UYANIŞ kitap kapağı

10. bölüm / 10

UYANIŞ

10.

Vaveyla Yazarı: melodi

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: 10.

Kael ne alelade bir baş selamı verdi ne de eşikteki o boğucu gerginliği savuşturacak sahte bir tebessüme sığındı; sadece baktı. Soğuk, santim santim tartan, neredeyse cerrahi bir dikkatle süzen bir bakıştı bu. Beni ilk kez gören sıradan bir yabancı gibi değil de, varlığımdan çoktan haberdarmış, hatta beni tam da bu halde görmeyi bekliyormuş gibiydi. O buz mavisi gözler tenime değdikçe boğazımda o tanıdık düğüm yeniden kabardı; mantıkla izah edemediğim, doğrudan omurgama işleyen tekinsiz bir alarm zili çalıyordu.

Emma aramızda aniden çakan o elektrikli gerilimi sezmiş olacak ki, soğuktan titreyen elimi hızla avucunun içine aldı.

"Hadi," dedi aceleci, fısıltılı bir sesle. "Önce seni bir toparlayalım, sırılsıklam olmuşsun."

Eşiği aşıp antreye adım attığımda Kael'in bakışlarının hâlâ üzerimde asılı durduğunu, attığım her tereddütlü adımı tek tek kaydettiğini hissedebiliyordum.

Tam o sırada koridorun loşluğundan tok ayak sesleri duyuldu.

Jason belirdi.

Açık sarı saçları hafifçe dağılmıştı ama yüz hatlarında en ufak bir duygu kırıntısı bile seçilmiyordu. Bakışları önce tedirginlikle Emma'ya, ardından saçlarımdan sular damlayan halime ve nihayet kapının pervazına yaslanmış kardeşine kaydı. İki kardeşin bakışları saniyenin onda biri kadar bir sürede birbirine çarptı ama bu kadarı bile koridordaki havayı bir anda sıfırın altına düşürmeye yetti.

Emma koluma girip beni ahşap merdivenlere doğru çekiştirdiğinde, evin içindeki sıcaklık donmuş tenime neredeyse yakıcı bir sızı gibi çarptı. Şömineden tüten odun isi, hafif bir lavanta ve mutfaktan sızan sıcak fırın kokusu birbirine karışmıştı.

"Gel, hemen yukarı çıkalım," dedi basamakları aceleyle tırmanırken. "Bu ıslak elbiselerle bir dakika daha kalırsan kesin şifayı kaparsın."

Tırabzana tutunarak peşinden çıkarken, ayakkabılarımdan sızan yağmur suları merdiven halısının üzerinde koyu lekeler bırakıyordu. Koridorun sonuna ulaştığımızda, Emma misafir odasının kapısını hızla araladı.

"Hemen burada kurulan," dedi, gömme dolaptan kalın, krem rengi bir banyo havlusu çıkarıp elime tutuştururken. "Önce saçlarını iyice sar, sonra da üstünü değiştirirsin."

Havluyu yüzüme bastırıp ciğerlerime dolan gergin soluğu dışarı bıraktım. Yumuşak dokunun ardında iki zıt his birbirine karışıyordu: Aşağıda Kael'in o delici, buzdan bakışlarına hedef olmanın getirdiği tekinsiz utanç ve nihayet o boğucu salondan bir anlığına da olsa kaçabilmiş olmanın hafifliği.

Emma yatağın kenarına ilişti; havlunun serbest ucunu kavrayıp saçlarımı kurulamama yardım etmeye başladı. Yüzündeki dikkatli ifadeden, aklının hâlâ bu fırtınanın ortasında kapısında belirişimde olduğunu anlamak hiç de zor değildi.

"Sen bu akşam Amy ile buluşmayacak mıydın?" diye sordu, sesindeki merakı gizleme gereği duymadan. "Hem neden bu havada çıktın ki yola? En azından yağmurun dinmesini bekleseydin bari."

Saçlarımı havlunun arasına sıkıştırıp başımı önüme eğdim; sesimin gerekenden biraz daha savunmacı çıktığını ben bile fark etmiştim. "Kafeden çıktığımda havada tek bir damla bile yoktu. Sonra bir anda bastırdı işte... Ama sanırım haklıydın, Emma. Jason'ı biraz daha yakından tanımam gerekiyordu. İçimin rahat etmesi için geldim."

Emma havluyla saçlarımı hafifçe ovalamaya devam etti. Dudaklarında yarım bir tebessüm belirdi ama bakışları odanın loşluğunda dalgınca geziniyordu.

"Biz de sen gelmeden önce salonda, masadaydık," dedi usulca. "Oldukça tuhaf bir akşamdı."

"Tuhaf derken?" diye sordum, havlunun kıvrımları arasından doğrudan gözlerinin içine bakarak.

"Jason yine fazlasıyla sessizdi," dedi Emma; ses tonunda hem bu mesafeye alışmış bir kabulleniş hem de ince bir hayal kırıklığı vardı. "Sanki bedeni oradaydı ama zihni bambaşka bir yerde kilitli kalmış gibiydi. Bazen anlattıklarımı duyup duymadığından bile emin olamadım. Yüzünde öyle kaskatı, öyle yabancı bir ifade vardı ki..."

Derin bir nefes alıp omuz silkti, ardından gözlerinde bastıramadığı tekinsiz bir ilgi parıldadı. "Ama Kael... o bambaşkaydı. Jason'ın kardeşi olduğunu öğrendiğimde onun gibi içine kapanık birini beklerdim açıkçası."

"Nasıl yani başka? Ne yaptı ki?"

Emma başını hafifçe yana eğdi; aklındakileri doğru kelimelere dökmeye çalışır gibi bir an duraksadı. "Sürekli konuştu. Yani... bütün gece masayı o yönetti. Biz sadece dinledik. Yaşadıkları eski şehirlerden, çocukluklarından bahsetti. Hatta Jason'la küçükken geçirdikleri bir kazayı anlattı. O kadar soğukkanlı, öylesine düz bir tonda anlatıyordu ki, sanki kendi geçmişinden değil de bir başkasının hayatından bahsediyor gibiydi. Ama asıl garip olan bu değildi, Nora. Anlattığı şeylerin arasında sanki koca koca boşluklar vardı. Bazı ayrıntıları bilerek atlıyor, üzerini örtüyor gibiydi. Hani eski bir albümde bazı sayfalar özenle yırtılmış olur ya... Aynen öyle."

Havluyu parmaklarımın arasında farkında olmadan sıktım; kumaş neredeyse tırnaklarımın altında ezildi. "Jason hiçbir şey söylemedi mi peki?"

"Tek kelime bile etmedi," dedi Emma; bu kez sesindeki tını belirgin şekilde soğumuştu. "Sadece arkasına yaslanıp dinledi."

Havluyu kucağıma indirip Emma'ya doğru eğildim. "Emma... Madem kardeşi buradaydı, kasabadaydı, neden daha önce hiç karşımıza çıkmadı? Jason ondan tek kelimeyle bile olsa niye bahsetmedi?"

Emma duraksadı. Yüzündeki gölgelerden, bu sorunun cevabını kendi içinde de bulamadığı apaçık ortadaydı.

"Yeni gelmiş," dedi, sesindeki tereddüt barizdi. "Daha doğrusu ben de kapıda öğrendim. Ama Kael öyle bir tavır takınıyor ki... Sanki bu kasabaya az önce adım atmış bir yabancı gibi değil. Fazlasıyla rahat. Hatta pervasız."

Yataktan kalkıp şifonyerin üzerindeki aynaya doğru yürüdüm; camdaki hafif buğu dağılmıştı. Aynadaki yansımam sırılsıklam saçları, solgun teni ve karanlık gölgeler çökmüş gözleriyle bana baktı. Zihnim bir labirent gibiydi: Jason neden kardeşinin varlığını bir sır gibi saklamıştı? Ve en önemlisi, kafamın içinde yankılanıp beni bu sağanağın ortasında bu kapıya sürükleyen o yabancı ses... Bu evin içinde tam olarak neyle yüzleşmemi bekliyordu?

Kael'in alt kattaki o delici, her şeyi biliyormuş gibi süzen bakışları hâlâ zihnimde taptazeydi. İçimdeki tedirginlik dinmemişti ama artık korkunun yerini buz gibi, keskin bir şüphe ve bastırılamaz bir merak alıyordu.

Emma dolaptan çıkardığı koyu zümrüt yeşili kalın bir kazağı ve siyah taytı yatağın üzerine bıraktı. "Şunları giy hemen. Üstündekiler kuruyana kadar idare eder."

Sırılsıklam olmuş elbiseyi üzerimden sıyırıp kuru kumaşları tenime geçirdim. Yünün sıcaklığı bedenime yayıldıkça titremem yavaş yavaş dindi. Islak saçlarımı omuzlarımdan geriye atıp derin bir soluk aldım.

Emma kapının kolunu tutmuş, yüzüne yerleştirdiği hafif bir tebessümle bana bakıyordu. "Hazır mısın?"

Çenemi dikleştirdim. İçimde fırtınalar kopmasına rağmen sesimi buz gibi bir sükûnetle düz tuttum:

"Hadi inelim," dedim. "Şu kardeşleri biraz da ben yakından göreyim."

—-----------------------

Ahşap merdivenlerin her basamağında adımlarımı biraz daha yavaşlatarak üzerimdeki kazağın bol kollarını parmak uçlarıma kadar çekiştirdim. Yün kumaş tenimi sarıyordu ama içime işleyen o kemik dondurucu ürpertiyi dağıtmaya yetmiyordu.

Salona adım attığımızda, şömineden yükselen kızıl alevler odanın koyu loşluğunda ağır ağır dalgalanıyordu. Jason tekli deri koltukta oturuyordu; sırtı kaskatı, duruşu adeta tetikte bekleyen bir heykeli andırıyordu. Şöminenin pervazına omzunu yaslamış olan Kael ise elindeki kristal bardağı parmaklarının arasında yavaşca çeviriyor, salondaki o boğucu havayı adeta keyifle içine çekiyordu.

Önce koltuğa doğru dönüp dudaklarımı ölçülü bir tebessümle araladım. "Selam, Jason."

Jason başını nazikçe eğerek karşılık verdi; zümrüt yeşili gözlerinde mesafeli bir dikkat vardı. "Selam Nora. Biraz daha toparlanmış görünüyorsun."

Bakışlarımı şöminenin kızıllığına gömülmüş adama çevirdim. Aramızdaki mesafeyi kapatmak için birkaç temkinli adım atıp elimi uzattım. "Seninle de tam olarak tanışamadık... Ben Nora."

Kael bardağın hareketini durdurdu ama uzattığım eli tutmadı. O tekinsiz, dondurucu buz mavisi gözlerini doğrudan yüzüme çivilediğinde dudaklarının kenarı silik, alaycı bir kıvrımla gerildi.

"Biliyorum."

Tek kelimelik cevabı salondaki boşlukta bir kurşun gibi asılı kaldı. Kaşlarım istemsizce çatılırken şaşkınlığımı gizleyemedim; gözlerimin içine öyle rahat, sınırları zorlayan bir cüretle bakıyordu ki bakışlarımı yüzünden çekmedim. Tavrımdaki o sessiz sorguyu fark etmiş olacak ki başını hafifçe yana eğdi; siyah saç tutamları alnına döküldü.

"Emma bahsetti az önce," dedi; kadife gibi pürüzsüz sesinin altına gizlenmiş iğneleyici bir ton vardı. "Ama seni biraz yanlış anlatmış sanırım. Bu fırtınada dışarıya şemsiye bile almadan fırlayacak biri olduğunu düşünmemiştim."

Gözlerimi bir an bile kaçırmadan omuz silktim. "Yağmur aniden bastırdı... Zaten bu akşam buraya gelmek gibi bir niyetim de yoktu."

Tam o saniyede duraksadım; kelimeler boğazımda koca bir düğüm oluşturdu. Tereddüt ettim. Fakat Jason'ın o sarsılmaz, kontrollü maskesini kırma isteği içimdeki temkine baskın çıktı. Bakışlarımı koltuğa kaydırıp kelimelerin üzerine basa basa devam ettim:

"...ama içimden bir ses gelmem gerektiğini söyledi. Ben de geldim."

Cümlem bittiği anda Jason'ın bütün bedeni tek bir nefeste kaskatı kesildi. Koltuğun kolçağına dayalı parmakları öyle bir güçle gerildi ki döşemenin derisi boğuk bir gıcırtıyla inledi, eklem yerleri bembeyaz oldu. Yüzündeki o sakin ifade aniden çatlamış, yerini buz gibi bir tedirginliğe bırakmıştı. Bu tepki gözümden kaçmadı; ne sakladığını eninde sonunda bulacaktım.

Kael ise aramızda çakışan bu sessiz elektrikten inanılmaz bir zevk alıyor gibiydi. Dudaklarındaki o tehlikeli tebessüm yavaşça genişledi; bardağını hafifçe dudaklarına götürüp mırıldandı:

"Bazen de iç sesleri dinlememek gerekir Nora. İnsanı hiç tahmin etmediği karanlık kuyulara sürükleyebilirler."

Cümle salondaki boşlukta asılı kaldığı an omurgamdan aşağı buz gibi bir sızı indi. Bütün kaslarımın kilitlendiğini, parmaklarımın kazağın dökümlü kumaşı içinde istemsizce yumruk olduğunu hissettim.

Nefesimi tutarak dikkatle Kael'e baktım. Yüzündeki en ufak bir seğirmeyi, o alaycı tebessümün arkasına gizlediği niyeti yakalamak istercesine gözlerimi gözlerine diktim.

Aklıma kutlama gecesi korulukta yaşananlar düştü. Ormanın o nemli, boğucu karanlığı... Çürümüş yaprakların kokusu ve ağaçların arasından bir rüzgâr gibi geçip giden, insan aklının kabul edemeyeceği kadar hızlı o gölge... Dehşet içinde arkama bile bakmadan, soluk soluğa kaçtığım o dehşet anı bir kabus gibi zihnimin ortasında parlayıverdi.

Kael o geceyi biliyor olabilir miydi? Yoksa sadece karşımdaki insanı huzursuz etmekten zevk alan tekinsiz bir yabancı mıydı?

Boğazımdaki kuruluğu gizlemek için güçlükle yutkundum. Bakışlarımı bir milim bile kaçırmadan, içimdeki paniği ustalıkla örten buz gibi bir soğukkanlılıkla konuştum:

"Ben öyle düşünmüyorum, iyi ki dinlemişim. Belki başka bir zaman sadece Jason'la tanışacaktım; şimdiyse ikinizle birden tanışmış oldum."

Kael bardağını havaya doğru hafifçe kaldırarak başını eğdi. Dudaklarındaki tebessüm tehlikeli bir sükûnete büründü.

"O zaman tekrar memnun oldum, Nora Cole," dedi, ses tonunu yalnızca benim duyabileceğim boğuk bir fısıltıya indirerek. "Umarım bundan sonra daha sık görüşürüz."

Buz mavisi gözlerinin derinliğinde çakan o tekinsiz ışık, tenimdeki ürpertiyi bir kat daha artırdı.

Aramızdaki bu boğucu gerilim, koridordan salona taşan Emma'nın neşeli sesiyle bıçak gibi kesildi.

"Hadi gel Nora! Getirdiğin keki keselim, mis gibi koktu."

Kael'in üzerime mıhlanan hipnotize edici bakışlarından kendimi güçlükle koparıp ciğerlerime derin bir nefes çektim.

"Geliyorum," dedim, sesimin düz çıkmasına gayret ederek. Arkamı dönüp o delici gözlerin ağırlığını sırtımda taşıyarak Emma'nın peşinden mutfağa yöneldim.

Arkamı dönüp o delici maviliklerin ağırlığını sırtımda taşıyarak, neredeyse bir sığınak gibi görünen mutfağa doğru yürüdüm.

Kapıyı arkamızdan örttüğüm an, sırtımı tezgâhın soğuk mermerine yaslayıp ciğerlerime derin, titrek bir nefes çektim. Salondaki o boğucu elektrikten bir anlığına da olsa sıyrılmak iyi gelmişti. Tezgâhın üzerinde, kafeden çıkarken alelacele paket yaptırdığım o küçük karton kutu duruyordu. Emma kutunun kapağını açıp metal spatulayı eline alırken başını hafifçe kaldırdı; gözlerinde bastıramadığı o tanıdık merak parıldıyordu.

"Eee..." dedi fısıltıyla, sesine sinsi bir heyecan katarak. "İki kardeşi de gördün nihayet. İlk izlenimin ne?"

Üst dolaba uzanıp dört küçük tatlı tabağı indirdim. Porselenleri tezgâha dizerken zihnimdeki dağınık düşünceleri toparlamaya çalışıyordum.

"Jason hakkında kafamda az çok bir fikir oluştu gerçi ama... Kael'i çözmek pek mümkün değil," dedim tabakları kutunun yanına sürerken. "Kendi kardeşiyle bile aynı frekansta değilmiş gibi. Aralarında insanın tenini karıncalandıran tuhaf bir gerilim var."

Çekmeceden tatlı çatallarını çıkarıp tabakların kenarına bırakırken, zihnimin bir köşesine kazınan o rahatsız edici ayrıntıyı daha fazla kendime saklayamadım.

"Bir de o tekinsiz aurası var tabii," dedim, ses tonumu ancak ikimizin duyabileceği bir fısıltıya çekerek. "Görünüşü başlı başına kırmızı bir alarm gibi duruyor ama bu kasabanın kızları o alarmı bir felaket yerine davet olarak algılamakta gecikmez. Bir insanın hem bu kadar tehlikeli hem de bu kadar kusursuz görünmesi resmen haksızlık."

Emma elindeki spatulayı tam cheesecake'in üzerinde durdurdu. Başını kaldırıp gözlerini kurnazca kıstığında, dudaklarına muzip ve fazlasıyla imalı bir tebessüm yayıldı.

"Bunu söylerken sesindeki o savunmasızlığı fark etmedim sanma," dedi, her kelimenin üzerine bilerek basarak. "Yoksa... Kael Draven gardını biraz olsun düşürmeyi başardı mı?"

Çatalları mermere gereğinden biraz daha sert bırakıp ona ters bir bakış fırlattım.

"Gözlerimin görüyor olduğu anlamına geliyor bu Emma. Yangın alarmı acı acı çalarken alevlerin ne kadar parlak olduğunu fark etmek gibi bir şey bu; görüntünün çekici olması, yakıp kül etmeyeceği anlamına gelmiyor. Normalde böyle tiplerin gölgesinden bile uzak dururum. Hâlâ bu evdeysem, tamamen senin hatırına."

Emma ellerini hafifçe kaldırıp teslim olur gibi gülümsedi. "Pekâlâ, sen öyle diyorsan..."

Dilimlediği cheesecake'leri dikkatle porselen tabaklara aktarırken tezgâha doğru biraz daha eğildi; sesindeki şakacı ton yerini kaçamak bir ciddiyete bıraktı. "Yine de insanları tartma konusunda hepimizden iyisin Nora. Tek bir mimiğe, bakışlara bakar, altındaki gerçeği yakalarsın. İçeri geçtiğimizde Kael'e biraz daha o gözle baksana. Bakalım o zırhın gerisinde ne saklanıyor?"

Huzursuzca omuz silktim. "Bence radarlarımı ondan tamamen uzak tutmak hepimiz için en iyisi."

"Hadi ama, sadece gözlemle diyorum," dedi Emma, omzumu hafifçe dürterek. "Sadece sezgilerine biraz alan aç, o kadar."

Gözlerimi devirip yenilgiyi kabul edercesine iç çektim. "Pekâlâ. Bir bakarım."

Tepsiyi iki ucundan kavrayıp yeniden salona geçtik. Emma masaya yanaşıp tabakları servis ederken salondaki o kaskatı hava hemen üzerimize çöktü. Jason ölçülü bir teşekkürle tabağını önüne çekerken, Kael yalnızca kayıtsız bir baş selamıyla yetindi. Önüne bırakılan tabağı sehpanın kenarına öylece itti; çatalı eline almaya bile yeltenmedi.

Masanın ucundaki sandalyeyi çekip oturdum. Çatalımın ucuyla cheesecake'ten ufak bir parça aldım ama boğazımdaki o görünmez düğüm yüzünden tatlının tadını bile alamıyordum.

Kısa süre sonra Emma ile Jason aralarında alçak sesli bir sohbete daldılar; okulun yaklaşan sınavlarından, kasabanın o tekdüze, uyuşuk gündelik akışından konuşuyorlardı. Sesleri birkaç dakika içinde zihnimin kıyısına itildi; salonda tekdüze bir mırıltıya, fonda kaynayan önemsiz bir uğultuya dönüştü. Varlığımı masadan tamamen silmiş gibi çıt çıkarmadan duruyordum.

Çünkü bütün dikkatimi, o loş köşede tek başına oturan Kael'e vermiştim.

Kael koltuğun derinliğine çekilmiş, bir kolunu derinin üzerine kayıtsızca bırakmıştı. Önündeki tabağa hala elini sürmemişti; uzun, solgun parmakları kristal kadehin ince gövdesinde hesaplı, neredeyse hipnotik bir ritimle geziniyordu. Onu inceledikçe insanın içgüdülerini alarma geçiren o asıl ayrıntı daha da belirginleşiyordu: Sıradan bir insana ait o istemsiz mikro hareketlerin hiçbiri onda yoktu. Ne parmaklarını masaya tıkırdatıyor, ne bacağını sallıyor, ne de bakışlarını amaçsızca salonda gezdiriyordu. Şöminenin kızıl alevleri keskin elmacık kemiklerini ve çene hattını gölgelerle biçimlendirirken, nefes bile almayan tekinsiz bir mermer heykeli andırıyordu. Yalnızca orada öylece, kıpırtısız durarak bile odadaki bütün havayı kendi etrafında büküyor, ağırlığıyla salonun hâkimi olduğunu hissettiriyordu.

O soğuk maskenin ardında neyin saklandığını çözmek istercesine bakışlarımı yüzünden bir saniye bile ayırmıyordum.

Ve tam o anda, sanki üzerindeki dikkatin tenine çarpan ağırlığını fiziksel olarak hissetmiş gibi, Kael başını ağır ağır kaldırdı.

Gözleri doğrudan benimkileri buldu.

Beni çoktan fark etmişti; hatta onu izlediğimi bildiği halde bilerek beklemiş gibiydi. Gözlerini bir an bile kırpmadı. Yüzünde ne bir şaşkınlık ne de kaçamak bir telaş vardı; yalnızca beni açıkça suçüstü yakalamış olmanın getirdiği o soğuk ve küstah rahatlık okunuyordu. Dudaklarının sağ kenarı neredeyse belirsiz bir şekilde yukarı gerildi.

Bunu fark ettiğim an göğsüme ani bir panik saplandı. Gözlerimi kaçırmak istedim ama geç kalmıştım; o anki telaşla nefesimi hızla içime çekince, çiğnemekte olduğum cheesecake lokmasını tamamen unuttum. Frambuaz parçası dosdoğru nefes boruma kaçtı.

Boğazımda yakıcı bir sancı patladı ve hava bir anda kesildi.

"Kh— öhö—!"

Öksürüğün şiddetiyle göğsüm sıkıştı; masanın kenarına tutunup başımı öne eğmek zorunda kaldım. Ciğerlerime hava girmiyordu, boğazımdaki o yakıcı tıkanıklık yüzünden gözlerim hemen dolmuştu.

Emma sandalyeyi hızla geriye itip konsola yöneldi. Sürahiden bardağa doldurduğu suyun birkaç damlası masaya sıçradı ama aldırmadı; telaşla yanıma dönüp bardağı parmaklarımın arasına sıkıştırdı. Bir eliyle de sırtımı sıvazlıyordu.

"Al, şunu iç hemen. Yavaş yavaş, sakin ol."

Suyu küçük yudumlarla içtim. Soğuk su boğazımdaki frambuaz parçasını temizleyip geçince nihayet ciğerlerime kesik, titrek bir nefes çekebildim. Sırtımı sandalyeye dayayıp derin bir soluk aldım; peçeteyle gözümün ucundaki ıslaklığı silerken yüzüme hücum eden kanın sıcaklığını tenimde hissedebiliyordum.

Jason masanın üzerinden bana doğru hafifçe eğilmişti; duruşunda ölçülü bir dikkat vardı. "Daha iyi misin?"

"İyiyim," dedim güçlükle; sesim boğuklaşmıştı. Boğazımı temizleyip hafifçe doğruldum. "Dalgınlığıma geldi, soluk boruma kaçtı sadece."

Gözlerimi ister istemez Kael'e çevirdim.

Olduğu yerde milim kımıldamamıştı. Kollarını göğsünde toplamış, dudaklarının kenarındaki o belirsiz kıvrımla beni izlemeyi sürdürüyordu. Yüzünde ne sıradan bir nezaket ne de en ufak bir endişe vardı; sadece az önce düşürüldüğüm durumu baştan sona kaydetmiş olmanın getirdiği o sessiz, ukala rahatlık okunuyordu.

Tabağımdaki yarım dilimi kenara itip çatalı masaya bıraktım. Masadaki bu küçük rezilliği savuşturmanın tek yolu kontrolü ele almaktı.

"Kasabaya alışabildiniz mi bari?" diye sordum, sesimin olabildiğince düz ve sıradan çıkmasına dikkat ederek. "Burası dışarıdan gelenlere başta fazla sakin gelebilir."

Jason bardağı masaya bırakıp hafifçe başını salladı. "Sakinliği iyi geldi aslında. Şehrin gürültüsünden sonra buradaki yavaşlık tam da ihtiyacımız olan şeydi."

"Daha doğrusu Jason'ın inzivaya ihtiyacı vardı," diyerek araya girdi Kael. Koltuğunda hafifçe öne kaykılmış, kadehini parmaklarının ucunda dengede tutuyordu. Bakışlarını doğrudan Emma'ya çevirdiğinde, sesine sahte bir samimiyet yerleşti. "Kardeşimi etkilemek hiç kolay bir iş değildir Emma. En son kalbi fena kırılmıştı; yıllarca kabuğuna çekildi resmen. Karşısına senin çıkman onun için büyük şans."

Salondaki hava bir anda ağırlaştı.

Jason'ın bardağı kavrayan parmakları kaskatı kesildi. Çenesi öyle bir gerildi ki yüzündeki o sakin ifade tek bir saniyede silindi; kardeşine diktiği yeşil gözlerindeki sertlik, odadaki şöminenin sıcaklığını bir anda bastıracak kadar keskindi.

"Emma herkesten farklı ve özel, Kael," dedi. Sesi yüksek çıkmamıştı ama masadaki her şeyi titretecek kadar net ve buz gibiydi. "Konuyu kapat."

İki kardeşin bakışları birbirine kenetlendiğinde masayı dondurucu bir sessizlik kapladı. Ne Jason geri adım atıyordu ne de Kael o küstah tebessümünü bozuyordu; aralarındaki o konuşulmayan düşmanlık salonun her köşesini sardı.

Emma bu boğucu havanın ağırlığıyla tedirgin bir şekilde boğazını temizledi. Masadaki o gergin düğümü çözmek ister gibi aceleyle ellerini birbirine vurdu:

"Şey... Tabakları kaldırmama yardım eder misiniz artık?"

"Tabii," dedim, masadaki o kaskatı havadan kaçmak için bir an bile beklemeden ayağa kalkarak.

Tabakları ve bardakları toplayıp mutfağa geçtiğimizde, salondaki o elektrik yüklü gerginlik peşimizden içeri kadar sızdı. Porselenleri tezgâhın mermerine bırakırken Jason mutfakta bir saniye bile oyalanmadı; kaskatı kesilmiş çenesi ve kardeşine attığı o buz gibi, uyarı dolu bakışın ardından kapıdan çıkıp doğrudan salona döndü.

Kael ise yerinden bile kıpırdamadı. Boş kadehini evyenin kenarına bırakıp kollarını göğsünde kavuşturdu. Sırtını tezgâha yaslayıp ayak bileklerini üst üste atarken, yüzünde az önce fitilini ateşlediği gerginlikten gizli bir haz alan o kayıtsız ifade vardı.

Emma musluğu açtı. Suyun tazyikli sesi mutfağı doldurdu ama tabakları sudan geçiren parmaklarının titremesini gizlemeye yetmiyordu. Birkaç saniye sonra daha fazla dayanamadı; suyu kısıp başını yavaşça Kael'e doğru çevirdiğinde, sesindeki o merak mutfağın loşluğuna karıştı.

"İçeride bahsettiğin o kadın... Kimdi?"

Kael başını hafifçe yana eğdi; dağınık siyah tutamları alnına döküldü. Yüzünde, insanın canını yakacak kadar umursamaz bir ifade vardı.

"Eski sevgilisi," dedi; kadife tonlu sesinde tek bir duygu kırıntısı bile yoktu. "Jason'ı gerçekten çok hırpaladı. Sonra... trajik bir kazada kaybettik onu. Jason çok uzun süre kendi enkazının altından çıkamadı. Bu yüzden kardeşimin kasabada yeni birine kapıldığını duyunca kulaklarıma inanamadım ve kalkıp buraya geldim."

Buz mavisi gözlerini Emma'nın donakalan yüzüne dikerek öne doğru yarım bir adım attı. Bakışlarında soğuk, zehirli bir merak vardı.

"Ama şimdi karşımda dururken, Jason'ın neden sende teselli aradığını çok daha iyi anlıyorum. Garip bir biçimde... Bana fazlasıyla Alice'i anımsatıyorsun."

Emma'nın yüzündeki bütün kanın çekildiğini, gözlerinin irileştiğini gördüğüm an göğsümde kontrolsüz bir öfke patladı. Bu kasıtlı bir zalimlikti; kardeşinin ilişkisine atılmış zehirli bir oktu resmen.

Aramızdaki mesafeyi iki sert adımla kapatıp Kael'in tam önüne dikildim.

"Ne demek istiyorsun sen tam olarak?"

Cevap vermesini bile beklemeden, tezgâhın üzerinde duran su bardaklarını hışımla ellerinden çekip aldım. Hareketim öylesine sertti ki camlar birbirine çarpıp keskin bir çınlamayla yankılandı.

Kael geri adım atmadı; yalnızca ellerini teslim olurcasına hafifçe havaya kaldırdı. Dudaklarının sağ kenarı yukarı kıvrılırken beni baştan aşağı süzdü. "Ooo... Sakin ol bakalım, Nora."

Emma daha fazla o mutfakta kalamadı. Dolan gözlerini bizden saklamak için başını öne eğip hızla yanımdan sıyrıldı ve salona doğru uzaklaştı.

Kapı kapandığında mutfakta yalnızca ikimiz kalmıştık. Musluktan damlayan suyun ritmik sesi aramızdaki sessizliği daha da boğucu kılıyordu.

Kael yaslandığı tezgâhtan milim kıpırdamadan beni izlemeyi sürdürdü; duruşunda ne en ufak bir pişmanlık ne de suçluluk vardı. "Fazla mı saçmaladım dersin?" diye sordu, sesindeki o küstah tınıyı zerre kadar gizlemeden.

Bulaşık makinesinin kapağını ayağımla aşağı iterken ona öldürücü bir bakış fırlattım. "Açık konuşmamı ister misin?"

Dudaklarındaki tebessüm daha da cüretkâr bir kıvrım aldı. "İstediğin kadar. Ne kadar açık o kadar iyi."

Çenemi dikleştirip gözlerimi gözlerine diktim; her kelimeyi bir hançer gibi savururcasına konuştum:

"İçimdeki ses senin hep böyle patavatsız, nerede susup nerede konuşacağını kestiremeyen biri olduğunu söylüyor. O yüzden kendini fazla özel falan sanma; çözülmesi o kadar zor biri değilsin."

Kael'in yüzündeki alaycı ifade bir anlığına dondu. Gözleri kısıldı, bakışlarındaki o yapay gevşeklik silinip yerini dondurucu, kaskatı bir dikkat aldı.

Benim ise sinirden parmak uçlarım uyuşmuştu. Tezgâhtaki son bardağı kavrayıp makinenin üst sepetine uzatmaya çalıştım ama öfkeli aceleciliğim yüzünden ıslak cam avucumun içinden kayıverdi.

Bardak parmaklarımın arasından süzüldü; fayansa çarpıp tuzla buz olmak üzereydi.

O saniyede ne olduğunu idrak bile edemedim.

Göz açıp kapayıncaya kadar geçen o kısacık anda Kael sanki yer değiştirmemiş, havayı yararak bir anda yanımda belirmişti. Eğildi; eli insan reflekslerinin çok ötesinde bir süratle uzanarak bardağı zemine sadece iki parmak kala havada yakaladı.

Olduğum yerde kilitlenip kaldım; soluğum boğazımda düğümlendi. Kael bardağı tutmak için öyle bir açıyla öne eğilmişti ki, aramızda nefes alacak bir boşluk bile kalmamıştı. Göğsü neredeyse omzuma değiyordu. Teninden yayılan o dondurucu soğukluk ve yağmurla karışık karanlık koku bir anda yüzüme çarptı. Başını kaldırdığında yüzü tam hizamdaydı; o buz mavisi gözlerinin derinliği bir an için içimi ürpertti.

Bakışlarını bir milim bile kaçırmadan, doğrudan zihnime işleyen keskin, pürüzsüz bir fısıltıyla konuştu:

"Bence beni hiç tanımıyorsun Nora. Ve sana ufak bir tavsiye... Yerinde olsam beni çözmeye de kalkışmam."

Sesi o kadar alçak, o kadar yırtıcıydı ki, sözleri bir tavsiyeden çok açık bir tehdit gibi tenimi dağladı. Az önce salonda laubali espriler savuran o küstah adam gitmiş, yerine iliklerime kadar buz kestiren, tekinsiz bir yabancı gelmişti.

Ama tam o anda, aramızdaki o tehlikeli yoğunluk başladığı gibi ansızın dağıldı.

Gözlerindeki o keskin ve karanlık ifade, tek bir göz kırpışıyla tamamen silindi.

Resmen beni tehdit edip üstüne göz kırpmıştı.

Bakışlarına anında o bilindik, kayıtsız ve alaycı perde çekildi; çenesindeki kaskatı gerginlik yerini umursamaz bir gevşemeye bıraktı. Beni köşeye kıstıran o boğucu ağırlığı, sanki üzerinden çıkardığı sıradan bir palto gibi zahmetsizce silkip attı.

Aramızdaki mesafeyi hiç acele etmeden açarak yavaşça doğruldu.

Bardağı makinenin üst sepetine son derece yavaş, kayıtsız bir hareketle bıraktı. Siyah gömleğinin kıvrık kollarını parmak uçlarıyla hafifçe düzeltirken dudaklarına yine o sinir bozucu, tasasız tebessüm yerleşti.

Başını hafifçe yana eğip yapmacık bir nezaketle gülümsedi; ses tonu mutfaktaki sıradan bir akşam sohbetini noktalarcasına hafif ve tasasızdı:

"Evet... Bardağı da kurtardığıma göre, ben içeri geçeyim."

Arkasını dönüp salona doğru ağır adımlarla yürüdü.

Mutfak kapısından çıkışını yumruklarımı sıkarak, arkasından öfkeyle izledim. Fakat içimde alevlenen şey yalnızca öfke değildi; zihnimi kemiren o mantık dışı ayrıntı kanımı donduruyordu.

Kael az önce tezgâhın ta diğer ucundaydı. Aramızda en az dört adım vardı. Bir insanın o mesafeden, düşen bir bardağı yere çarpmadan havada yakalayabilmesi imkânsızdı.

Yok artık, diye düşündüm titreyen parmaklarımı kazağımın kumaşına gömerek. Kafayı yiyorum herhalde.

Muhtemelen bardağı yerleştirirken arkam dönüktü; o da zaten bana doğru adımlamıştı ve ben dalgınlıktan fark etmemiştim. Başka bir açıklaması olamazdı. Kendimi bu mantıklı açıklamaya inandırmak için derin bir nefes aldım ama sırtımdaki o buz gibi ürperti bir türlü tenimi terk etmedi.