UYANIŞ kitap kapağı

1. bölüm / 10

UYANIŞ

1.

Vaveyla Yazarı: melodi

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: 1.

Başım öyle şiddetli zonkluyordu ki, sanki kafatasımın içinde dev bir bronz çan aralıksız dövülüyor, her darbesi beynimi uyuşturuyordu. Birkaç saniye içinde o tanıdık, metalik kokulu burun kanamasının başlayacağını biliyordum. Kaçınılmazdı.

Yastığımın bir kez daha koyu kırmızı lekelerle kirlenmesini engellemek için panikle doğrulmaya çalıştım. Odanın içi zifiri karanlık olmasına rağmen gözbebeklerim acıyla kasıldı. Kirpiklerimin ardındaki perdeyi aralamak nafileydi; neyin gerçek neyin yanılsama olduğunu ayırt edemiyordum. Duvarlar kıvrılıyor, mobilyalar bulanık bir suyun dibindeymişçesine dalgalanarak birbirine karışıyordu. Gardırobun köşesi tavana sızıyor, masanın keskin kenarları gözlerimin önünde eriyip şekil değiştiriyordu. Midemi bulandıran bu baş dönmesini bastırmak için bir yudum suya ihtiyacım vardı.

Yorganı üzerimden fırlatıp sendeleyerek yataktan indim. Çıkış kapısının yönünü ezbere bildiğimi sanıyordum. Fakat birkaç adım sonra, tabanlarımın altında beklediğim o pürüzsüz ahşap zemin birdenbire yok oldu.

Bastığım yer sert değildi artık.

Nemli, soğuk ve tenime batan ince dikenlerle kaplıydı. Çimenlerin o çiğ kokusu genzime dolduğu an anladım: Odamda değildim.

Buz gibi bir rüzgâr çıplak tenimi bir jilet gibi kesti. Mevsim yaz ortasıydı ama iliklerime işleyen bu ayaz, nefesimi bir avuç kül gibi havada donduruyordu. Soluduğum her nefes, gecenin karanlığında beyaz buharlar hâlinde dağılıyordu.

Bakışlarımı ıslak çimenlerden ayırıp yukarı kaldırdım.

Karanlığın bağrından gökyüzüne doğru bir hançer gibi yükselen Ravenwood Kilisesi bütün kasvetiyle karşımdaydı.

Kalbim, kaburgalarımı parçalamak istercesine göğsüme vurmaya başladı. Parçalar birleşiyor, zihnimdeki sis aralanıyordu. Soğuk, tekinsiz sessizlik ve o gotik siluet... Yine o lanet kâbusların girdabındaydım.

Midemin derinliklerinde kıvrılan o zehirli korku bana hiç yabancı değildi. Her şey Clara’nın anlattığı o saplantılı korku hikâyeleriyle başlamıştı. Başlarda birkaç masum karabasan sanmıştım; ancak zamanla bu dünya zihnimi ele geçirmişti. Rüyada olduğumu bilmek hiçbir şeyi hafifletmiyordu, çünkü bu kâbusun değişmez, acımasız bir kuralı vardı: Ben ölmeden perde kapanmıyordu.

Boğazım bir çöl gibi kurudu. Titreyen parmaklarımı sıkarak derin bir nefes aldım. Kontrolümü kaybedersem bu karanlık beni yutardı. Gerçi sakin kalsam da sonum değişmeyecekti.

Dudaklarımı ısırıp titrek bir fısıltıyla mırıldandım: “Pekâlâ… Bu sefer karşıma ne çıkaracaksın, görelim.”

Kelimelerim kilisenin duvarlarında yankılanır yankılanmaz, gök kubbe bir anda karardı. Sanki geceye bir kat daha kefen sarılmıştı. Cılız ay ışığı gökyüzünden zorla kazındı ve hemen ardından ağır, boğucu bir sis dalgası yükseldi. Saniyeler içinde dizlerime kadar tırmanan bu beyaz körlük, rüzgârın uğultusunu bir bıçak gibi kesti.

Öyle mutlak, öyle sağır edici bir sessizlikti ki, damarlarımdaki kanın akışını bile duyabiliyordum.

Tam o anda, sisin içinde iki karaltı belirdi. İnsan siluetindeydiler ama bir canlıya dair en ufak bir ısı ya da enerji yaymıyorlardı. Kımıltısızdılar; sise rağmen gözlerini doğrudan ruhuma dikmiş gibiydiler. Yine de içimde akıl dışı, zayıf bir umut kıpırdadı. Belki de bu kez hayatta kalırdım.

Fakat o ses duyulduğunda bu umut anında küle döndü.

Ses dışarıdan gelmiyordu. Doğrudan zihnimin merkezinde patlamış, kemiklerimi titreterek damarlarıma yayılmıştı:

“Kaç.”

Bedenim anında buz kesti. Ses durmadı; daha buyurgan, daha yırtıcı bir tonda kafatasımın içinde yeniden gürledi:

“Senin için geliyorlar.”

Zihnimin kapıları ardına kadar parçalandı. Önceki kâbusların hatıraları bir çığ gibi üzerime devrildi. Parçalanan bedenim, etimi delen pençeler, kulakları yırtan çığlıklar ve o son nefesin çaresizliği... Hepsini yeniden hatırlıyordum. Bu kilisenin avlusunda kaç kez ve nasıl can verdiğimi çok iyi biliyordum.

İçgüdüsel olarak geriye doğru hamle yaptım ama ayaklarım milim oynamadı. Topraktan fışkıran görünmez prangalar bileklerimi kilitlemişti sanki. Öleceğini bilmek ama kılını dahi kıpırdatamamak... İşkencenin en saf hâli buydu. Göğsüm daraldı; korkunun ağırlığıyla gözlerimden dökülen yaşlar yanaklarımı yaktı. Kaskatı bir korkuluk gibi yere çakılıp kalmıştım.

Gerçek hayata döndüğümde bu detayların hiçbiri belleğimde kalmıyordu; geriye sadece nedeni belirsiz morluklar, kesikler ve göğsüme çöken o izahsız dehşet hissi kalıyordu. Fakat bu rüyanın içine her çekilişimde, bütün bu acılar eksiksiz geri dönüyordu.

Sis dalgalandı. İki siluet birden öne atıldı.

Karanlığı yırtan boğuk bir uğultuyla, toprağı döven sert ve süratli adımlarla üzerime çullandılar. İnanılmaz bir hızla geliyorlardı. Kaçınılmaz sonun karşısında titreyerek gözlerimi yumdum.

Buz gibi bir şey boğazıma kenetlendi.

Dondurucu parmaklar mıydı yoksa etimi parçalayan sivri dişler mi, ayırt edemedim. Boynumdan göğsüme doğru akkor bir alev gibi yayılan dayanılmaz bir acı, omuriliğimi felç etti. Ciğerlerimdeki son hava zerresi vahşice sökülüp alındı. Yaşamım bedenimden çekilirken dizlerim çözülmek istedi ama bu lanetli toprak beni dik tutmaya devam etti; düşmeme bile izin vermedi.

Boynumdaki o korkunç yangın beynimi tamamen sararken titrek, kesik bir nefes verdim.

Ve zifiri karanlığına bir kez daha gömüldüm.