4. bölüm / 10
UYANIŞ4.
Bölümler 10Şu an: 4.
- 1 1.679 kelime
- 2 2.991 kelime
- 3 3.1.680 kelime
- 4 4.1.154 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 5.1.171 kelime
- 6 6.1.450 kelime
- 7 7.626 kelime
- 8 8.1.397 kelime
- 9 9.1.831 kelime
- 10 10.3.649 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Öğle saatlerinde felaketin kıyısından dönmüş olmanın ağırlığı henüz üzerimdeyken, bu gece evden çıkmak isteyeceğim en son şeydi. Fakat ne teyzemin ısrarlı telkinlerine direnebilmiştim ne de Tysen’ın heyecanlı baskısına. Kendimi bir anda Ravenwood’un yüzüncü yıl kutlamalarının tam ortasında bulmuştum.
Girişteki asırlık kütüklerin arasına gerilmiş devasa bez afiş gözüme çarptı:
Ravenwood’un Kuruluşunun 100. Yılı: Bir Asırlık Gurur.
Kasabanın her bir köşesine haftalardır bir veba gibi yayılan o gösterişli slogan, burada da gecenin karanlığına meydan okuyordu. Kutlama, kuzey koruluğunun bağrındaki geniş düzlükte düzenlenmişti. Gökyüzünü yırtarcasına yükselen ulu meşeler, dallarına sarılmış sarı ışık zincirleriyle donatılmıştı; çıtırdayan koca ateş çukurlarından yükselen isli duman, nemli yosun ve çam kokusuna karışıyordu. Akşamın serin rüzgârı havayı ferahlatsa da kasabanın neredeyse tamamını buraya yığan o yapışkan kalabalık boğucuydu. Kimi canlı müziğin ritmiyle kendinden geçiyor, kimi elindeki kadehle kasaba dedikodularını tazeliyordu.
Tysen, elindeki plastik bardağı sallayarak omzuma hafifçe çarptı. “Ben Amber’ların yayındayım. Sonra görüşürüz Nora!”
Cevap vermeme fırsat bırakmadan kalabalığın gölgeleri arasına süzüldü. Arkasından sadece gözlerimi devirebildim. Kasabanın şımarık kızına beslediği bu çocukça takıntı artık can sıkıcı bir hal almaya başlamıştı.
İç çekip dikkatimi etrafa çevirdiğimde, meşe ağaçlarının altında dikilen Emma’yı fark ettim. Yalnız değildi; bir siluetle hararetli bir sohbete dalmıştı. Adımlarımı o yöne çevirip yaklaştıkça yanındaki suret netleşti.
Jason.
Eve döndüğümde teyzem adını saygıyla anmıştı; kasabanın kurucu kanını taşıyan, gecenin asıl onur konuğu Draven ailesinin son varisi.
“Selam!” diyerek yanlarına yetiştim.
Emma sesimle irkildi. Yüzündeki o telaşsız, çocuksu tebessümü gördüğüm anda durumu anlamıştım. Onu uzun zamandır bir erkeğin yanında bu kadar savunmasız ve parıldarken görmemiştim.
“Bölmüyorum umarım?” dedim kinayeli bir ses tonuyla.
“Yok, saçmalama,” dedi Emma aceleyle toparlanmaya çalışarak.
Elimi doğrudan Jason’a uzattım. “Öğlen tam tanışamadık. Ben Nora. Nora Cole.”
Jason elimi kavradığında parmaklarındaki serinlik dikkatimi çekti. Işık zincirlerinin altından süzülen sarı parıltılar, dalgalı kumral saçlarına altın rengi yansımalar düşürüyordu. Koyu yeşil gözleri, bir avcının dikkatiyle ama oldukça yumuşak bakıyordu. Geniş omuzları ve yapılı duruşuyla yaşıtlarından fersah fersah ötedeydi; Emma’nın neden aklını kaçıracak gibi olduğunu anlamak hiç zor değildi.
“Jason Draven,” dedi dudaklarının kıvrımına yerleşen hafif bir tebessümle. “Tanıştığımıza memnun oldum Nora.”
“Öğlen Emma’yı o demir yığınından kurtardığın için teşekkür edemedim,” dedim. “Büyük bir felaket olabilirdi.”
“Lafı bile olmaz.” Gözleri bir saniyeliğine Emma’ya kaydı, sesindeki ton derinleşti. “Önemli olan Emma’nın burnunun bile kanamamış olması.”
O kaçamak bakış gözümden kaçmadı; nitekim Emma’nın yanaklarına hücum eden pembe dalga da durumu ele veriyordu. Kıvılcımı daha fazla körüklememek ve dostumu biraz köşeye sıkıştırmak için boğazımı temizledim.
“Kusura bakmazsan Jason, Emma’yla aramızda halletmemiz gereken acil bir kızsal mevzusu var.”
Jason zeki bir çocuktu; durumu anında kavrayıp hafifçe başını eğdi. “Tabii. Ben de amcamların yanına uğrayayım o halde.”
Centilmence vedalaşıp karanlığa doğru süzülüşünü izledik. Kalabalığın içinde kaybolduğu an Emma’nın dirseği tam kaburgama indi.
“Nora Cole! Ne yapıyorsun sen?”
Şüpheyle yüzüne baktım. “Ne yapmışım?”
Emma gözlerini kısıp dudaklarını birbirine bastırdı. “Acil olan neydi acaba? Sonra konuşamaz mıydık?”
“Hayır tatlım, tam da şu an konuşmamız gerekiyordu.” Kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Çünkü bir beş dakika daha kalsaydım, çocukla nikâh masasına doğru el ele yürüyecektiniz.”
Emma’nın ağzı açık kaldı, yüzü alev alev yandı. “Nora! Abartma!”
“Hiç de abartmıyorum. Dışarıdan nasıl göründüğünün farkında mısın sen? Resmen çocuğun ağzının içine düşecektin.”
Emma yüzünü başka tarafa çevirse de tutamadığı kıkırtısı geceye karıştı. Onu ne zamandır böyle hayat dolu görmemiştim; öğleki o kâbus gibi anın travması tamamen silinmiş gibiydi. Saçlarını geriye itip itiraf edercesine omuz silkti. “Tamam, kabul… Biraz fazla etkilenmiş olabilirim.”
“Biraz mı? Bence bayağı vurulmuşsun.”
“Çok kibar, Nora,” diye fısıldadı bu kez; gözleri istemsizce Jason’ın gittiği yöne kayarken sesi yumuşacık bir tona büründü. “Yanındayken kendimi tuhaf bir şekilde güvende hissediyorum. Sanki onu yıllardır tanıyormuşum gibi… Çok anlayışlı.”
Gülümsemem yavaşça soldu. Emma kolay kolay kabuğundan çıkan, insanlara ilk günden güvenen biri değildi. Bu ani teslimiyet içimdeki koruma içgüdüsünü tetikledi.
“Emma… Sadece temkinli ol, tamam mı?” dedim sesimi alçaltarak. “Çocuğu henüz tanımıyoruz. Daha birkaç saat önce hayatımıza girdi.”
Emma duraksadı. Yüzündeki neşe dalgası yerini hafif bir düşünceye bıraktı. “Haklısın sanırım. Dikkatli olurum.” Ardından dayanamayıp muzipçe gülümsedi. “Ama kabul et, fazlasıyla yakışıklı.”
Gözlerimi devirip güldüm. “Ona bir şey diyemem. İstediğin kadar yakışıklılığına düşebilirsin ama lütfen yavaş ilerle—”
“Yavaş ilerlemek mi? Ne saçmalık!”
Arkadan gelen tiz ve çatlak ses ikimizi de yerimizden sıçrattı. Clara, elindeki kadehi tehlikeli biçimde sallayarak sendeler adımlarla yanımıza geldi. Yanakları al al olmuştu; gözlerindeki odak kaybolmuş, alkolün sınırlarını çoktan zorladığı her halinden belli oluyordu.
“Hoşlandıysan gidip alacaksın tatlım, hayat beklemeye gelmez!” diye bağırdı.
Cevap vermemize fırsat bile bırakmadan, bir fırtına gibi yön değiştirip az önce Jason’ın yürüdüğü tarafa doğru yürümeye başladı.
Emma’nın yüzündeki o büyüleyici ışık anında söndü. Gözleri yere çivilendi; az önceki o utangaç mutluluktan geriye buz gibi bir kırgınlık kaldı.
“Emma…” dedim çaresizce, koluna dokunarak. “Clara tamamen sarhoş. Ne söylediğini bile bilmiyor, sabah hiçbirini hatırlamayacak.”
“Önemli değil,” dedi Emma. Sesi kısıktı, kırgındı. “Jason gibi biri zaten Clara varken dönüp bana bakacak değil ya.”
“Saçmalama lütfen—”
Fakat beni duymuyordu bile. Çantasını hırsla omzuna taktı. “Ben gidiyorum. Yarın okulda görüşürüz.”
İtiraz etmeme fırsat tanımadan otopark yönüne doğru hızlı adımlarla uzaklaştı. İçimdeki huzursuzluk katlandı; Emma’yı bu kırgınlıkla, bu ruh haliyle yalnız bırakamazdım. Hızlanıp ona yetiştim.
“Emma, bekle! Clara’nın patavatsızlığı yüzünden geceni berbat etme. Hem… Jason’ın sana nasıl baktığını gördüm ben.”
Emma acı bir tebessümle arabanın yanında durdu. “Bakmak hiçbir anlama gelmez Nora.” Çantasını asabiyetle karıştırmaya başladı, elleri titriyordu. “Anahtarlar… Nerede bu lanet şeyler?”
“Ön gözde,” dedim sakince.
Dediğim bölmeyi açıp anahtarları çıkardı, derin bir nefes alıp sürücü koltuğuna oturdu. “Teşekkürler… Ben sadece biraz yalnız kalmak istiyorum.”
Açık kapının pervazına tutunup ona doğru eğildim. “Tamam. Yarın Clara’nın hakkından yarın ben gelirim. Sen sadece dikkatli sür, eve varınca da bana—”
Cümlem ağzımda parçalandı.
Kafatasımın tam merkezine kızgın bir demir saplanmış gibi keskin, dehşet verici bir ağrı patladı. Nefesim boğazımda kilitlendi. Sanki görünmez mengeneler beynimi eziyordu; dizlerimin bağı çözüldü, düşmemek için arabanın tavanına var gücümle asıldım.
Görüşüm anında kırıldı. Ormanın derinliklerindeki ışıklar bir nehir gibi birbirine aktı, dalgalandı; Emma’nın dehşetle bana bakan yüzü kalın, gri bir sis tabakasının ardında silikleşti.
Kulaklarımda başlayan o cehennemi uğultu, kutlamanın tüm neşesini, müziği ve fısıltıları yuttu. Dünya mutlak bir sağırlığa gömüldü.
Emma’nın dudakları oynuyordu ama tek bir ses bile yoktu.
Ve sonra, o kadim ses geri döndü.
Bu kez fısıltı değildi. Düşüncelerimin, kanımın, ruhumun içinden yükselen buz gibi, emredici bir yankıydı:
“Onunla birlikte git.”
Bütün hücrelerim titredi. Ses hiçbir duygu barındırmıyordu ama karşı konulamaz bir zorunlulukla göğsüme baskı yapıyordu.
“Onunla birlikte git.”
Ağrı nasıl bir anda geldiyse, aynı hızla çekilmeye başladı. Gri sis dağıldı, ormanın ışıkları yeniden yerli yerine oturdu ve dünyanın sesi kulaklarıma doldu. Karşımda duran Emma panikle bana bakıyordu.
“Nora! Tanrı aşkına, neyin var? Kireç gibi oldun!”
Göğsüm hızla inip kalkarken derin, titrek bir soluk aldım. İyi değildim; aklımı kaçırıyor gibiydim ama bunu ona anlatamazdım. Emma’nın şu anki kırılganlığının üzerine bir de kendi deliliğimi yükleyemezdim.
Gözlerimi kısıp kapıyı ardına kadar açtım. Sesimin titremesine izin vermeden konuştum:
“Seni bu halde tek başına göndermiyorum Emma. Ben de seninle geliyorum.”
Emma şaşkınlıkla bana baktı, itiraz etmek için ağzını araladı ama gözlerimdeki o tavizsiz kararlılığı görünce sadece yorgun bir nefes verdi.
“Pekâlâ… Bin hadi.”
Kaderin beni nereye sürüklediğini bilmeden, arabanın önünü dolanıp yolcu koltuğuna doğru yürüdüm.
