UYANIŞ kitap kapağı

2. bölüm / 10

UYANIŞ

2.

Vaveyla Yazarı: melodi

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: 2.

Boynumda hissettiğim keskin bir acıyla çığlık atarak gözlerimi açtım.

Nefes nefese yatakta doğruldum; kalbim göğüs kafesimi içeriden yumrukluyor, şakaklarım ve boynum aynı ritimle zonkluyordu. Uykumda kendimi kasmış mıydım, yoksa kâbus o kadar canlıydı ki farkında olmadan kendi canımı mı yakmıştım, kestiremiyordum. Ne yazık ki bu ilk değildi. Geçen hafta kolumdaki koca bir morlukla uyanmıştım; şimdiyse boynum cayır cayır yanıyordu. Rüyalarım son zamanlarda gerçekliğin sınırlarını fazlasıyla zorlamaya başlamıştı.

Tüm suç Clara’daydı. O ve gece yarıları ballandıra ballandıra anlattığı o tekinsiz kasaba efsaneleri...

Yorganı üzerimden fırlatıp homurdandım: “Bir daha onun o saçma korku seanslarına katılanı...”

Dağılmış saçlarımı geriye atıp boynumu ovalayarak banyoya geçtim. Odanın içi henüz alacakaranlıktı; perdelerin arasından sızan solgun eylül ışığı havayı aydınlatmaya yetmiyordu. Duvardaki saat yediye yaklaşıyordu. Üstelik bugün son sınıfın ilk günüydü.

Harika bir başlangıç.

Musluğu sonuna kadar açıp yüzüme buz gibi suyu çarptım. Tenime değen soğukluk beni kendime getirdi ama zihnimdeki o tekinsiz sis dağılmadı. Rüyadaki o iki siluet sanki hâlâ aynanın arkasında bir yerde pusudaydı. Tam havluya uzanırken boynumdaki sancı yeniden bıçak gibi saplandı. Kaşlarımı çatıp aynaya doğru eğildim.

Nefesim boğazımda tıkandı.

Boynumda yan yana duran iki küçük, koyu kırmızı yara vardı. Kusursuz bir simetriyle açılmışlardı. Fazla düzgün, fazla belirgin...

Tıpkı bir çift sivri dişin bıraktığı iz gibi.

Aynadaki yansımamla bakakaldım: kireç gibi beyaz bir ten, şişmiş gözaltları ve boynumdaki o iki kanlı nokta. Sabahın bu kör saatinde bir cesetten farksız görünüyordum. Sinir bozukluğuyla karışık alaycı bir kahkaha döküldü dudaklarımdan.

“Mükemmel,” diye fısıldadım aynaya. “Demek bu seferki katilim bir vampirdi.”

Başımı iki yana sallayarak lavabodan uzaklaştım. Kendi kendime kesin bir söz verdim: Clara’nın o lanetli hikâyeleri benim için tamamen bitmişti.

O çok beklediğim eşik nihayet gelip çatmıştı: lise bitiyordu. Seneye üniversiteye adım atacak, hayatımdaki basamaklardan birine daha sessizce bir çentik atacaktım. Bu düşünce bile içimdeki gerginliği hafifletmeye yetiyordu.

Hiçbir zaman büyük dramaların, kaotik heyecanların ya da gürültülü kalabalıkların peşinde koşan biri olmamıştım. Benim bütün gayem sıradan bir hayat sürmekten ibaretti. Hayatım boyunca da aynı çizgide kalmıştım: sürtüşmelerden uzak, yalnızca sevdiğim birkaç kişiyle sınırlı, kuytuda ve korunaklı bir yaşam. Huzur benim için her zaman sessizlikte saklıydı.

Son sınıftaki stratejim de farklı değildi; göze batmadan mezuniyeti almak ve kendi yoluma gitmek. Masada otururken annemin yıllardır kulağıma küpe olan sözü zihnimde çınladı:

“Sıradan bir hayat yaşamak bazen en büyük cesarettir Nora; çünkü sakinliği seçmek, fırtınanın peşine düşmekten çok daha zordur.”

İstemsizce gülümsedim. Deri kaplı ajandamın kenarına bu cümleyi not ederken, yeni okul yılının da aynı sükûnetle geçeceğine inanmak istiyordum. Günlük planımın son maddesini tamamlayıp kalemi kapattığımda içimi hafif bir dinginlik kaplamıştı.

Eşyalarımı toparlayıp kafenin vitrin camından sokağı izlemeye koyuldum. Kasaba yeni uyanıyordu; insanlar aceleyle dükkânlarını açıyor, caddeden tek tük arabalar geçiyordu. Yakalaması zor, kıymetli bir andı.

Fakat duvardaki saate gözüm iliştiği an o huzur tuzla buz oldu. Sandalyede hızla dikleştim.

“Dalga geçiyor olmalısınız...”

Zaman su gibi akmıştı ve Clara ile Emma hâlâ ortalıkta yoktu. Aslında Clara söz konusu olduğunda buna şaşırmamak gerekirdi; onun hayatında dakiklik diye bir kavram hiçbir zaman var olmamıştı.

Soğumuş kahvemin dibini bir dikişte bitirip çantamı omzuma astım. Telefonu çıkarıp Emma’yı aramak üzereydim ki caddenin köşesinden tanıdık bir siluet belirdi. Emma’nın mavi arabası yavaşça kafenin önüne yanaşıyordu.

Nihayet.

Kafeden çıkıp sabah rüzgârının saçlarımı dağıtmasına izin vererek kaldırıma adımladım. Arabaya biner binmez kapıyı çarparcasına kapattım, çantamı kucağıma fırlatıp doğrudan Clara’ya döndüm.

“İlk günden geç kalmasaydık bari!”

Clara hemen arkaya, bana dönüp dudaklarını büzdü. Yüzünde o sahte suçluluk ifadesi vardı ama gözlerindeki kibirli parıltı kendini ele veriyordu. Hem hatalı olup hem de durumdan bu kadar memnun kalmayı dünyada sadece Clara becerebilirdi.

“Özür dilerim Noracığım,” dedi sesini cilveli bir tonla uzatarak. “İlk gün için biraz parlamak istedim, zamanın nasıl geçtiğini hiç fark etmemişim.”

Onu baştan aşağı süzdüm. Platin sarısı saçlarında tek bir tel bile yoldan çıkmamıştı; porselen gibi makyajı ise dergi kapaklarını aratmayacak kadar kusursuzdu. Bu görüntü için sabahın kaçında uyandığını tahmin etmek hiç zor değildi.

Derin bir nefes alıp pes ettim. Clara ile tartışmanın sonu asla gelmezdi.

“Neyse ki değmiş,” dedim tebessümümü gizleyemeden. “Gerçekten çok güzel görünüyorsun.”

Yanağını hafifçe sıktığımda Clara keyifle kıkırdayıp direksiyonu daha bir gururla kavradı. Tam o sırada ön yolcu koltuğundan Emma’nın o her zamanki sakin, ölçülü sesi yükseldi:

“Sabahtan beri kapısının önünde ağaç olan bendim bu arada. Sen en azından sıcacık kahveni içip kafa dinledin.”

Kendimi tutamayıp güldüm. Sırtımı koltuğa yaslayıp gözlerimi devirdim: “Ah, vicdan azabından kahroldum şu an Emma.”

Emma omuz silkip camdan dışarı baktı ama dudaklarının kıvrıldığını görebiliyordum. Clara ise dikiz aynasından bana imalı bir bakış fırlattı. O muzip ifadeyi çok iyi bilirdim; içinde patlamaya hazır bir dedikodu birikmişti.

“Kızlar…” dedi sesini alçaltıp fısıltı tonuna getirerek. “Size inanılmaz bir şey söylemem lazım.”

Tek kaşımı kaldırıp Emma ile göz göze geldim. “Bu ses tonu kesinlikle felaketin habercisi.”

Clara heyecanla direksiyonu tıkırdattı. “Okula yeni gelen o çocuğu gördünüz mü? Bugünün bu kadar özenli olmasının minik bir sebebi olabilir yani…”

Dudaklarımdan alaycı bir kıkırtı firar etti. “Tabii ki. Clara ve 7/24 açık kalan radarı. Yalnız ufak bir mantık hatası var: Bugün okulun ilk günü. Çocuğu ne ara, nerede gördün sen?”

Clara cevabı yapıştırmak için nefeslenmişti ki beklenmedik bir şey oldu; Emma söze girdi.

“Ben de gördüm,” dedi Emma, alışılmadık bir ciddiyetle. Ardından sesini daha da kısarak ekledi: “Daha doğrusu... sanırım gördüm.”

İşte bu beni afallattı. Emma, Clara’nın aksine kasabaya giren çıkan erkeklerle zerre ilgilenmez, bu tarz lakırtılardan fellik fellik kaçardı. O bile durup birini fark ettiyse, ortada gerçekten sıra dışı bir durum var demekti.

Merakımı gizlemeye çalışarak kuru bir tavırla omuz silktim: “Okula varınca anlarız zaten.”

Cümlem arabanın içinde asılı kaldı, kısa bir sessizlik oldu. Başımı çevirip hızla geride kalan kasaba sokaklarına baktım.

Burası herkesin birbirinin yedi ceddini bildiği, yabancıların anında göze battığı, kendi kabuğuna çekilmiş durağan bir kasabaydı. Birinin dikkat çekmesi için büyük olaylar yaratmasına gerek yoktu; kasaba meydanından geçmesi bile fısıltı gazetesinin manşetine oturmasına yeterdi.

Hele ki son sınıfta transfer olan bir yabancı... Bu kasabada daha önce görülmüş şey değildi. Gençler buraya gelmez, aksine arkalarına bile bakmadan kaçmanın yollarını ararlardı. Ve tam da bu yüzden, ne kadar umursamaz görünmeye çalışsam da, boynumdaki o açıklanamaz sızının hemen altında tekinsiz bir merak tohumu çoktan filizlenmişti bile.