UYANIŞ kitap kapağı

5. bölüm / 10

UYANIŞ

5.

Vaveyla Yazarı: melodi

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: 5.

Emma’yı evine güvenle bırakmıştım ama arabadan indiğim andan beri aklım hâlâ kafatasımın içinde patlayan o esrarengiz seste asılı kalmıştı.

İçimdeki mantıklı taraf bunu sadece güçlü bir önsezi, aşırı uyarılmış bir altıncı his diye geçiştirmeye can atıyordu. Fakat diğer yanım, gerçeğin çok daha tekinsiz olduğunu fısıldıyordu. Bu ses bir lütuf muydu, yoksa bir lanet mi?

İlk duyduğumda sahne ışığı Emma’nın tepesine inmek üzereydi. Beni uyarmış, saniyeler sonra yaşanan o dehşet verici kaza bir tesadüf olmadığını yüzüme çarpmıştı. Ama ikinci kez, otoparkta fısıldadığında dediklerini harfiyen yapmıştım ve hiçbir şey olmamıştı; Emma’yı sapasağlam evine bırakmıştım. Belki de öğlen yaşadığım ölüm kalım şokunun artçı sarsıntılarıydı bunlar; beynim travmaya böyle bir savunma mekanizması geliştiriyordu.

Kendimi bu teselliye inandırmaya çalışarak derin bir nefes aldım ve gözlerimi yeniden kutlama alanına çevirdim. Geri dönmek zorundaydım; çünkü Tysen’ı bu curcunanın ortasında tek başına bırakıp eve dönemezdim.

Kutlama alanında sükûnetten eser yoktu; aksine, gece ilerledikçe kalabalık adeta kontrolden çıkmıştı. Ulu meşelerin dallarına asılı sarı ampuller rüzgârla salınıyor, koca ateş çukurlarından yükselen kıvılcımlar karanlığa karışıyordu. Gruplar halinde toplanmış gençler müziğin sert ritmine ayak uyduruyor, kahkahalar uğultulara karışıyordu. Kontrolsüz, neredeyse histerik bir enerji havaya hâkimdi.

Kalabalığı yararak ilerlemeye çalıştım. Tysen ortalıkta yoktu; muhtemelen Amber’ın peşinde, dünyadan bihaber dolanıyordu. Bir köşede Clara’yı gördüm; elindeki kadehle birilerinin etrafında dönüyor, yüzündeki o abartılı, sahte neşeyle kahkahalar savuruyordu. Emma’ya yaşattığı kırgınlığı bastırmanın en gürültülü yolunu yine bulmuştu.

Bakışlarım istemsizce Jason’ı aradı.

Onu bulmak zor olmadı. Sahneye yakın ama kalabalığın fersah fersah uzağında, gölgelerin sınırında dikiliyordu. Etrafındaki insanlar çılgınca eğlenirken o, bu dünyanın dışından gelmiş bir heykel gibi kaskatı ve mesafeliydi. Renkli ışıkların yüzüne vuran yansımaları keskin hatlarını daha da sertleştiriyordu. Bakışlarında tuhaf, ürpertici bir odak vardı; sahneye ya da insanlara değil, çıplak gözle seçilemeyen, karanlığın içindeki meçhul bir noktaya kilitlenmişti. Ürperdim. Düşüncelerimi savuşturmak istercesine başımı hızla çevirdim.

İçecek tezgâhına yönelip kendime bir bardak soda doldurdum. Bardağın kenarından taşan köpükleri izlerken serin rüzgâr saçlarımı uçuşturdu. İs kokusu, ezilmiş çimen ve ıslak toprak kokusuyla harmanlanmıştı. Gökyüzü yıldızlarla kaplıydı; normalde içimi ferahlatan bu manzara, zihnimdeki karanlık düğümleri çözmeye yetmiyordu.

Tam o sırada, kalabalığın diğer ucunda tanıdık bir siluet gözüme çarptı. Gözlerimi kısıp baktım; kalbim bir anda tekledi.

Amy!

Elimdeki bardağı tezgâha bırakıp ona doğru koştum. “İnanamıyorum, hoş geldin!” diyerek boynuna sarıldım.

Amy kıkırdayarak bana sarıldı. “Büyük sürpriz oldu, değil mi?”

Gözlerinin altındaki mor halkalara, yüzündeki o derin yorgunluğa rağmen gülümsemesi içtendi. Haftalardır süren mesajlaşmalardan sonra onu kanlı canlı karşımda görmek içime nihayet biraz ılık bir huzur akıttı.

“Hem de nasıl bir sürpriz!” dedim geri çekilirken. “Ama kasabaya daha geç döneceğini sanıyordum?”

Yüzündeki tebessüm bir anda soldu. “Biraz karışık durumlar işte...”

“Anlat lütfen, ne oldu?”

Derin, ağır bir iç çekti. Anneannesinin hastalığı yüzünden haftalardır onun başucundaydı. “Biliyorsun durumunu... Daha da kötüleşti. Doktorlar sadece süreci yavaşlatacak ilaçlar verip bizi eve gönderdi.”

Üzüntüyle kolunu sıvazladım.

Amy başını eğdi, sesini sadece benim duyabileceğim bir fısıltıya indirdi: “Ama beni tüketen asıl şey bu değil sanırım. Orada kaldıkça kendimi kaybetmeye başladım. Anneannem bazen olmayan şeyler görüyor ya hani... Son zamanlarda, sanki ben de onun gördüğü o karaltıları, o siluetleri görür gibi oluyorum.”

Gözbebeklerim titredi. Kendi gördüğüm kâbuslar, boynumdaki o iki yara, kafamın içinde çınlayan o emir... Amy’nin ne hissettiğini dehşet verici bir kesinlikle anlıyordum. Zihin bir kez gerçeklik ile hezeyan arasındaki çizgiyi yitirmeye görsün, insan kendi gölgesinden bile şüphe ederdi.

“Sürekli aynı şeyleri duyunca insan etkileniyor tabii,” diye devam etti Amy, sanki kendini de ikna etmek ister gibi. “Normal hayatım felç oldu. O yüzden biraz nefes alabilmek için buraya kaçtım.”

Hemen koluna girdim, yüzüme zoraki bir neşe yerleştirerek onu tezgâha çektim. “Bak ne diyeceğim; bu gece bütün olumsuzlukları unutuyoruz. En sevdiğin içeceklerden alacağız ve sadece kafamızı dağıtacağız, tamam mı?”

Amy yorgun bir tebessümle başını salladı. “Keşke unutmak bu kadar kolay olsa Nora.”

“Kolay değil, biliyorum,” dedim omzunu hafifçe sıkarak. “Ama en azından deneyebiliriz.”

İki bardağa içecek doldururken zihnimin biraz olsun sakinleştiğini hissediyordum. Fakat tam Amy’ye bardağını uzatacakken, ormanın derinliklerinden, uğultunun gerisinden incecik bir ses sızdı kulağıma.

İlk başta rüzgârın dalları sürtmesi sandım. Ancak saniyeler sonra aynı ses çok daha tiz, çaresiz bir tonda tekrarlandı. Bir kadına aitti.

“...Yardım edin...”

Elim bardağın üzerinde donakaldı. Başımı hızla karanlık koruluğa doğru çevirdim.

“Nora? Ne oldu?” dedi Amy şaşkınlıkla.

“Sen de duydun mu?”

“Neyi?”

“Bir kadın sesi”

Amy kaşlarını çattı, etrafa bakındı. “Nora, hiçbir ses yok. Sadece müzik sesi duyuluyor.”

Ona baktım, sonra tekrar zifiri karanlık ağaçlara. Ses o kadar berraktı ki yanılmam imkânsızdı. Etrafımızdaki kimsenin istifini bozmaması, kahkahaların sürmesi durumu daha da korkutucu kılıyordu.

“...Lütfen... Yardım edin...”

Ses üçüncü kez zihnime değil, doğrudan kulaklarıma çarptı.

Nefesimi tutup kalabalığı taradım ve o an onu gördüm: Jason.

O da duymuştu.

Gözleri dosdoğru sesin geldiği koruluğa kilitlenmişti. Bedeni gerilmiş, bir yay gibi fırlamaya hazır bekliyordu. Bir saniye bile tereddüt etmeden döndü ve hızlı, kararlı adımlarla ormanın karanlığına daldı.

Bu sağır edici gürültünün ortasında sesi yalnızca ikimiz mi duymuştuk?

Onun gölgelerin arasında kayboluşunu izlerken içimdeki mantık tamamen çöktü. Ormanda korkunç bir şeyler dönüyordu ve Jason bunun bir parçasıydı. Yaşadığım bu tuhaflıkların cevabı o ağaçların ardındaydı; bunu ona sormak zorundaydım.

“Amy, ben hemen geliyorum.” Bardağı masaya bıraktım.

“Nora, nereye? İyi misin sen?”

“İyiyim, Tysen’ı gördüm sanırım. İki dakikaya dönerim.”

Yalan söylediğimi anladığını biliyordum ama açıklayacak tek bir saniyem bile yoktu. Kalabalığı yararak meşelerin ardındaki zifiri karanlığa fırladım.

Jason çoktan gözden kaybolmuştu. Onu yakalayabilmek için adımlarımı hızlandırdım. Arkamda kalan kutlamanın ışıkları ağaç gövdeleri tarafından yutulurken müzik boğuk bir gümbürtüye dönüştü. Çalıların hışırtısı, ayaklarımın altındaki dalların çıtırtısı ve rüzgârın tekinsiz uğultusuyla baş başa kaldım.

Ve ses yeniden yükseldi.

Bu kez bir feryat değildi. Boğuk, hırıltılı, can çekişen bir kadının kesik kesik nefesleriydi.

“Neredesin?” diye fısıldadım, boğazım kupkuru olmuştu.

Geri dönmeliydim; mantığım kasabaya koşup güvenliği çağırmamı haykırıyordu. Tek başıma bu karanlığa dalmak intihardı. Ama ya gerçekten orada birisi ölüyorsa? Bu vicdan azabıyla geri adım atamadım ve ağaçların daha da sıklaştığı patikaya doğru birkaç adım daha attım.

Tam o sırada, sağ tarafımdaki sık çalılığın içinden ani, sert bir hışırtı koptu.

Olduğum yere çivilendim. Kalbim boğazımda atıyordu; nefesimi tutarak başımı yavaşça o yöne çevirdim.

Hırıltılı nefes sesleri bir bıçakla kesilmiş gibi anında durdu. Dünya dehşet verici bir sessizliğe gömüldü. Rüzgâr bile esmeyi bıraktı; tek bir yaprak dahi kıpırdamıyordu. Yalnızca çalıların arasından gelen o hafif, tekinsiz sürtünme sesi vardı. Bütün orman nefesini tutmuş, beni izliyor gibiydi.

Ensemdeki tüyler diken diken oldu. Bir av gibi izlendiğimi iliklerime kadar hissediyordum. Bakışlarımı gölgelerin arasında gezdirdim ve iki koca çam ağacının arasında, insana benzeyen zifiri bir siluet fark ettim.

O kadar aniydi ki hayal gördüğümü sanabilirdim.

Fakat bir sonraki salisede siluet hareket etti.

Nefesim ciğerlerimde dondu. O şey bir insan olamazdı.

Göz açıp kapayıncaya kadar bulunduğu noktadan silindi ve bir anda, imkânsız bir hızla sağ çaprazımdaki ağacın ardında belirdi. Gözlerim bu insanüstü sürati takip edemiyordu; geride sadece havayı yaran bulanık bir gölge kalıyordu.

Dizlerimin bağı çözüldü, bedenim kaskatı kesildi. Bu fizik kurallarına aykırıydı; hiçbir canlı böyle hareket edemezdi.

Boğazımdan kontrolsüz, yırtıcı bir çığlık koptu. Korku bütün benliğimi ele geçirmişti. Artık ne yardım çığlığı umurumdaydı ne de Jason.

Arkamı döndüğüm gibi can havliyle koşmaya başladım.

Ayakkabılarım çamurlu toprağa batıp çıkıyor, yüzüme çarpan kuru dallar tenimi parçalıyor, ciğerlerim cayır cayır yanıyordu. Arkama bakmaya bile cesaret edemeden, sadece kutlamanın o uzak, soluk ışıklarına doğru çılgınlar gibi koşuyordum.