göz gezdirdi. Yarım kalmış mimari projeler, tasarım eskizleri, siyah mürekkepli dolma kalemler, soğumuş espresso bardağı... Ve onların arasında, kapağı yarı aralık duran siyah deri ajandası. Ajandanın sayfa arasından, üzerinde Fransızca ve Türkçe iletişim bilgileri yazan küçük bir uçuş kartı hafifçe dışarı sarkmıştı.
Aras o karta bakmadı bile. Ceketini sandalyesinin sırtından alıp omuzlarına attı. Masanın üzerindeki uçak biletine takıldı gözü: Paris - İstanbul. Tarih, yarından sonrayı yani haftasonunu gösteriyordu.
Kendi kendine, dudağının kenarında alaycı ama kararlı bir tebessüm belirdi. Ofisin ana ışığını kapatıp cam kapıdan dışarı çıktı. Henüz bilmiyordu... İstanbul'a yapacağı bu yolculuk, sadece masasındaki o devasa projeyi değil, bütün hayatının dengesini altüst edecekti.
Ve o sırada... Dünyanın öbür ucunda, aynı gökyüzünün ve aynı yıldızların altında... İzmir'de yaşayan o genç kadın, hayatının en büyük sürprizinden habersiz, kızlarla yapacağı İstanbul tatilinin hayalini kuruyordu.
İkisinin de bundan haberi yoktu. Henüz...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

100okunma 56beğeni 8yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18