UYANIŞ kitap kapağı

9. bölüm / 10

UYANIŞ

9.

Vaveyla Yazarı: melodi

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: 9.

Odamdaki gardırobun karşısına geçmiş, hiç düşünmeden, tam bir refleksle en güvenli sığınağıma uzanmıştım: siyah kumaş pantolon ve siyah bisiklet yaka tişörtüm.

Tabii ki parmaklarım askıya değdiği an kapı sertçe açıldı.

“Asla olmaz.”

Margaret teyzemin gür sesi odanın sessizliğini bir bıçak gibi yardı. Başımı çevirdiğimde onu kapı pervazına yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş halde buldum. Gözleri yüzüme bile uğramadan, elimde tuttuğum kömür karası pantolona çakıldı. Uzun uzun, ayıplayan bakışlarla süzdükten sonra derin bir iç çekti.

“Yine mi Nora? Şu pantolonu senden daha sık görür oldum.”

İstemsizce dudaklarım kıvrıldı. “Teyze, sadece Amy ile kahve içeceğim, hepsi bu.”

“Biliyorum,” dedi içeri adımlayıp omzuyla kapıyı arkasından örterek. “Tam da bu yüzden buradayım zaten.”

Tek kaşımı kaldırdım. “Nasıl yani?”

“Şöyle yani…” Dolabın kapaklarını ardına kadar açıp askıları gaddarca yana kaydırdı. “Amy tek başına bu kasabanın moral kaynağı, neşe deposu. Sen de onun yanında cenaze levazımatçısı gibi dolaşamazsın.”

“Ben gölge falan değilim teyze.”

Margaret teyze bana yandan ters bir bakış attı. “Değilsin tatlım. Ama öyle görünmek için inanılmaz bir çaba sarf ediyorsun.”

Elimdeki pantolona çaresizce bakıp yerine astım. “Gerçekten buna gerek yok.”

“Bu cümleyi son üç yılda kaç bin kere duydum biliyor musun?”

“Bilmiyorum.”

“Ben de bilmiyorum, bir yerden sonra saymayı bıraktım.” Askıları hızla taramaya başladı; bir elbiseyi çıkarıyor, kafasını iki yana sallayıp yerine tıkıyor, diğerini görmezden geliyordu. Dudaklarının arasından memnuniyetsiz mırıltılar dökülüyordu.

Sonra aniden durdu.

Yüzüne yayılan o muzip, muzaffer gülümsemeyi gördüğümde başıma gelecekleri anladım.

“İşte bu…”

Askıdan açık sarıyla fıstık yeşili arasında salınan, üzerinde minik kır çiçekleri serpiştirilmiş ince askılı bir elbiseyi çekip çıkardı. İpek karışımlı kumaş, göğüs kısmındaki zarif büzgüsü ve eteğinin sol yanına ustalıkla gizlenmiş yırtmacıyla adeta ışıldıyordu.

“Bunu geçen ay almıştım,” diye hatırlattı gözlerini kısarak.

“Hatırlıyorum.”

“Hayır Nora, hatırlamıyorsun. Çünkü sen kabinde denemeden mağazadan kaçmıştın.”

Omuzlarımı silktim. “Hâlâ denemek istemiyorum.”

Margaret teyze elbiseyi yatağın üzerine bir sergi parçası gibi özenle yaydı, avuçlarıyla kumaşın üzerindeki görünmez kırışıklıkları düzeltti. “Nedenmiş o?”

“Biraz fazla açık ve dikkat çekici değil mi?” dedim, mideme oturan o tanıdık gerginlikle.

“Tatlım,” dedi teyzem yatağın kenarına oturarak. “Fark edilmek dünyanın sonu değil. Bazen insanların sana bakmasına izin vermen gerekir. Hem üzerine şu krem rengi kısa hırkayı alırsın, hava serinlerse üşümezsin.”

Hemen ardından dolabın alt çekmecesini çekip çıkardığı kutuyu açtı. İçinden zeytin yeşili, parlak deriden, incecik topuklu zarif ayakkabılar çıktı. Yanına da aynı tonlarda tokalı, küçük bir omuz çantası iliştirdi. İki adım geri çekilip gururla ellerini beline koydu. “Şuna bak. Ne kadar sade ve şık bir kombin.”

Kollarımı birbirine bağladım. “Benim asıl sorunum o topuklularla…”

“Hayır,” dedi teyzem, sesi aniden yumuşayıp şefkatli bir ciddiyete bürünerek. “Senin asıl sorunun görünmez kalmaya bu kadar alışmış olman Nora. O risksiz, karanlık zırhların ardına saklanıyorsun çünkü kimsenin dikkatini çekmemek sana daha güvenli geliyor.”

Bir süre öylece elbiseye baktım. Amy’yi bekletmek istemiyordum, saat ilerliyordu ve saatin akrebi içimdeki huzursuzluğu tetikliyordu.

“Pekâlâ,” dedim derin bir teslimiyetle gözlerimi devirerek. “Sadece Amy’yi bekletmemek için.”

“Sonunda!”

Elbiseyi üzerime geçirip aynanın karşısına geçtiğimde, karşımdaki siluet gerçekten bendim ama sanki başka bir hayatın içinden fırlamış bir versiyonum gibiydi. Yumuşak kumaş bacaklarıma dökülüyor, krem hırka omuzlarımı sarıyordu. İnce topuklular duruşumu dikleştirmiş, adımlarıma tuhaf bir zarafet katmıştı. Teyzem arkama geçip fırçayla saçlarımı taradı, dalgalı uçlarını omuzlarıma doğru serbest bıraktı.

Aynadaki yansımamıza bakarken gözleri doldu. “İşte bu… Tıpkı annenin gençliğine benzedin.”

Boğazım düğümlendi. Aynadan gözlerine bakıp gülümsedim: “Teşekkür ederim teyze. Hayatımda duyduğum en güzel iltifat bu.”

“Hadi bakalım, daha fazla oyalanma da fırla!”

---------------

Kafenin cam kenarındaki masasında Amy çoktan yerini almıştı. Elleri önündeki karton bardağa kenetlenmiş, gözleri sokağın akışına dalıp gitmişti. Koyu saçlarını ensesinde gelişigüzel toplamıştı; alnına düşen birkaç inatçı teli düzeltme zahmetine bile girmemişti. Onun bu umursamaz doğallığını her zaman çok sevmiştim.

Kapıyı ittiğimde pirinç çanın tiz sesi kafede yankılandı. İçeri süzülen akşam serinliği saçlarımı havalandırdı. Amy başını çevirdi, gözleri beni buldu ve bir anlığına nefesini tuttu. Ardından sol kaşı hayretle yukarı tırmandı.

“Sen…” dedi kelimeleri toparlamakta güçlük çekerek. Beni tepeden tırnağa yavaşça süzdü. “…Nora mısın gerçekten?”

Kendimi tutamayıp güldüm. Saçlarımı abartılı bir edayla omzumdan geriye attım. “Nüfus cüzdanımda öyle yazıyordu en son.”

Sandalyesinden fırlayıp etrafımda küçük bir zafer turu attı. “Nora Cole çiçekli elbise giymiş! Kasaba tarihine altın harflerle yazılsın bu an!”

“Teyzem odamı bastı, gardırobumu rehin aldı; bu gördüğün onun eseri.”

Amy kahvesinden bir yudum alıp masaya bıraktı, bu kez alaysız, tamamen içten bir sıcaklıkla yüzüme baktı. “Şaka bir yana… Gerçekten inanılmaz güzel olmuşsun. Yüzüne kan gelmiş resmen. Ama Margaret teyzenin parmağı olduğu kilometrelerce öteden belli.”

“Kesinlikle,” dedim gülerek karşımdaki sandalyeye otururken. “Kendi halime kalsaydım yine o siyah zırhımla karşında oturuyordum. Ama itiraf edeyim, sandığım kadar kötü hissettirmedi.”

Kafenin içi taze çekilmiş kahve ve fırından yeni çıkmış kurabiye kokuyordu. Arka planda çalan caz tınıları pencerelerden sızan yağmur öncesi soğuğu kırıyordu.

“Eeee okul nasıldı bugün?” diye sordu Amy, peçeteyle bardağının altını kurularken. '' Clara ve Emma arasındaki soğuk savaş sürüyor mu hala?''

“Okul berbattı” dedim iç çekerek. Çantamı yanıma bıraktım. “Clara ve Emma’nın arası hala aynı. İkisi de birbirinin yüzüne bakmıyor. Jason ise iki gündür kayıp, ortalıkta yok.”

Amy dudaklarını büzdü. “Şu meşhur yeni çocuk yine başrolde yani.”

“Evet ama artık mesele dedikodu sınırını çoktan aştı. Varlığı da yokluğu da içimi ürpertiyor.”

Amy gözlerini kısıp dikkatle öne eğildi. “Seni tam olarak ne rahatsız ediyor Nora? İçten içe ne seziyorsun?”

Boğazım tıkandı. Ona ormanda gördüklerimi, kulaklarımda çınlayan o çaresiz feryatları nasıl anlatabilirdim ki? Kimseyi bu tekinsiz girdabın içine çekmeye hakkım yoktu.

“Bilmiyorum,” dedim kaçamak bir tavırla. “Sadece onda… insanın tüylerini diken diken eden tekinsiz bir şeyler var.”

Amy fincanını bıraktı, anlayışla gülümsedi. “Bence altıncı hissin fazla kuvvetli senin. Clara ile Emma arasında sıkışıp kaldın, ikisinin de yükünü tek başına sırtlanmaya çalışıyorsun. Gerginliğin bundan.”

“Belki de,” dedim; ama içimdeki yangın bu açıklamaya zerre kadar inanmıyordu.

Konuyu dağıtmak için derslerden, Tysen’ın maçtaki saçmalıklarından bahsettik. Tam Amy yeniden elbisemin rengini övmeye başlamıştı ki masanın üzerindeki telefonum kesik bir titreşimle sarsıldı.

Ekrana baktım. Emma:

“Yemek başladı. Keşke gelseydin Nora… Jason biraz tuhaf davranıyor.”

Kalbim göğüs kafesimi yırtacakmış gibi küt küt atmaya başladı. Yüzümün kireç gibi olduğunu fark eden Amy endişeyle kaşlarını çattı. “Bir sorun mu var?”

“Yok… Emma mesaj atmış sadece,” dedim ekranı panikle kapatarak.

Amy havayı dağıtmak için garsona el etti. “Bize birer kahve daha lütfen! Yanına da tatlı alıyoruz Nora, hiç itiraz istemem. Frambuazlı cheesecake söylüyorum.”

Birkaç dakika sonra elinde gümüş tepsiyle Antony masamıza yanaştı. Yüzünde alışılmışın dışında, geniş bir gülümseme vardı. “Hanımlar, şefin özel bademli kurabiyelerinden getirdim. Müessesemizin bu akşama özel ikramı.”

Tabakları bırakırken gözleri Amy’ye tek bir salise bile değmedi; bakışları doğrudan benim üzerime çivilenmişti. “Afiyet olsun Nora. Umarım akşamın daha da tatlanır.”

“Teşekkürler Antony,” dedim zoraki bir tebessümle. Çocuk bir an duraksadı, sanki gitmek istemiyor gibi yüzümün her detayını hafızasına kazıdı, sonra hafifçe başını eğip uzaklaştı.

Antony tezgâhın arkasına geçer geçmez Amy çatalını masaya vurdu. “Yarın bu çocuk kesin senin peşine düşer!”

“Saçmalama Amy, nezaket gösterdi sadece.”

“Nora, bu kasabada bir erkek gözlerini kırpmadan iki dakika boyunca sana kilitleniyorsa, o nezaket değil, açık açık ilanıaşktır!” Amy kahkahayla çatalını cheesecake’e batırdı, ardından ciddileşti. Yüzündeki neşe bir anda silindi; fincanındaki kahve halkalarına bakarak fısıldadı: “Bu arada… Anneannem o şeyleri görmeye devam ediyor Nora. Ama asıl korkuncu ne biliyor musun? Sanırım ben de delirmeye başladım. Biraz uzaklaşmam, kafamı toplamam şart…”

O anda kafenin içindeki hava bir anda buz kesti.

Sanki devasa bir derin dondurucunun kapakları açılmış gibi dondurucu bir akım odayı doldurdu. Kollarımın üzerindeki tüyler diken diken oldu. Ağzımdan çıkan nefes, havada ince beyaz bir buhara dönüştü.

Ve o ses… Günlerdir susan o lânet ses, kafatasımın tam ortasında gürledi:

“Emma’nın yanına git.”

Parmaklarımın bağı çözüldü; elimdeki çatal tabağa çarpıp tiz bir çınlamayla yankılandı.

“Nora? Neyin var? Rengin bembeyaz oldu!” Amy panikle elimi tuttu; parmakları buz gibiydi ya da bana öyle geliyordu. “Su getireyim mi? Dışarı çıkalım mı?”

“Yok… yok bir şeyim,” dedim, kelimeler boğazımdan parça parça döküldü. İçimdeki baskı dayanılmaz bir boyuta ulaşmıştı; görünmez bir güç boğazımı sıkıyordu. “Ben… benim gitmem gerek.”

“Daha tatlıya dokunmadık bile!”

“Elina’ya uğramam lazımdı zaten,” dedim, sanki bu yalanı saatlerdir planlamışım gibi toparlamaya çalışarak. “Ona bir kitap bırakacaktım, geç olmadan bırakayım.”

Amy’nin gözlerindeki şüphe gün gibi ortadaydı. “Tamam… Ama buna zerre kadar inanmadığımı bil. Bir şey olursa anında beni arayacaksın, söz ver!”

“Söz,” dedim titreyen bacaklarımın üzerinde doğrulurken. Kasaya koşar adım gidip cheesecake’i paket yaptırdım. Karton kutuyu göğsüme bastırıp kendimi kafenin kapısından dışarı attım.

Dışarıda hava zifiri karanlığa bürünmüş, yağmur ince ince atıştırmaya başlamıştı. Rüzgâr sokak aralarında bir kurt gibi uluyordu. Her adımımda o fısıltı zihnimin duvarlarına çarpıyordu:

“Elina’nın yanına git.”

Korkudan nefes alamıyordum ama bedenim irademi çoktan çiğneyip geçmişti.

Taksi sokağın başında durduğunda yağmur çoktan sağanağa dönmüştü. Şoför dikiz aynasından bana baktı. “Burası mı küçük hanım?”

Konuşacak takatim yoktu; sadece başımı sallayıp parayı uzattım. Taksiye bindiğimden beri Emma’yı üç kez aramıştım ama telefon ısrarla cevapsız kalmıştı. Bu sessizlik içimdeki dehşeti çıldırtıyordu.

Kapıyı açıp kendimi dışarı attığım anda yağmur ve rüzgâr bir tokat gibi yüzüme çarptı. Teyzemin özenle taradığı saçlarım saniyeler içinde sırılsıklam olup yüzüme, boynuma yapıştı. İncecik elbise suyu bir sünger gibi emmiş, soğuk bir deri gibi tenime yapışmıştı. Göğsümdeki büzgülü yaka yağmurun ağırlığıyla aşağıya doğru kaymıştı; titreyen parmaklarımla yukarı çekmeye çalıştım ama ıslak kumaş parmaklarımın arasından kayıp duruyordu.

Şimdi sırası değil Nora, diye mırıldandım dişlerimin arasından. Görünüşünün hiçbir önemi yok, sadece kapıyı çal.

Kayganlaşan ahşap veranda basamaklarını hızla tırmandım. Kapının ziline bastım. Ses yok. Bir daha bastım; içeride çıt çıkmıyordu. Üçüncü kez parmağımı zile bastırıp “Emma!” diye bağıracaktım ki…

Kapı birdenbire, büyük bir sessizlikle içeriye doğru açıldı.

İçeri doğru adım atarken içeriden dışarı fırlayan bedenle tam kapı eşiğinde, korkunç bir sertlikle çarpıştık. Dengemi tamamen kaybedip ıslak zeminde öne doğru savruldum. Düşmeyi beklerken, demir kadar sert, buz gibi bir çift el kollarımı havada yakaladı.

Nefesim kesildi. Başımı kaldırdığım an onunla göz göze geldim.

Loş koridor ışığı yüzündeki kusursuz hatları bir gölge gibi derinleştiriyordu. Omuzlarına dökülen simsiyah saçları ıslak ve dağınıktı. Yüksek elmacık kemikleri, mermerden oyulmuş gibi duran keskin çene hattı… Ama asıl beni felç eden, gözleriydi. İnsanın iliklerine kadar işleyen, dipsiz bir buzul gibi parlayan buz mavisi gözler.

Çarpışmanın getirdiği o tekinsiz yakınlıkta, kokusu genzime doldu: Yağmurun toprağa vuran nemine karışmış metalik bir koku.

“Özür dilerim…” dedim güçlükle. Ciğerlerimdeki hava çekilmişti; kalbim kaburgalarımı delip geçmek istercesine çarpıyordu. Islak elbisemin yakasını çekiştirmek istedim ama elleri hâlâ kollarımı sıkıca kavrıyordu.

Düşüncelerimi toparlamaya çalışarak kollarımı geriye çektim; o da bunu fark etmiş gibi parmaklarını tenimden yavaşça ayırdı. İki adım geriledim. Parmaklarımla yağmurdan ağırlaşmış kumaşı yukarı doğru toparlamaya çalıştım.

“Emma nerede?” diye sordum, titrememi gizlemeye çalışarak.

Buz mavisi bakışları bir an bile kırpışmadı. Yüzünde alaycı, sinir bozucu bir sükûnet vardı. Gözleri yavaşça, arsız ve cüretkâr bir şekilde saç diplerimden boynuma, oradan da ıslak kumaşın kaymasıyla belirginleşen dekolteme doğru kaydı. O bakışın ağırlığı tenimi alev gibi yaktı; yanaklarımın utançtan ve öfkeden tutuştuğunu hissettim.

Bu küstahlık beni çileden çıkardı. Sesimi olabildiğince sertleştirerek sordum:

“Sen kimsin? Emma nerede dedim!”

Tam o anda koridorun sonundaki yemek odasından aceleci ayak sesleri ve porselen tıkırtıları yükseldi. Saniyeler sonra Emma köşeden fırladı.

“Nora!” dedi, sesinde dehşet, şaşkınlık ve tarifsiz bir telaş birbirine karışmıştı. Koşarak yanıma geldi, yüzüme yapışan ıslak saçları geriye itti. “İnanamıyorum, sırılsıklam olmuşsun! Titriyorsun resmen, içeri geç hemen!”

Emma’nın koluna yapıştım, gözlerimi o buz gibi yabancıdan ayırmadan fısıldadım:

“Emma… Bu kim?”

Emma’nın bakışları arkamdaki adama kaydı; dudakları titredi, rengi soldu.

“Bu…” dedi, sesi bir fısıltıdan farksızdı. “Kael. Jason’ın kardeşi.”