3. bölüm / 10
UYANIŞ3.
Bölümler 10Şu an: 3.
- 1 1.679 kelime
- 2 2.991 kelime
- 3 3.1.680 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4.1.154 kelime
- 5 5.1.171 kelime
- 6 6.1.450 kelime
- 7 7.626 kelime
- 8 8.1.397 kelime
- 9 9.1.831 kelime
- 10 10.3.649 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Öğle güneşi kermes alanını kavururken okul bahçesi cıvıl cıvıl, baş döndürücü bir panayır yerine dönmüştü. Rengârenk kumaşlarla süslenmiş stantlar, dev hoparlörlerden yükselen neşeli müzik ve yüzlerce öğrencinin telaşlı uğultusu birbirine karışıyordu. İleride kurulan ahşap sahnenin üzerinde ise Emma fırtına gibi esiyordu. Bir elinde program dosyaları, diğerinde telsiz; omzundan kayan sarı tutamları sabırsız bir hareketle geriye savuruyor, yanlış yöne taşınan koca bir amfiyi parmağıyla işaret ederek görevlileri hizaya sokuyordu. Kaosun ortasındaki o kusursuz disiplini uzaktan bile hayranlık uyandırıcıydı.
Biz ise büyük meşe ağaçlarının gölgesine sığınmış yuvarlak bir masada, dünyadan bihaber gibi oturuyorduk. Masanın üzeri yırtılmış renkli peçeteler, boş pipet ambalajları ve kreması tırtıklanmış cupcake tabaklarıyla doluydu. Limonatanın buzlu bardağından süzülen damlalar masaya akıyor, rüzgâr taze kekik ve pudra şekeri kokularını yüzümüze savuruyordu.
Tüm bu cümbüşün içinde Clara’nın çenesi ise tek bir an bile durulmuyordu.
“Jason bugün neden ortalıkta yok sence?” diye sordu, elindeki plastik çatalı havada bir orkestra şefi gibi sallayarak. “Hasta filan mı dersin? Yoksa ilk günden gizemli havalara girip okulu bilerek mi asıyor?”
Pipetimden derin bir yudum çektim, buzların çıkardığı şıngırtı Clara’nın fısıltısına karıştı. Sabrımın son kırıntılarını toparlayıp gözlerimi devirdim: “Clara… Sabahtan beri Jason aşağı, Jason yukarı. Lütfen, sadece beş dakika başka bir şey konuşamaz mıyız?”
Clara zerre kadar oralı olmadı, dudaklarını küskünce büzüp omuz silkti. “Ama sence de garip değil mi? Kasabaya yeni taşınmışsın, son sınıfsın ve ilk günden yoksun. İnsan merak ediyor işte!”
Çatalımı tabağın kenarına bırakıp dik dik yüzüne baktım. “Rica etsem şu tatlımı huzurla yememe izin verir misin artık?”
Bunu duyunca geri adım atar gibi oldu. Arkasına yaslandı, kollarını göğsünde kavuşturup çenesini havaya dikti. “İyi be… Sustum.”
Nadir rastlanan bu sessizliğin tadını çıkarmak için arkama yaslandım. İlerideki çimlerde öğrenciler ellerinde buzlu frappelerle koşuşturuyor, kulüp stantlarından yükselen megafon sesleri havayı deliyordu. Yanımda oturan Clara ise içten içe cayır cayır yanıyordu. Gözlerini önündeki vanilyalı cupcake’e dikmiş, parmak uçlarıyla peçetenin köşesini katlayıp katlayıp açıyordu. Dudaklarını dişliyor, göz kapakları kıpır kıpır oynuyordu; patlamaya hazır bir volkan gibiydi. Onun doğasında sessizlik bir erdem değil, fiziksel bir işkenceydi.
İçimden tam ‘galiba bu sefer başardı’ diye geçiriyordum ki Clara derin bir nefes alıp masaya doğru abandı.
“Ama bak, sadece şunu söyleyeceğim—”
Elimi bir kalkan gibi havaya kaldırdım. “Hayır.”
Hiç istifini bozmadı, kelimeleri hızla dökmeye yeltendi: “Jason belki de—”
Daha fazla dinlemeye tahammülüm yoktu. Masadaki çilekli cupcake’i kaptığım gibi doğrudan ağzına tıkıştırdım.
“Şekerin düşmüş senin,” dedim gözlerimi kısıp gülmemeye çalışarak. “Ye de sinirlerin yatışsın biraz.”
Clara’nın yeşil gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı. Ağzı tepeleme doluydu; yanakları şişmiş bir sincap gibi bana homurdanıyor, dişlerinin arasından boğuk sesler çıkarıyordu: “Mmm-ffph!”
Kahkahamı artık tutamadım. Bir yandan bana öldürücü bakışlar fırlatıyor, diğer yandan dudağının kenarına bulaşan pembe kremayı hırsla siliyordu.
“İşte bu,” dedim kollarımı iki yana açarak. “Dünyanın en tatlı sessizliği.”
Clara lokmasını nihayet zorlukla yutup derin bir iç çekti, boğazını temizledi. “Öhöm... Pekâlâ, kazandın. Bir daha adını bile anmayacağım o çocuğun.”
Tek kaşım havaya kalktı. “Buna gerçekten inanmalı mıyım?”
Saçlarını tek bir savuruşla omzundan geriye attı. “Şaka yapmıyorum, modum düştü resmen. Hem baksana etrafa; herkes eğleniyor, biz iki yaşlı teyze gibi çörek yiyoruz.”
Sandalyeden öne doğru kaykılıp bileğimi tuttu. “Hadi kalk. Yoksa sıkıntıdan bayılacağız burada.”
Açıkçası benim bütün hayalim tam da buydu; gölgede pineklemek, soğuk içeceğimi yudumlamak ve kimsenin dikkatini çekmeden sıradan bir lise günü geçirmek. Ama Clara’nın gözlerinde dans eden o tehlikeli kıvılcımı görmüştüm bir kere. “Sadece beş dakika,” dedim homurdanarak ayağa kalkarken. “Etrafta bir tur atıp masaya geri dönüyoruz.”
Clara’nın yüzü bir çocuk gibi aydınlandı. “Söz! Beş dakikacık.”
Daha sözünün yankısı havada erimeden yönünü eğlence çadırlarının arasındaki su balonu tezgâhına çevirdi. Koşar adım ilerleyip tezgâhtan suyla şişirilmiş, parıldayan mavi bir balon kaptı.
Adımlarımı yavaşlatıp işaret parmağımı kaldırdım. “Clara... Sakın ha. Üzerimdekini teyzem yeni aldı.”
Bana döndü; yüzünde sahte, melek gibi bir ifade belirdi. “Nora, sence ben öyle biri miyim?”
“Clara, yemin ederim seni—”
Cümlem ağzımda dondu. Mavi balon büyük bir kavisle havalandı ve tam omzumda patladı.
Buz gibi su kumaşı delip sırtımdan aşağı bir şelale gibi süzülürken saniyelerce donakaldım. Çevredeki birkaç öğrencinin patlattığı kahkaha kermes alanında yankılandı. Başımı yavaşça kaldırıp ona baktım. Clara iki büklüm olmuş, karnını tutarak gülmekten boğuluyordu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
“Sen…” dedim fısıltıyla, gözlerimi kısarak. “Azrail’inle mi tanışmak istiyorsun?”
Cevap vermek yerine çığlık atarak arkasını döndü ve kalabalığın arasına fırladı.
“Görürsün sen!” Masadan kaptığım iki kırmızı balonu sıkarak peşine düştüm. Ayakkabılarım çimlerde kayıyordu. “O üzerindeki tasarım elbiseyi sırılsıklam yapmazsam bana da Nora demesinler!”
Elimdeki ilk balonu hızla savurdum; topuklarının birkaç santim ötesinde patlayınca seke seke yön değiştirdi. Onun o bulaşıcı, deli dolu kahkahası beni de sarmıştı; koşarken kendimi tutamayıp gülmeye başladım.
Fakat bu küçük kovalamaca bir zincirleme reaksiyonu tetikledi. Yan taraftaki iki çocuk birbirine balon fırlattı, oradan seken bir diğeri müzik kulübünün panosuna çarptı ve birkaç saniye içinde ortalık tam bir savaş alanına döndü. Havada onlarca renkli su balonu uçuşuyor, patlayan damlalar öğle güneşinde elmas tozları gibi parıldıyordu.
“Bana atmayın, hedefim Clara!” diye haykırdım elimdeki son balonu havaya kaldırarak.
Tam o sırada böğrüme çarpan sarı bir balonla sarsıldım. Soğuk su tenimi yakarken gözlerimi yumup inledim: “Harika... Gerçekten harika.”
Her yer su buharı ve ıslak çimen kokuyordu. Clara kalabalığın arasına karışıp çoktan sırra kadem basmıştı. Elimdeki son cephaneyle kalakaldım, nefes nefese etrafı taradım.
“Clara!”
Sesim kalabalığın gürültüsünde bir kum tanesi gibi kayboldu. Başımı diğer tarafa çevirecekken, sırtımın ortasında ikinci bir buz gibi patlama oldu. Tişörtüm tamamen tenime yapıştı. Gözlerimi kapatıp sabır dileyerek mırıldandım: “Cidden mi Clara? Arkadan vurmak ne zamandan beri—”
Fakat sözlerim boğazımda düğümlendi.
Sahneden gelen mikrofonun cızırtılı sesi kermes alanını yardı: “Ses kontrol… bir, iki… ses…”
Emma’nın pürüzsüz sesi hoparlörlerden dalga dalga yayılıyordu. Ama tam o saniyede, o sesin hemen ardına, çok daha derine gizlenmiş başka bir fısıltı katlandı.
İlk başta rüzgârın uğultusu ya da kalabalığın karmaşası sandım.
Değildi.
Çevremdeki dünya bir anda akışını yitirmeye başladı. Patlayan balonların şakırtısı, koşturan öğrencilerin bağırışları, kulakları sağır eden müzik… Sanki görünmez devasa bir fanusun altında kalmış gibi boğuklaştı, yavaşladı ve benden metrelerce uzağa çekildi.
Zihnimin etten duvarlarını tırmalayan, damarlarımdaki kanı donduran o kadim fısıltı geri gelmişti. Kâbuslarımdaki ses.
“...ışık…”
Görüşüm bir su damlasının ardındaymış gibi bulanıklaştı, dalgalandı. Ayaklarımın altındaki toprak zemin sanki bir beşik gibi hafifçe yana yattı. Parmaklarımın gücü çekildi; sıktığım su balonu avucumdan kayıp çimenlerin üzerinde patladı.
“...düşecek…”
Kelimeler beynimin kıvrımlarında yankılandığı an, göğsüme sivri bir buz kütlesi saplandı.
Hiç düşünmeden, bir refleksle sahneye doğru döndüm. Renkler birbirine akıyor, güneş ışığı gözlerimin önünde bir elektrik kaçağı gibi titriyordu. Sahnenin tepesindeki devasa metal iskeleti görmeye çalıştım.
Ve ses bu kez bir çekiç darbesi gibi indi zihnime:
“...ışık düşecek!”
Artık düşünmüyordum.
Bedenim benden bağımsız bir dehşetle ileri atıldı. Çarpıştığım omuzları, önümden çekilen siluetleri fark etmiyordum bile. Bacaklarım yanıyor, kalbim kaburgalarımı parçalayacak bir şiddetle çarpıyordu.
Sahneyi gördüm.
Emma, kucağındaki dosyalarla tam ortada, sahne amirine bir şeyler anlatıyordu.
Ve onun tam tepesinde, paslı çelik kirişe bağlı duran yüz kiloluk devasa projektör... Metal bağlantı noktasından kurtulmuş, havada bir sarkaç gibi sallanıyordu. Vidaların gıcırtısını kalabalığın gürültüsüne rağmen ruhumda hissettim.
“Emma!”
Ciğerlerim yırtılırcasına bağırdım. Bütün kermes alanı sesimle sarsıldı sanki. “Emma, çekil oradan! Işık düşüyor!”
Çok uzaktaydım. Emma gürültüden sesimi duymadı; sadece şaşkınlıkla başını bana doğru çevirmeye yeltendi.
Tam o anda metal askı koptu.
Zaman durdu. Projektör yerçekiminin insafına bırakılmış kara bir gülle gibi aşağıya doğru çakılmaya başladı. Çığlık atmak için nefesimi topladım ama sesim çıkmadı; dehşet içinde gözlerimi yumdum.
Bir...
İki...
Yeri göğü inleten sağır edici bir metal çarpışması patladı.
Korkuyla kirpiklerimi araladım.
Sahnenin ortası toz duman içindeydi. Parçalanan camlar, dağılan metal aksamlar güneşin altında etrafa saçılmıştı. Ve o enkazın sadece bir adım ötesinde, iki beden üst üste yerde yatıyordu.
Emma... Ve onun üzerine bir zırh gibi kapanmış, siyah tişörtlü bir adam.
Koca projektör Emma’nın az önce durduğu yeri ezip geçmiş, tahtaları parçalayarak sahneye gömülmüştü.
Alandan aynı anda yüzlerce boğuk çığlık koptu.
“Aman Tanrım!”
“Biri yardım çağırsın!”
“Gördünüz mü onu? Nasıl atladı öyle!”
Bütün bahçe bir saniyeliğine dondu, ardından kontrolsüz bir panik dalgası sahneye doğru hücum etti. Dizlerimin bağı çözülmüştü, kalbimin göğsümdeki o vahşi çırpınışı kulaklarımı tıkıyordu. “Çok şükür…” diye inledim, sesim soluğumun arasında dağılıp gitti.
Kendimi toparlayıp ileri atıldım. Clara ve onlarca öğrenci sahneye tırmanıyordu. Birkaç dakika önceki şenlik havası bir anda acil durum sirenlerinin çaldığı bir kargaşaya dönmüştü.
Merdivenleri çıkıp enkaza ulaştığımda, Emma’nın üzerindeki adam yavaşça doğruldu. İnanılmaz, neredeyse insanüstü bir sükûneti vardı. Siyah tişörtünün geniş omuzlarına sinen tozları eliyle kayıtsızca silkeledi. Kaşları bile çatılmamıştı; nabzı bile hızlanmamış gibiydi. Başını eğip altındaki kıza kısa, buz gibi bir bakış attı.
Emma kireç gibi bembeyazdı. Parmakları elindeki kâğıtları buruşturmuş, göğsü hızla inip kalkıyordu. Gözlerini adamın yüzünden ayıramadan fısıldadı:
“Jason…”
Kelimede hem ölümün soğukluğu hem de delice bir minnet vardı.
Demek buydu. Sabahtan beri Clara’nın dilinden düşüremediği, kasabanın yeni yabancısı… Jason.
Clara dizlerinin üzerine çöküp Emma’nın ellerine yapıştı, bir yandan titreyen parmaklarıyla su şişesini uzatıyordu. “İyi misin? Emma, Tanrı aşkına bana bak, bir yerin kırıldı mı?”
Emma şişeye dokunamadı bile; gözleri tavandaki kırık demir kirişe kilitlenmişti. “Aklım almıyor…” dedi sesi titreyerek. “Bu sabah iki kez kontrol ettik o kelepçeleri. İmkânsızdı o vidaların kendiliğinden atması... İmkânsızdı.”
Bakışlarım istemsizce Jason’a kaydı.
Etrafındaki telaş, bağrışmalar, müdürün telaşla sahneye fırlayışı ona zerre kadar dokunmuyordu. Sanki bu dünyaya, bu okulun bahçesine ait değildi; görünmez bir cam fanusun ardından insanları izler gibiydi. Ne Emma’ya bakıyordu ne de etraftaki kalabalığa.
Gözleri çok daha öteye, okulun batı sınırını çizen asırlık meşe ağaçlarının altına kilitlenmişti.
İçimdeki açıklanamaz bir dürtüyle onun baktığı hizayı takip ettim.
Koyu yaprakların yarattığı koyu gölgenin içine gizlenmiş, siyah, gösterişsiz bir araba duruyordu. Plakası gölgede kalmıştı. Ön camı yarıya kadar indirilmişti. İçeride oturan bir karaltı vardı; yüz hatları karanlığa gömülmüştü. O arabadaki yabancı, başından beri sahneyi, düşen ışığı ve aramızdaki her hareketi pürdikkat izlemiş gibiydi.
Gözlerimi kısıp silueti seçmeye çalıştığım anda, arabanın koyu renkli camı ağır ağır yukarı kaydı. Karaltı tamamen karanlığa gömüldü ve motorun tok homurtusuyla birlikte araç gölgelerin arasından süzülüp yola çıktı, gözden kayboldu.
İçimdeki huzursuzlukla başımı yeniden sahneye çevirdiğimde nefesim kesildi.
Jason'ın koyu, keskin gözleri doğrudan benim üzerimdeydi. İkimizin de aynı araca, aynı gölgeye baktığımızı biliyor gibiydi.
Bana yalnızca birkaç saniye baktı. Sonra hiçbir şey olmamış, ruhumu görmemiş gibi yavaşça başını çevirip kalabalığın gürültüsüne karıştı.
Başımı hızla iki yana sallayarak bu hipnozdan sıyrılmaya çalıştım. Saçmalıyorsun Nora, dedim kendi kendime. Adrenalin patlaması yaşıyorsun. Hepsi bu. Az önce bir felaketin eşiğinden dönülmüştü ve beynim bana korkunç oyunlar oynuyordu.
Parmaklarımı ceketimin yakasına götürüp boynumu örttüm. Zihnimdeki fırtınayı zorla susturarak titreyen adımlarla Emma’nın yanına adımladım.
