GİZLİ BELGE

Vaveyla Yazarı: Seyda

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: GİZLİ BELGE

TOPRAK
Sabahları sevmiyordum.
Özellikle de annemin kahvaltı masasında olmadığı, babamın telefonuna bakmaktan başını kaldırmadığı ve evdeki herkesin birbirine söyleyecek bir şeyi varmış gibi davranıp aslında hiçbir şey söylemediği sabahları.
Bugün de onlardan biriydi.Saatime baktım. Okula yetişmek için yeterince vaktim vardı ama evde beş dakika daha kalırsam kendimi bir tartışmanın ortasında bulacağımdan emindim.
Babam gazetesini katladı.
“Akşamki toplantıyı unutma.”
“Unutmadım.”
“Basın da olacak. Okulun ortakları da. Düzgün davranmanı istiyorum.”
Gülümsedim.
“Benden tam olarak ne bekliyorsun? İnsanlara gülümseyip ailemizin ne kadar mükemmel olduğunu mu anlatayım?”
Babamın bakışları sertleşti.
“Toprak.”
“Tamam. Anladım.”
Çantamı alıp evden çıktım.Bazen insanın kendi evinde misafir gibi hissetmesi için kapıdan içeri yabancı birinin girmesi gerekmiyordu. Bazen orada yıllardır yaşamak bile yetmiyordu.Arabaya binerken telefonuma baktım.
Annemden mesaj yoktu.
Şaşırmadım.Kuzey Koleji’ne vardığımda hava kapalıydı. Gökyüzü, gün boyunca biriktirdiği öfkeyi birazdan yere indirecekmiş gibi görünüyordu.
Arabadan indim, ceketimin yakasını düzelttim ve okul binasına yöneldim.Bahçede her zamanki kalabalık vardı. Birileri akşamki toplantıdan bahsediyor, birileri de davetli ailelerin kimler olacağını tahmin ediyordu.
İnsanlar, zenginlerin bir araya geldiği her etkinliğin kendileri için de önemli olduğunu düşünüyordu.Bense o etkinlikte bulunmak zorunda olduğum için oradaydım.
Koridorda yürürken dün gördüğüm kız dikkatimi çekti.
Yağmur Özcan Adını okul listesinde görmüştüm. Notları iyiydi. Öğretmenlerin sevdiği, kendi hâlinde dolaşan öğrencilerden biriydi.
Turuncu saçları ve yeşil gözleri vardı.
Yüzünde ise dikkatli bakılmadığında fark edilmeyen bir şey… Sanki insanlarla arasında görünmez bir mesafe bırakıyordu.
Dün göz göze gelmiştik.Bir saniyeliğine.Bugünse sınıfına doğru yürürken onu yeniden gördüm. Elindeki deftere bakıyordu. Yanındaki arkadaşı bir şey anlatıyor, o da başını sallayarak dinliyordu.Bakışlarımız karşılaşmadı.İyi.Hayatımda zaten yeterince insan vardı.
Dersler başladı. Matematik, edebiyat, tarih…Her zamanki gibi.
Öğle arasında arkadaşlarım akşamki toplantı hakkında konuşurken ben telefonumdan annemin mesajlarını kontrol ettim.
Hâlâ hiçbir şey yoktu.
Telefonu cebime koydum.Akşam okulda yapılacak toplantı için ailemin öğleden sonra geleceğini biliyordum. Bazı belgelerin de okulda hazırlanması gerekiyordu. Babam sabah özellikle bu konuyu hatırlatmıştı.
O belgelerin arasında ne olduğunu bilmiyordum.
Bilmek de istemiyordum.
En azından o ana kadar.
Çünkü günün sonunda bir kızın elinde tuttuğu tek bir kağıdın, hayatımda bilmek istemediğim her şeyi değiştirebileceğini henüz bilmiyordum
YAĞMUR
Sabah gözlerimi açtığımda ilk yaptığım şey telefonuma uzanmak oldu.Saat yediyi on geçiyordu.İkinci yaptığım şey hava durumuna bakmaktı.
Yağmur.Hem de bütün gün.
Ekrana birkaç saniye boyunca baktım. Sonra hava durumunu yeniledim. Sanki uygulama fikrini değiştirebilirmiş gibi.
Değişmedi.“Harika,” diye mırıldandım.
Yağmur yağdığında okula gitmeyi sevmezdim. Aslında yağmurun kendisiyle bir sorunum yoktu. Hatta yağmur sesini seviyordum.
Sorun, yüzümdeki kapatıcıydı.
Çillerimi kapatmak için her sabah uğraşıyordum. İnsanların yüzüme bakıp babamı hatırlatmasını istemiyordum.
Çillerim bana onu hatırlatıyordu; bir de onun yüzünden hayatımdan çıkardığım o ismi.
su.
Kimsenin bana öyle seslenmesine izin vermiyordum.Kapatıcı yağmurda akarsa bütün o çabam boşa gidebilirdi.
Yataktan kalkıp aynanın karşısına geçtim. Yüzüme baktım, saçlarımı taradım ve çantamı hazırlamaya başladım.
Bugün dikkatli olacaktım.Şemsiyemi alacak, okulda gereksiz yere dışarı çıkmayacak ve eve dönerken yağmura yakalanmayacaktımkolaydı.
En azından öyle sanıyordum.
Okula vardığımda hava gerçekten soğuktu. Bahçedeki öğrencilerin çoğu kapalı alanlara kaçmıştı. Ece beni koridorda görünce el salladı.
“Bugün hava tam senlik.”
Çantamı omzuma düzelttim.
“Benimle uğraşmaya başlamadan önce kahveni iç bence.”
Güldü.
“Bir gün şu kapatıcının sırrını öğreneceğim.”
Gülümsemem yüzümde bir anlığına dondu.
“Öğrenmeye çalışma.”
Sesimdeki ciddiyeti fark edince konuyu değiştirdi.İyi ki de değiştirdi.
İlk dersler sıradan geçti. Defterler, notlar, öğretmenlerin bitmek bilmeyen anlatımları…Her şey normaldi.
Felsefe dersine kadar.
Öğretmenimiz sınıfa girdiğinde elindeki dosyayı masaya bıraktı.
“Arkadaşlar, dönem sözlü notlarını değerlendirmeye başlayacağım. Notunu yükseltmek isteyenler için ek bir görevim var.”
Sınıfta bir anda hareketlilik başladı.Ben kalemimi bıraktım.Sözlü notumu yükseltmek mi?Böyle bir fırsatı kaçırmam mümkün değildi.
Elimi kaldırdım.
“Hocam, görev ne?”
Öğretmen bana baktı.
“Akşam okulda önemli bir toplantı düzenlenecek. Okul yönetimi ve ortaklarımızın katılacağı, basının da bulunacağı bir organizasyon. Hazırlık ekibine birkaç öğrenci yardım edecek. Belgelerin düzenlenmesi ve toplantı dosyalarının hazırlanması gerekiyor.”
Bir an düşündüm.
“Ben yardımcı olabilirim.”
Öğretmen gülümsedi.
“Bunu tahmin etmiştim, Yağmur. Ders bitince yanıma gel.”
İçimden sessizce sevindim.Ekstra puan. Üstelik benim için zor olmayacak bir iş.Daha ne isteyebilirdim?Dersin geri kalanında notlarımı tuttum.
Akşamki toplantının ne kadar büyük olduğunu pek düşünmedim. Benim için önemli olan belgeleri düzenleyip işi zamanında bitirmekti.Ders bitince öğretmenin yanına gittim.
Bana küçük bir dosya uzattı.
“Belgeleri toplantı salonunun yanındaki hazırlık odasında düzenleyeceksin. Bazıları okul yönetimiyle ilgili, bazıları da bu akşamki davetlilerle. Hepsini sırayla ayırıp masanın üzerine bırakman yeterli.”
Dosyayı aldım.
“Tamam hocam.”
“Bir de dikkatli ol. Bazı belgeler özel bilgiler içeriyor. Onları karıştırma, kimseye de verme.”
Başımı salladım.
“Merak etmeyin.”
O sırada bunun yalnızca sıradan bir uyarı olduğunu düşündüm.
Keşke öyle kalsaydı
Son dersin bitmesine yakın yağmurun sesi sınıfın camlarına vurmaya başladı.Başımı istemsizce pencereye çevirdim.
Damlalar gittikçe sıklaşıyordu.Telefonumu çıkarıp hava durumuna baktım.
Tahmine göre yağmur, okul çıkışına doğru duracaktı.
Tam da belgeleri bitirip okuldan ayrılmayı planladığım saatte.İçim rahatladı.
Önce görevimi yapacak, sonra doğrudan eve gidecektim.
Yağmur durursa hiçbir sorun çıkmayacaktı.
Ders bittiğinde öğrencilerin çoğu bahçeye koştu. Ben dosyamı alıp hazırlık odasına gittim.Oda oldukça genişti. Bir duvar boyunca dolaplar, ortada uzun bir masa, masanın üzerinde de akşamki toplantı için hazırlanmış belgeler vardı.
Çantamı sandalyeye bıraktım.İşe koyuldum.İsim listeleri, davetli kartları, okulun ortaklarına ait belgeler…Hepsini sırayla ayırdım. Bazı sayfaları yeniden düzenledim, eksik olanları kontrol ettim.Zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim.
Ta ki elimdeki kâğıdın üstünde o ismi görene kadar.
Şebnem Taşkıran.
Bir an duraksadım.Taşkıran…
Toprak Taşkıran’ın soyadı.
Kâğıdın üst kısmında annesinin adı, altında ise aile bilgileriyle ilgili bir başlık vardı.
İlk başta bunun sıradan bir davetli belgesi olduğunu düşündüm.Sonra sayfaları ayırırken araya sıkışmış başka bir belge fark ettim.Bu, davetli listesi değildi.
Resmî bir evrak gibiydi.
Kâğıdın üst kısmında iki isim yazıyordu:
Şebnem Taşkıran.
Toprak Taşkıran.
İkisinin altında da tek bir kelime vardı.
AİLE.
Kaşlarımı çattım.Bu neydi? Neden diğer belgelerden ayrı duruyordu?
Kâğıdı biraz daha çevirdim. Altında başka satırlar da vardı. Tam okuyacaktım ki—
“Sen burada ne yapıyorsun?”
Yerimden sıçradım.
Toprak Taşkıran kapının eşiğinde duruyordu.Bakışları önce yüzüme, sonra elimdeki kâğıda kaydı.
“Onu nereden buldun?”
Kâğıdı elimde tuttuğumu o ana kadar unutmuştum.
“Ben… belgeleri düzenliyordum.”
Toprak içeri girdi.
“Ben sana ne sorduğumu biliyorum.”
Sesindeki sertlik yüzünden omuzlarımı geriye çektim.
“Ben de cevap verdim.”
Gözleri elimdeki belgeye indi.
“Onu bana ver.”
Kâğıdı uzatmak yerine bir kez daha baktım. Ne olduğunu bile bilmiyordum. Sadece iki isim ve bir başlık görmüştüm.
“Bir dakika, sadece-“
“Yağmur, ver şunu.”
“Önce bir insan gibi konuşmayı deneyebilirsin.”
Gözlerini bana çevirdi.
“Sen de başkasının ailesine ait belgeleri karıştırmamayı deneyebilirsin.”
Yüzüm ısındı.
“Belgeleri karıştırmıyorum! Görevimi yapıyorum.”
“Ve tam da görevini yaparken aileme ait bir belgeyi elinde tutuyorsun. Ne tesadüf.”
“Ne ima ediyorsun sen?”
“Bilmiyorum. Belki bana anlatmak istersin.”
“Saçmalama.”
Toprak elini uzattı.
“Belgeyi ver.”
Tam ona uzatacakken gözüm pencereye kaydı.Camların üzerine damlalar düşmeye başlamıştı.Bir tane.İki tane.Sonra birden hızlandılar.
Siktir..
Yağmur başlamıştı kapatıcım akarsa bütün gün saklamaya çalıştığım çillerim ortaya çıkacaktı.
Eve gitmem gerekiyordu. Hemen.Kâğıdı aceleyle katlayıp çantamın ön gözüne sıkıştırdım.
Toprak’ın gözleri büyüdü.
“Sen ne yaptığını sanıyorsun?”
“İşimi bitiriyorum.”
“Az önce sana o kâğıdı vermeni söyledim!”
“Duydum.”
“Öyleyse çıkar çantandan!”
“Hayır.”
Toprak kısa, öfkeli bir kahkaha attı.
“Sen benimle dalga mı geçiyorsun?”
“Seninle dalga geçecek kadar boş vaktim yok.”
“Çantana aileme ait bir belgeyi atıyorsun, sonra da bana artistlik yapıyorsun!”
“Artistlik yapan sensin! Herkesin sana itaat etmesine alışmışsın galiba.”
“Sen kendini ne sanıyorsun be?”
“İşini yapan bir öğrenci. Ama senin gibi kendini dünyanın sahibi sanan birine bunu anlatmak biraz zor, belli ki.”
Toprak’ın çenesi gerildi.
“Benim aileme ait bir şeyi izinsiz alıyorsun ve hâlâ bana laf yetiştiriyorsun.”
“Birincisi, izinsiz almadım. Belgeleri düzenlerken elime geçti. İkincisi, o kâğıdın ne olduğunu bile bilmiyorum. Üçüncüsü, seninle tartışacak vaktim yok!”
“Öyleyse ver şu belgeyi ve siktir git!”
Gözlerimi ona diktim.
“Seve seve. Ama önce kapının önünden çekil.”
“Çantandaki kâğıdı bırakmadan hiçbir yere gitmiyorsun.”
“Bana engel olamazsın.”
“Bir dene bakalım.”
Bir an birbirimize baktık.
İşte o an, Toprak Taşkıran’dan gerçekten nefret edebileceğimi düşündüm.
Sanki bütün dünya onun etrafında dönüyordu. Sanki herkes ona açıklama yapmak zorundaydı. Sanki ben de onun bir emriyle susacak, başımı eğecek ve ne istiyorsa onu yapacaktım.Yanılıyordu.
Çantamı omzuma taktım.
“Biliyor musun? Seninle uğraşmak gerçekten yorucu. Bir de seni çekemeyen insanları anlamaya çalışıyordum. Artık hak veriyorum.”
Toprak’ın bakışları buz kesti.
“Senin gibi insanların ne düşündüğü umurumda değil.”
“Güzel. Benim de senin ne düşündüğün umurumda değil.”
“Öyleyse neden hâlâ konuşuyorsun?”
“Çünkü hâlâ yolumun üstünde duruyorsun, lan!”
Toprak kenara çekildi.“
Git o zaman!”
“Gidiyorum zaten!”
Kapıdan çıktım. Koridorda hızlı adımlarla ilerlerken arkamdan seslendi.
“Yağmur!”
Dönmedim.
“Özcan, dur!”
Daha da hızlandım.Okulun girişine ulaştığımda yağmur bahçeyi çoktan ıslatmıştı. Şemsiyemi çıkarmaya çalıştım ama çantamın fermuarı takılmıştı.
“Allah kahretsin!”
Arkamdan Toprak’ın ayak sesleri geldi.
“Bir dakika, dur!”
“Defol git başımdan!”
Dışarı çıktım.Yağmur saçlarıma, yüzüme, omuzlarıma vuruyordu. Şemsiyemi açmaya çalışırken arkamı döndüm.
Toprak birkaç adım arkamdaydı.
“Bir kâğıt için bu kadar tantana çıkarmana gerek yok!”
diye bağırdım.
“Bir kâğıt mı?”
diye karşılık verdi.
“O kâğıdın ne olduğunu bile bilmiyorsun!”
“Bilmiyorsam anlat!”
“Her şeyi öğrenmek zorunda değilsin!”
“Sen de herkese emir vermek zorunda değilsin!”
Arkamı dönüp yürümeye başladım.Yağmur yüzümden aşağı süzülüyordu.
Kapatıcımın dayanıp dayanmayacağını bilmiyordum. Tek bildiğim, bir an önce oradan uzaklaşmam gerektiğiydi.
Sonra arkamdan gelen ses bütün bedenimi buz gibi yaptı.
“YAĞMUR SU ÖZCAN!”
Ayaklarım bir anda durdu.Dünya birkaç saniyeliğine sustu sanki.Yağmurun sesi, sokaktan geçen arabalar, uzaktan gelen konuşmalar…Hiçbirini duymadım.
Yalnızca o ismi duydum.
Su.
Yavaşça arkamı döndüm.
Toprak birkaç metre uzağımda duruyordu. Yüzünde hâlâ öfke vardı. Söylediği şeyin benim için ne anlama geldiğinden haberi bile yoktu.
“Bir daha,”
dedim.
Sesim titriyordu. Öfkeden mi, başka bir şeyden mi, bilmiyordum.Toprak kaşlarını çattı.
“Ne?”
Bir adım ona doğru yürüdüm.
“Bir daha söyle.”
“Yağmur Su Özcan—”
“BİR DAHA SU DEME BANA!”
Sesim sokakta yankılandı.
Toprak sustu.Gözlerimi ondan ayırmadan devam ettim.
“Duydun mu beni? O ismi bir daha ağzına almayacaksın!”
“Alt tarafı adını söyledim, ne bu tantana?”
İçimdeki öfke bir anda alevlendi.
“Senin için alt tarafı bir isim olabilir! Ama benim için değil!”
“Ben nereden bilebilirdim, lan? Söylesene, nereden bilebilirdim?”
“Bilmek zorunda değilsin! Sadece bir daha söyleme!”
“İyi de sen de önüme gelen her şeyi çantana atıp sonra insanlara bağırma!”
“Sen hâlâ o siktiğimin belgesini mi düşünüyorsun?”
“Evet, düşünüyorum! Çünkü senin elinde ne olduğunu bilmediğin bir şeyi alıp kaçman normal değil!”
“Ben senden kaçmıyorum!”
“Öyle mi? O zaman neden arkanı dönüp duruyorsun?”
Bir an cevap veremedim.Çünkü haklı olduğu için değil, gözlerimin dolmaya başladığını fark ettiğim için
Elimi yüzüme götürdüm.Parmaklarımın ucunda ıslak bir tabaka vardı kapatıcım.
Aynı anda nefesim kesildi. Yağmur yüzümdeki makyajı dağıtmaya başlamıştı.
Çillerimin ortaya çıktığını biliyordum.
Toprak’ın bakışları yüzüme kaydı.Bir saniye.Belki daha az.Ama o bir saniye bile yetti.
“Senin yüzün…”
“SAKIN!”
Sesim bu kez kırılmıştı.
Toprak sustu.Ona bakamadım. Çantamı omzuma daha sıkı geçirdim ve arkamı döndüm.
“Yağmur, bir dakika—
Koşmaya başladım.
Arkamdan seslendi ama durmadım.Yağmurun içine, sokağın sonuna doğru koştum. Gözlerim bulanıklaşıyor, nefesim boğazıma düğümleniyordu.
Ne belge umurumdaydı ne sözlü notum ne de Toprak Taşkıran.Tek istediğim eve ulaşmaktı.Benden geriye ne kaldığını kimse görmeden.
Arkamda Toprak’ın sesi, önümde yağmur vardı.Ve ben, yıllardır sakladığım her şeyin yüzümden akıp gittiğini hissederek koşmaya devam ettim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

36okunma 9beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.