4. bölüm / 9
TOPRAĞA DÜŞEN YAĞMURBENDEN UZAK DUR
Bölümler 9Şu an: BENDEN UZAK DUR
- 1 TANITIM169 kelime
- 2 SIRADAN BİR OKUL GÜNÜ1.227 kelime
- 3 GİZLİ BELGE1.736 kelime
- 4 BENDEN UZAK DUR1.192 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 HERKESİN BİR SIRRI VARDIR919 kelime
- 6 GÖRDÜĞÜNÜ UNUT1.071 kelime
- 7 NEFRETTEN DAHA FAZLASI989 kelime
- 8 YOKMUŞSUN GİBİ837 kelime
- 9 BİR YABANCININ MESAJI2.030 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
YAĞMUR
Eve vardığımda sırılsıklam olmuştum.
Kapıyı kapatır kapatmaz sırtımı duvara yasladım. Nefes nefeseydim.
Saçlarımdan süzülen damlalar boynumdan aşağı inerken tek düşünebildiğim şey, Toprak’ın yüzüme bakarken söylediği o yarım cümleydi.
“Senin yüzün…”
Gözlerimi sımsıkı kapattım.
Sanki devamını söyleseydi, yıllardır sakladığım bütün sırlarımı tek bir bakışla ortaya çıkaracaktı.
Banyoya girdim ve aynanın karşısına geçtim.
Yüzümde kalan makyajı temizlediğimde yanaklarımdaki çiller yeniden ortaya çıktı.
Parmak uçlarımla birine dokundum.Bazen insan, kendinde başkalarının gördüğü şeylerden nefret etmeyi öğreniyordu.
Ben de bunu çok küçük yaşta öğrenmiştim.
Aklımın bir köşesinden eski bir ses geçti.
“Güzel kızım, benim küçük Su’m…”
Elim havada kaldı.
O sesi hatırlamak istemiyordum.
Hatırlarsam ardından gelen her şeyi de hatırlayacaktım. O yüzden musluğu açtım, suyun sesini yükselttim ve aynadan uzaklaştım.
Telefonum titredi.
Ece’den mesaj gelmişti.
Ece: Kızım neredesin? Bugün okuldan sonra ortadan kayboldun. İyi misin?
Ben: İyiyim. Sadece eve geldim.
Ece: Yarın anlatacaksın ama. Bu kadar kısa cevapla kurtulamazsın.
Telefonu yatağın üzerine bıraktım.
Yarın Toprak’la yeniden karşılaşacaktım. Üstelik çantamda hâlâ o belge vardı.
Harika.
Bir de okulun en kendini beğenmiş çocuğuna açıklama yapmak zorundaydım.Yatağa uzanırken kendime tek bir söz verdim.
Ne olursa olsun, yarın onun karşısında başımı eğmeyecektim.
TOPRAK
Saatlerdir aynı şeyi düşünüyordum.
Bir kâğıt.
Aslında mesele yalnızca kâğıt değildi. O belge babamın akşamki toplantısı için hazırlanmış dosyaların arasındaydı ve Yağmur Özcan’ın onu çantasına attığını gözlerimle görmüştüm.
Ama beni asıl sinirlendiren, adını söylediğimde yüzünde beliren ifadeydi.
“Bir daha Su deme bana!”
Kaşlarımı çattım.
Su ne var yani? Adının bir parçasıydı. Bu kadar büyütülecek ne vardı?Dün yüzündeki makyaj yağmurla akarken de tuhaf davranmıştı. Sanki onu görmemem gereken bir şey görmüştüm.
Umurumda değildi.
En azından umurumda olmaması gerekiyordu.Telefonuma bir mesaj düştü. Babamdandı.
Babam: Yarın okula geç kalma. Dün akşamki meseleyle ilgili seninle konuşacağız.
Telefonu yatağa bıraktım.
Babamın benimle konuşmak istediği tek konu bile genellikle kendi planlarıyla ilgiliydi. Bazen aynı evde yaşadığım adama yabancıymışım gibi geliyordu.
Ama bunu düşünmenin sırası değildi.
Yarın o belgeyi geri alacaktım. Yağmur Özcan’ın kim olduğunu, ne kadar başarılı olduğunu ya da kendini ne kadar önemli sandığını umursamıyordum.
Bir tek şeyi bilmesini istiyordum: Benim eşyalarımla, ailemle veya özel işlerimle uğraşamazdı.
Hele benimle inatlaşarak hiçbir yere varamazdı.Bir de şu adı vardı…
Yağmur Su Özcan.
Dudaklarımda istemsiz bir sırıtış belirdi.Madem o isimden bu kadar nefret ediyordu, belki de arada bir kullanmak sandığımdan daha eğlenceli olacaktı.
YAĞMUR
Ertesi sabah okula girdiğimde ilk yaptığım şey koridoru kontrol etmek oldu.
Toprak ortalarda yoktu.İçimden rahat bir nefes verdim. Belki de dün yaşananlar onun için bitmişti.
Belki belgeyi unutmuştu.
Belki—
“Beni mi arıyordun, Su?”
Sesini duyar duymaz gözlerimi kapattım.Allah’ım, sabır ver.
Arkamı döndüğümde duvara yaslanmış, her zamanki kendinden emin ifadesiyle bana bakıyordu.
“Senin gibi birini aramak için aklımı peynir ekmekle yemiş olmam lazım.”
“Vay be. Sabah sabah dilin açılmış.”
“Senin suratını görünce insanın bütün sinirleri açılıyor zaten.”
Güldü gerçekten güldü.
Sanki benimle uğraşmak, gününün en önemli etkinliğiydi.
“Belgeyi ver.”
“Günaydın sana da, terbiyesiz herif.”
“Yağmur, sabrımı zorlama.”
“Sen de insan gibi konuşmayı dene. Belki işe yarar.”
Duvara yaslandığı yerden ayrılıp önüme geldi. Bakışları tepeden tırnağa üzerimde gezindi.
“İnsan gibi konuşmak mı? Sen önce kendini ne sanıyorsun, onu bir çöz. Dün bir kâğıt buldun diye kendini önemli biri zannetmeye başladın galiba.”
Yüzümdeki ifade değişmedi ama söyledikleri canımı sıkmıştı.
“Ben kendimi bir şey sanmıyorum. Senin aksine, bunu kanıtlamak için başkalarını ezmeye ihtiyacım yok.”
Gülümsemesi kayboldu.
“Bak sen şu işe. Bir de bana ahlak dersi veriyor. Senin gibiler bir fırsat buldu mu hemen kendini yukarı taşımaya çalışır. Bir dosya, birkaç isim… Sonra da kendini bu okulun insanlarından biri sanırsın.”
Bir an konuşamadım.Beni küçümsüyordu. Ailemden, paramdan, burada bulunmayı hak edip etmediğimden haberi bile yoktu.
Ama birkaç cümleyle bütün hayatımı bildiğini sanıyordu.
“Senin sorunun ne, biliyor musun?” dedim sonunda.
“Sahip olduğun her şeyi kendi başarın sanıyorsun. İnsanların sana katlanmasını da hak ettiğin bir ayrıcalık.”
Toprak başını hafifçe yana eğdi.
“Bitti mi?”
“Daha yeni başlıyordum ama senin anlayabileceğin seviyeye indirmek biraz zaman alacak.”
Yüzündeki sırıtış yeniden belirdi.
“Çok komiksin, Su.”
İçimde bir şey gerildi.
“Bana öyle seslenme.”
“Nasıl?”
“Adımı biliyorsun.”
“Yağmur Su Özcan. Gayet iyi biliyorum.”
“Öyleyse Yağmur de, lan!”
Koridordan geçen birkaç kişi bize baktı. Umurumda değildi.Toprak ise sanki istediği tepkiyi almış gibi keyiflendi.
“Ne oldu? İki heceli bir ismi söyleyince dünyanın sonu mu geliyor?”
“Senin kafanın içi bu kadar boşken başka insanlara akıl vermen gerçekten inanılmaz.”
“Sen de kendini fazla ciddiye alıyorsun. Biraz gerçeklerle yüzleş. Seninle uğraşmak zorunda bile değilim.”
“Uğraşma o zaman, seni tutan mı var?”
“Belgeyi çantana atan sensin, aptal.”
“Ne olduğunu bile okumadım!”
“Tabii. Sen hiçbir şey yapmadın. Herkes sana haksızlık ediyor. Zavallı Yağmur.”
O kelime içime battı.
Zavallı.
Bütün hayatım boyunca birilerinin beni eksik, güçsüz veya korunmaya muhtaç görmesinden nefret etmiştim.
“Bana bir daha zavallı deme.”
Toprak bir adım yaklaştı.
“Niye? Gerçekler mi canını acıtıyor, Su?”
“Kes artık!”
“Yoksa ağlayacak mısın?”
Gözlerimin içine baktı. Sanki beni kızdırmak için özellikle en hassas yerimi arıyordu.
“Senin derdin ne benimle?” dedim.
“Sana ne yaptım ben?”
“Şu an mı? Aileme ait bir belgeyi alıp çantana attın. Daha ne yapmış olman gerekiyor?”
“Salak mısın sen? Sana belgeni vereceğimi söyledim!”
“Bana ne yapacağımı söyleme.”
“Sen de bana emir verme, lan!”
Tam o sırada Ece yanımıza geldi.
“Ne oluyor burada?”
Toprak ona dönüp umursamazca omuz silkti.
“Arkadaşın yanlışlıkla kendini önemli biri sanmış. Ben de gerçeği hatırlatıyorum.”
Ece’nin kaşları çatıldı.
“Sen gerçekten kendini ne zannediyorsun?”
“Ece, karışma,” dedim.
“Ama Yağmur—”
“Lütfen.”
Ece sustu ama bakışlarını Toprak’tan ayırmadı.
Toprak ise alaycı bir gülümsemeyle bana baktı.
“Ne oldu? Arkadaşının seni savunmasına mı ihtiyacın var? Tek başına iki kelimeyi bir araya getiremiyor musun?”
Bir adım yaklaştım.
“Beni küçümseyerek kendini büyüttüğünü sanıyorsun. Ama ne kadar konuşursan konuş, içindeki o kibirden başka bir şey göstermiyorsun.”
Çenesini sıktı.
“Kes sesini.”
“Kesmezsem ne olacak?”
“Beni uğraştırma, Yağmur. Zaten yeterince baş ağrıtıyorsun.”
“Seninle uğraşmak isteyeceğim son şey bile değilsin.”
Bir süre birbirimize baktık.
Sonra çantamı açtım. Belgeyi çıkarıp ona uzattım.
“Al. İstediğin şey bu, değil mi? Al da defol git artık.”
Toprak kâğıdı elimden çekip aldı.
“Bir daha ailemin işleriyle uğraşma.”
“Ben senin aileni araştırmıyorum!”
“Öyleyse neden o belgeyi çantana attın, akıllı kız?”
“Çünkü sen içeri girdiğinde panikledim! Ne olduğunu bile okumadım!”
Bir an durdu.Bakışları yüzümde gezindi. Sanki yalan söyleyip söylemediğimi anlamaya çalışıyordu.
Sonra başını iki yana salladı.
“Tabii. Sana inanacağız, değil mi?”
“İnanma. Umurumda bile değil.”
“Benden uzak dur, Su. Senin dünyanla benim dünyam aynı değil.”
Gözlerimi ondan ayırmadım.
“Merak etme, Taşkıran.Senin dünyanda olmak isteyecek kadar kendimi kaybetmedim.”
Bu kez cevap vermedi.
Belgeyi elinde tutarak arkasını döndü. Birkaç adım attıktan sonra durdu ve yeniden bana baktı.
“Bu arada…”
İçimden kötü bir şey söyleyeceğini hissettim.
“Bir daha bana bağırmadan önce aynaya bak. İnsan kendini bu kadar büyütmemeli.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Siktir git, Toprak.”
Sırıttı.
“Emredersin, Su.”
Sonra arkasını dönüp uzaklaştı.Ardından bakarken ellerimin titrediğini fark ettim..
Öfkeden mi, yoksa söylediklerinin canımı acıtmasından mı, bilmiyordum.Belki de ikisindendi.
Ece yanıma gelip koluma dokundu.
“İyi misin?”
“İyiyim.”
Yalan söylüyordum ama bunu açıklayacak gücüm yoktu.
Tam sınıfa girecekken koridorun ilerisinden Toprak’ın sesi yeniden duyuldu.
“Yağmur!”
İstemeden döndüm.Elindeki belgeyi havaya kaldırmıştı. Yüzündeki ifade değişmişti; artık alay etmiyordu.
“O kâğıdın arkasında ne var?”
Mideme bir ağırlık çöktü.Arkasında mı?Ben belgenin arkasına bakmamıştım bile.
Toprak birkaç adım yaklaştı. Gözleri ilk kez gerçekten ciddiydi.
“Bana bir şey saklamadığını söyledin.”
Boğazım düğümlendi.
Çünkü artık ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk.Belki de o kâğıt, sandığımızdan çok daha büyük bir meselenin parçasıydı.Ve ben, ne olduğunu bile bilmediğim bir sırrın tam ortasında kalmıştım.
Bölüm etkileşimi
