UYANIŞ kitap kapağı

6. bölüm / 10

UYANIŞ

6.

Vaveyla Yazarı: melodi

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: 6.

JASON

Jason, ormanın karanlığına doğru süzülen çığlığın izini sürdüğünde, asırlık ağaçların ardında görmeyi en son isteyeceği siluetle karşılaştı.

Kael.

Ay ışığı, sık dalların arasından süzülüp kardeşinin hatlarını keskin, solgun bir beyazlıkla aydınlatıyordu. Kuzguni siyah saçları omuzlarına dökülmüş, gecenin rüzgârıyla hafifçe dağılmıştı. Gölgelerin arasında bile heykelsi çene hatları, yüksek elmacık kemikleri ve ölümcül bir zarafet taşıyan geniş omuzları onu karanlık bir tablonun merkezine yerleştiriyordu. Tehlikeliydi; insanı hem geri adım atmaya zorlayan hem de kendine çeken o tekinsiz, yırtıcı bir çekiciliği vardı.

Kael, Jason’ın gelişine zerre kadar aldırmadı. Uzun, mermer kadar beyaz parmaklarıyla kavradığı kadının açıkta kalan boynuna yeniden eğildi. Kadının gırtlağından kopan boğuk inilti gecenin nemli havasına karışırken Jason taş gibi kaskatı kesildi. Kael ise bir kadeh şarabı yudumlarcasına sakin, yakalanmış olmanın getireceği en ufak bir telaştan uzaktı.

Jason bir gölge gibi öne atıldı.

Kadını Kael’in kollarından hızla çekip geriye doğru savurdu. Yere yığılmak üzere olan bedeni havada yakalayıp en yakındaki ağacın gövdesine dikkatlice bıraktı. Parmaklarını kadının boynuna götürdü; zayıf, kesik bir nabız vardı. Hâlâ canlıydı ama çok fazla kan kaybetmişti.

Doğrulduğunda, Kael’in onu alaycı bir zevkle süzdüğünü gördü.

Ağzının kenarından süzülen koyu kırmızı izi elinin tersiyle yavaşça silen Kael, başını hafifçe yana eğip sırıttı; dudaklarının kıvrımında beliren o ince gamze, yüzündeki gaddar ifadeyle garip bir tezat oluşturuyordu. Sanki birkaç saniye önce bir insanın hayatını sömüren o değilmiş gibiydi.

“Şaşırdım,” dedi kadife kadar pürüzsüz ama zehir gibi iğneleyici bir sesle. “Eskiden başkalarının avına burnunu sokmazdın.”

Jason dikleşti. Yüzü taştan oyulmuş gibiydi ama çenesi gerginlikten kilitlenmişti. “Ne işin var burada, Kael?”

Kael omuz silkti. Elleri siyah deri ceketinin ceplerinde, yaprakları hışırdatarak kendi etrafında tembel bir zarafetle döndü. Kardeşiyle yüzleşmiyor da gecenin bir vakti korulukta yürüyüşe çıkmış gibi davranıyordu. “Ne işim olacak sevgili kardeşim? Geziyorum.”

Başını geriye atıp nemli orman havasını derin bir hazla içine çekti, kirpikleri kapandı. “Şu orman kokusunu özlemişim doğrusu.” Gözlerini açtığında dudaklarındaki o tekinsiz gülümseme parıldadı; buz mavisi gözleri karanlıkta neredeyse fosforlu bir ışıltıyla parlıyordu. Çenesini ağacın dibinde baygın yatan kadına doğru hafifçe kaldırdı. “Ve tabii ki eğlenmeyi de unutmuyorum. Senin aksine.”

Buz mavisi bakışları Jason’ın gergin bedeninde tembelce gezindi; onu baştan aşağı süzüyor, sergilediği bu erdemli insan taklidini açıkça küçümsüyordu. Aralarındaki asırlık husumet, havayı nefes alınmaz derecede ağırlaştırıyordu.

Jason’ın parmakları yumruk halini aldı. “Buradan hemen defolup gideceksin.”

Kael’in dudaklarından boğuk, baştan çıkarıcı bir kıkırtı döküldü. “Vay canına… Bu kadar mı ciddiyiz? Burada olmak için senden izin almam gerektiğini bilmiyordum.”

“Burada insanlara saldıramazsın.”

Kael bu sözü ağzında çiğner gibi duraksadı, bir kaşını kışkırtıcı bir edayla yukarı kaldırdı. “İnsanlara saldırmak…” Başını eğip baygın kıza baktı, dudaklarını bükerek omuz silkti. “Kulağa baya kötü geliyor.”

Jason’ın sıktığı yumruklarında parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Kael bu öfkeyi gözlerini bir an bile ayırmadan, keyifle izliyordu.

“Bak işte bunu çok özlemişim,” dedi, gözbebekleri zevkle parıldarken. “Şu yüz ifaden… İçin için beni parçalamak istiyorsun ama yapamayacağını da çok iyi biliyorsun.”

Jason bir adım öne çıktı. “Kes sesini.”

“Kesmeyeceğim.”

Kael bir panter esnekliğiyle Jason’ın etrafında geniş bir çember çizmeye başladı; adımları toprağa tüy gibi basıyordu. “Üstelik burayı sevmeye başladım. Sıkıntıdan patlayacağımı sanıyordum; küçük bir kasaba, aynı tipler, sıkıcı hikâyeler… Ama yanılmışım.”

Jason’ın gözleri kısıldı. Kael kardeşinin sınırına yaklaştığını fark ettiği anda gülümsemesini büyüttü; nereye vuracağını, hangi yaranın kabuğunu kaldıracağını çok iyi biliyordu.

“Özellikle küçük kardeşimin lisedeki ilk gününü ziyaret ettiğimde…” dedi fısıltıyla. Sesi neredeyse bir ninni kadar yumuşaktı ama her kelimesi jilet gibi keskinleşti. “İtiraf etmeliyim, beklediğimden çok daha eğlenceliydi.”

Jason’ın gözbebekleri tehlikeli bir parlaklıkla kısıldı.

“Evet, evet…” Kael elini havada kayıtsızca salladı. “Ziyaretime pek sevinmediğini biliyorum ama sen bana gelmeyince ben sana geleyim dedim. Seni gördüm Jason. O saçma okula adım atışını, ölümlülerin arasına karışıp insan taklidi yapışını…” Birkaç adım daha yaklaştı, aralarındaki mesafeyi cüretkâr bir rahatlıkla sıfırladı; nefesi Jason’ın tenine çarpıyordu. “Ve Emma’yı da gördüm.”

Kael sustu; başını hafifçe yana eğip Jason’ın yüzündeki en ufak bir kas seğirmesini yakalamak istercesine bekledi.

“Ve o dev metal parçasının altından onu nasıl bir kahraman gibi kurtardığını da…”

Ormanın karanlığında yankılanan Kael’in alaycı kahkahası, ağaç dallarındaki kuşları ürküttü. “Eee? Sonra ne oldu? Sana yaşlı gözleriyle minnet dolu bakışlar fırlattı mı? Dur tahmin edeyim: ‘İyi ki varsın Jason, sen olmasaydın ne yapardım!’ falan mı dedi?”

Jason’ın bakışları zifiri bir kuyu gibi karardı. Kael durmadı; dudakları zalim bir kıvrımla gerildi, zehrini akıtmaya devam etti:

“İlginç olan ne biliyor musun? Onu ilk gördüğümde… Bir anlığına Alice karşımda duruyor sandım.”

Ormandaki bütün hava bir anda çekildi. Jason’ın yüz hatları tamamen kaskatı kesildi; Kael aradığı tepkiyi, kardeşinin göğsüne saplanan o görünmez hançeri görmüş gibi zaferle parıldayan gözlerini dikti ona.

“Ne tuhaf bir benzerlik, değil mi?”

Alice’in adı, aralarındaki yüzyıllık kan davasını tek bir saniyede alevlendirmeye yetmişti.

“Emma’yı bu işe karıştırma,” dedi Jason. Sesi yükselmedi; ama fısıltısının altındaki o boğuk, ölümcül ton bir tehdit gibi asılı kaldı.

Kael alayla başını salladı, gözlerini kısıp mırıldandı: “Ne o? İlk günden âşık mı oldun yoksa?”

“Kael, kes artık.” Jason aralarındaki son santimi de kapattı. “Ne istiyorsun?”

Kael başını yana yatırdı, kusursuz dudaklarını büzüp sahte bir masumiyet takındı. “Şu an mı? Aslında pek bir şey değil. Sadece arkamda bıraktığım yemek artığını temizlersen harika olur.”

Jason’ın gözleri ağacın dibindeki kıza kaydı. Boynundaki taze yaralar hâlâ sızıyordu. Kael’in kurbanını bir avdan arta kalan çöp gibi görmesi, Jason'ın içindeki öfkeyi dizginlemesini imkânsız hale getiriyordu.

“Bana öyle bakma,” dedi Kael sırtını ağacın gövdesine yaslayıp tek ayağını arkaya kırarak. “Doğamız bu. Biz yırtıcıyız Jason; avlanmak bizim gerçeğimiz. Ama kabul et, bugün senin için de hareketliydi. Önce o ucuz kurtarma gösterin, şimdi de benimle köşe kapmaca oynaman… Seni uzun zamandır bu kadar aktif görmemiştim. Kasaba havası yaramış.”

Bakışları bir anlığına patikaya, sonra yeniden baygın kıza kaydı. “Yalnız ciddiyim, şu artığı bir an önce yok etsen iyi olur. Yoksa birazdan buraya doluşacak polislere durumu sen açıklamak zorunda kalırsın. Düşünsene: ‘Memur bey yemin ederim ben yapmadım! Boynundaki diş izleri mi? Şey, biraz karışık…’”

Kael kendi karanlık esprisine gülerken Jason patladı: “Ne saçmalıyorsun sen?”

Kael gözlerini devirdi, ardından Jason’a doğru sert bir adım attı. Yüzündeki o gevşek sırıtış bir anda silindi; elmacık kemikleri belirginleşti, bakışları avına kilitlenmiş bir kurdun soğukluğuna büründü.

“Yanıma gelirken peşine bir liseliyi taktığını fark etmedin mi gerçekten?” dedi alçak, fısıltılı bir hırıltıyla. “Hadi ama Jason… Duyuların bu kadar mı köreldi?”

Jason bir an duraksadı. “Kimden bahsediyorsun?”

Kael, kardeşinin afallayışından tarifsiz bir keyif alarak başını yana eğdi.

“Kael, kimdi o?”

Kael hemen cevap vermedi. Dudaklarındaki o sinir bozucu oyunbazlık geri döndü; dilinin ucuyla üst dudağını hafifçe ıslattı. “Aslında onu seninle paylaşmayı düşünmüştüm. Ama kız fazla korkak çıktı.” Başparmağıyla arkasındaki karanlık ağaçlık alanı işaret etti. “Beni görünce merakı fena halde söndü; arkasına bile bakmadan kaçtı. Gerçi onu suçlayamam; insanlar genelde benzer tepkiler verir. Kimi donakalır, kimi çığlık atar, kimi de böyle ceylan gibi kaçar. Bu sonuncusuydu.”

Jason’ın aklında tek bir isim belirdi: Nora. Sabahtan beri onun tarafından izleniyordu.

“Yazık oldu doğrusu,” diye mırıldandı Kael, gözleri karanlığa dikilerek. “Kokusu fena değildi. Başka sefere tadına bakarım artık.”

Bu son cümle bardağı taşıran damla oldu.

Jason insanüstü bir hızla mesafeyi kapatıp Kael’in deri ceketinin yakalarına yapıştı. Kumaş parmaklarının arasında yırtılırcasına gerildi. Jason dişlerinin arasından tısladı:

“Emma’dan da o kızdan da, bu kasabadan da uzak duracaksın Kael! Yoksa bu zamana kadar görmediğin bir Jason’la karşılaşırsın.”

Burun burunaydılar. Kael’in gözlerinde korkunun zerresi yoktu; gözbebekleri büyümüş, kardeşinin bu çaresiz öfkesinden beslenen çılgınca bir parıltıyla ışıldıyordu. Dudakları meydan okurcasına kıvrıldı.

“Öyle mi?” diye fısıldadı Kael, sesi adeta bir kışkırtmaydı. “Görmeyi çok isterim.”

Jason parmaklarını daha da sıktı ama Kael’in gözlerindeki alay aniden söndü, yerini acımasız bir güce bıraktı.

Göz açıp kapayıncaya kadar geçen o salisede Kael hamle yaptı. Soğuk, çelikten farksız elleri Jason’ın bileklerine kenetlendi. Kemikleri çatırdatacak bir kuvvetle kardeşinin dengesini bozdu ve Jason henüz karşı koyamadan onu savurdu.

Jason’ın sırtı devasa meşe gövdesine sert bir gürültüyle çarptı.

Kuru kabuklar sırtına batarken sert darbenin şoku tüm bedenini sarstı. Acıyla dengesini toparlamaya çalışarak dizlerinin üzerine düşmekten son anda kurtuldu, dişlerini sıkarak ağacın pürüzlü gövdesine tutundu.

Kael birkaç metre ötede duruyordu; ne nefesi hızlanmıştı ne de o kusursuz saçlarından tek bir tel bozulmuştu. Boynunu hafifçe çıtlattı, yüzünde saf bir kibir vardı.

“Çok zayıflamışsın,” dedi alaycı, aşağılayıcı bir tavırla. “Şu lanet hayvan kanı diyetini bırak artık Jason. Gücün yerlerde…”

Jason sırtındaki darbenin sızısına aldırmadan doğruldu. Çenesini dikleştirdi; zayıflığının zerresini bile kardeşine göstermemeye kararlıydı. Gözleri alev alev parıldıyordu.

“Sana son kez söylüyorum Kael. Buradan uzak dur.”

Kael başını iki yana salladı, dudaklarındaki o ölümcül tebessüm yeniden yüzüne yayıldı. “Beni hiç anlamamışsın kardeşim. Ben hiçbir yere gitmiyorum.” Bakışları ağaçların arasından kasabanın ışıklarına doğru kaydı; gözlerinde karanlık, vaatkâr bir açlık belirdi. “Aksine… Burası yeni yeni ilgimi çekmeye başladı.”

Gözlerini Jason’dan ayırmadan bir adım, sonra bir adım daha geriledi. Ardından tek bir hamleyle arkasını dönüp ağaçların arasına karıştı. Adım sesi bile çıkarmadan gölgelerin içinde bir hayalet gibi eridi ve ardında yalnızca ormanın tekinsiz sessizliğini bıraktı.

Jason karanlığın ortasında, dişlerini sıkarak öylece kalakaldı. Kael kasabadaydı; ölüm ve geçmişin kâbusları da onunla birlikte geri dönmüştü. Ve en kötüsü, Kael’in hedefinde artık Emma vardı.