UYANIŞ kitap kapağı

8. bölüm / 10

UYANIŞ

8.

Vaveyla Yazarı: melodi

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: 8.

Güneş tepeye tırmandıkça sahanın üzerine çöken sıcaklık kurşun gibi ağırlaşmıştı. Amerikan futbolu takımının antrenmanı tam gaz sürerken, birbirine çarpan kaskların tok gümbürtüsü koçun megafondan yırtılan sesine karışıyordu. Çimlerin diğer ucunda ise ponpon kızlar yaklaşan maç için son provalarını yapıyordu. Ders biter bitmez eve kaçmak yerine ahşap tribünlerin en alt basamağına sinmiş, gözlerimi kırpmadan onları izliyordum. Aslında derdim ne koreografiydi ne de takımın performansı; bütün dikkatim Clara ve Emma’nın üzerindeydi. Son birkaç gündür aralarındaki görünmez duvar öyle kalınlaşmıştı ki, ikisini aynı karede görmek bile insanın genzini yakmaya yetiyordu. Bu soğukluk, attıkları her adıma sirayet ediyordu.

Koreografinin tam kalbinde, yan yana duruyorlardı. Koç Marlene düdüğünü sertçe üfleyip “Bir, iki, üç, dört!” diye bağırınca müzik patladı. İkisi de ilk dakikadan beri yaptıkları o mekanik, ruhsuz hataları tekrarlamaya devam etti.

“Clara, kollarını serbest bırak!” diye kükredi Marlene, ardından hışımla Emma’ya döndü. “Emma, o postür ne öyle? Daha yukarı!”

Birkaç gün öncesine kadar kahkahaları koridorları inleten o iki can dostu, şimdi birbirine tamamen yabancılaşmış iki gölge gibiydi. Ve bunun tek bir sorumlusu vardı: Jason.

Marlene sabrının son kırıntısını da tüketmiş olacak ki düdüğüyle ortalığı inletti. “Bugünlük bu kadar kepazelik yeter! Dağılın!”

Müzik anında kesildi. Kızlar nefes nefese soyunma odasının yolunu tutarken basamaklardan inip hızla Clara’nın önüne çıktım. Daha adını telaffuz edemeden elini havaya kaldırıp başını iki yana salladı.

“Lütfen Nora… Bugün tek bir kelime bile duymak istemiyorum.”

Sesinde öfkeden ziyade tükenmiş, kırılgan bir yorgunluk vardı. Yüzüme bile bakmadan yanımdan sıyrılıp gitti. Hemen ardından Emma belirdi; alnındaki teri bileğinin tersiyle silerken bana yarım yamalak, buruk bir tebessüm fırlattı.

“Hemen bir duş alıp çıkıyorum, sonra konuşuruz,” dedi soluk soluğa. “Şu an tek istediğim başımdan aşağı dökülecek buz gibi su.”

Onu da durdurmadım. Koridora süzülüşünü izlerken içimdeki o zehirli huzursuzluk katlanıyordu. Son günlerde etrafımda dönen bütün felaketler, bütün tekinsizlikler tek bir merkezde düğümleniyordu: Jason.

Kasabaya adımını attığı ilk andan beri hiçbirimizin dengesi kalmamıştı. Clara hırçınlaşmış, Emma içine kapanmıştı. Üstelik Jason’ın ardında bıraktığı karanlığın boyutlarını ya da o maskesini nasıl indireceğimi kestiremiyordum; elimde sadece birbirini tutmayan teoriler ve her geçen gün büyüyen bir paranoya vardı.

İşin daha da tuhaf tarafı, o kafatasımı çatlatan tekinsiz fısıltıyı son iki gündür hiç duymamıştım. Sanki hiç var olmamış gibi bir anda bıçakla kesilmişti. Ve tesadüfe bakın ki, Jason da iki gündür okulda yoktu; sırası bomboştu. Onu köşeye sıkıştırıp yüzleşme fırsatım bile olmamıştı.

Gerçi karşıma alsam ne diyecektim? “O gece ormanda benim duyduğum çığlığı sen de duydun, değil mi?”

Bunu söyler söylemez yüzüme aptal birine gibi bakacak, her şeyi ustaca inkâr edecekti. Elimde ne bir kanıt vardı ne de bir şahit; beni bir çırpıda hayalperest bir deli gibi yaftalayabilirdi.

Acele etmemeliydim. İçimdeki koruma içgüdüsü, onu vurabileceğim somut, inkâr edilemez bir delil bulana kadar sessiz kalmamı haykırıyordu.

Duşların şakırtısı çoktan kesilmişti. Geniş soyunma odasına yoğun bir şampuan ve nem kokusu sinmişti. Sıcak buhar boydan boya aynaların üzerine süt beyazı bir perde çekmiş, zemindeki su birikintileri tavandaki beyaz floresanların ışığını kırarak solgun parıltılarla parlıyordu.

Herkes dağılmıştı; koca odada Emma ile baş başa kalmıştık.

Emma sırtını aynaya vermiş, başındaki nemli havluyu saçlarına hırsla, neredeyse canını yakacak bir sertlikle sürtüyordu. Antrenmanın yorgunluğunu atmış gibi görünse de gerginliği her bir hareketinden fışkırıyordu.

Bankın kenarına oturup çantamın fermuarını çektim. Sessizlik uzadıkça hava daha da ağırlaştı.

“Emma…” dedim usulca.

Elleri havada dondu. Dönüp yüzüme bakmadı ama omuzları hafifçe gerildi.

“Jason’la konuştun mu hiç?”

Cevap gelmedi. Yalnızca tavandaki borulardan fayansa damlayan suyun ritmik tıkırtısı duyuluyordu. Emma yavaşça havluyu indirdi, mermer tezgâha bıraktı. Aynadaki buğuyu eliyle sildiğinde, gözlerinin altındaki mor halkalar gün gibi ortaya çıktı. Bakışları bomboştu; burada gibiydi ama ruhu fersah fersah uzakta dolaşıyordu.

“Hayır,” dedi sonunda, boğuk bir sesle. “İki gündür okula gelmiyor zaten, biliyorsun.”

Dizlerimi göğsüme doğru çekip kollarımı bacaklarıma doladım. “Okulu biliyorum da… Belki dışarıda görüşmüşsünüzdür diye düşündüm.”

Emma ciğerlerindeki bütün havayı dışarı üfledi. Parmakları istemsizce havlunun saçaklarını buruşturmaya başladı. Tahminlerimde yanılmıyordum; kesinlikle görüşmüşlerdi.

“Kutlamanın ertesi günü…” diye fısıldadı. “Okulun arka bahçesinde bekliyordu beni. Benimle konuşmak için geldiğini söyledi.”

Cümleler dudaklarından döküldükçe ses tonundaki sertlik çözüldü, yerini tehlikeli bir yumuşaklığa bıraktı.

“Önce Clara ile aralarında hiçbir şey olmadığını, olamayacağını anlattı.”

Kısa bir duraksama oldu. Emma aynadaki aksine bakarken dudaklarının kenarı hafifçe seğirdi; tam bir gülümseme sayılmazdı ama o anı yeniden yaşadığı aşikârdı.

“Sonra öylece gözlerimin içine baktı Nora… ‘Senden hoşlanıyorum,’ dedi.”

Başını önüne eğdi, yanaklarına tırmanan kırmızılığı gizleyemedi.

“O an nefesim kesildi sandım. Kalbim göğsümden fırlayıp boğazımda atmaya başladı sanki. Ne diyeceğimi, elimi kolumu nereye koyacağımı bilemedim. Kaskatı kesildim.” Parmakları hâlâ havlunun kenarıyla oynuyordu. Doğru kelimeleri bulmakta zorlanır gibiydi. “Ve tam o saniyede fark ettim… Ben de ona karşı boş değilim. Uzun zamandır ilk kez birinin yanında böyle hissediyorum; belki de hayatımda ilk defa.”

Sesi sonlara doğru titredi.

“Ama hemen ardından Clara geldi aklıma. O an bütün o büyü bozuldu, mideme koca bir taş oturdu. Kendi en yakın arkadaşımı sırtından vuruyormuşum gibi hissettim. Yüzüne bakamadım, tek kelime edemeden arkamı dönüp oradan uzaklaştım.”

Gözlerini fayanslara dikti, sesi utançla kısıldı. “Daha doğrusu… resmen arkama bakmadan kaçtım.”

Dudaklarında kendine öfkeli, zehir gibi acı bir kıvrım belirdi. “Ne kadar zavallıca, değil mi? Hayatımda ilk defa birine çekiliyorum ama hissettiğim tek duygu kahredici bir suçluluk. Sevinmem gerekirken bir suçlu gibi kıvranıyorum.”

“Zavallıca falan değil,” dedim hemen. Ama gerisini getiremedim. Dilimin ucuna yığılan o kadar çok uyarı, o kadar çok gerçek vardı ki, hangisini söylesem Jason’ın kurduğu o tekinsiz hipnozu bozmaya yetmeyecekti.

Ona Jason hakkındaki korkunç şüphelerimi, ormandaki o dehşet anını anlatsam bana inanır mıydı? Yoksa Clara’yı korumak için bahaneler ürettiğimi mi düşünürdü? Daha da kötüsü, tepkimden çekinip Jason’ın kollarına daha hızlı mı savrulurdu?

Emma sessizliğimin ağırlığını hissedip başını kaldırdı. “Bir şey var, değil mi? Yüzünden okunuyor.”

“Jason’ı gördüğüm ilk andan beri…” dedim, kelimelerimi cımbızla seçmeye çalışarak. “İçimde ters giden bir şeyler var Emma. Beni tanırsın; önsezilerim nadiren yanılır. İnsanların yaydığı o tuhaf enerjiyi hissederim.”

Emma’nın kaşları hafifçe havalandı ama yüzündeki o korumacı kalkan inmedi. “Seni tam olarak ne rahatsız ediyor Nora?”

“Bilmiyorum işte… Adını koyamıyorum.”

Kocaman bir yalandı.

Somut bir kanıt olmadan ağzıma açamazdım. Bu Emma’nın gözünde beni akli dengesini yitirmiş birine dönüştürmekten başka işe yaramazdı.

“Sadece… fazla yapay geliyor,” dedim omuz silkerek. “Kasabaya dün geldi. Ailesi, geçmişi, nereden çıktığı meçhul. Belki göründüğü gibi kusursuz bir centilmen değildir. Tek söyleyeceğim, kendini bu kadar çabuk kaptırmaman.”

Emma uzun uzun yüzümü inceledi. Sonra dudaklarında neredeyse şefkatli, saf bir gülümseme belirdi.

“Bence sen kuruntu yapıyorsun Nora,” dedi yumuşacık bir sesle. “Onun yanındayken üzerime öyle bir dinginlik çöküyor ki… Sanki asırlardır tanışıyoruz. Bunu mantıkla açıklayamam belki ama o kötü biri değil, adım gibi eminim.”

Cümleleri göğsüme bir bıçak gibi saplandı. Korktuğum tam da buydu; Jason’ın etrafına yaydığı o hipnotik cazibe Emma’nın bütün gardını düşürmüştü. Eğer o gece yaşananlara şahit olmasaydım, o kusursuz maskeye muhtemelen ben bile aldanırdım.

Emma dolabın kapağını kapatıp çantasını omzuna astı. Bir an duraksadı, ardından sanki büyük bir kararın eşiğindeymiş gibi gözlerini parıldatarak bana döndü.

“Aslına bakarsan…” dedi heyecanla. “Bu akşam onu eve, yemeğe çağırmayı düşünüyorum.”

Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi açıldı. “Jason’ı mı?”

“Evet!” Gülümsemesi yüzüne yayıldı. “Baş başa oturup sakin sakin konuşalım istiyorum. Hem sen de gelirsen onu daha yakından görürsün, bütün bu yersiz önsezilerin silinir gider.”

Nefesim boğazımda düğümlendi. Lanet olsun ki bu akşam Amy ile sözleşmiştik; günlerdir onu görmüyordum ve yaşadığım bu delilik silsilesini açıp yardım isteyebileceğim tek kişi oydu.

“İnan gelmeyi çok isterdim Emma,” dedim sıkıntıyla alnımı ovarak. “Ama bu akşam Amy ile buluşacağım. Haftalardır birbirimizin yüzünü göremedik, kızı ekemem.”

Emma hayal kırıklığını gizlemeye çalışarak başını salladı. “Anladım… Sorun değil, başka bir akşam topluca otururuz.”

İçimdeki tehlike çanları yeri göğü inletmeye başladı. “Evde yalnız olmayacaksın, değil mi?”

Sorum karşısında afalladı, yüzüme tuhaf bir bakış attı ama hemen toparladı: “Yok canım. Noah da evde olacak. Bildiğim kadarıyla bu akşam bir yere çıkmıyor.”

Bunu duyunca göğsümdeki baskı bir nebze olsun hafifledi. En azından ağabeyi oradaydı; Jason o evin içinde tek başına avlanamazdı. Yine de içimdeki yangını söndürmeye yetmedi bu teselli.

“Bana söz vereceksin o zaman,” dedim, sesime tavizsiz bir ciddiyet yükleyerek. “Her saat başı bana mesaj atacaksın. Telefonun hep elinin altında olacak. Ne yaptığını anbean bilmek istiyorum.”

Emma bu aşırı korumacı tavrıma hafifçe kıkırdadı. “Tamam anne, söz veriyorum.”

Aynaya son bir kez bakıp dağılan saçlarını düzeltti, ardından çantasını kavrayıp kapıya yöneldi. Çıkmadan önce omzunun üzerinden bana öyle masum, öyle inançlı bir bakış attı ki:

“Göreceksin Nora… Jason gerçekten mükemmel biri.”

Yüzüme zoraki, titrek bir tebessüm yerleştirdim. “Umarım öyledir Emma.”

O kapıdan çıkıp giderken içimdeki dehşet daha da derinleşiyordu. Emma’nın anlattığı o zarif adamla benim ormanın kıyısında peşinden koştuğum ve ardında cevapsız sorular bırakan Jason aynı kişi değildi. Ve ne olursa olsun, bu işin ardındaki gerçeği ortaya çıkarmadan içim rahat etmeyecekti.